8 Haziran 2018 Cuma

Bulancak - Piraziz


Feridun M. Emecen - Bulancak - Piraziz

Bulancak ve Piraziz'in tarihî gelişim hakkında tatminkâr bilgiler bulunmamaktadır.

Bulancak ilçesi çok hızlı ‘büyümüş’ ve bu hızlı büyümeye bağlı olarak tarihi dokusunu tamamen kaybetmiştir.

Bulancak'ın eski yerleşme çekirdeğini oluşturan kısmı İncüğez-Karadere ve Bulancak dereleri arasındaki düzlükteydi.

İhsaniye mahallesi modern kasabanın ana yerleşim alanını oluşturmuştur.
Mahalleler genellikle bahçe içinde bir kısmı taş, bir bölümü ahşap (çoğunlukla dayanıklı ince tahtalardan yani hartamalardan yapılmış) tek katlı ve iki katlı evlerden müteşekkil durumdaydı.

1960’larda sahil yolunun yapılmasından sonra ilçe, kıyıya paralel şekilde hızla büyümüştür (s. 15).

Piraziz/Abdal kasabası ise Bulancak'a nisbetle çok daha kısıtlı bir yerleşim alanına sahiptir.

Deniz dolgusu üzerine yapılan sahil yolu, her iki ilçenin de denizle arasına girmiş ve tarihi dokuyu tamamen yok etmiştir.

Doğu Karadeniz kıyı kesiminde kuruluş tarihleri kadim asırlara inen kale-liman tipi yerleşmelerin dışında kalan ve bugün sahil kesiminde yer alan belli başlı kasaba veya ilçe merkezlerinin önemli bir kısmının ortaya çıkışı XIX. yüzyıldaki gelişmelerin bir sonucudur (s. 19).

…iskele-pazar yeri özelliğine sahip olan kıyı köyleri özellikle XVII. asırdan itibaren önem kazanmıştır.
1578-1590 arasındaki Osmanlı-Safevi mücadelesinde asker ve mühimmat sevkıyatının18 büyük bölümü Trabzon üzerinden yapılmış, bu durum genel olarak kıyı kesimindeki tali, ikinci derecedeki iskele ve liman şehirleri için de nisbi bir canlanmaya yol açmıştır (s. 20).

Bolancık (Bulancak) bir sahil pazar yeridir.

Karadeniz'in kıyı kesiminin belirli bir bölgesi temel alınarak incelenen yerleşme tipleri içerisinde iskele ve pazar yerinden kasabaya ve şehre dönüşüm süreci yaşayan bir iskân birimi tipolojisi karşımıza çıkmaktadır. Bulancak ve Piraziz de bu tip yerleşmenin en çarpıcı örnekleridir (s. 25).

Birinci Bölüm
Bulancak
…burası hakkında antik kaynaklar, Bizans kronikleri ve eski portolanlarda (deniz haritaları) doğrudan bilgi bulunmaz. Bundan dolayı Bulancak'taki bugünkü yerleşmenin, Osmanlı döneminde ortaya çıktığı, buranın ilk temellerinin ise bir Türkmen pazar yeri ve iskelesi olarak atılmış bulunduğu tezi, şimdilik en doğru yaklaşım olarak desteklenebilir niteliktedir (s. 27).

Bulancak adının geçtiği ilk kayıt 1547 tarihli tahrir defterinde görülür. Burada Bulancak "Bulanucak" imlasıyla yazılmıştır.
''Bulanucak'' adının bugün de aynı adla anılan dere ile bağlantılı olduğu ileri sürülebilir.

St. Basil, açık olarak Yunancadan gelir, bugünkü Ay vasıl burnu ile ona bakan tepeyi ifade eder. Burası Küçüklü köyü ve biraz daha batıda Burunucu ile temsil edilir. Bu kesimde daha sonra Aya Vasil manastırı teşekkül etmiştir (s. 37).

XVI. asrın başlarından itibaren (…) Pazarsuyu'ndan Bulancak'a uzanan kesimde çeltik ziraatına müsait arazilerde pirinç ekimi yapılıyordu (s. 43).

Öte yandan bu pirinç ekiminin sahil kesiminde yerleşmeyi elverişsiz kılan bir ortama yol açtığı bilinmektedir. Rutubet ve sağlıksız koşullar, iskânı buranın hemen yakınındaki tepeliklere, yükseltilere yönlendirmiştir.

