18 Temmuz 2016 Pazartesi

Medya Sosyolojisi: Doğaldan Aracılanmışa İnsan İletişiminin Temel Yapısı

Doğaldan Aracılanmışa İnsan İletişiminin Temel Yapısı
İletişimde karşımıza üç tür yapı çıkar:
• İletişimin biyolojik örgütlenmesi: Bu, insanın bütünleşik fiziksel yapısıdır.
• İletişimin sosyo-psikolojik örgütlenmesi
• İletişimin toplumsal örgütlenmesi

Her üç yapı da birbiriyle ilişkisel bir bütün oluştururlar.

İletişim, insan için bir “tercih” değil, bir zorunluluktur. İletişimi anlamak demek insanı ve toplumunu anlamak demektir.
Açıklamaya hangi noktadan başladığınıza bağlı olarak bir şey, hem neden hem sonuç hem de amaç olarak ortaya çıkar. Her konuda, başlama noktasını doğru belirlemek ve konuyu nedenler ve sonuçlar silsilesi içinde ele alarak doğruyu yakalamaya çalışmak gerekir.

İLETİŞİMDE AMAÇ
Amaç, bir gereksinimi karşılamayla ilgilidir. Dolayısıyla, amaç faaliyetten önce gelir ve faaliyetin karakterini biçimlendirir.
İletişimin amacı, gereksinim üzerinde düşünmeyi, gereksinimi gidermek için karar vermeyi, gidermeyi amaçlayan faaliyeti seçmeyi ve yapmayı ve gereksinimin giderilmesini içerir.
Birine bir şey söyleme, iletişimsel bir eylemdir. Amaç ise “bu sözle gerçekleştirilen eylemi/faaliyeti” neden yaptığıdır.

İnsanlar arası iletişimde birden fazla kişi olduğu için birden fazla da amaçlar olacaktır.
İletişim daima stratejiktir. Çünkü amaçlar çatışabilir.

Geri kalmışlığın geliştirildiği ortamlarda, insan giderek farkında olmadan geri kalmaya başlar. Çünkü egemen pratikler; basit şeylerle uğraşma ve TV dizilerinde olduğu gibi, sahtekârlık, komplo, şantaj, dedikodu, tembellik, köşe dönmeci fırsatçılık, çaba göstermeksizin kazanç sağlama ve yalakalık yönündedir.

İletişim araçları olmaksızın, iletişim olamaz.
Doğal araçlar: Doğal araçlar insanın (a) vücut organları (göz, kulak, el, ses telleri gibi) ve (b) kendi dışındaki doğa ve diğer varlıklardır (hava, yer, su, güvercin, at, eşek, deve gibi).
Yapay araçlar: Yapay araçlar insanın (elinin, gözünün, kulağının ve beyninin) uzantısı olarak insan tarafından biçimlendirilenlerdir. Keser, kürek, para, hidrojen bombası vs.

Kapitalist dünyanın en gözde, en etken, en değerli iletişim aracı paradır.
Araç basit bir makine değildir; örgütlü üretim ilişkileri içinde belli gereksinimleri gidermek, belli faaliyetleri kolaylaştırmak ve belli amaçları gerçekleştirmek için, örgütlü güç ve çıkar yapıları tarafından üretilen ve dolaşıma sokulan, “örgütlü bir karaktere sahiptir.” Teknoloji ürünü hiçbir iletişim aracı, salt insanların refahı ve menfaati gözetilerek piyasaya sunulmaz.

İLETİŞİMİN BAĞLAMI
Bağlam iletişimin doğasını belirleyen tüm faktörleri içerir. Bağlam, iletişimin tarihsel, sosyal, kültürel, ekonomik ve psikolojik içeriğidir. Bağlamsız iletişim yoktur.

Bağlam ilişkinin doğasını belirler.
Farklı bağlamlar iletişim mekânını birbirinden ayırırlar.
Teknolojik bağlam geçişsizlik yaratır. Farklı modellerdeki iletişim araçları arasında geçişsizlikler görülebilir (bir telefonda yapılabilen işlemler başka birinde yapılamayabilir).

Örgütlenmemiş yer/mekân yoktur. Kamusal alan özgürlüklerin ifade edildiği herkese ait bir alan değildir.
Yerin örgütlenmesi o yeri kimin, ne için ve nasıl kullanacağının (ve kullanamayacağının) belirlenmesi demektir.
Örgütlenen yer hem etkilenen hem de etkileyendir.
Mekânın dili olmaz, mekânın hissettirdikleri bizatihi mekândan dolayı değil öğretilmiş değerlerden dolayıdır.
İletişim örgütlenmiş zamanda gerçekleşir, çünkü (her şey gibi) iletişim de zaman alır… Zamanı, egemen olan, güç sahipleri örgütler.
Çalışma zamanı gibi iş dışı zamanı da egemen güçler örgütlemektedirler. Dinlenme zamanları eğlence ve tüketim endüstrileri tarafından talan edilmektedir.

