7 Ekim 2019 Pazartesi

Gün Uzar Yüzyıl Olur


Cengiz Aytmatov - Gün Uzar Yüzyıl Olur


Önsöz
Çalışkanlık erdemli olmanın değişmez ölçülerinden biridir.
Boranlı Yedigey gerçekten çalışkan, hamarat bir adamdır.
…onun başlıca özelliği çağının, kendi döneminin adamı olmasıdır.

Boranlı Yedigey örneği, benim, başlıca inceleme konusu emekçi insan olan toplumsal gerçekçiliğin temel ilkeleri karşısındaki tavrımı, bakış açımı vurgular.

Zihince hamarat kişileri birbirlerine bağlayan bir kardeşlik bağı var gibidir.

XX. yüzyılın sonunun en yürekler acısı çelişkisi, insan yeteneğinin sınırsızlığı ile bu yeteneğin özgürce kullanılmaması…

İnsanı kişiliğinden, bireyselliğinden yoksun bırakma isteği, çabası eski çağlardan günümüze dek buyurucu, sömürgen, egemenlikçi güçlerin amaçları arasında yer almıştır.

…geçmişin anılarından arıtılmış, kendi halkının ve başka halkların tarihsel deneyiminden yoksun kılınmış insan, tarihsel derinlikten, gelecek kaygısından soyutlanarak ancak günü gününe yaşayabilen bir yaratık olup çıkar.

Önceki yapıtlarımda olduğu gibi bu sefer de efsanelere, söylencelere, masallara dayanıyorum. Çünkü bunlar bizden önceki nesillerin, bizlere miras bıraktıkları deneyleridir.
…

1
Kuru sel yataklarında, kıraç yarlarda tilkinin av bulması büyük bir sabır istiyordu.

…güz mevsimi geliyordu. Geceleri toprak birdenbire soğuyor, şafağa doğru bütün bozkırı, az sonra eriyecek olan bembeyaz bir kırağı örtüsü kaplıyordu. Bozkır yırtıcıları için kıtlık döneminin, kederli günlerin başlangıcıydı bu mevsim.

2
Demiryolu makasçı kulübesine doğru birisi hızla yaklaşmaktaydı.
Yedigey, kulübeye yaklaşan kişinin karısı (Ukubala) olduğunu anlamakta gecikmedi.

- Ne var? Ne oldu?
- Kazangap öldü.

Herkesi ayağa kaldır. Böyle bir adamın ölümünden sonra bu gece kimse uyumamalı. Herkesi ayağa kaldır, tamam mı?

Sarı Özek demiryolu duraklarında tutunmak için her şeyden önce yürek isterdi, başka türlü çürür giderdi insan. Bozkır sonsuz derecede büyük, insanoğlu ise ufacıktı.

Yedigey (…) irice bir taş aldı. Sonra tilkiyi nişanladı, kulaçlandı, taşı tam fırlatacağı sırada niyetinden caydı, taşı elinden yere bıraktı.

…havada bir parıltı gördü,
Sarı Özek uzayalanının bulunduğu yönde sanki yerden bir alev fışkırdı; bu alev gitgide büyüyüp uzayarak göğe doğru yükseldi.

3
Böyle bir adamı atalarımızın yattığı yerden başkasına gömemeyiz.
…

«Demiurg» tasarısı, amacı «X» gezegeninin maden kaynaklarını araştırıp bu kaynaklardan yararlanmak olan, çağımızın en önemli uzaybilim sorunlarından başlıcasını içeriyordu.

Evrende insanoğlunun dışında ruh taşıyan başkaları da vardı!

4
Nayman gömütlüğü Ana - Beyit, Sarı Özek bozkırında sağa - sola sapmadan burnunuzun doğrusuna giderseniz 30 kilometrelik bir yol tutardı.
Ölüyü hazırlama bir buçuk saatlerini aldı.

1944'te savaşta sakatlanınca Yedigey'i terhis edip köyüne göndermişlerdi.
Bereket versin, şansına iyi bir doktor düşmüştü.

Sonunda karşılaşabilmişlerdi eski bir sevgiliyle karşılaşır gibi.
- Merhaba, Aral gölü! diye fısıldadı Yedigey.

Köyüne vardığında ilk duyduğu şey korkunç bir haberdi: Oğlu çoktan ölmüştü. Yedigey askere çağrıldığında altı aylık bebekti, bir yaşını doldurmadan öldüğünü söylediler.
Eşikten içeri adımını attığında Yedigey'i evde karşılayan haber bu oldu.
O günden sonra Jangeldi köyü Yedigey'in gözünde iyice ıssızlaştı.

Ukubala ile ikisi tehlikeyi göze aldılar. Demiryollarında çalışmayı deneyeceklerdi.

Karı - koca kömür yüklü vagonları boşaltıp yığma işiyle uğraşırlarken bir gün kömür depolarının oraya devesinin üstünde bir Kazak geldi.
Devenin sahibi, Boranlı durağından gelmiş Kazangap adında biriydi.
…hep birlikte Boranlı durağına gitmeyi, orada çalışıp yaşamayı önerdi.
Kazangap o zamanlar kırk yaşlarında vardı, yoktu.
Sarı Özek düzlüklerini görünce Yedigey şaşkına döndü.
…ıpıssız bozkırların böylesine sınırsız uzayıp gidişini ilk kez görüyordu.

İnsanın elinden malını - mülkünü alsalar çalışır, geçimini sağlar. Ama onurunu ayaklar altına alsalar artık ondan hayır gelmez (s. 79).

5
Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider-gelirlerdi.
Bu yerlerde, demiryolunun iki yanında San Özek boz-kırı, sarı kumlu geniş bozkırların bomboş orta bölgesi uzanıyordu.
Bu yerlerde, meridyenlerin Greenwhich'ten başlayarak sayılması gibi, bütün uzaklıklar demiryoluna göre hesaplanırdı… s. 89-90

Kazagap'ın cenazesi bir keçeye sımsıkı sarılmış, üstünden yün iplerle bağlandıktan sonra bir traktörün çektiği vagona yatırılmıştı.

Şimdi atalarımızdan kalma gömütlüğe, Sarı Özek bozkırının en eski gömütlüğü Ana-Beyit'e doğru yola çıkıyoruz.

Rahmetli, Boranlı durağında tam 44 yıl çalıştı, hizmet etti. Bu, bütün bir yaşam demektir.

Dünyaya geleli beri insanlar yazgılarına bunlarla katlanıyor

Boranlı Yedigey araçlarla gelen yol arkadaşlarına dönüp baktı. Ne yazık ki hiçbiri dua bilmiyordu. Öldükleri zaman bunları kim gömecek; teker teker yokluğa karıştıkları sırada, yaşamın başlangıcını ve sonunu kapsayan sözleri kim söyleyecekti?

O sırada «Konventsiya» uçak gemisi…
O güne dek yeryüzünde hiç kimse, evrenin araştırılması tarihinde buna benzer bir keşfi, Orman-Göğsü gezegeninde dünya dışı bir uygarlığın bulunduğu gerçeğini işitmiş değildi (s. 98).

Pervaneli uçuş aygıtı istasyondan ayrıldı, aygıtın içindeyken hiç hissetmediğimiz bir hızla, ışık hızıyla evrenin derinliklerine daldık. Böylece zamanın akışını yenmiş oluyorduk. Onların gemisinde dikkatimizi ilk çeken ve bizi şaşkına çeviren şey ağırlığımızın değişmeyişiydi.

…dünyamız nüfusunun iki katını rahat rahat doyurdukları halde gezegenlerinin önemli bir bölümünün yavaş yavaş yaşam için elverişsiz bir duruma gelmesini önleyememişler.
…

1951 yılının sonlarıydı. Kışın soğuk günlerinden birinde durağa bir aile gelmişti. Karı-koca, iki de küçük oğlan. Büyüğün adı Daul'du, beş yaşındaydı. Ermek adındaki küçük ise üç yaşında. Baba Abutalip, Yedigey'in yaşıtı bir öğretmen. Savaştan önce Kazak köylerinden birinde bir yıl öğretmenlik yapmış, 1941 yazında savaş çıkar çıkmaz askere çağrılarak cepheye gönderilmişti. Karısı Zaripa ile evlenmeleri savaşın bitimine raslamalıydı (s. 109),

…şaştığı bir şey vardı: Bu ailenin başına gelenler sanki onunla sıkı sıkıya ilişkiliymiş gibi onlar adına kırgınlık duyuyordu. Bu insanlar onun nesi oluyorlardı?

6
Juanjuanlar
Önce tutsağın kafasını kazırlar, bu arada saç diplerini deşip kanatırlardı. Bu işlem sürerken usta kasaplardan biri iri bir deveyi hemen oracığa yatırıp keser, kestikten sonra derisini yüzerdi. Deve derisi boyun bölgesinde çok kalın olur. İşte bu boyun derisinden bir parça kesilir, taze taze tutsağın kafasına geçirilirdi. Zamanımızda yüzücülerin giydikleri deniz başlığına benzeyen bu örtü, tutsağın kafasını sımsıkı kavrardı. «Deri geçirme» işkencesi işte böyle başlardı. Bir deveden beş, altı kişiye yetecek boyun derisi çıktığı söylenir.
Kafasına deri geçirilen tutsak başını yere sürtmesin diye boynuna tahta kalıp takılır, yürek paralayıcı çığlıklarını kimse duymasın diye ıssız bir yere götürülürdü. Kolları, bacakları bağlı tutsak orada güneşin alnacında aç, susuz birkaç gün kalırdı. Başına deri geçirilenlerden çoğu acıya dayanamayıp ölür, sağ kalanlarsa belleklerini yitirerek geçmişlerini anımsamayan birer mankurt -köle- olurlardı (s. 125).