(18. yüzyılda) Gümüşhane, Kürtün yöresindeki madenlere yönelik mahalli güç odaklarının baskıları, bu kesimdeki Müslüman ve Hıristiyan madencilerin yerlerini terk edip aşağı sahil kesimine dağılmalarına yol açmıştır (s. 47).

XIX. asrın ikinci yarısına ait kayıtlarda rastlanan Hıristiyanların önemli bölümü bu dönemde gelenlerin torunlarıdır.

Bölgeye yönelik ikinci bir göç dalgasının âyân denilen yerel güç odaklarının devlet görevlileriyle yaşadıkları problemler ve çekişmeler sonucu yaşandığı anlaşılmaktadır. XIX. yüzyıl başlarında özellikle Tuzcuoğulları isyanı dengeleri alt üst edince, bu harekete katılan yerel beyler sağa sola dağılmışlar, isyanın bastırılması akabinde önemli denebilecek nüfus hareketlenmeleri vuku bulmuştur (s. 48).

Bulancak'taki bu son göçmen gurubun nereden gelmiş olduğu konusunda önemli bir ipucu, 1856 ıslahat fermanından sonra Trabzon bölgesindeki kripto-hıristiyanlar ile (gizli Hıristiyan, görünüşte Müslüman, fakat gizlice eski dinlerini icra edenler) ilgili problemi yansıtan kayıtlardan elde edilebilmektedir. Krumni denilen bu kirpto Hıristiyanlar fermanın getirdiği eski dinlerine dönme serbestisi sebebiyle kendilerinin Müslüman olmayıp asılda Hıristiyan olduklarını alenen beyan etmişlerdir (s. 58).

1857 tarihli olan bu listede Krumnilerin yayıldıkları en uç sahil kasabası Bulancak olarak gösterilmektedir. Listede Bulancak'ta 20'si Krumnili, 30'u Rum olmak üzere sadece 50 hanenin bulunduğu belirtilmektedir.
Bunların içindeki Krumniler, Gümüşhane bölgesinde madencilikle uğraşan köylülerdir (s. 59).

1927-1930'lu yılların Bulancak'ı bugünkü iskelenin bulunduğu yerde küçük çarşısıyla karakolu ve camisiyle 2000 nüfuslu bir kasaba durumundaydı (s. 63).

Bulancak'ta tarihi eser niteliği taşıyan çok az yapı vardır.

Ksenofon'un Anabasis adlı eseri
Adları Ksenefon tarafından Kolkhlar, Driller, Mossinoikler, Halibler, Tibarenler şeklinde verilen bu kavimlerden (bunlar bölge adlarına dayalı isimler de olabilir), Mossinoikler ve onlara tabi Haliblerin (Khalyb) ve Tibarenlerin Giresun-Ordu kesimindeki dağlık alanlarda yaşadıkları ve madencilikle uğraştıkları belirtilir.

Ksenofon'un verdiği bu bilgiler Bulancak yöresi hakkındaki en eski bilgileri oluşturur. Bölgede yaşayanların Mossionikler (anlamı Ağaç kulelerde oturanlar) olup merkezlerinin Bulancak yakınlarında (belki Pazarsuyu vadisinde) olduğu, dağlık kesimlerin birbirlerinin sesini duyacak ölçüde küçük yerleşme yerleriyle meskûn bulunduğu anlaşılmaktadır.

1732 tarihli bir belgede (…) İran seferlerinin zuhurundan (1723) bu yana aslında asker olmayan sivil halktan gençlerin birer yolla Tiflis-Gence-Revan-Tebriz taraflarına gidip döndüklerinde kendilerinin yeniçeri olduklarını iddia edip vergi ödemedikleri, bölgelerindeki halka baskı yaptıkları ve bazılarının da işi eşkıyalığa döktükleri belirtilmektedir ((BA, MD, nr. 138, s. 382) s. 82).

1723-24 yıllarında Tirebolu, Keşap, Giresun, Akköy, Pazarsuyu, Ulubey, Ebulhayır, Çamaş, Aybastı, Milas, Bolaman gibi geniş bir bölgede ortaya çıkan eşkıya gruplan için geldikleri bölgeden kinaye, "Kürtünlü" tabiri kullanılmıştır.