İLETİŞİM TÜRLERİ
Teknoloji harici iletişim
Teknolojiyle aracılanmış iletişim
Kendi kendine iletişim
Kişi ötesi iletişim (hayvan, bitki ve nesnelerle iletişim…)
Kişiler arası iletişim
Kamusal iletişim (küçük ya da büyük olsun kitlelere hitaptır)
Elektronik iletişim (hem veri transferi hem de digital araçlarla yapılan iletişimi anlatır.

İletişim Tarzı: Tarz sözcüğü bir şeyin yapılış biçimine atıf yapar.
İnsanlar gününün büyük bir kısmını kendinin özgür iradesi dışında, kendi örgütlemediği zaman ve yerlerde geçirir. İnsan gerektiğinde susmak ve katılmak zorundadır çünkü “gerektiğinde” diyerek normalleştirilmiştir.


İletişimde çıkar uyumsuzluğu olasılığı daima vardır. İnsan bu uyumsuzluğun farkında olabilir fakat baskı ve korku nedeniyle zorla katılır.
---
Medya Sosyolojisi
Prof. Dr. İrfan Erdoğan
Anadolu Üniversitesi Yayın no: 2832
Eskişehir, Ocak 2013

Medya Sosyolojisi: Bilim, Toplum, Sosyoloji ve İletişim Bağı

Bilim, Toplum, Sosyoloji ve İletişim Bağı
BİLİM VE BİLİMSEL AÇIKLAMA
Bilim, belirsizlikleri azaltarak bilme girişimini işaret eder.
Elde hiç bilgi yoksa ilk yapılması gereken tanımlama, adlandırmadır. Bunun ardından gruplandırma, ilişkiler kurma, tahmin ve kontrol gelir.

Tanımlama bilerek veya bilgisizlikten ötürü yanlış olabilir. Buna bağlı olarak da kurulan nedensellik bağıntıları da hatalı olur ve dolayısıyla çıkarımlar, tahminler vs. tüm süreç hataya götürür.

Doğruyu/gerçeği belirleyen, bir şeyin ne olduğu hakkındaki düşünceler, inançlar, hisler veya sağduyular değildir; çoğunluğun o düşüncede olması da değildir. Doğruyu/gerçeği belirleyen o şeyin kendisinin taşıdığı ve taşımadığı özelliklerdir (bir şeyin doğasıdır). Sosyal bilimsel açıklama bir şeyin doğasını sadece o şeyin kendisiyle değil, aynı zamanda içinde bulunduğu bağlamlarla açıklar.

Doğruluğun ölçütü, açıklanan şeyin içerdiği ve içermediği özelliklerin geçerli bir şekilde belirlenmesinde ve bu özelliklerin geçerli bir şekilde açıklamasında yatar.

Bilgi Üretimi ve Kontrolü
Örgütlü insan yaşamı tarihine baktığımızda, bilgi üretiminin ve iletişiminin topluma egemen güçlerin kontrolünde olduğunu görürüz.
Batı’da, Ortaçağ boyunca bilgi, Kilise’nin kontrolündeydi. Günümüzde ise bu kontrol kapitalizme aittir.
Sermaye, kendini korumak, ilerlemek (çoğalmak) için bilgiye ihtiyaç duyar. Rekabet edebilmek için bilgiyi saklamak/gizlemek ister (özellikle teknik bilgiyi saklamak ister).
Sermaye, üretim aşamalarında ürettiği ürünü tüketecek kitleyi de üretmek ister (Moda).
Kitlelerin insan hakları, demokrasi sözcükleri dillerine dolamaları sermaye çevrelerini memnun etmez; sömürüye açık insanların üzerinde sermaye daha hızlı yükselir. Bu durum, sermaye çevrelerini yönetim alanında da bilgilenmeye sevk etti (sosyolojinin tesisi de bu sürecin ürünüdür).

Kapitalizmde, kapitalizm için işlevsel olan birkaç tür bilgi üretir.
Birinci Tür İşlevsel Bilgi: Bilim ve Teknolojinin Üretimi: Toplumları kontrol eden güçlerin çıkarlarına uygun bilimsel gelişmeyi sağlayan bilginin üretimidir. Bu tür bilgi değerlidir, dolayısıyla gizlidir. Eğer, birisi gücün çıkarına aykırı olan bilgi üretirse, ya bilgi satın alınır, ya marjinal duruma itilir ya bilgiyi üreten “intihar eder” ya da “kazaya kurban” gider.