Mankurt kim olduğunu, soyunun-sopunun nereden geldiğini, adını, çocukluğunu, anasını-babasını bilmezdi; kısacası insan olduğunun bile farkında değildi. Benlik bilincini yitirdiği için efendisine iktisadi açıdan büyük avantajlar sağlardı.

Nayman Ana'nın oğlu Sarı Özek bozkırında Juanjuanlarla girdiği bir çarpışmada ölmüşmüş.

O günden sonra bomboş kalan dünyada Nayman Ana'nın acılı günler başlamış. Savaşta insanların vurulup ölmesini anlıyordu, fakat oğlunun savaş alanında gömülmeden bırakılmasını kabul edemiyordu.

Sarı Özek bozkırlarında bir kişiyi aramak kum tanesi aramaya benzer.

İyice yaklaşınca oğlunu tanıyan Nayman Ana neye uğradığını şaşırarak apar topar yuvarlandı devenin sırtından.

- Ah, oğlum! İki gözüm benim! Her yerde seni arıyorum! Ben senin annenim! diye ona doğru atıldı.
…onun bir an gelip kendisini tanımasını, ona «Anne!» diye atılmasını bekliyordu. Bir oğulun kendi öz annesini tanıması öylesine kolaydı ki!
Oysa onun gelip karşısına dikilişi oğlunun üzerinde en ufak bir etki yapmamıştı.

- Bir insanın elinden malı - mülkü, tüm zenginliği, gerekiyorsa yaşamı alınabilir. Ama belleğini almaya, beynini sakatlamaya kim cüret edebilir? Ey Tanrım, eğer varsan, kullarının aklına böyle bir şeyi nasıl getirirsin? Yeryüzünde kötülük eksik değilken insanlara bunu nasıl yaptırırsın?

Nayman Ana o geceyi talihsiz oğlunun yakınında, bozkırın ortasında tek başına geçirdi.

- Adını anımsa, oğlum.

- Kim olduğunu anımsa!

Nayman ana son anda oğlunun okunu ona çevirdiğini gördü, deveyi dehleyip ileri fırlamaya fırsat bulamadan kısa bir vınlama duydu, yaydan fırlayan ok sol böğrüne saplandı. Öldürücü bir saplanmaydı bu. Nayman Ana yavaş yavaş aşağı eğildi, yıkılmamak için devesinin boynuna sarıldıysa da yere düşmeye başladı. Fakat ondan önce başından ak yazması kaydı, bir kuş olup havalanırken; «Adın ne senin? Kimin oğlusun? Anımsa adını! Senin baban Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!» diye çığlık attı.
İşte o günden beri Sarı Özek bozkırında geceleri Dönenbay kuşu uçarmış. Bir yolcuya raslarsa yanına yaklaşır; «Adın ne senin? Kimin oğlusun? Anımsa adını! Senin baban Dönenbay! Dönenbay, Dönenbay, Dönenbay, Dönenbay!» diye bağırırmış.
Nayman Ana'nın gömüldüğü yer Sarı Özek bozkırında Ana - Beyit gömütlüğü, ananın yattığı yer olarak adlandırılmış (s. 145).

7-8-9
Bu sırada uçak gemisinde, Kavrayıcı yıldız sisteminde dünya dışı bir uygarlığın keşfedilmesinden sonra ortaya çıkan olağanüstü durumu incelemek üzere bir araya gelen olağanüstü yetkili kurulların toplantısı sona ermişti.
Ortak Yönetim Merkezi'mizin aldığı kararlar:
Dünya uygarlığınca istenmeyen kişiler olarak eski uzay adamları 1 - 2 ve 2 - l'in yörünge istasyonu «Parite»ye ve aynı nedenle dünyaya dönmeleri yasaklanmıştır.
Orman - Göğsü adındaki gezegende yaşayan yaratıklarla, cinsi ne olursa olsun, herhangi bir temas kurulması öngörülmemektedir.
Bundan böyle uzaydan yer yuvarlağına yaklaşacak her türlü nesne, dünya çevresindeki değişik yörüngelere oturtulmuş bulunan savaşçı robot - roketlerin salacakları nükleer - laser ışınlarıyla anında yok edilecektir.
Bugüne dek geçen olayların yeryüzü insan topluluğundan gizlenmesi ve dünya dışıyla haberleşmenin bir daha yinelenmemesi için her türlü önlem alınmıştır (s. 198-199).

Zaripa:
- Dünyanın nasıl bir düzen üzerine kurulduğu anlaşılıyor. Olaylar öylesine korkunç, mantıklı, birbirine bağlı… Ortada bir son var; ama sonla birlikte yeni bir şey başlayıp sonra da sürecek… Eğer çocuklar olmasa, yemin ederim, yaşamıma son verirdim. Böyle bir şeyi yapardım, Yedigey. Yaşayıp da ne olacak?

Zaripa yüzünden acı çektiği bir gerçekti.
Yedigey onu sevgiyle düşünüyor; Zaripa için, her sıkıntıya düşüşte koşup geleceği, yardımını isteyeceği bir adam olmak istiyordu.

Yedigey aklından geçenleri olduğu gibi söyleyiverdi. Sonra da öylesine büyük bir pişmanlık duydu, öylesine üzüldü ki, ne yapacağını bilemedi. Neden öyle davranmıştı? Dilini tutamaz mıydı?
Ondan sonra birkaç gün Zaripa'nın gözüne gözükmedi. Anladığı kadarıyla Zeripa da onunla karşılaşmaktan kaçıyordu. Yedigey, kendi derdi başından aşkın, hiçbir suçu bulunmayan kadıncağızı saçma sapan sözleriyle utandırdığı, güç durumda bıraktığı için büyük bir utanç duyuyordu. Kim bilir, saçma-sapan sözlerine nasıl üzülmüştü! Kendi derdi yetmiyormuş gibi bir de onun verdiği acıya katlanmak zorunda kalmıştı. Yedigey bu düşüncesiz davranışından dolayı kendini hiçbir zaman bağışlamadı (s. 232-233).

11
Önlerinde dikenli tellerden örülmüş uzun bir çit vardı.
Göz alabildiğine uzanan dikenli teller, her beş metrede bir toprağa gömülü, dört köşe beton direklere birkaç sıra çakılmış olarak, geçit vermez bir engel görünümüyle bozkırı dere-tepe aşıp gidiyordu. Öylesine sağlam, öylesine sarsılmaz bir görünüşü vardı ki!

…çit boyunca ilerlemeye başladılar.

Gide gide iner-kalkar bir engelle kapatılmış bir kapıya vardılar.
- Geçiş izni olmadan giremezsiniz. Burası yasak bölgedir…

12
Orman-Göğsü gezegeninde bulunan 1-2 ve 2-1 kod numaralı uzay adamları artık istasyonla konuşma olanaklarını tümüyle yitirmiş bulunuyorlardı. Dünyalılar bu işleri kotarırken yabancı gezegendeki iki uzay adamı da çölde kendi kendine bağıran kayıp kişiler gibi uzayın derinliklerinden sesleniyor, telsiz bağlantısını kesmemeleri için yalvarıyorlardı.
…
Cengiz Aytmatov - Gün Uzar Yüzyıl Olur
Türkçeleştiren: Mehmet Özgül, Cem Yayınevi, 1982


Gün Uzar Yüzyıl Olur hakkında


Gün Uzar Yüzyıl Olur hakkında

Özet ve sair malumat
Eser, ilk kez, 1980 senesinde "Novy Mir" (N.11) dergisinde Rusça olarak yayımlanmıştır.

Kazangap'ın ölümü, cenazesinin kutsal Ana-Beyit Mezarlığına götürülmesi ve Amerika ile Sovyetler Birliği'nin ortak tasarıları gereği Parite uzay istasyonundaki iki astronotun Orman Göğsü gezegenini bulmaları ve bu hadisenin değerlendirilmesi gibi iki ana vak'anın yanı sıra çok sayıda vak’a ihtiva eder.

Eser, "Gün Uzar Yüzyıl Olur" isminden de anlaşılacağı üzere bir "zaman" romanıdır. Merhum Kazangap'ın cenazesinin Boranlı İstasyonu'ndan Sarı Özek’teki kutsal Ana Beyit Mezarlığına götürülmesi; Amerika ile Sovyetler Birliği arasındaki ortak gezegenbilim tasarısı "Demiurg"un, Parite uzay istasyonunda çıkan olağanüstü bir durumdan dolayı bir süreliğine askıya alınmasının kararlaştırılması, bir günlük hadiselerdir.
Ancak "Anlatma zamanında yazarın bize aktardığı bir günlük vak'anın hemen yanı başında, onunla iç içe gelişen vak’a zincirlerinin oluşturduğu art zamana ait metin halkaları yer almaktadır.
…art zamana ait metin halkalarıyla genişleyerek bütün bir "yüzyıl"ı kapsamaktadır.

Sarı Özek uzay alanı içinde kalan mezarlığa ulaşma gayretlerinin olumlu bir netice vermemesi üzerine Malakumdıçap yarına defnedilmesi, bahsedilen temel sebebe bağlı vak’a halkalarıdır.

Konventsiya uçak gemisinde olağanüstü hal ilân edilmesine sebep de, Parite uzay istasyonundaki eş yetkili iki uzay adamının, Orman Göğsü gezegeninin mensuplarıyla temasa geçmeleridir.