İkinci Bölüm
Piraziz
Piraziz kasabası, Giresun ilinin en batı ucundaki ilçesini oluşturmaktadır.

Piraziz'in tarihi geçmişi, Türklerin bu bölgeye gelişi ve yöreye yerleşmeleri ile başlar.

Abdal iskelesinde pazar kurulma kararı alındığında henüz yeni inşa olunan bir cami burada mevcut bulunuyordu. Bu cami Tiralizade Ali Efendi tarafından 1287/1870 tarihinden önce inşa edilmişti.

1322/1904 salnamesine göre Piraziz nahiyesinin toplam nüfusu 11.775 kişidir.

Sonuç
Bulancak ve Piraziz
Her ikisi de bölgeye daha XIII. asrın sonlarından itibaren gelen ve kademe kademe Trabzon Rum Devleti sınırına yerleşen Türkmen-Çepni topluluklarının uç kaleleri haline gelmiştir.

1455'te bir çift öküz tarafından sürülebilen ve genellikle verim kabiliyetine göre
80-130 dönüm arasında değişen toprak parçaları için kullanılan "çift veya çiftlik" hemen hemen hiç yoktur. Bununla beraber bir çift/çiftliğin yarısına işaret eden "nim çift" şeklinde belirtilen topraklar az sayıda olmakla birlikte mevcut bulunmaktadır.

Bölgede ekimi yapılan hububat defterlerde "gendûm" veya "hınta" şeklinde belirtilen buğday ve "cev” veya "şair" adlarıyla geçen arpadır. Bunu kendir takip eder, ayrıca "mive/meyve" başlığı altında toplanabilir ürünler de bol miktarda hasıl olur. 1547'de bunlara "gâvers" adıyla anılan darı eklenir (s. 145).

Gâvers Farsça bir kelime olup anlamı sözlüklerde "darı" olarak tarif edilir. Yani öncelikle bunun bir tahıl cinsi olduğu anlaşılır. Ama acaba hangi türdür? Bu sualin cevabı tartışmalı olup kesin bir bilgiye ulaşılamamaktadır (s. 148).

P. Zhukowski, mısır ve darıyı aynı kategoriye koyar ve mısırın toprak tabakası ince bölgelere uyum sağladığını belirterek eski bir Asya bitkisi olduğu, Anadolu'da XIII. yüzyılda rastlandığı yolundaki bilgileri eleştirir; mısırın bugünkü şekliyle bir Amerikan bitkisi olduğunu, 1500'de İspanya'da; 1515-25'te Portekiz'de bulunduğunu, XVI. Yüzyılda Anadolu'ya, Mısır ülkesi üzerinden geldiğini; ayrıca buna "Türk zahiresi/buğdayı" dendiğini, bu yüzyılda Anadolu'da mısır ziraatinin yapıldığını, oradan Kafkasya'ya geçtiğini, XVII. yüzyılda Gürcistan'a ulaştığını yazar (s. 149).

…bu mahsul Bulancak yöresi gıda ihtiyacı için bir kurtarıcı durumundadır ve buğdayın boşluğunu tamamıyla kapatmıştır (s. 150).

Bulancak kesiminde sulu ziraati gerektiren pirinç üretiminin daha çok dere ağızlarındaki düzlüklerde yapıldığı dikkati çeker.
Pirinç tarlaları Pazarsuyu'ndan Bulancak'a uzanan düzlüklerde uzun yıllar boyu var olduysa da daha sonra hastalık yaydığı gerekçesiyle XX. yüzyıl başlarında tamamıyla kurutulup devre dışı bırakıldı.

Bulancak yöresinde sanayi ürünü olarak nitelendirilebilecek tek ürün kendirdir.

Kendirden daha çok ip imali yapılmakta ve genellikle devlet adına üretim ve alımlar gerçekleştirilmekte idi.

Bölgede tarım yanında hayvancılık yapılmakta (…) koyun yetiştiriciliğinin öne çıktığı defterdeki vergi (resm-i ganem) kayıtlarından anlaşılmaktadır.
Bölgede arıcılık da geniş ölçüde yapılmakta idi.

Bulancak yöresi zirai mahsullerinin hem çeşit hem de miktar itibarıyla az olduğu bölgelerden biridir. Üretilen buğday, arpa ve mısırın yine de nüfus hesaba katılacak olursa, ihtiyacı ancak sağladığı söylenebilir (s. 154).