İkinci Tür İşlevsel Bilgi: Yönetimsel Bilgi: Birbirine bağlı birkaç temel üzerine inşa edilmiştir:
a) Örgütlenmiş din,
b) Örgütlenmiş ahlak,
c) Belirlenmiş bir düşman (terör, Batı toplumları için radikal İslam)
d) Bireysel çıkar düşüncesi,
Bu tür yönetim öncelikle hem resmî eğitim yoluyla hem de kitle iletişim araçları yoluyla yapılır. Bireyin hem ahlakı hem inancı hem de kendini düşünsel ve duygusal olarak üretmesi elinden alınır; her şey örgütlü yapılarda yeniden biçimlendirilir.
Bu tür işlevsel bilgiler, kitlelerin toplumu, hayatı ve yaşamlarını doğru anlama ve düzenleme bağlamında, yanlış yönlendirme işini görürler.
Biliş yönetimiyle ilgili ürünleri (örneğin, sinema filmleri) ve faaliyetleri (örneğin, eğlenceleri, futbol oyunları ve oyunlarla ilgili bilişleri) üretenler kapitalizm tarafından çok iyi ödüllendirilirler.

SOSYALİ BİLME VE SOSYOLOJİ
Sosyolojiyi “insanı ve toplumunu anlama” olarak ele aldığımızda, örgütlü olarak yaşayan ve bu yaşam üzerinde düşünen eski çağlardaki insanlara kadar gideriz.
Sosyoloji sosyal-psikolojiyle karışmış bir şekilde bireysel ve çekirdek örgütlenmeyle oluşan mikro-seviyeden toplum yapısı ve değişimini içeren makro seviyeye kadar çeşitlenen seviyelerde çalışır.

Tutucu Gelenek
Tanrının ve dünyadaki temsilcilerinin yönetimi temeli üzerine kurulmuş toplum anlayışı, Aydınlanma ile değişmeye başladı.
19. yüzyılda yoğunlaşan demokratik hak talepleri kitleleri daha yoğun kontrol etme gereğini ön plana çıkardı. Bu dönemde Batılı bilim adamlarının birçoğu kitlelere karşı düşmanca bir tutum takınmıştır (Malthus, Lombroso, Le Bon, Freud).
Sosyologlar iktidarın dizinin dibinden uzaklaşmamaya dikkat etmişlerdir. 1914’te Almanlar için savaştan yana olan Weber, işlerin kötüye gittiği 1918’de Amerikan mandasından yana olmuştur.
Comte, endüstri toplumunu, toplumsal evrimin en üst aşaması olarak kabul ediyor ve buna karşı olan kitlesel hareketleri doğaya ve evrime aykırı görüyordu. Sistemi, işleyişi korumak amacıyla düzen ve denetimin ilkelerini keşfetmeye çalışmıştır.
Darwin’in görüşleri de klasik dönem sosyologlarının ufkunu örtmüştür; güçlü olanın ayakta kalması önermesini, emperyalizmi ve bunun karşısında ezilenleri kuramsal bir düzleme taşımak üzere kullanırlar.

Sosyologlar 20. yüzyıldan itibaren toplumsal kontrol mekanizmaları üzerinde daha fazla kafa yordular. “Rızanın üretimi” bu dönemin ürünüdür.

Amerikan üniversitelerinde 1960’a kadar egemen yaklaşım Talcot Parsons’ın öncülüğünü yaptığı tutucu pozitivist yapısal işlevselcilik/görevselcilik yaklaşımı oldu.

Pozitivist gelenekte pozitivizm iki temel anlamda kullanıldı. Birincisi bilginin deneysel (deneye dayalı) yolla elde edilmesidir. İkincisi ise pozitivizm negatifin karşıtıdır. Pozitivizm var olan sistemde, kurallarda ve değerlerde iyilik yattığını belirtir.

“Functionalism/görevselcilik” kavramını ise Durkheim kullanmıştır. Malinowski ve Radcliffe-Brown, Durkheim ile çağdaş fonksiyonalizm arasında köprü kurmuştur. Fonksiyon, birimler arasındaki ilişki setlerinden ve yapının sürekliliği bu birimlerin etkinliğinden oluşur.