…eserin içinde yer alan efsane kahramanlarından biri Nayman Ana:
Nayman kadın, bir zamanlar Sarı-Özek bozkırını istilâ eden ilkel ve barbar Juanjuanların elinde benliği, insanlığı, bütün mâzisi unutturulmuş, mankurtlaştırılmış Jolaman'ın talihsiz annesidir.

…tüm medeniyetlerin bir gün yok olup gideceği" ana fikri…
…totaliter rejimlerin, hâkimiyetleri altındaki insanlara birçok zulümler uyguladıkları, onları millî benliklerinden kopararak kendisine bağlı robot insanlar haline getirmeye çalıştıkları hakikati…

Âbutalip ile Zaripa çifti, bize, sevmeyi, paylaşmayı, zorluklara birlikte göğüs germeyi öğretirken (…) Yedipey de, dostluğun ve dayanışmanın insan hayatında ne denli önemli olduğunu gözler önüne sererler.

Şahıs ve mekân unsurlarının zenginliği, diyalogların yoğunluğu, eserin temel vasıflarından biridir.

Raymalı Ağa'nın hikâyesi, "Gün Uzar Yüzyıl Olur"daki ikinci halk edebiyatı motifidir.

Aytmatov'un sanat prensibi" hayalî gerçek ve hayalin gerçeğidir. Bunun hakkında yazar şunları söylüyor: Hayalî şey, bizim, hayatı yeni ve beklenmedik bir ışıkta görmemize yardım eden metafordur.

Eser "paralel iki çizgi" halinde gelişen olay örgüsüne sahiptir.
…bu iki olayın eserin sonunda uzay üssü haline getirilen Ana-Beyit mezarlığında birleştiğini görürüz. Ancak bu olayların bir tanesi (uzaydaki) düz çizgi halinde gelişirken, diğeri Yedigey'in geçmişe dair bazı şeyleri hatırlaması ve bazı efsaneleri anlatmasıyla geriye dönüşlerle ilerleyen ilmikli olay örgüsü şeklinde gelişir.

Mâzi, sadece yakın geçmişte yaşanan bizzat şahit olunan hadiselerden ibaret değildir. Üzerinde yaşanılan Sarı-Özek bozkırlarının da bir tarihi, mâzisi vardır. Bu mâzi, Nayman Ana Efsanesi ile verilir.

"Demiurg", dünyamız ölçülerine göre akıl almaz büyüklükte gizli enerji kaynaklarına sahip "x" gezegenin madenlerini işleme gayesini taşıyan bir tasarıdır.

İki kozmonot, İstasyonlarına esrarengiz bir şekilde gelen telsiz sinyallerine kendileri de aynı frekansta sinyaller göndermişler, onlardan da eş-zamanlı sinyaller almışlardır. Uzayda kendileri haricinde başka canlıların da varlığı onları heyecanlandırmıştır. Yabancı gezegenlilerle karşılıklı bilgi alış verişinde bulunmuşlar, insanlık için olumlu neticeler vereceğini düşünerek "Orman Göğsü" gezegenine doğru yola çıkmışlardır.

Yedigey, 1944'te savaşta yanına düşen bir Alman bombasından sakatlanınca, tedavi gördüğü hastanenin doktoru tarafından memleketine, Aral gölünün kıyılarındaki Jangeldin köyüne gönderilmiştir. Savaşa giderken altı aylık olan oğlu ölmüştür.
Sürekli başı döndüğü için eski mesleği olan balıkçılığa da devam edemez. Savaştan önce kurdukları balıkçı birliğinin yerinde de yeller esmektedir.
Yedigey ile Ukubala, demiryollarında çalışmak niyetiyle Jangeldi'den ayrılırlar.
Kazangap'la tanışırlar. Kazangab, onları Boranlı'ya götürür.

Yedigey, cenazenin başında rahmetli arkadaşını öven küçük bir konuşmadan sonra beş kişiyle Ana-Beyit mezarlığına doğru yola çıkar.

Orman Göğsü gezegeninde yaşayanların çok ileri, çok modern, yüksek düzende bir yaşama bilincine sahip oldukları aşikârdır.

…hüzünlü bozkır havası ve Karanar’ın ölçülü adımları, Yedigey'i eski günlere götürür.
Abutalip Savaştan dönünce il merkezindeki bir okulda coğrafya öğretmenliğine devam etmiş, meslektaşı Zaripa ile hayatını birleştirmiştir.
Eski bir savaş tutsağının yeni nesle öğretmenlik yapamayacağı gerekçesiyle görevinden alınır.

Yedigey Sarı - Özek bozkırlarının verimli ve bereketli yılları ve Juanjuanları hatırlar.
Sarı - Özeklilerin kutsal Ana - Beyit mezarlığı adını Sarı Özek halkının dimağlarından silinmeyen Nayman Ana efsanesinden almıştır. Nayman ana, oğlu Jolaman'ı, insanın en kutsal özü olan hafızayı kendilerine özgü bir usûlle yok eden barbar Juanjuanlaria kaptırmış, sonunda mankurtlaşmış oğlu tarafından öldürülmüş talihsiz bir kadındır.

Abutalip savaş hatıralarını, Yugoslav partizanlarıyla birlikte geçirdiği eski günleri kaleme alır, her biri bir tarih olan güzel halk türkülerini, Sarı Özek efsanelerini derler.
1953'te Boranlı'ya gelen Tansıkbayev, duraktaki herkesi sorguya çeker. Ona göre Abutalip, bir Stalin düşmanıdır. Boranlı’da okul açarak çocuklara zararlı şeyler öğretmektedir.
Aynı günün gecesinde, çizmeleri birbirinin aynı üç kişi, Abutalip'i alıp götürürler.

"Orman Göğsü" gezegeninin bulunması, iki ülke arasında bilimsel - teknik imkânları güçlendirme temeline dayanan "Demiurg" tasarısını ikinci plâna iter.
İki taraf yetkilileri, marjinal ta yırlardan kaçınmanın daha doğru olacağını ileri sürer.
"Ortak Yönetim Merkezi", istenmeyen insanlar ilân edilen eş yetkili uzay adamlarının "Parite"ye ve dünyaya dönmeleri yasaklanır. "Orman Göğüslülerle hiçbir şekilde iletişim kurulmamaya karar verilir.
"Orman Gögsü"nden gelen bütün bilgiler, toplantı tutanakları, her türlü doküman yok edilir.

Abutalip’in götürülmesinden sonra, büyük oğlu Daul, anjine yakalanır. Zaripa, gece gündüz, makasçı olarak çalışır.
Kazangap, şubat ayının son günü, Abutalip'in enfarktüs (kalp yetmezliği)ten öldüğünü öğrenir.
Zaripa'nın tek düşüncesi, Abutalip’ten hatıra kalan çocukları, yetiştirmektir. Yedigey, onların hayatında babalarının yarattığı boşluğu doldurmak için elinden geleni yapar.

Zaripa çocuklarını yanına alarak Boranlı'dan ayrılır. Zaripa ve çocukları olmadan Boranlı'da yaşamak Yedigey’e imkânsız görünür ve Boranlı'dan ayrılmak ister. Ona doğru yolu gösteren, düşünerek hareket etmesini söyleyen, yine dostu Kazangap olur.

Ana - Beyit mezarlığının bulunduğu bölgeye ulaşan cenaze alayı, geçit vermez tel örgüleri karşılarında buluverince çok şaşırırlar.
…yasak bölge olduğu için içeri girmelerine izin verilmez.

Cenaze alayı çaresiz geriye döner.
Yedigey, dostu Kazangap'ın Nayman Ana’nın oğlu için ağıt yaktığı Malakumdıçap yarına defnedilmesini ister, sonunda isteğini kabul ettirir.

Mezar kazma işinin tamamlandığını gören Yedigey, matarasındaki suyla apdest alır, cemaatin önüne geçer, dua eder.
…
"Gün Uzar Yüzyıl Olur", hâkim bakış açısıyla yazılmış bir romandır.

Şahıslar
Yedigey Jangeldin / Boranlı Yedigey
Devesi Karanar'ın sırtında, cenaze alayının en önünde yol alırken, mezarın başında nasıl dua edeceğini de düşünür.
İnsanlar, dünyaya geldikten sonra, kaderlerine dualarla katlanırlar, onunla, dualar sayesinde uzlaşırlar.

Bir zamanlar ilk çocuklarına hamile karısı Ukubala için Aral gölünün soğuk sularında altın mekre balığını bekleyen Yedigey, Kuttıbayev ailesiyle tanışınca, Zaripa'ya gönlünü kaptırıverir.

Kazangap
Babası, varlıklılar sınıfının tasfiyesi sırasında sürülmüş, varlıklı olmadığı anlaşılıp geriye döndüğü esnada da yolda ölmüştür.
Yedigey ile karısı Ukubala'yı, Kumbel istasyonunda vagonlardan kömür boşaltmaktan kurtarıp, hayatlarının geri kalan kısımlarını geçirecekleri Boranlı'ya getiren Kazangap olur.
Onuruna düşkündür.
…elindeki avucundakini oğlu (Sabitcan) kentlerde görev yapsın, iyi giyinip, iyi yaşasın diye harcamıştır.

Sabitcan, kendisine çok değer veren, uğruna bütün ömrünü, varım, yoğunu sadeden babasının cenaze törenine dahi tesadüfen katılmıştır.
Ona göre devlet dairelerinde çalışmak, bir ayrıcalıktır.
İnançsızdır.
Sabitcan'ı kendi maneviyatından, millî benliğinden uzaklaştıran, hattâ onlardan nefret ettiren Sovyet eğitimidir.