---
Emecen, Feridun M. (2005), Bulancak - Piraziz, Kitabevi Yayınları, İstanbul

Keşap - Doğu Karadeniz’de Bir Kıyı Kasabasının Tarihi


Ayhan Yüksel - Keşap - Doğu Karadeniz’de Bir Kıyı Kasabasının Tarihi
 
Keşap Kasabası
Keşap deresinin oluşturduğu alüvyal düzlük bütünüyle yerleşim alanı olmuştur.
Kasaba güneyde Uğurca Tepe’nin yamaçlarına doğru tırmanmıştır.

Osmanlı belgelerinde Keşap adına ilk defa 1486 tarihli Trabzon Vilayeti Tahrir Defteri'nde rastlanır. Burada Keşap, Düzyer adını taşıyan ve nüfusu kalabalık olan bir köy ile ilişkilendirilir (s. 31).

(Keşap) adının Vanazıt deresi de denilen “Keşâb” suyundan geldiği anlaşılmaktadır.
Muhtemelen söz konusu derenin suyunun özelliğinden hareketle, yani “keş-su/suyu kekremsi, çorak" anlamında bu ad Farsça “Keşâb” şeklinde ortaya çıkmış olmalıdır. Adının Farsça olması ise bölgeye yerleşen Türkmen gruplarının geldikleri coğrafyayla ilgili bulunmalıdır (s. 35-36).

Savaş Yıllarında Keşap (1914-1918)
Keşap'ta yer adları düzenlemeleri…
Eski adı
Yeni adı
Keşâp
Yuvacık
Çal
Göztepe
Frenk
Türk ili
Barça
Türkmenli
Vanazıt
Sungurlu
…

Keşap işgale uğramamış ve ahâlisi de savaşa yakın olmadığından başka yerlere nakledilmemiştir. Dolayısıyla Keşap muhacirlerin sığındığı yerleşim yerlerinden birisiydi.

Keşap’ta Sosyal Olaylar
“Celâli” tabiri, XVI. yüzyıl başlarında isyan eden Bozoklu Şeyh Celâl’le ilgilidir. Celâli isyanları başlangıçta Osmanlı idaresinden memnun olmayan zümrelerin ve Şiî eğilimle Türkmen gruplarının Safevîler’in de tahrikiyle devlete başkaldırmaları şeklinde orta ya çıkmış…

Micanoğlu Efsanesi
Micanoğlu Hüseyin 1274 (1858) yılında Engüz köyünde doğdu.
Micanoğlu, kadın getirdiği için medreseden atılır (1296/1880). Tahsiline devam etmek için Erzurum’a gider. Başarılı olamaz, Giresun’a döner.
Erzurum Süvari Alayı’nda askerlik yaparken, nişanlısı Emine’nin Memiş Hoca’nın oğluna verildiğini duyunca firar eder. Tarih, muhtemelen 1882’dir.
Bir başka söylentiye göre Micanoğlu’nun gelişiyle köyde dedikodu alır yürür; gelinle ilişkisi olduğu etrafta söylenmeye başlar. …eski nişanlısı, bir akşamüstü eline bir değnek alarak Micanoğlu'nun yolunu keser, münakaşa başlar, Memiş Hoca da kavgaya karışınca, Micanoğlu onu öldürür. …on sekiz yıl hapis cezasına çarptırılır. Hapishaneden kaçan Micanoğlu, bir süre Giresun’da gizlenir.
Piraziz’e gelir. …köyün ileri gelenlerinden Tayyip Ağa tarafından ihbar edilir. Yakalanacağını anlayınca Tayyip Ağa’nın kızını yanına alarak köyden ayrılır.
Deli Reşid’in çetesiyle soygunlara katılır.
Micanoğlu kat’iyen adam öldürmez, bütün bu işleri Gotkile’ye yaptırır…
Micanoğlu, hükümet kuvvetlerinin yanında yer alarak kendisini takibe çıkanları teker teker yakalayarak öldürmeye başlar.
Ünü gittikçe yayılan Micanoğlu, Giresun-Şebinkarahisar yolu üzerinde bulunan maden işletmelerinden haraç almaktadır.
Micanoğlu, muhtemelen Nisan 1885'te cevher işleyen fabrikaya bir baskın gerçekleştirir. …hükümet kuvvetleri Micanoğlu’nun kardeşleri Mehmed ve Süleyman’ı yakalar.
İngiliz konsolosu onun peşine 470 jandarma, 150 asker ve 40 ağır süvari gönderilmiş olmasına rağmen yakalanamadığını rapor etmiştir (s. 117).