Toplum, tarihin akışında, sürekliliği tehlikeye girmeden, yapısını değiştirebilir. Bu görüş üzerine inşasını yapan Parsons’a göre sistem, en basit anlamıyla birimler ve birimler arası kalıplaşmış ilişkilerden oluşur.

İletişim sosyolojisi, Amerikan sosyolojisinin egemenliği altında gelişmiş ve dünyaya yayılmıştır. Medya sosyolojisi; Lazarsfeld, Merton ve benzerlerinin önderliğinde 1930lardan beri, izleyiciye ve etkiler üzerine eğilerek gelişti. Bu gelenekte, kitlelerin kontrolünde birincil amaç, ekonomik amaçlar için sosyal kontrolün (ekonomik yönetimden geçerek sosyal kontrolün) nasıl sağlanacağıydı.

Oluşum ve Gelişme: Liberal-Demokrat Gelenek
Durkheim ve Spencer’in geliştirdiği ilerici veya liberal gelenek sosyolojik düşüncede önemli yer alır.
Spencer toplumu biyolojik organizmaya benzetir ve toplumsal değişimi evrensel bir süreç olarak tanımlar. Spencer’a göre toplumlar askerî yapıdan endüstriyel yapıya doğru gelişir.
Durkheim, toplumu birbirine bağlı işlevsel birimler olarak gören sosyolojik fonksiyonalizmin kurucusu olarak bilinir. Toplumda kişinin altına girdiği denetim fiziki değil, “ahlaki”, yani toplumsaldır. Durkheim çağdaş toplumun “hastalıklarının” nedenini ahlakta bulur. Toplum ekonomik yoksulluktan değil, “tehlikeli ahlak yoksulluğundan” acı çekmektedir.  Durkheim’a göre, toplumsal denetim kötü bir şey değildir.
Liberal-demokratik geleneği 20. yüzyılın başında Dewey, Park, Cooley, Blumer ve Mead gibiler sürdürmüşlerdir. Bu yaklaşımda, demokrasinin gereklerine uymak gereği savunulur.

Oluşum ve Gelişme: Alternatif Yaklaşımlar
Karl Marx’ın “çatışma teorisi” toplum değişimini toplumsal üretim tarzının ve üretim ilişkilerinin karakterine bağlar. Marx’ın sosyolojik yaklaşımı, 20. yüzyılın başlarında Lenin, R. Luxemburg, G. Lukacs, Gramsci ve Austro-Marxistler tarafından takip edildi/geliştirildi.

1950’lerin sonunda C. W. Mills’in çalışmalarından yeni sosyoloji (new sociology) akımı doğdu. Bunun ardından eleştirel sosyoloji, dönüşümsel sosyoloji, etnometodolojik ve yapısalcılıktan etkilenen yaklaşımlar ortaya çıktı.
Bu yaklaşımlar/paradigmalar da pozitivizmi ve Marksizmi zamanı geçmiş büyük teoriler (grand theory) olarak niteleyip geçersiz saydılar. Ancak onlar da bireyi veya çeşitli kimlikleri ve alt-kimlikleri öne çıkarıp yücelttiler. Bu da yine sistemin “böl ve yut” politikalarına hizmet etmiş oldu.
1960’lardan itibaren kapitalizmin gerileme emareleri göstermesi pozitivizmi gözden düşürdü. Amerikan sosyolojisi krize çözüm olarak çatışma kuramlarına yöneldi. Dahrendorf’un çatışma teorisi Marksist kuramdan çok yapısal fonksiyonalizme yakındır.

İLETİŞİM,
İletişim özellikle sosyoloji içinde oluşmuş ve gelişmiştir.
Toplum insanların oluşturduğu yapay bir örgütlenmedir. Örgütlü yaşamla birlikte örgütlü iletişim gelişmeye başlar.
Sözlü gelenekte deneyim ve bilgi aktarımı için hatırlama önemlidir. İletişimin en eski ve egemen biçimi de budur.
Görsel iletişimin ilk örnekleri mağara duvarı resimleri/çizimleridir. İlk örnekleri yaklaşık 50 bin yıl kadar önceye uzanmaktadır. 
Yazılı iletişimde ilk örnekleri Çin ve Maya uygarlıklarında buluruz. İlk yazılı kayıtlar hesap işleriyle ilgilidir. 