Sarı Özek bozkırına güneyden gelen yağmacı Juanjuanlarla yapılan savaşlarda kocasını yitiren Nayman Ana, bir yıl sonra da oğlunu, yine aynı kabileyle yapılan savaşlarda bilinmez bir akibeîe teslim eder. Oğlunun öldüğüne bir türlü inanmak istemez. Çaylarını pişirdiği tüccarların, Sarı Özek bozkırlarında deve çobanlığı yapan bir mankurttan alayla bahsettiklerine kulak misafiri olur. İçinde, onun kendi oğlu Jolaman olacağına dair bir kuşku belirir. Bir zamanlar aynı yerlere gelin gelen Nayman Ana, tek başına bir sürüye bedel Akmaya'sının sırtına biner, "Eşhedü en lâilâhe illâllâh" diyerek yola çıkar.
Bir gün, yayvan tepelerin ardında geniş bir alana yayılmış bir deve sürüsü görür. Sürünün çobanı da, kuru sel yatağının karşısındadır. Nayman Ana, gördüğüne inanamaz. Kendi oğlu karşısında durmaktadır.
Nayman Ana, Oğlunu oradan götürmeye karar verir.
Oğluna sürekli aynı sözleri söyleyerek, onun hafızasını canlandırmaya çalışır.
Juanjuanlar, Jolaman'a annesini öldürmesi için talimat verirler.
Oğlu, "dolaman! Oğlum Joiaman! Nerelerdesin?" diye seslenmelerine, sol böğrüne saplanan bir okla cevap verir. Acılar içinde kıvranırken yere yıkılmamak için devesinin boynuna sarılır. Bu sırada başındaki ak yazması bir kuş olup uçuverir. Havalanırken de "Adın ne senin? Kimin oğlusun? Anımsa adını! Senin baban Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!" diye çığlık atar.

Juanjuanlar savaşta esir aldıkları kişilerin saçlarını traş eder, sonra taze deve derisi geçirecek, esiri bozkırın kızgın güneşine salıverir. Büzülen deve derisi, onu geçemeyen ve tekrar geri dönen saçlar, esire akıl almaz acılar yaşatır. Sonunda bütün benliğini, hafızasını, soyunu-sopunu, nereden geldiğini, adını, anasını, babasının, kısacası tüm mazisini unutur, bütün İnsanî vasıflarını kaybeder, bir "mankurt" haline gelir.

Eski devirlerin barbar kavmi Juanjanlar, yirminci yüzyılda yerlerini "Sovyetler"e teslim ederler.
Sabitcan, annesini öldürebilecek kadar ruhsuzlaşan Jolaman'dan farklı değildir.

Abutalip, savaşta Almanlara esir düşer. Onların elinden kurtulup Yugoslav partizanlarına sığınması, onun savaştan sonraki hayatına yön verecek hadiselerin de başlangıcı olur.
Kendisi gibi öğretmen Zaripa ile evliliğinden Daul ve Ermek isimli iki oğlu olur. Yedigey'in Abutalip'in en çok beğendiği yönü, davranışlarındaki ölçülülük, ailesine bağlılığı, kendini harcarcasına çocuklarına adamasıdır.
Coğrafya öğretmeni Abutalip kültürlü, aydın bir insandır.
Sarı Özek bozkırının efsanelerini, halk hikâyelerini derleme, bunları çocuklarına bırakma, Abutalip'in en büyük idealidir.
Abutalip, Stalin döneminde haksız yere suçlanan, eziyet çeken, işkence gören insanları da temsil eder.

(Zaripa) Abutalip'in tutuklanmasından sonra çocuklarına hem ana hem baba olmuştur.

Ukubala
Dayanıklı, sabırlı, üzüntülerini kolay kolay dışa vurmayan, metanetini elden bırakmayan güçlü bir kadındır.

Yelizarov, Sarı Özek bozkırları üzerinde araştırma yapan bir jeologdur.
Âbutalip'i aklamak için Alma-Ata'ya gelen Yedigey'i dostça ağırlar, ona yardımcı olur. Yedigey sözüne sadık, özü bir sözü bir bu arkadaşını hiç bir zaman unutmaz.

Kazangap'ın kızı Ayzada, mutsuz bir evlilik yapmıştır. Babasının cenazesinin başında yana yakıla kendi dertlerini anlatır.

…ayyaş güvey, cahildir, lâkin kendi öz toprağına, kayınpederine oğlundan daha saygılıdır.

…
"Gün Uzar Yüzyıl Olur", isminden de anlaşılacağı üzere, bir "gün" ün bir "asır" haline getirildiği bir romandır. "Gün", "asır" haline getirilirken, Yedigey'in hatıralarına, çağrışımlarına müracaat edilir.
Kazangap ölür. Cenaze, akşamdan hazırlanır. Sabahleyin erkenden Ana Beyit mezarlığına gitmek için yola çıkılır. Birkaç gün sonra, Yedigey'in kızları Saule ile Şarapat anne babalarının ziyaretine gelirler.
Yedigey’in muhayyilesinin rehberliğinde yaptığımız yolculuk, bizi mâziye götürür.
1953 yılının kışı ile sonbaharı, Boranlı Yedigey'in hayatının en acılı dönemi olur.
Yedigey'in 1952 yılının yazında unutamadığı olay, ansızın bastırıveren yağmurda ıslanan Zaripa'nın ne kadar güzel bir kadın olduğunu ilk kez fark etmesidir.
Yedigey, eserin son kısımlarında, Kazangap'ın defninden sonra, artık mâzisinden sıyrılmış, geleceği düşünmektedir.
Ana Beyit mezarlığı için, en yetkili kişilerle görüşecek, uzay alanının sınırları dahilinde kalan mezarlığın kaldırılmaması için sonuna dek mücadele edecektir.

Romandaki muhteva ve şekil birlikteliği, mazi, hâl ve geleceğin bir güne sığdırılması, folklorik malzemenin çağdaş roman teknikleri çerçevesinde işlenmesi, mesajın estetik formlar içinde sunulması, "Gün Uzar Yüzyıl Olur"u şaheser basamağına yükseltir (Nemutlu, 1997: 240-283).

…
Özlem Nemutlu (1997), Cengiz Aytmatov’un Eserleri Üzerine Bir İnceleme, Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü

…







5 Ekim 2019 Cumartesi

Dünyanın Bütün Sabahları


Pascal Quignard - Dünyanın Bütün Sabahları
 

1. Bölüm
1650 ilkbaharı, Madam de Sainte Colombe öldü. Geride iki kız bıraktı…
Mösyö de Sainte Colombe, Bahçesi la Bievre Çayının kıyısında olan bir evde iki kızıyla (Toinette ve Madeleine) birlikte yaşıyordu.

Karısı son nefesini verirken yanında olmayışının üzüntüsünden hiç kurtulamıyordu.

Karısının ölümünün ardından iki mevsim boyunca günde on beş saat hiç durmadan viyola çaldı.

2. Bölüm
…konuşmayı hiç beceremediğini, annelerinin konuşmayı da gülmeyi de pek iyi bildiğini, kendininse dile karşı hiç mi hiç eğilimi olmadığını, başkalarıyla ve kitaplarla bir arada olmaktan, sohbetlere katılmaktan hiç zevk almadığını söyleyerek kızlardan özür diledi.

3. Bölüm
Kısa bir süre sonra Sainte Colombe’ların üçlü viyola konserleri çevrede ünlendi.

4. Bölüm
Sürekli bunlardan söz edildiğini duyan kral sonunda bu müzisyeni ve kızlarını dinlemek istedi. XIV. Louis hizmetinde bulunan resmi viyola çalgıcısı Mösyö Caignet’yi bu işle görevlendirdi.

Mösyö de Sainte Colombe yaşlı ve dul biri olduğunu, iki kızının bakımını üstlendiğini, bu nedenle başkalarından daha kapalı bir yaşama biçimi sürdürmek zorunda olduğunu ve dış dünyaya karşı tiksinti duyduğunu söyledi.

"Mösyö, diye yanıtladı öteki. Benim dileğimi iyi işitmediniz galiba. Ben kralın hizmetinde biriyim. Kralımızın her isteği bir emirdir."

Vedalaştılar.

5. Bölüm
Kral, Mösyö de Sainte Colombe’ı kandıramadığı için kızgındı.

Bu kez de Mösyö Caignet ile birlikte rahip Mathieu’yü gönderdi.

Yüce kralımıza teşekkür ediniz, diye haykırdı. Ben, onun bana teklif ettiği altınların yerine ellerimin üstüne batan güneşin ışığını tercih ederim.

Rahip ve özel kemancısı bu yanıtı kendisine aktarınca, kral bundan çök hoşlandı.

6. Bölüm
Yıllarca huzur içinde ve müzik için yaşadılar.

‘Özlemler Ağıtı’nı çalmaya başladı.
Eli çalgısının tuşu üstünde kendiliğinden gidip geliyordu, gözyaşlarını tutamadı.
O anda ezgiler yükselirken, solgun benizli bir kadın kapının yanı başında göründü,
…köşede duran müzik sandığının üstüne ilişti ve dinlemeye koyuldu. Bu, karısının ta kendisiydi ve gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Çaldığı parçayı tamamladıktan sonra gözlerini açınca artık onun orada olmadığını gördü.

7. Bölüm
Bu ziyareti başkaları izledi. Mösyö de Sainte Colombe önce aklını kaybetmiş olduğundan korktu; sonra, eğer bu delilikse, kendisine mutluluk verdiğini, gerçekse, bunun bir mucize olduğunu düşündü.
…bu esrarengiz ziyaretten kimseye söz etmedi.

