24 Ocak 2022 Pazartesi

Ahmet Taner Kışlalı - Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği - Notlar

Ahmet Taner Kışlalı - Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği - Notlar

2. Basım, İmge Yayınları, Ankara, 1993

 


Önsöz

Bu kitabı Ahmet Taner Kışlalı, yazılarından seçerek oluşturmuştur.

‘Mustafa Kemal'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği’ başlığında “Atatürk” ismini tercih etme nedeni de Atatürk’e yönelik saldırılardır.

 

Kitap toplam dört bölümden oluşmaktadır:

Kemalizm Üzerine (Birinci Bölüm): Güncel yazılardan sonra "Atatürk'ün Kültür Siyaseti" ve "Kemalist İdeoloji" başlıklı iki incelemeyi barındırır.

 

Demokratik Sol-Sosyal Demokrasi Üzerine (İkinci Bölüm): Güncel olaylar, inceleme yazıları ile bilim ve siyaset adamlarıyla yapılan tartışmaları içerir.

 

Güneydoğu Sorunu Üzerine (Üçüncü Bölüm): Güncel, inceleme ve söyleşi türünde üçlü bir yapıya sahiptir. Yazar, bu tartışmalı konuda "Konuyu iyi bilen, ama farklı bakış açılarına sahip kişilerle yapılan söyleşilerin yararı açık" diyerek konunun önemini vurgular.

 

Kültür, Siyaset ve Ordu Üzerine (Dördüncü Bölüm): Biri hariç tamamen güncel olaylardan yola çıkan ancak yazarın deyimiyle "kalıcı nitelikteki bazı sorunlara eğildiğini" sandığı yazılardan oluşur.

 

Birinci Bölüm: Kemalizm Üzerine

M. Kemal'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği

Türkiye'de bir din devleti ya da bölücü ırkçı bir devlet kurmak isteyenlerin Mustafa Kemal'e saldırması kendi içinde tutarlıdır.

Ancak "çağdaşlık" iddiasında olup aynı şeyi yapanlar inandırıcı değil.

Mustafa Kemal'i değerlendirmenin doğru yöntemi:

Hangi koşullardaydı? Ne yapmak istiyordu? Ne yaptı? Sonuç ne oldu?

 

Asker Mantığı ile Atatürkçülük!

Sansür…

Asker mantığı, düzen mantığıdır. Tek biçim, uygun adım mantığıdır. Oysa 'barış', tek biçimin kabulü değildir; farklılıkların bir arada bulunmasına gösterilen hoşgörünün ürünüdür.

 

CHP'nin İdeolojisi ve Kemalizm

Laiklik, milliyetçilik ve cumhuriyetçilik Fransız Devrimi'nden; halkçılık, devrimcilik ve devletçilik ise Sovyet Devrimi'nden esinlenen esnek yapılardır.

Yani Kemalizm, bir anlamda liberalizm ve sosyalizmin, geri kalmış ülke koşullarındaki bir senteziydi. Tıpkı, demokratik sol ya da sosyal demokrasinin de bir liberalizm-sosyalizm sentezi olduğu gibi.

 

Kadınsız Demokrasi

Cumhuriyet gazetesinin Kuveyt seçimleri için attığı "Kadınsız Seçimler" başlığı

 

"Niçin Kemalist'im?"

Kurtuluş Savaşı yıllarında İzmirli bir Türk işadamı ile Macar bir kadının aşkından doğan, Türkçe bilmeyen küçük Nermin'in sinematografik hikayesi

14 yaşındaki Nermin, Macaristan'da eğitim paralı olduğu için Mustafa Kemal'in parasız eğitim sunduğu Türkiye'ye, cebinde bir mektupla tek başına gelmeye karar verir.

Nermin Türkiye'de Türkçe öğrenir, İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirir.

Oğlunun adını Mustafa Kemal koyar.

 

"Ben yurdumu da, ulusumu da kendi irademle seçtim!... Mustafa Kemal olmasaydı, belki ben de olmazdım... Niçin Kemalist olduğumu, niçin milliyetçi olduğumu, öyle sanıyorum ki artık anlamışsınızdır..."