İnsan toplum içinde hem fiziksel hem de toplumsal varlığını sürekli olarak üretir. Bunu yapabilmek için bazı ihtiyaçlarını gidermesi lazımdır: doğal ihtiyaçlar başlığı altında beslenmek, barınmak, korunmak gibi hayati olguları sayalım. Bir de üretilmiş ihtiyaçlar vardır: bu nokta çok önemli, üretilmiş ihtiyaçlar moda vs. diye geçiştirilebilir. Fakat kapitalist sistemin en kullanışlı kalıplarından biri bu, yapay ihtiyaçları doğal ihtiyaçlara yaklaştırabildiği ölçüde kazanç elde eden sistem bunu da iletişim olanaklarını kullanarak yapıyor.
İnsan doğal veya yaratılmış gereksinimler hisseder, bu gereksinimler, gereksinimi giderme olasılıkları ve faaliyetleri üzerinde düşünür, faaliyet ile gereksinimini gidermeye çalışır. Yaşam boyu gereksinim giderme amaçlı yaptıklarıyla hem kendini hem de toplumunu yeniden-üretir.

İhtiyaç / ihtiyaç üzerinde düşünme / ihtiyacı giderme yollarını seçmek / ihtiyaç gidermeye yönelik faaliyeti gerçekleştirebilme olanakları / ihtiyacı giderme

Toplumsal faaliyetler iletişim ağlarının içerisinde gerçekleşir.

Yönetimsel iletişimde, güven sağlamak için gönderici hakkında iyi imajlar yayılır; alıcı maddi değerler yerine manevi değerler ile ödüllendirilir.

Geri besleme, bir konuşmada verilen yanıttır, bir ilişkide gösterilen tavırdır.

Etkileşim ortaklaşa, karşılıklı birbirini etkileme demektir.

İletişimde anlam hem (1) içeriği örgütleyerek paketleyenin amacını hem de (2) o paketi kullananların amacını taşır. Dolayısıyla, en az iki taraf ve iki amaç vardır.

Gürültü, iletişimin çökmesine neden olabilir. Grev, iletişimin çökmesine örnektir.
Konu iletişim olunca, iletişimsizlik sözcüğü anlamsızdır. İletişimsizlik de bir tür iletişimdir.

Empati örgütlü ekonomik, siyasal ve kültürel yönetimde temel olarak iki amaçla kullanılır: (1) Hedefi bilme ve kontrol etme; (2) Hedefe “empati yoksulluğu” duygusu ve suçluluğu işleyerek yönetme.

İletişim Sorunları
a) Biyolojik sorunlar
b) Psikolojik sorunlar (bunlar toplumsal yapıyla ilişkilidirler)
c) Bilgi eksikliği, bilmediğini bilmeme durumundan kaynaklanan sorunlar
d) Yanlışa rıza gösterilmesinden kaynaklanan sorunlar (kişisel menfaatler söz konusu olduğunda takınılan “nemelazım” tavrı).
e) İnsanların karakterlerinden kaynaklı sorunlar (bencil ve açgözlü insanlarla iletişim kurmaya çalışmak…).

f) Egemen yapılarla kurulan ilişkilerde yaşanan sorunlar (iktidar her zaman ve her koşulda haklıdır durumu…).
---
Medya Sosyolojisi
Prof. Dr. İrfan Erdoğan
Anadolu Üniversitesi Yayın no: 2832
Eskişehir, Ocak 2013

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Edward L. Murray - Muhayyileye Dayalı Düşünmek

Edward L. Murray - Muhayyileye Dayalı Düşünmek


Bu kitap (…) psikolojik yardım alma ihtiyacı duyan kişilerle ilgilenen psikologlar, psikiyatrlar ve terapistler için kaleme alınmıştır.

Hayatın bütünleştirilmesi…

Birinci bölümde felsefe alanında, muhayyileye dayalı düşünce konusunda (…) ağırlıkla Paul Ricoeur’un önermeleri eşeleniyor.

Son bölümde insan kişiliğinin bütünleştirilmesinde dinin önemine dikkat çekiliyor.

Freud, din yanılsamasının kendi amacına hizmet ettiğini ve insanlığa artık ne türden olursa olsun bir katkı yaptığını hissetmişti.

Wallace Stevens, insanoğlunun, aklın onların hayatlarını tesis etmelerinden çok önceleri, muhayyileye dayalı kavramlarla yaşadıklarını ifade ediyordu.

(Bu araştırma) İnsanların, gidip-gelen, salınıp duran varoluş tecrübelerinde hayatlarını nasıl bütünleştirdiklerini (…) mercek altına alarak incelemeyi hedefliyor. (s. 16)

Tahayyül etmeyi, düşünce bağlamından soyutlayamayız.