8. Bölüm
…on yedi yaşlarında kocaman bir çocuk, kapılarını çaldı. Madeleine’e Mösyö de
Sainte Colombe’dan viyola ve kompozisyon hocası olmasını rica etmek için geldiğini söyledi.
Adı Mösyö Marin Marais idi. Al yanaklıydı. 31 Mayıs 1656’da doğmuş…

Mösyö de Sainte Colombe delikanlının çalması gerektiğini mırıldandı.
Mösyö Maugars’ın bir süitini çaldı.
Mösyö de Sainte Colombe konuşmaya başladı: "Sizi öğrencilerimin arasına kabul edeceğimi sanmıyorum."
"Çalgı çalıyorsunuz, ama müzisyen değilsiniz siz."
"Bir ay sonra gelin. Sizi öğrencilerimin arasına almam için yeterince yeteneğinizin olup olmadığını o zaman söyleyeceğim."

9. Bölüm
Karısının varlığını dördüncü kez yanında hissettiğinde gözlerini yüzüne çevirerek sordu: "Konuşabilir inisiniz Madam ölmenize karşın?"
"Evet."
Ağlamak istiyordu, bu düşün konuşmuş olmasına öylesine şaşırmıştı ki, ağlayamadı bile.

10. Bölüm
Genç adam ikinci kez geldiğinde, giriş kapısını incecik, pembe yanaklı Madeleine açtı.
Müzikle iç içe yaşayacaksınız, ama müzisyen olamayacaksınız.

11. Bölüm
- Ressam Baugin’i tanır mısınız? diye sordu Sainte Colombe.
Gel sana göstereyim.
Marin Marais, Madeleine de Sainte Colombe’a bakıyordu…
"Haydi gidip dostumu görelim," dedi Sainte Colombe.
- Peki, dedi Marin Marais.
Rüzgâr ıslık çalıyor, adımları donmuş toprağın üstünde çatır çatır ses çıkarıyordu.
"Dinleyin bakın Mösyö, diye seslendi, arya bas sese göre nasıl ayarlanıyor."

12. Bölüm
- Geldik, dedi Mösyö de Sainte Colombe.
Mösyö Baugin’in atölyesinde sobanın yanma geçip oturdular. Ressam bir masa resmi yapmaktaydı.

"Belki de gerçek, müzik sessizlikte oluşur, ne dersiniz?"

13. Bölüm
Madeleine bak! diyordu yine Marin.
- Çal! dedi Toinette.
Sainte Colombe ocağa yaklaştı, viyolayı havaya kaldırıp şöminenin taş davlumbazının üstünde parçaladı.

Mösyö de Sainte Colombe elinde bağını çözmekte olduğu bir para kesesiyle döndü.
"Mösyö bir çalgı nedir bilir misiniz? Çalgı aleti müzik demek değildir. Kralın önünde soytarılık etmek için bir sirk atı alacak kadar paranız var artık."

“Dinleyin, Mösyö, kızımın acılı hıçkırıklarını dinleyin: Bunlar sizin gamlarınızdan daha gerçek müzik parçalarıdır. Buradan hemen gidin Mösyö, siz tam bir soytarısınız.”

Madeleine: "Babamın bana öğrettiği her şeyi size öğreteceğim," dedi.
- Babanız hem kötü, hem de çılgının biri, dedi Marin Marais.

14. Bölüm
1676 yazında yirmi yaşına bastığında Mösyö Marais, Madmazel de Sainte Colombe’a ‘kralın müzikçisi’ olarak saraya kabul edildiğini müjdeledi.

"Artık sizi görmek istemiyorum, Mösyö. Bu son olsun," dedi Sainte Colombe.
- Beni bir daha hiç görmeyeceksiniz.

Mösyö de Sainte Colombe: Benim için sanattan daha yüce, parmaklardan, kulaktan, buluşlardan daha önemli bir şey var: Benim sürdürdüğüm bu tutku dolu yaşam.
- Tutkulu bir yaşam mı sürdürüyorsunuz siz? diye sordu Marin Marais.
- Baba, gerçekten tutkulu bir yaşamınız mı var sizin?

Yemin ederim size, ben görünmez bir şeyin peşindeyim.
Ben gömütler evrenine aittim.
Ben yazgımı yerine getiriyorum.

15. Bölüm
Mösyö de Sainte Colombe eşini ve onun ölümünden önceki olayları düşünmekten kendini alamıyordu.

16. Bölüm
Toinette onu kolundan yakalayıp durdurdu.
"Söyle bakalım, beni nasıl buluyorsun?"
Tıpkı biraz önce ablasının yaptığı gibi o da göğüslerini uzattı. Marin Marais gülümsedi, onu öptü ve sonra çabucak sıvışıp gitti.

17. Bölüm
Toinette: "Utanç duymuyorum," dedi genç kız.
- Bense utanıyorum.

18. Bölüm
Madeleine’in odasında yarı çıplaktılar.
"Artık sizden ayrılıyorum. İçimde size yarayacak hiçbir şeyim Olmadığını gördünüz."
Genç kız ellerini tuttu, yüzünü Marin Marais’nin ellerine gömüp yavaş yavaş ağlamaya başladı.
Sizi bırakmak zorundayım, çünkü göğüsleriniz artık düşlerimi süslemiyor. Başka yüzler tanıdım artık. Yüreklerimiz susamıştı. Ruhumuz durup dinlenmek bilmiyor. Yaşam acımasız olduğu ölçüde güzeldir, tıpkı kurbanlarımız gibi.

19. Bölüm
Madmazel de Sainte Colombe hastalandı, öylesine zayıfladı, öylesine güçsüz kaldı ki sonunda yatağa düştü. Hamileydi…

Ölü bir oğlan çocuğu doğurduğunu öğrendi.

Madeleine sağlığına kavuştu. Ermişlerin ruhuna dualar okudu. Bir süre sonra genç adam gelmez oldu.

Marin Marais yirmi üç yaşındayken ilk hocasının yerine resmen kralın hizmetine girdi.
Catherine d’Amiçourt ile evlendi, on dokuz çocuğu oldu.

Toinette, Cite’de babası gibi lavta yapıp satan Mösyö Pardoux’nun oğluyla evlendi, beş çocukları oldu.

20. Bölüm
Öldükten sonra buraya nasıl gelebiliyorsunuz?

- Acı çekiyorum Madam, size dokunamamaktan.
- Rüzgâra dokunabiliyor musunuz ki, Mösyö?

Ellerini önüne koydu. Ölümle damgalanmış gibiydiler, mutluluk duydu bundan. Bu yaşlılık izleri karısına ve onun bulunduğu yere yaklaştırıyordu adamı.

21. Bölüm
"Ellerim diyordu. Ellerimden söz ediyorsunuz," diyordu.
Ve sonra:
"Böyle susmuş nereye bakıyordunuz?" dedi. Bir saat sonra Mösyö Marais geldiği çetin yoldan geri döndü.

22. Bölüm
Yaşlı elleriyle kızının kemikli yüzünü okşuyordu. Bir akşam bu ziyaretlerin birinde, Madeleine babasından Mösyö Marais’nin kendisini sevdiği günlerde bestelediği ‘Düş Gören Kız’ı çalmasını istedi.

23. Bölüm
Bir öğle sonu, Toinette ve Luc Pardoux, Versailles’de görevli olan Mösyö Marais’yi görmeye gittiler.
Mösyö Marais, Mösyö de Sainte Colombe’un nasıl olduğunu sordu.

24. Bölüm
…parçayı çalar mısınız lütfen," dedi.
‘Düş Gören Kız’ söz konusuydu kuşkusuz.
Madeleine ta gözlerinin içine bakıp; "Evet. Nedenini siz bilirsiniz," dedi.

25. Bölüm
Camı kaplayan hava kabarcıklarının arasından, kız kardeşinin arabaya binmesine yardım eden Marin Marais’yi gördü.

Yatağın perdesine tutunarak tırmandı, ipi yukarıda bulunan büyük çiviye beş altı kez dolayıp tutturmayı başardı, kafasını düğümün içine geçirip sıktı. Tabureyi düşürmek için bir hayli zorlandı. Tepindi, tabure düşmeden önce uzun süre üstünde sallandı. Bacakları boşlukta kalınca, çığlık attı; ani bir sarsıntıyla dizleri sallandı.

26. Bölüm
Dünyanın bütün sabahları bir daha geri gelmez. Yıllar bir bir geride kaldı.

Mösyö Marais yağmurdan kemiklerine kadar ıslandığı için kulübelerinin altında aksırıp suçüstü yakalandığı günden bu yana Mösyö de Sainte Colombe ile karşılaşmamıştı.

27. Bölüm
Mösyö Marais sık sık kulağını ince uzun tahtalara dayıyor, Mösyö de Sainte Colombe’un durup durup söylediği sözcüklerin anlamlarını kavramaya çalışıyordu: Anlayamadı.

Mösyö de Sainte Colombe ilerleyip yüzüne doğru bakarak sordu:
"Müzikte aradığınız nedir Mösyö?"
- Pişmanlıkları ve gözyaşlarını arıyorum.

Bu iş zordur Mösyö. Müzik en kısa deyişle, sözle ifade edemediklerinizi dile getirmeniz içindir. Bu anlamda, yalnızca insana özgü değildir.

İki viyolanın sesi yükseldiği anda birbirlerine baktılar. İkisi de ağlıyordu.

…
Tous les matins du monde
Türkçeleştiren: Sevim Akten


4 Ekim 2019 Cuma

Adı Dilimin Ucunda


Pascal Quignard  - Adı Dilimin Ucunda
 
Nerede cehennem? Her nefsin son nefesini verdiği derinlerdeki o kasvetli kıyı nerede?