Prof. Nermin Abadan-Unat

 

"Devlet Hayranlığı" Edebiyatı

Türk Dil ve Tarih Kurumlarının (TDK-TTK) Fransız Akademisi gibi devletçi bir model yerine özel dernek şeklinde kuruldu

12 Eylül yönetimi Atatürk'ün vasiyet hakkını bile çiğneyerek TDK ve TTK'yı devletleştirdi

 

Bir Kurultayın Düşündürdükleri

Uğur Mumcu'nun ölümü orta sınıflarda çok büyük bir başkaldırı duygusu yarattı

Çünkü öncelikle onlar; Kemalizm aradan çekilirse boşlukta kalacaklarını hissettiler. Güvencelerinin Kemalizm olduğunu hissettiler...

 

Kemalizm yadsınarak Türkiye'de sosyal demokrat ya da demokratik solcu olunabilir mi? Kemalizm yadsınarak Türkiye'de olsa olsa 'sol fraksiyon' olunur. Ama siyasal dengeleri etkileyebilecek ağırlıkta sol bir parti olunamaz!

 

Atatürk Üzerine "Cevher"ler!

Kültür Bakanı'nın "Baş Danışmanı" olan bir yazarın Kemalizm'i "militarist", "solla ilgisiz" ve "demokrasi karşıtı" ilan etme çabaları…

 

Atatürk Diktatör müydü?

1930'lu yıllarda Avrupa'da demokrasinin çöktüğü ve faşizmin yükseldiği bir dönemde, CHP Genel Sekreteri Recep Peker'in partiyi İtalyan faşist modeline göre yapılandırma projesini Atatürk sert bir şekilde reddetti

Atatürk dönemi Avrupa ortalamasından daha ileriyken 1945'ten beri o ortalamanın gerisindeyiz. Mutlak olarak ilerledik, ama Avrupa'ya göre geriledik.

 

Atatürk'ün Kültür Siyaseti

Her iktidar değişiminde tiyatro oyunları, kitaplar ve dil değişiyorsa orada ulusal değil, bölücü/sınıfsal bir kültür siyaseti vardır.

Çeşitlilik içinde ulusal bütünleşmeyi sağlayacak olan temel öğe kültürdür. Ulusal bir kültür siyaseti, toplumun her kesimine açık olmak, başka bir deyişle de demokratik olmak zorundadır.

Atatürk, çağdaş uygarlığa ulaşmanın temel aracı olarak insanı aldı. 'Yeni insan'ı daha doğrusu 'çağdaş insanı' yaratacak koşullara öncelik verdi. Tarihteki ilk kültür devrimini gerçekleştiren önder oldu.

 

Kemalizm Nedir?

Gelişmiş ülke devrimleri (örneğin Fransız Devrimi) ile geri kalmış ülke devrimleri arasındaki temel fark

Gelişmiş ülkelerde altyapı (ekonomi ve sınıflar) zaten değişmiştir, devrim sadece üstyapıyı (siyasal kurumları) buna uydurur. Oysa geri kalmış ülkelerde devrimi sürükleyecek güçlü bir burjuvazi veya işçi sınıfı yoktur.

 

Kemalizm; liberalizmden bağımsızlık, cumhuriyetçilik ve laikliği; sosyalizmden ise devletçilik, halkçılık ve devrimciliği esinlenerek Türkiye'nin koşullarına göre sentezlemiştir.

 

Milliyetçilik: Kemalist milliyetçilik; sınır ötesi hedefleri olmayan, ırkçı ya da ümmetçi olmayan, çoğulcu ve insancıl bir anlayıştır.

 

Cumhuriyetçilik: Kemalizm'de cumhuriyetçilik doğrudan demokrasi, özgürlükçülük ve çoğulculukla bütünleşir.

 

Halkçılık: Kemalist halkçılık seçkinciliğe karşıdır; dilde sadeleşme ve harf devrimi de halkın eğitilmesini kolaylaştırmak içindir. Toplumu "ayrıcalıksız ve sınıfsız" bir bütün olarak görür ancak bu marksist bir sınıf bilinci değil, dayanışmacı bir anlayıştır.

 

Devrimcilik: En ilerici kurumlar bile, koşullar içinde eskir. En ileri bir devrimin 'bekçiliği' ile yetinenler, günün birinde değişen koşulların gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamazlar.