(zamansallık)
Olan
İnsan Varlık’ının (Dasein) insanın içinde yaşadığı dünyayla bir olduğu doğruysa (…) insanın (…) düşünmeye başlayabilmesi için belli bir zaman geçmiş olması gerektiği de doğrudur. Varlık’ın takdir edildiği düşünmeyi mümkün kılan şey işte bu mesafe… (s. 20)

Ortaçağlar döneminde üniversitelerin müfredatı üçlü ya da dörtlü sacayağı üzerine tesis edilmeye izin veriyordu.
Üçlü sacayağı dil meseleleriyle meşgul olurken (gramer, retorik, mantık); dörtlü sacayağı bilim ve matematikle ilgileniyordu (müzik, aritmetik, astronomi ve geometri).

Muhayyileye dayalı düşüncenin göz ardı edilmesi insanın insani bütünlüğüyle ve bütünlüğü içinde kavrayabilme ya da insanın münferit olarak kendi şahsi bütünlüğünü gerçekleştirme çabalarına büyük hasar ve zarar vermiştir.

Roman, oyun, oratoryo eserleri biricik içtenlikli şekillerde çizdikleri karakterlerin hayatlarına girmemize izin verirler.
Bu sanatçıların hepsi de insanları, kendilerinin bize takdim ettikleri alanlara ve zevklere dahil olmaya davet eden sanatçılardır. Onların hitapları misafirlerinin muhayyileye dayalı düşünme biçimleridir
Şarkı söyleme (…) şiirsel ifşa edişi doruklara ulaştırır.

Eflatun, muhayyileye dayalı bilgi ve düşünmeyi algıya benzer ama algıdan da düşük, daha zayıf bir bilgi formu olarak değerlendiriyordu.
Aristoteles, muhayyilede algı ile akıl arasında hafızayla biricik bir ilişkiye sahip olan bir meleke görüyordu.

Descartes’ı izleyen zamanlarda ise muhayyileye daha düşük bir rol biçildi.

Zamanla egzotik ve beyhude şeylerle ilişkilendirilmeye başlandı.

“Rüya görmek isteyen kişiye, işe mutlu olmakla başlaması gerektiğini söyleyin. İşte o zaman her şey güzelleşir.” Bachelard

İnsan, bilincinin bilincinde değildir.
İnsan algıyı algılayamaz.

Bir kimse için bir anlam ifade edilmediği sürece, anlam ya da önem diye bir şey mevcut değildir.

Kişi ile dünya birbirlerinin parçasıdırlar. Ancak bu yalnızca başlangıçtır.

Kişi, hem anlamlı hem de anlamlandırıcıdır.

Algı, anlam verir/sunar ama bunu algıladığı şeyin ışığında yapar.

Kişinin varolabilmesi için, mutlaka algılayabilmesi gerekir.

Algı karanlıkta oluşmaz, insan ışığının ışığında oluşur.


İnsanoğlu, bir Dasein’dır / orada olmadır.
İnsanoğlunun her zaman orada olan varlığı sürekli olarak bir ifşa olunmayı/açığa çıkmayı gerektirir.

Tahayyül edilen şey, tahayyül edilen şeydir ve nesnesinin gerçekliği bununla ilişkili değildir.

Ötekiler
Onlar, insanın kendisinin çoklukla kendilerinden ayırmadığı, kendisinin de aralarında olan biri olduğu öznelerdir.
Eğer kişi, ötekinin varoluş biçimini reddederse (…) kendi yokoluşunu garanti edecektir.
Ötekinden gelen her şeyi reddetmek, kişinin, hiç eleştirilmeden, tartışılmadan kabul edilen şeyi kullandığını varsaymak demektir.

Bütün dillerde, cansız varlıklarla ilintili ifadelerin büyük bir kısmının, insan bedeni, insani duygular ve tutkular üzerinden üretilen metaforlardan teşekkül etmiş olması, şayan-ı dikkat bir olgudur.

Bir varlık hakkında bir şey söylemek…
Bir kimlik/özdeşlik yüklemektir.


Bu anlam, Grekçede, konuşmak, söylemek, bir şeyi gün ışığına çıkarmak ve ifşa etmek fiillerinde yakalanmıştır.

“Sözcüğün bittiği yerde hiçbir şey bitmez” Stefan George

Dil Varlık ve bütün varlıkların iskân etmesine izin verilen yerdir.

Hiçbir teori insanı bir bütün olarak kavrayamaz.

Sözcüklerin de anlamları ve sınırları vardır.
Öte yandan sözcüklerin bir de yan-anlamları vardır.
Yananlamlar, karmaşık bir meseledir.

Bilim düzanlamsal basitlikle varlığını sürdürmeye çalışabilir.