Normandiya taşrasında, otlar biter her daim; kışlar dondurucu, yollar çukurludur, yağmurların ardı arkası gelmez, ağaç kral olmuştur, elmalıklar pek boldur (s. 15).

Kral Louis le Bègue, 879 yılının Nisan ayında öldü. Yerine Carloman geçti. Anlatacağım hikâye o zamanlarda geçiyor…

Dives adında bir köy vardı. Björn adında bir terzi vardı. Jeûne diye okunurdu adı ve eski dilde ayı demeye geldiği söylenirdi.

Colbrune de ona âşıktı.
Geçinmek için nakış işlerdi. Jeûne'e deliler gibi âşıktı (s. 16).

Terzinin penceresini tıklattı.
"Her şeyini seviyorum senin…”

Onunla evlenmeyi düşündüğünü, ama tek bir şartı olduğunu söyledi. Dedi ki:
"Senin için diyorlar ki Colbrune, nakış konusunda Dives köyünde üstüne yoktur, diyorlar. Bunun kadar güzel bir kuşak işleyebilir misin acaba? Ben şahsen beceremedim?"
Bunları söylerken, belini saran kuşağı çözüp Colbrune'e verdi.

"Deneyeceğim Jeûne, karın olmayı çok istiyorum çünkü. Umarım memnun kalırsın."

Colbrune günlerce çalıştı.
…bu kadar kusursuz bir şey işlemeyi bir türlü beceremiyordu.

Umutsuzluğa kapıldı. Yaşama sevinci uçup gitti. Yemekten içmekten kesildi.

Colbrune hıçkıra hıçkıra ağlarken baktı ki kapı çalıyor.
“Korkmanıza gerek yok. Gecede yolunu yitirmiş bir soyluyum ben…”

Adama bir elma uzattı.
"Ağlıyor musun kızım?" dedi.
"Doğrudur," dedi Colbrune,

Gidip nakışlı kuşağı getirdi ve aynısını işlemek için yaptığı tüm o başarısız denemeleri gösterdi.

Atımın sağrısındaki kesede, buna neredeyse tıpatıp benzeyen bir kuşak olacaktı.

"Eğer istersen, bu kuşağı veririm sana," dedi.
"Karşılığında ne isteyeceksiniz?"

"Karşılığında senden ufak bir söz alacağım," dedi adam.
"Neymiş?" diye sordu Colbrune.
"Adımı unutmayacaksın' dedi adam.
"Nedir ki adınız?"
"Adım Heidebic de Hel."
"Heidebic gibi kolay bir adı nasıl unuturum ki?"

“…bir yıl sonra, aynı gün, tam şu saatte, gece yarısı, adımı unutmuş olursan, benim olacaksın.”

Soylu adam ve atı bir süre sonra nehri saran sisin içinde yok olup gitti…
…

Jeûne bir anda uyandı.

"Umarım Colbrune'dür bu gelen,"

Sonra da evlendiler.

Dokuzuncu ayın sonunda (...) dilinin ucundaydı adamın adı ama bulamıyordu işte (s. 25).

Uykuları kaçtı.

Dehşet içinde, yitirdiği adı aramakla öylesine meşguldü ki, yemek yapmayı unuttuğu bile oluyordu.
Kocası öfkelenmeye başladı.

Terzi karısına yaklaştı, kuşağı aldı, sarıldı ona.
"Ağlama sen," dedi. "Seni seviyorum. Ya o adı bulurum. Ya o adamı."

Bir anda (…) bir ada tavşanı bitti önünde.
"Beni izle," dedi adatavşanı.

Yeraltına indi. Karanlıkta parıldayan devasa, beyaz bir şato gördü.

Dörtgen avlunun orta yerinde, hizmetkârlar kocaman, altın bir arabayı hazırlıyor, kimileri de kapılarını siliyordu.

"Bu arabayı niçin parlattığınızı sorabilir miyim?"
"Efendimiz evlenmek için genç bir nakışçıyı aramak üzere yeryüzüne çıkacak da ondan," dedi hizmetkârlar.

Heidebic de Hel'in arabası bu.

Jeûne tavşanın yuvasından yeryüzüne çıktı.

Heidebic de Hel adını tekrarlayıp duruyordu.
Tekrarlarken adı aklında tutabiliyordu. Bu adı sürekli mırıldanmaya çalışıyordu.

Ama karısına söyleyecekken, ad aklından uçup gitmişti.

On birinci ay geldi çattı. Jeûne yine yollara düştü…

Denize uzanan, dalgaların dövdüğü bir kayarım ucuna oturup ağlamaya başladı.
Derken deniz yüzeyinde bir dilbalığı belirdi.

"Beni izle," dedi suya dalan dilbalığı.
Jeûne kalkıp hayvanın peşinden gitti. Okyanus sularına dalıverdi.

Yosundan duvarın ardında, karanlıkta parıldayan, devasa, beyaz bir şato gördü.

Heidebic de Hel…

Tekrarlarken adı aklında tutabiliyordu.
…karısı adı bulup bulamadığını sorduğunda, o da söylemek istediğinde, soylu adamın adını çıkaramadı bir türlü…

On ikinci ay geldi çattı. Jeûne evden çıktı. Nehir boyunu izledi. Köprüden geçti. Ormana daldı…
…bir şahin belirdi.
Şahin kanatlarını açarak dağdaki yarığı gösterdi terziye.

(Colbrune) Ölmek için biledi kılıcı. Soylu beyefendinin karısı olmak istemiyordu. Bir tek Jeûne'ün olsun istiyordu.

Jeûne bağırdı:
"Heidebic de Hel, adı bu işte!"
Yere yığıldı. Colbrune döndü. Ayağa kalktığında çanlar on ikiyi vurmaya başladı…
…kapı açıldı, soylu Hel kapı pervazında belirdi.
"Adımı hatırlıyor musun Colbrune?"
"Adınız Heidebic de Hel, efendim," dedi usulca.
Bunun üzerine adam haykırdı. Her şey karanlığa gömüldü. Konuşurken üflediğim şu mum gibi söndü her şey.
Her kim ki konuşur, ışığı söndürmüş olur.
Gecenin içinde yalnızca dörtnala giden bir atın sesi duyuldu.

Colbrune kocasının elini tutup doğrulması için kendine çekti. İkisi de yanan mumun önünde diz çöktüler.

Bir an titrediler, sonrasında hayat boyu mutlu oldular (s. 40).
…
Medusa üstüne kısa inceleme
L'Eure'den ve Avre kıyısından ayrıldık. İki yaşındaydım. Normandiya'ya, Le Havre'a taşındık.

Bir sözcüğü arıyor olurdu annem.
Dalıp gider, uzaklaşır, ışıldayan bakışı bir yerlere odaklanır, dilinin ucundaki sözcüğü bulmaya çalışırdı. Bizler de dudaklarının kenarında gezinirdik, onun gibi bizler de pusuya yatıp beklerdik. Suskunluğumuzla destek olurduk ona (s. 43).

Tıpkı Medusa'yla göz göze gelip taşlaşanlar gibi, çıkaramadığı sözcükle karşı karşıya kalanlar da bir heykel görünümü alırlar.

Dil yetisini edinmişsek eğer, anlamı şudur: Bizi terk edip gidebilir. Bu ayrılığa maruz kalmamızın anlamıysa, dile ait ne varsa dilimizin ucundan çekilebileceğidir.

İki kez yuttum dilimi.

Yaşayabilmek için yazdım. Yazdım, çünkü susarak konuşmanın tek yolu buydu.

On altı yaşıma geldiğimde yine susmak zorunda kaldım. Ne diye susuyorum. Adı Dilimin Ucunda başlıklı bu masaldadır benim sırrım.

1
Unutma, bellek yitimi değildir. Unutma, geçmişteki gövdenin ruha geri dönüşüne hayır demektir.
Unutma
Dayanılmaz olanın gömülmesine meydan okur (s. 50).

Bellek, öncelikle unutulacaklar arasında yapılan bir seçimdir, sonrasındaysa, temelindeki unutuşun etkisinden korunacakları biriktirmektir, hepsi bu. Ezber denen de başka nedir ki?

Dilimizin ucuna gelmek istemeyen sözcükler (…) Başa çıkamayacağımız bir heyecanı ya da korkuyu yüceltirler, çünkü yokluklarını hissedelim diye unutulmuşlardır…

Unutma yaradılıştan gelir. Çocukluğa özgü bellek yitimidir.
İki bellek yitimi vardır içimizde: Yaradılış ve çocukluk (s. 51).

(üç bellek türü)
Hiç varolmamış olanın belleği (fantazma);
varolmuş olanın belleği (gerçek);
fark edilememiş olanın belleği (hakikat).

Üstelik her söz, her daim eksiktir.
Bir kez eksiktir çünkü öteden beri varolmamıştır (dil yetisi kazanılır). Ve yine eksiktir çünkü göndergenin göstergede yeri yoktur (dil yetisidir çünkü).
Dilin ucundaki ad, dilin kucaklayamadığı şeye duyduğu özlemdir.

2
Sigmund Freud: Düşünce, sanrılı arzunun taklidinden başka şey değildir.
Düşünce ister istemez kurmacaya gelip dayanır, var olmayanı yadsımaya yargılıdır. İnsan düşüncesini oluşturan iki gereç yokluk -gerçekten sapma- ve yadsımadır - yokluktan sapma.
Yaradılışımızda bir boşluk var. Olanaksız bir köken düşüncesine dalarak, kendi hakkımızda olanaksız bir düşünceye gömülüyoruz. İçinde yer almadığımız, ama arzumuzun temsil ettiği, düşlerimizin ürettiği bir sahnede kökenimiz (s. 55).