Karagül yaylasında Kel Seyid’in misafiri olan Micanoğlu’nun Kel Seyid’in gelini ya da yardımcı kadın ile aralarında bir gönül ilişkisi olduğu etrafta söylenmeye başlar.
Bir söylentiye göre Kel Seyid, hükümetle anlaşarak Micanoğlu ve arkadaşlarım tutuklar. Kaçmasını önlemek için ellerine ve ayağına kelepçe ve bukağı vurulur.
…namertliğe dayanamayan Kel Seyid’in gelini ya da yardımcı kadın bukağının anahtarını gizlice yoğurt çanağına atıp çoban hizmetçiyle Mican’ın yattığı odaya yollar. Micanoğlu dışarıya çıkınca köpeklerin saldırısına uğrar. Köpeklerden kurtulmak için yakındaki bir göle girer. Uzun süre suda kalan Micanoğlu, üşütür hasta olur, Çivriz yaylasına yakın Yassıalan’da ölür.
Diğer bir inanışa göre de Çivriz deresi içinde bir başka adamın ölüsü bulunur, müfreze bu ölüye müsademe edilmiş gibi üç beş el kadar silah atar ve bu kişinin Micanoğlu olduğu söylenilir.
Diğer bir söylentiye göre Kel Seyid’in geliniyle/ya da yardımcı kadınla olan ilişkisi sebebiyle Kel Seyid, Micanoğlu ile arkadaşlarını birbirine düşürür. Arkadaşları Micanoğlu’nu öldürüp bir duvarın üzerinden aşağıya atarlar (s. 118).

Micanoğlu 20 Temmuz 1887’de yakalanmıştır. Kel Seyid, maden müdürüyle saptığı anlaşma gereği paraya tamah ederek alacağı ödül için Micanoğlu’nu Dikbaş Mehmed’i yakalamış, ellerini bağlamıştır.
Ancak, iki gün sonra Micanoğlu’nun kaçmasına göz yumulmuştur. Takip sonunda Micanoğlu 5 Ağustos 1887’de Karahisar bölgesinde Uzundere’de bazı köylüler tarafından öldürülmüştür (s. 119).

Micanoğlu’nun hayatı efsanelere karışmış motiflerle öyle renklenir ki, vurularak öldüğüne kimse inanmaz.

Mehdi Meselesi
Keşap’ta kendisini mehdî ilân eden Elevlioğlu/Eleğülüoğlu Haşan Efendi takriben 1856 yılında Saraycık köyünün Kaşaltı Mahallesinde doğmuştur.
Hoca Efendi, mehdi olmayı çok önceden tasarlamıştır.
Bir gün apansız kendini mehdi ilan eder. Kendisine yaptığı işin doğru olmadığını söyleyen nâhiye müdürünü falakaya yatırtır.
II. Abdülhamid mehdi işinin halledilmesini Amiral Bozcaadalı Hasan Paşa’ya havale eder.
Böylece 67 gün süren “bâtın padişahlığı” sona erer. İstanbul’da mahkeme kurulur.

Keşap’ın Osmanlı döneminde ekonomisi tarıma ve hayvancılığa dayanıyordu. Başlıca ürünler fındık ve mısır idi. Keşap fındığı ünlü idi. Üzüm de ekonomik getirisi olan bir meyveydi (s. 154).

---
Yüksel, Ayhan. (2016), Keşap - Doğu Karadeniz’de Bir Kıyı Kasabasının Tarihi, Arı Sanat Yayınları, 2. Baskı, İstanbul

Annemden Duyduklarım


İsmail Güleç - Annemden Duyduklarım
Kutluca Köyü Atasözleri ve Deyimleri

Kutluca, Giresun’un şehir merkezine en uzak ilçesi olan Çamoluk’un bir köyüdür.
Annem merhume Hacer Güleç’ten işittiğim atasözleri ve deyimleri bir kenara yazmaya başlamıştım.

Kutluca Köyü
Kelkit vadisinin kuzey yamaçlarında kurulan köyün yerleşimi meyilli bir arazidedir.
Köyün kuruluş tarihi Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar gitmektedir (s. 11).