Ancak hiçbir münferit kişi ya da kültür, kendi sözcüklerini kendi tek anlamlıklarıyla sınırlı tutmaya çalışmaz…

Metaforun sunduğu imajinatif düşünme biçimleri, çokanlamlılığın çoğul anlamlandırmalarını doğurdu…

Geleneksel olarak metafora retorik nokta-i nazarından yaklaşılmıştır.
Bu yaklaşım biçimi metaforu (…) bir sanatsal vasıta olarak görüyordu.
Bu retorik yaklaşım açısından bakıldığında (…) metafor hiçbir şey öğretmez.

I.A. Richards metafora büsbütün farklı açılardan yaklaşan çalışmalar yapmıştır.
Geleneksel teori, yer değiştirme teorisi olarak adlandırılıyordu. Çağdaş yaklaşım ise en uygun şekilde gerilim teorisi olarak adlandırılabilir. Bu yaklaşım (…) bir sözcük üzerinde değil, bütün cümle üzerinde odaklanır. (s. 165-166)

Vardığım sonuç şu: Metaforik dilde ima edilen/gizli olan söylemin stratejisi (…) dilimizi çökerterek ve artırarak gerçeklik duygumuzu çökertmek ve artırmaktır.
Metaforun stratejisi, gerçekliği yeniden tasvir etmek adına sezgisel bir kurmaca inşa etmektir.

Ricoeur, metaforun paradoksunun üç düzlemde gerçekleştiğini gözlemler: Psikolojik, semantik ve mantıksal düzlemler.
Psikolojik düzlemde eski yapının çökmesinden teşekkül eden yeni bir yapı vücuda gelir.
Semantik düzlemde, özne aynı zamanda reddettiği bir hükme kucak açar.
Mantıksal düzlemde ise, metaforda mündemiç/gizli olan aynılık ve farklılıklar, benzerliklerinde buluşurlarken yine de birbirlerine karşı konumlanırlar.

Metaforik düşünme de kişi yalnızca sözcükler üzerinde odaklanmaz, sözcüklerin mümkün kıldığı mevcudiyetler üzerinde odaklanır.

Metaforlar ürettiğimiz sürece yaşarız, hayatımız bir anlam ve derinlik kazanır.

Metafor, bir kişinin deyim yerindeyse daha yola koyulmadan önce, varış noktasına ulaşmasını sağlayan imajinatif bir sıçramadır. Metafor, kişinin önündeki çakıl taşlarını temizler ve böylelikle yolunu açar.

Sözcükler, şeylerin hatırlatıcılarıdır.
İşaretler/göstergeler, şeylerin semptomları/belirtileri değil sembolleridir.

Cassirer sembolizmi, zihin ile gerçeklik arasında aracılık işlevi gören bir olgu olarak görür.

Wheelwright / Metaphor end Reality
Sembolün belirginleştirebileceği çeşitli düzeylerden söz eder.
1) Birinci mertebede sembol, tek bir şiirin ana imgesi olarak işlev görür.
2) İkinci mertebede sembol, yazarın/şairin kişisel değer atfettiği kişisel atıfını gün ışığına çıkarır.
3) Üçüncü mertebede atalara gönderme yapan semboller yer alır.
4) Dördüncü mertebede yer alan semboller kültürel niteliklidir. Bunlar kültüre, topluma ya da halka nüfuz eden imgelerdir.
5) Beşinci mertebedeki semboller ise arketiplere dayalı semboller ya da bizzat arketiplerdir.

“Düşünce, dil olmaksızın büyük ölçüde imkânsızdır.
Metaforik bir etkinlik olmaksızın dil mümkün olmaz.
Sembollerin büsbütün reddedilmesi, son kertede, dilin ve düşüncenin reddedilmesiyle sonuçlanacaktır.” Wheelwright (s. 197)

Hâkim olan sembolleştirmeye dâhil olmakla kişi, tecrübeye dayalı olarak ve şimdi ile sınırları içinde ve şimdinin girişim ve atılımlarıyla belirginleşir, vücuda gelir.
Sembolün senkronik etkisi budur.

Birlikte (sym)
Diabolic (parçalanma/dağıtma)

Sembolik, diabolikin karşıtıdır.

Sembolik olan, bütünleştirici iken, diyabolik olan, tahrip edicidir.

Her sembolik inşa, bize, kişilerarası geçmişi vücuda getirir.

“o olmasa yola hiç çıkmayacaktır.
Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka.” Kavafis

İnsan türü, her zaman mitlere sahip olagelmiştir ve sahip olmaya da devam edecektir; mitleştirmekten arındırma çabası, mitteki hakikati korumayı ve bu hakikati diğer insanlarla paylaşmayı amaçlar ve mümkün kılar.