Ölüm nerede gösterir yüzünü, mutlulukta değilse eğer, insanlarda mı? Haz sürerken eritir uzuvları, sonu geldiğindeyse hepsini tüketir.

"Doyuma ulaşmak istiyorum, ölmek istiyorum."

Dille tek vücut olmak, şiirdir.
Şiir, dilin ucundaki adın tam tersidir.

Dille hakikat arasında kalan gözyaşının tükenmesi olanaksızdır, der Budistler. Ganj nehridir gözyaşı.

3
Medusa, insan yüzünü maske olarak taşıyan tek tanrıça. Medusa'nın maskesi, önden bakıldığında, kocaman açılmış ağzıyla bir kadının çehresi. Dehşet çığlığında, ölümün çehresi (s. 64).

4
Uzak Batı'da, dünya sınırlarının ötesinde, Karanlıklar Ülkesi'nde üç canavar yaşarmış. Canavarların ikisi, Sthenno ve Euryale ölümsüzmüş. Üçüncü canavarsa ölümlü, Medusa'ymış adı. Hepsinin saçları yılanlarla örülüymüş.
Tanrılar bu canavarlardan sonra peydahlanmış. İster tanrı olsun, ister insanoğlu, her kim ki bu canavarlarla göz göze gelir, taş kesilirmiş (s. 69).

Perseus kalkanını cilalamış.
Gecenin karanlığında kalkanını bir ayna gibi kullanmış. Kalkandaki yansımasını gören Medusa dehşete düşmüş, ve demiş ki:
"Görmedin beni. Hile yaptın, yine de teşekkür ederim sana. Öldüğümde, yüzüm gücünü korumakla kalmayacak, beni öldürmekle gücüne güç katmış olacaksın. Yüzüm onu görenler için ölümdür, bir de ona kendi ölümümün gücünü yükleyeceksin. Bu davranışından pişmanlık getirebilirsin. Düşün bir. Kadınların yüzüyüm ben ve onu asla tanıyamayacaksın. Bak bana!"

Üç peri var, çünkü üç ölümcül buyruk var. Ve üç fata (yazgı) var, üç zaman var çünkü.
Geçmiş, iğden bırakılan ipliktir. Şimdiki zaman parmaklardaki iplik. Gelecekse örekede kalan yün.
Niçin hepsi de kadın? Çünkü erkekler kadın doğurmaz. Çünkü kadınları da erkekleri de kadınlar doğurur (s. 71-72).

Anneler kuşaklar zincirinde ölümü ötelere savuşturmak için çocuk yapar.
Babalar kendi başına hiçbir anlam taşımayan bir ad bırakırlar. Dili başkasına aktarırlar. Kadınlar ölümün ağırlığını, ıstıraplar içinde, ağızları açık, uluyarak yarattıkları çocukların omuzlarına bırakırlar.

Yazmak, yitirilen sesi duymaktır.

5
Her düş olanaksızdır; olanaklı düş var mıdır sanki...

Bilinç, akıl ve yaşayan dil, sonsuz özen isteyen, durmaksızın can veren çalılardır, içimizde bir parçacık toprak bulamazlar çünkü. Çölde el yordamıyla kök arıyoruz, bu hep böyle. Hep böyle zafiyet gösteriyoruz. Suyun hendeklere varması gibi, hep böyle geceye, suskunluğa kavuşuyoruz.

…
Le nom sur le bout de la langue
Türkçeleştiren: Esra Özdoğan
Sel Yayıncılık, 2005

23 Eylül 2019 Pazartesi

Zamanin Cografyasi - Robert Levine


Robert Levine - Zamanın Coğrafyası

Robert Levine, Psikoloji profesörü olarak kuruluşundan itibaren çalıştığı Kaliforniya Eyalet Üniversitesi’nde bölüm başkanlığı ve fakülte dekanlığı yapmıştır.

Önsöz
Brezilya’da saatler sürekli yanlıştı ve bunu benden başkası umursamıyordu.

Bekleme odasındaki dergiler: Time dergisinin bir yıl önceki bir sayısıyla Sports Illustrated’in üç yıl önceki bir sayısı.

Kültürel inançlar tıpkı soluduğumuz hava gibidir, yani öylesine olduğu gibi kabul görürler ki nadiren tartışılır ve dile getirilirler.

Mekânın Psikolojisi
Zamanımızı nasıl kullanırız? Bu kullanım şehirlerimizi nasıl etkiler? Peki, ilişkilerimizi? Kendi beden ve ruhlarımızı?

Sosyal Zaman
Kültürün Nabzı
Yaşamın hızı, zamanın insanların deneyimlediği akışı ya da hareketidir.
“Tempo” bir parçanın icra edilme hızını ifade eden, müzik kuramından ödünç alınmış bir kavramdır.
Alvin Toffler, Future Shock adlı popüler kitabında, çok kısa süre içinde gerçekleşen çok fazla değişimin yol açtığı psişik bozulmadan bahsederken tempo konusuna değinir. Travmaya yalnızca değişimin şoku değil, değişimin hızı da neden olur.

Yabancısı olduğun bir şehrin temposuna uyum göstermek…
Bazen bu ülkelerdeki yaşam upuzun bir bekleyiş gibi görünür…

Rusya’da
Rehber ona “acele et” ve “çabuk ol” gibi kelimelerin birebir tercümesinin Rusçada İngilizcede yaptığı aciliyet etkisini taşımadığını açıklamış.

İnsanlar, canlı ekonomilere, yüksek sanayileşme oranlarına, geniş nüfusa ve daha serin iklimlere sahip olan, bireyciliğe doğru kültürel bir eğilim gösteren yerlerde daha hızlı hareket etmeye yatkındır.

Bir yerin ekonomisi ne kadar sağlıklıysa, temposu da o kadar hızlıdır.

Sokak insanı karakteristik olarak geç kalkar, sokağa ya sabahın geç saatlerinde ya da öğleden sonra çıkar, ağır aksak dolanarak ortamına gider.
…hayatın geneline hakim olan tempo çok yavaştır.

Sanayileşme geliştikçe, günlük boş vakit azalır.

Zaman tasarrufu sağlayan tüm yaratımlara karşın insanların kendilerine ayıracak vakitlerinin öncekinden de az olması, modern dünyanın en büyük ironilerinden biridir.

…araştırmalar, 1920’lerde çiftçi eşlerinin, elektrikleri olmamasına karşın ev işlerine, yüzyılın ikinci yarısında banliyölerde yaşayan, tüm modern makinelere sahip kadınlardan çok daha az zaman harcadığını göstermiştir. Bunun bir nedeni, hemen her teknik ilerlemenin beraberinde beklentileri de artırmasıdır.

Büyük şehirlerin tempoları daha hızlıdır.

…sıcak yerler daha yavaştır.

Süre
Psikolojik Saat
Hızlı bir zihin hastadır. Yavaş bir zihin sağlamdır. Hareketsiz bir zihin ise tanrısaldır.

Zamanı Uzatmak
Budist usta için bir anın bile sonsuz olabileceği söylenir. Zenin birincil görevlerinden biri “burada” ve “şimdi”yi deneyimlemeyi olancasına öğretmektir, öyle ki zaman hareketsiz gibi, Alan Watts’ın deyimiyle “zamandan özgürleşmiş” gibi gelecektir. Bazı dövüş sanatları ustaları, ânı psikolojik olarak uzatma yetenekleriyle bilinirler.

Zihniniz unsurları kaydetmeli ve bütünüyle sindirmelidir ki bütün görüntüyü ağır çekime dönüştürebilesiniz.

…yavaş akan zaman her zaman bir hediye değildir.
Sürenin çok yavaş ilerlediği hissedildiğinde, hayat en basit anlamıyla sıkıcı algılanır.
Can sıkıntısının özelliklerinden biri de tanımı gereği olan bitenlere ilgi noksanlığıdır, bu da zamanın geçiş hızını daha makul bir seviyeye itmek için ihtiyaç duyulan uyarımı yaratmak üzere gereken enerjiyi bizden çekip alır.
Can sıkıntısı durumunda saatin yavaşlaması kişinin kontrolünün dışındaymış gibi hissedilir. Can sıkıntısı kişinin zaman duygusunu kontrol eder.

Geleceğin olmaması ve şimdinin sonsuz görünmesi…

Psikiyatr Frederick Melges zamanının çok yavaş geçmesini sağlayanın gelecekle kişi arasındaki bu gevşeyen bağlantı olduğuna inanır.
Depresyondaki umutsuzluğun tedavisi için temel hedef “geleceğin buzlarını çözmek”tir.

İnsanlar deneyimlerinden memnun olduklarında,
fazla aciliyet hissi barındırmadığında,
meşgul olduklarında,
çeşitliliği tecrübe ettiklerinde ve beynin sağ yarısının kullanıldığı faaliyetler sırasında zamanın daha hızlı geçtiğini algılama eğilimindedir.

…eğlenirken zaman uçup gider.

Robert Meade, insanların bir hedefe doğru ilerlediklerine inandıklarında zamanı daha kısaymış gibi algıladığı gerçeğinden faydalanmıştı. Ona göre bu ilerleme hissi, göreve belirgin bir bitiş noktası oluşturmak ve bu hedeflere ulaşmak için teşviklerin sağlanması gibi basit yöntemlerle geliştirilebilir.