Devrimcilik eski kurumları yıkmak değil, "sürekli devrimcilik" anlayışıyla yeniliklere açık olmaktır.

 

Devletçilik: Bu ilke, marksizm gibi tüm üretim araçlarını devlete almaz; devletin lokomotif ve planlayıcı olmasını sağlar.

Bu sayede 1929-1939 arasında dünya sanayisi %19 büyürken, Türkiye %96 büyümüştür. En önemlisi, sanayileşme devlet eliyle yapıldığı için Türk işçisi Batı'daki gibi ezilmemiş, kan dökmeden ve büyük acılar çekmeden insancıl çalışma koşullarına ve haklarına kavuşmuştur.

 

Laiklik: Atatürk, dinin gerekli bir müessese olduğunu ancak Allah ile kul arasında kalması gerektiğini savunarak dini maddi menfaate alet eden "din tüccarlarına" savaş açmıştır.

 

İkinci Bölüm: Demokratik Sol-Sosyal Demokrasi Üzerine

Önemli Olan Kedinin Rengi mi?

Komünizmin çöküşü…

Sosyalizmin ölmedi

Asıl önemli olan sonuçtur; yoksa o sonuca ulaşmak için kullandığınız araç değil. Çinliler doğru söylemişler: 'Kedinin siyah ya da beyaz olması fark etmez; önemli olan fare yakalamasıdır.

 

Sosyal Demokrasi Kazançlı, Sosyal Demokratlar Kayıplı

1991 seçimleri sonrası sağ partiler laik ve demokratik söylemlere kaydı

Ancak sosyal demokrat partiler "yapısal inandırıcılık" sorunu nedeniyle oy kaybetti

 

SHP'de Liderlik Sorunu

İnönü-Baykal ikilemi

 

Lider Biter, Yol Bitmez!

Orantılı temsil sisteminde, her kanat gücü oranınca temsil olanağı bulacak... Böylece parti içi seçimler bir 'ölüm kalım' savaşımı olmaktan çıkıp, en beğenilenlerin ortak iktidarını yaratacak

 

Nasıl Sosyal Demokrat Parti Olunur?

Bir partinin sosyal demokrat olması için toplumsal taban, örgüt yapısı ve ideoloji arasında tutarlılık olması gerekir

Üyelerin eğitimli ve disiplinli olması, partinin ise onbinlerce üyenin küçük ödentileriyle ayakta durması gerekir.

 

Umut Cumhuriyet Halk Partisi'nde mi?

CHP'nin yeniden canlandırılması... 'hayal' değil, 'umut'tur! Koşulların zorladığı, ama koşulları olan bir umut. Umutsuzluğun yarattığı bir umut.

 

Ecevit'i Anlamak!

Ecevit, halka sevgi ve güven dolu. Ama tek tek insanlara karşı aşırı kuşkucu. 'Halk'a yakın, 'birey'lere mesafeli.

 

Demokratik Sol mu, Sosyal Demokrasi mi?

Demokratik Sol, sosyalizm ile liberalizmin tarihsel bir sentezidir!

 

İnönü, Ecevit ve Baykal.

Türk solunun da Türk demokrasisinin de güçlenmesi, şimdi bu üç isme çok yakından bağlı... Ama o tutumlar sadece CHP olayını değil, aynı zamanda kendi siyasal geleceklerini de belirleyecek!

 

CHP'nin Programından Önce Yapısını Tartışın!

Siyasal partilerde asıl önemli olan program değil, yapı ve o yapının yansıttığı toplumsal tabandır!

 

Güçlü Lidere Evet, Tek Adama Hayır!

Ecevit'in her kararı tek başına alma eğilimi

 

Umudu Ertelemek, Yitirmekten İyidir!

CHP kurultayı öncesi belirsizlik…

 

Baykal Niçin Kazandı? / CHP Nasıl Büyür?

Ortak akıl'ın sözcüsü mü olacak, yoksa kısır birtakım tutkuların mı? 'İşte bütün mesele!

 

Tarihsel Bir Sentez: Demokratik Sol-Sosyal Demokrasi

Sosyal demokrasinin ideolojik gelişimi

 

Sosyal demokrasi / ne özgürlükler uğruna hakça paylaşımı, ne de hakça paylaşım uğruna özgürlükleri ertelemeyi kabul eden bir ideolojidir

 

Sosyal Demokrasi Nasıl Oluştu?