Muhayyileye dayalı düşünce, mitin özünü oluşturur.

İçsel psişik çevreyi gevşeyerek ve hatta parçalayarak, içsel çevre ile dışsal çevre arasında çatışmalar yaşayarak oluşan parçalanma süreci, daha yüksek bir psişik yapının geliştirilmesinin temelini teşkil eder.

Heidegger, insani varoluş her zaman dünyada varolan, dünyaya yakalanan bir varoluştur.
Bu varoluş bana aitlik tarafından karakterize edilir.
Bütün aşma çabalarımız dünyayı aşma çabalarımızdır. Özü itibariyle dünya, bizim bütün varoluşumuza iskân etmiştir.
İnsan olmak, dünyalı olmaktır; biz hiçbir zaman dünyalı değiliz.
Ve bizi şaşırtacak şekilde, biz, halihazırda dünyadayızdır.
Gördüğüm şey, benim görmemle görülür.
İşte tam bu noktada benlik sorunu ortaya çıkar.
İnsanoğlu, bir sürgün halindedir,

Dasein sürekli olarak gerçekliğin perdesini kaldırır (dil bunun içindir).

Dil ve söylem, daha fazlasını da yaparlar: Bir gerçeklik olayını, diğer kişiye iletmeye yardımcı olurlar.

Anlam, insan varoluşu için zaruridir.

İnsanlar, kendilerini, varoluşa fırlatılmış olarak tecrübe ederler.
Ve ayrıca insanlar kendilerini, mevcudiyetlerle meşgul olabilecekleri (…) bir proje olarak tecrübe ederler.
Geçmişle ve kendisine doğru yol aldığı gelecekle sürgit irtibat halindedir.

Dasein, gerçekte olduğundan daha fazla bir şey değildir.
Varlık için potansiyelliği gerçekte olduğu şeye aittir.
Ne iseniz olursunuz ve bu da anlam yoluyla söylenir.

Çok perspektiflilik birleştirmeyi, zor, içinden çıkılmaz hale getirebilir.
Bu tür durumlarda, nesnenin isimlendirilmesi ve perspektifin tasviri, ön şarttır.
Nesne isimlendirilinceye ve perspektif tasvir edilinceye kadar, hiçbir birleştirme mümkün olmaz.

Aynı şey, kişinin hayatının bütünleştirilmesi bahsinde de geçerlidir.

(ancak oluş halindeki sürekliliği içindeki benlikten söz edebiliriz)
Benlik, olmakta olduğumuz şeydir.

Çalışmamız muhayyileye dayalı düşünce ile ilgili olmasına rağmen, kişinin gerçek dünyadaki hayatı üzerinde odaklanmaya özel önem sarfettik.
İdrak/algılama alanı üzerinde odaklandık.

Hayatın ve düşünmenin yalnızca mantıksal ve rasyonel olması kâfi değildir; aynı zamanda imajinatif de olmak zorundadır.
Dil
Hayat, sürekli olarak değişir ve oluş halindedir.
Hayatı tasvir eden (…) dil, aynı değişim ve oluşa imkân tanımalıdır.
Muhayyileye dayalı düşünmenin yaptığı şey tam da budur.
(Rasyonel düşüncede) anlam mantıksal düşünme tarzıyla özdeşleştirilmiştir.

Grek düşüncesi ilk zamanlarında (…) logos’u, söze dökme, düşünme, akıl yürütme, tahayyül etme, anlama ve anlam verme olarak anlıyordu.
İşte bütün boyutlarıyla yeniden bir bütün olarak anlaşılması gereken kavram bu logos kavramıdır. (s. 347)

The Future of an Illusion / Bir Yanılsamanın Geleceği
(kitabın) meselesi, tabiatın artık daha fazla ev olmadığı, insanların varlıklarının kaynağıyla irtibata geçebilecekleri daha fazla kutsal alanların olmadığı bir zamanda kişinin hayatına nasıl bir prensip kazandırabileceği meselesidir.

İmajinatif düşünme çağrısı yapmakla din, kişinin hayatta daha ötelere bakmasını, daha öteleri görebilmesini ve daha öteleri düşünmesini mümkün kılar.
(koskoca çalışmayı buradaki gibi kolaycılığa kaçan cümlelerle bitirmeye çalışmasaydı elbette daha iyi olacaktı)
---
Imaginative Thinking and Human Existence
Türkçeleştiren: Yusuf Kaplan
Açılım Kitap

2008