Aciliyet ne kadar büyük olursa, zaman da o kadar yavaş geçer. Çocuğu yaralanan bir ebeveyn için hastane yolu sonsuz görünür.

…zihni meşgul eden bir görev mevcutsa, bu görev zorlayıcıysa ve zihinsel çaba gerektiriyorsa ve bu süreçte daha fazla olay meydana geliyorsa zaman daha hızlı hareket eder gibi görünür.

…olayların temposu hızlı olduğunda, zamanın süresi de sıkıştırılmış gibidir.

Brunei’de insanlar “Bakalım bugün ne olmayacak?” diyerek uyanır.

Nepal ve Hindistan’da, yalnızca oturmak ve sessizce durmak için birbirlerine uğrayan dostlarım vardı,
“Sadece oturmak” diye açıklamışlardı, “Bir şey yapmaktır.”

Sessizliğe değer verildiğinde, bu boşa harcanan zaman olmaktan çıkar.

Batılılar bir masa ile sandalye arasındaki mesafeyi “boşluk” olarak adlandırırken, Japonlar bu aralık için “hiçlikle dolu” derler. Japonlar için çoğunlukla neyin olduğundan çok (Batılı ziyaretçileri şaşırtacak biçimde) neyin olmadığı önemlidir.
Japoncada “hayır” (iie) için kesin bir kelime olmasına rağmen, bu kelime nadiren kullanılmaktadır. Çoğu soru, ya “evet” (hai) ile cevaplanır ya da hiç cevaplanmaz.

Japonlara soru soranları doğrudan reddetmenin ayıp olduğu öğretilmiştir. Bunun yerine soru soranın söylenmeyeni duyacağı umulur. Söze dökülmeyen bu “hayır” genellikle iki yolla ifade edilir. Bunların en yaygını “evet” demeden önce duraksamaktır. Cevap verenin “hai” demeden önceki duraksama süresi ne kadar uzunsa, bu cevabın “iie” anlamına gelme ihtimali de o kadar fazladır.

Çeşitlilik ne kadar çoksa, zaman da o denli hızlı akıyormuş gibi görünür.
Anglo-Amerikan kültürü, modadan eğlenceye, insanların yaşamayı seçtiği evlerden şehirlere kadar her şeyde hızlı ve sürekli bir değişime bağımlıdır.

İlgilendiğimiz görevlerin türü ve gerektirdikleri becerilerin doğası, sürenin algılanışını büyük ölçüde etkiler.

Zamandan-bağımsız düşünme çoğu insanda sanat yapıtları ya da müzik gibi sözel olmayan faaliyetlerde ortaya çıkma eğilimindedir: Farklı unsurların uzayda dizilişiyle ilgilenmeyi ve bu parçaların bütünü oluşturmak için bir araya gelişlerine bakmayı gerektiren görevler.

Saat Zamanının Kısa Tarihi
Sanayileşmiş toplumların çoğunda saatle yaşamak bir kesinliktir.

5500 yıl önce, insanlar Güneş gökyüzünde alçakta iken dik bir sütunun gölgesinin daha uzun olacağını saptamıştır. Bu düzeneklerin en ilkeli basit bir çubuğun -Yunancada bilmek anlamına gelen gnomon olarak adlandırılır- günışığı ve gölgelerden yararlanmak için toprağa saplanmasından oluşuyordu.

Sanayileşme öncesinde, zamanı hesaplama çoğunlukla içinde yaşanılan çevrenin talepleri doğrultusunda yönlendiriliyordu. Doğa ne zaman ekim, ne zaman dikim yapılacağını, ne zamansa hiçbir şey yapmadan oturulacağını söylerdi.

Sanayi çağının kilit makinesi buharlı motor değil, saattir…

Tanrılar kahretsin saatlerin ayrımının ilk kez farkına varan adamı
Kahretsin burada güneş saatini kuranı da
Günlerimi sefilce biçip doğradı küçücük parçalara!
Ben çocukken karnımdı benim güneş saatim
Daha güvenilir, daha doğru ve daha kesindi hepsinden.
Bu kadran bana söylerdi uygun zamanı akşam yemeği için, yemem gerektiğinde,
Ama bugünlerde yemem gerekse bile, başlayamıyorum güneş yok olana dek.
Şehir bu kahrolası kadranlarla dolu…
(Romalı yazar Plautus)

Zamanı nasıl tanımladığımız ya da ölçtüğümüz neredeyse dinsel bir meseledir. Ve insanlar dinsel olanı kolayca değiştiremezler.

Olay Zamanında Yaşamak
Zamanın ölçülemediği bir dünyada saatler, takvimler ve kesinleşmiş randevular yoktur. Olaylar zaman tarafından değil, diğer olaylar tarafından tetiklenir.

Yaşam hızı konusundaki en önemli farklardan biri, insanların faaliyetlerinin başlangıç ya da bitişlerini programlamak için kadranın üzerindeki saatin mi kullanılacağı, yoksa faaliyetlerin kendi spontane takvimlerine göre gerçekleşmesine mi izin verileceği ile ilgilidir. Bu iki yaklaşım, sırasıyla saat zamanı ile yaşamak ve olay zamanı ile yaşamak olarak bilinir.

Zaman nasıl harcanabilir ki? Eğer bir şey yapmıyorsanız, bir başka şey yapıyorsunuzdur.

Bir aile dostunu görmek (…) daha önemlidir.

Birçok kişi zamanı ölçmek için etraftaki pek çok yöntemden ziyade sosyal aktivitelerini kullanır.

Zaman ve İktidar
Beklettiğiniz insanların, beklediğiniz insanlardan daha az göze çarpması…

Vakit nakittir
Zaman çizgisini belirleyen arz-talep yasası: Kıymet verdiğimiz şey için bekleriz. Talep ne kadar fazla ve arz ne kadar düşük ise, bekleme süresi de o kadar fazla olur.
…zamanımızı haklı çıkarmanın psikolojik ihtiyacı söz konusudur.
…insanın en az ulaşılabilir olana değer verme güdüsü vardır.

Zaman kısıtlı olduğu için de değeri, diğerleri tarafından algılanan önemimize göre artar.
İnsanlar sizi ne kadar uzun süre bekliyorsa, statünüz o kadar önemlidir.
Kimin bekleyeceğini daha güçlü olan kontrol eder.

Bekle… Rilke beklemenin her şeyden önce şimdi ile gelecek arasındaki boşluk ve bağlantı olduğunu anlamıştır.

Hızlı, Yavaş ve Yaşam Kalitesi
Hayat Nerede En Hızlıdır?
…hayatın hızına dair üç farklı ölçüm ortaya çıkar:
(1) yürüme hızı – şehir merkezinde yayaların on sekiz metrelik bir mesafeyi yürüme hızı
(2) çalışma hızı –bir postane memurunun, müşterinin standart bir damga pulu alma talebini yanıtlama hızı
(3) umumi saatlerinin kesinliği.

Japonya ve Batı Avrupa ülkeleri en hızlı ülkeler…

Brezilya, Endonezya ve Meksika
Bu ülkelerdeki yavaşlık gündelik yaşamın her alanına sızmıştır.
Brezilyalılar Amerikalılardan daha az saat takar,

Meksika’da her durumda insanların geç geleceği düşünülür.

Sağlık, Refah, Mutluluk ve Yardımseverlik
Yavaş yaşam hızının insanların daha mutlu olmasına yol açması makul gelebilir.
Genel olarak, varlıklı insanlar daha mutludur ve zengin ülkelerdeki insanlar mutludur.

“Kriz” için kullanılan Çince karakterin, “tehlike” ve “fırsat” karakterlerinin birleşmesinden oluştuğu gözlemlenmiştir.

…yardım ve nezaket
Sanayileşmiş kentlerde “yardım” bir bakıma sosyal sorumluluk, ödev bilinciyle yapılır, bundan dolayı yardım değil nezaket olarak tanımlanmalıdır

Japonya’nın Çelişkisi
Çalışmanın gerçek değeri özverinin gücünde yatar.

Japonlar yalnızca hızlı çalışmakla kalmaz aynı zamanda çok da çalışırlar. Tatillerden kaçınır ve emeklilikten korkarlar.

Hız geleneksel Japon kültüründe epey saygı gören bir erdemdir. Yavaş hareket eden kişinin bir ahmak olduğu söylenir. Temel biyolojik ihtiyaçlar için bile zamanı boşa geçirmek hoş görülmez.

Kontrolden çıkmış gibi görünen hıza karşın, Japonya’da koroner kalp hastalığından genel ölüm oranları epey düşüktür.

“Giri” ya da diğerlerine karşı yükümlülük ilkesi

Hız Değiştirmek
Zaman Okuryazarlığı
Yabancı bir kültürün zamanı kullanma(?) pratikleri nasıl gözlenir?
Dakiklik
İş zamanı ve sosyal zaman arasındaki çizgiyi anlamak
Beklemek halleri… Kimin kimi, hangi koşullar altında ve ne kadar süre beklemesi gerekiyor?
Hiçbir şey yapmamak halleri… duraklamalarda, sessizliklerde ya da hiçbir şey yapılmadığı zamanlarda nasıl davranıyor?
Sıralamalar / öncelikler… Oyundan önce iş mi, yoksa tersi mi?
İnsanlar saat zamanında mı, yoksa olay zamanında mı?

Zamanınızı Düşünmek, Düşüncenizi Zamanlamak
Ve tüm keşfin sonu başladığımız yere dönmekle olacak

...
A Geography of Time
Türkçeleştiren: Özgür Umut Hoşafçı
Maya Kitap, İstanbul, 2013