Sanayi devrimi ve işçi sınıfının yükselişiyle sosyal demokrasinin doğuşu…

 

Sosyal demokrasi, temelde emek-sermaye, işçi-işveren dengesine ulaşabildiği ölçüde gerçeklik kazanır.

 

Demokratik Sol Yelpaze

27-29 Ekim 1974 tarihleri arasında yapılan "İkinci Demokratik Sol Düşünce Forumu"nda yapılan konuşma.

 

Yabancılaşmanın asıl kaynağı sermaye-emek ayrımıdır. Bu ayrım sürdükçe toplumların sağlıklı bir biçimde kalkınmaları ve bireylerin mutlu olmaları olanaksızdır.

 

Söyleşiler

Mümtaz Soysal: "Bilgi dünyası" ve devletin yeni teknolojilerdeki öncü rolü

 

Erol Çevikçe: KİT'lerin ekonomideki hayati önemi ve planlama ihtiyacı

 

Bilsay Kuruç: Devletçi bir stratejik planlamanın önemi

 

Emre Kongar

 

Erol Tuncer: CHP'nin sürekli kendini yenileme geleneği

 

İsmail Cem: Türkiye solu

 

Altan Öymen

 

Ertuğrul Günay

 

Teoman Köprülüler

 

Nami Çağan: Ecevit'in liderliği

 

Ergun Türkcan: "2. Cumhuriyet" tartışmaları

 

Üçüncü Bölüm: Güneydoğu Sorunu Üzerine

Güneydoğu Sorunu mu? Kürt Sorunu mu?

Kışlalı, İstanbul gibi batı illerinde yaşayan Kürt kökenli yurttaşların bir sorun yaşamadığı, ancak Güneydoğu'da "yarı feodal yapı" ve demokrasi eksikliğinin sorunu derinleştirdiğine dikkat çekiyor.

 

"Kürdü Kürde Kırdırmak"

Bölgedeki sorun temelde geri kalmışlık ve insan hakları sorunudur.

 

Yanlış, Eksik Bir Doğrudur!

Güneydoğu'nun yoksulluğu

Türkçe bilmeyen ve devlet baskısı altında yaşayan insanların varlığı

 

"Ayrılıkçı" Düşünce Serbest Olmalı!

Silaha dokunmamak kaydıyla, buyurun istediğiniz çözümü savunun.

 

HEP Niçin Grup Kurmalı?

Demokrasi, işine yaradığı insanların artması ölçüsünde güçlenir; dışladığı insanların artması ölçüsünde zayıflar!

 

Kürtçe TV'ye Evet, Ama...

Devletin özel yayınlara izin vermesi gerekir.

 

Güneydoğu'dan İki Farklı Yaklaşım

Bölge aydınlarından Tarık Ziya Ekinci'nin şiddete karşı çıkan ve kültürel hakları vurgulayan yaklaşımı

İsmet Şeref Vanlı'nın iki resmi dilli, iki toplumlu devlet modeli

 

Urfa İnsanı ile Şırnak İnsanın Farkı!

(Yugoslavya örneği üzerinden) Etnik farklılıkları kurumsallaştırmanın toplumsal barışa zarar vereceğine dikkat çekiyor.

 

Terör ve Biz

Fanatik grupların sesinin çok çıkması sessiz çoğunluğu temsil ettiği anlamına gelmez.

 

"Yüce Türk Milleti Önünde..."

"Türk" kimliği bir ırk değil, ortak kültür birliğidir.

 

Toplumu "Dil"e Göre Bölmeli mi?

Kürtçe olarak adlandırılan dillerin (Kırmançi, Zazaca) kendi içindeki lehçe farkları nedeniyle ortak bir eğitim dili oluşturamaz.

Japon dilbilimci Kojima'nın bulgularına göre, lehçeler arası farklar o kadar büyüktür ki birine öncelik vermek diğerlerini cezalandırmak olur.

 

Güneydoğu Sorunu Nedir? Kültürel ve Siyasal Çözümler Neler Olabilir?

Teröre karşı mücadelenin profesyonel olması gerektiğini, siyasi ödünlerin profesyonel teröristi durdurmayacağını Bask ve Korsika örnekleriyle açıklar.