Atasözleri ve Deyimler
…cümle yapısında söylenmiş atasözlerine rastlamak mümkündür.
Bununla birlikte basit yapılı cümleler daha çoktur.

Atasözleri belirttikleri hükümler doğrultusunda dili kullanan toplumun dünya görüşünü, yaşayış biçimini ve genel olarak kültür tarihini yansıtan ipuçlarıyla doludur (s. 16).

Acı soğan kabuğunu acıtır
Aç olan taşı öğütür
Ağaç dalıyla, insan dölüyle gürler
Ağız küçük ama cürümü büyük
Ağır ol, batman gelesin
Akraba varıla varda, karı-koca sanla sarıla
Akranı ile uçmayan kuşun sesi tavadan gelir
Al zengin kızım döndürsün babasının evine, al fakir kızım göndersin babasının evine
Allah dağına göre kış, bağına göre kuş verir
Allah için sıçan tutan kedi yoktur
Armudun götüne sapçık olmaz
Azığını evden, arkadaşını köyden al

Baba zenginliği para etmez
Boğaz dediğin dokuz kertiktir

Çene çemiçten tadıdır
Çok taş kaldıran, ya yılana ya çıyana

Deli gelmeden yeli gelin

Ebe çok olursa oğlan boğulurmuş
Eli olmayanın feri olmaz
Emanetin cam cebindedir
Emek, emek olsaydı san öküze bıçak değmezdi
Ermenin harmanına kar yağar
Eşeğe semeri ağır gelmez

Fakirlikten zengin olanın kırk yıl ağzından fakirlik kokusu çıkmaz

Gelin bildiğini işler, kaynana dilini dişler
Güneşli havada köpekle oynama, yağmurlu havada üstünü pisletir

Harmana giren porsuk dirgene dayanacak
Hırsız evden olursa kapı kös(kilit) tutmaz
Horona giren kıçını sallar

Irız elden çıkınca uçkur dokuz yerden kopar
İtin arkadaşlığı köyü görene kadar olur

Kalma kötünün kusuruna, bilse lafın iyisini söyler
Kazın cücüğünü güzün sayarlar
Koça kuyruğu yük olmaz
Kurumuş bok üzerine su dökülmez

Misafire kalk git demezler, atının yemini keserler

Olan el titremez
Oturmam diyen minder çürütür, yemem diyen sofra kurutur

Poşayı paşa yapmışlar, babasını asmış

Suyu nereye bağlarsan oraya akar

Uzaktaki dosttan yalandaki düşman yeğdir

Yağlı kıça kuyruk sürten çok olur
Yorganı ince olanın osuruğu çok kokar

Deyimler
Adını deliye, ardını çalıya koymak
Allah akıl fikir dağıtırken Kaledere’ye kilim dokumaya mı gittin?
Allah izin verirse, ecel aman verirse
Anamın ilki olmaktansa dağlarda tilki olaydım
Anası ne ki danası da ne ola
Ayıya gül vermişler, koklamış kıçına tutmuş

Bakmaz götünün zanzağına, çıkar yolun tümseğine
Bilmediği beş vakit namaz, onu da şeytanlar komaz
Buğday hacca gitmiş, arpayı vekil bırakmış, arpa da ‘baklava olayım mı?’ demiş

Çöteyi (işkembeyi) deşmek

Duayı biz ettik, yağmur Alacadağ’a yağdı

Gittiğin yerde döşeğini kalın mı koydular?

İt dururken kanundaki köpekler havlarmış

Kırkından bir börek olmaz

Malım, seni vereyim de mi kötü olayım, vermeyeyim de mi?

Oğul döşeğine oturmak

Pilav olmadı lapaya çevir

Sözünü uyana söyle, uymazsa dön duvara söyle

Üstümüzü örtmeye mi geldin

Yanında yorgun domuz eğleşmez

---
Yerel Sözlük
Burç: Ağaçların başlarındaki yapraklar

Büveçe: Bu taraf

Çöte: İşkembe, karın

Deyha: İşte orada

Evmek: Acele etmek

Horum: Hayvanın bir ağızlık otu
Kös: Kapı arkasındaki ağaç sürgü

Üveçe: O taraf

Zanzak: Yellenme



---
Güleç, İsmail. (2006), Annemden Duyduklarım, Pan Yayıncılık, İstanbul