 

Söyleşiler

Bülent Ecevit: Sorunun etnik değil, sosyal ve ekonomik olduğunu, özellikle toprak reformunun şart olduğunu savunur.

 

Doğu Ergil: Terörizmi "güçsüzün siyaset yapma biçimi" olarak tanımlar

 

Fehmi Işıklar: Kürt sorununun özgürce tartışılmasını ister.

 

Algan Hacaloğlu

 

İsmet Sezgin

 

Hasan Fehmi Güneş

 

Feridun Yazar: İnkârcı resmî ideoloji, Türk halkının ideolojisi değildir.

 

Ercan Karakaş

 

Dördüncü Bölüm: Kül Tür, Siyaset ve Ordu Üzerine

Bu Dünyadan Nazım Geçti

Nazım Hikmet Türkiye’de "vatan haini" olarak görüldüğü dönemde, Paris'te binlerce kişinin katıldığı törenlerde onurlandırılıyordu:

Fransız ozanı Aragon, 'Nazım sadece Türklerin değil tüm insanlığındır, hepimizindir' diyordu.

 

KİT'leri Özelleştirenler, TDK'yı Unutuyor Musunuz?

CHP'nin kapatılması bile TDK ve TTK'nın devletleştirilmeleri kadar Atatürk'e saygısızlık oluşturmadı. Çünkü bu iki derneğin devletleştirilmesi... Atatürk'ün miras hakkının çiğnenmesiyle gerçekleştirildi.

 

Kültür Politikasızlığı Olur Mu?

Kültürel yaşamı yönlendirmek, toplumdaki yaratıcı gücü, yönlendirmeye çalışanların kapasiteleri ile sınırlandırmak demektir.

 

Büyük Düşünmek!

Evrensel ürünlere açıldıkça ulusal sanat yücelir ve yüceldikçe evrensel ürünler verir. Kitlelerin beğeni düzeyi yükseldikçe de bu süreç hızlanır.

 

Aşağılık Duygusu

Daha 'de' ve 'da' eklerinin ne zaman bitişik ne zaman ayrı yazılacağını bile bilmeyenlerin yabancı sözcük hayranlığı tam bir acıklı güldürü.

 

Türkçe'den Utananlar!

Artık yabancılar Türkiye'de yabancılık çekmeyebilirler; ama Türk insanı Türkiye'de yabancılık çekmeye başladı.

 

Doğramacı Olayı!

İhsan Doğramacı’nın Hacettepe Üniversitesi rektörlüğü dönemindeki keyfi uygulamaları, akademik geleneklere aykırı atamaları ve bilim insanları üzerindeki baskıları…

 

Doğramacı’dan Sağlam’a

Doğramacı ve halefi Mehmet Sağlam’ın üniversite kurumuna verdiği zararlar

 

Demirel, YÖK ve Ötesi

Demirel ve DYP’nin YÖK konusundaki vaatlerini yerine getirmemesi ve üniversite özerkliğini korumadaki yetersizliği

 

Gençliğe Umut ve Sorumluluk Vermek!

Demokrasi bir yaşam biçimidir. Yaşanmadan öğrenilemez!

 

Gorbaçov ile Özal Çok Benzeşiyor!

Parlamenter bir rejimde Çankaya'da kimin oturduğundan çok ne yaptığı önemlidir.

 

Cezayir Seçimleri ve 12 Eylül

Cezayir’deki köktendinci yükseliş

Din, yönetime karşı tepkilerin, muhalefetin tek sığınağı idi... Cezayir devrimcileri ise ektiklerini biçiyorlar.

 

Seçmen Mi Değişti, Yoksa Rp Mi?

…

 

27 Mayıs'ın Düşündürdükleri

Askeri darbelerin her türüne karşı çıkmak doğru! Ama 27 Mayıs'ın getirdikleri ile 12 Mart ve 12 Eylül'ün getirdikleri arasındaki farka gözlerini yummak da yanlış!

 

Darbe Kapıda Mı?

Askeri mantık, düzen mantığıdır; tek biçim, uygun adım mantığıdır. Oysa siyasal mantık... farklılıkları kabul etmek ve olabildiğince uzlaştırmak zorundadır.

 

Seçimsiz Demokrasi

Çoğulcu demokrasi bir denge ve uzlaşma rejimidir. Denge olmadan uzlaşma zaten olmaz.

 

Milli İhanet Eğitimi" Bakanlığı Mı?

Eğitim sisteminde Atatürkçülüğün içinin boşaltılması

… 

2 Ocak 2022 Pazar

Bedri Ruhselman - Allah - Notlar

Bedri Ruhselman - Allah - Notlar

2. Basım, Gayret Kitabevi, 1955

 


Bir İki Söz

Allahın izniyle yazılmış olan bu kitap, spatyondan muhtelif vasıtalarla bizleri aydınlatan büyük varlıkların yardım ve ilhamlarından kuvvet alarak hazırlanmış olduğumuz Hayat ve İcapları kitabının ilk ve son bahsini ihtiva eder.

 

Bu kitap Kadri, Mustafa Molla, Mevlana Celaleddin Rumi, Akın, Selim gibi muhtelif isimlerle yadettiğimiz sevgili ruh dostlarımızın tebligatı... beşeriyete hediye etmekte oldukları büyük talimatın ve irşadatın bizlere nasip olan kısımlarından parçalardır.

 

İki Yol Hakkında

İnsan iki yoldan Allah’ı arar:

1 - Dış alemdeki eşyanın, hadisatın, varlıkların... tetkikiyle. (Objektif araştırma yolu).

2 - İç alemdeki kudretlerin idrakiyle. (Sübjektif araştırma yolu)

 

Objektif Araştırma Yolu

Bu yol, idrakini henüz üç boyutlu realitenin ötesine taşıyamamış ruhlar için Allah'ı aramanın en doğal yoludur.

Bu yöntemin en büyük tehlikesi, bir "vasıta" olmaktan çıkıp nihai amaç olarak görülmesidir

 

İç Alemdeki Kudretlerin İdraki Yolu

Bu, Allah'ı araştırmanın hakiki yoludur ve insanın kendi öz varlığını tanımasıyla başlar.

 

Allah mekandan münezzeh olduğu için dış dünyada bulunamaz; ancak olgunlaşan bir ruh, şuurunu kendi içine çevirdiğinde Yaratan'ın izlerini kendi özünde bulur.

 

Allah karşısındaki bu ebedi hiçliğimizi duyarak Onun sonsuz büyüklüğü hakkında ruhumuza kurmuş olacağımız derin duygular... inkişafımız nisbetinde duymakta olacağımız ilcaların, ilhamların ve kudretlerin artmasına sebep olacaktır ki bunun da adı tekamüldür.

 

Allah Yolunda Objektif ve Sübjektif Ruh Faaliyetlerinin Kıymeti

Bu iki faaliyet birbirini tamamlar. Objektif çalışmalar (dünya hayatındaki tecrübeler), sübjektif faaliyetlerin (ruhsal olgunluğun) hazırlayıcısıdır.

 

İnsanın Allah'ı hakkıyla duyabilmesinin ve sırat-ı müstakime ulaşabilmesinin yegane yolu; evrendeki maddi hayatların getirdiği sorumluluklara uyması, dış dünyadaki hadiselerle ve diğer varlıklarla Allah'ın rızasına uygun aktif münasebetler kurmasıdır.

 

Vicdan, ruhun iyiyi kötüden ayırt etme melekesi ve kurtarıcı bir kudretidir.

 

Sadece tabiatı inceleyip Allah'ı maddi eşyanın içinde aramak insanı putperestliğe ve sapkınlığa götürür; hakiki randıman ancak tabiat yolu (objektif) ile his ve hayal yolunun (sübjektif) ahenkle kucaklaşmasıyla elde edilir.

 

(Kadri)

…bir insan hakikati ya doğrudan doğruya kendi fikir ve kalbiyle uğraşır, didinir, bulmağa çalışır; yahut bunu bulmuş bir adamın irşadıyla doğru yola ulaşır. Bunların içinde en makbulü birincisidir.

Neden daima Allah’ı anarken gökyüzüne bakarlar?... Çünkü dünyada en temiz yer orasıdır... Allah orada değil, fakat Ona layık en temiz yer dünyada yalnız orasıdır.

 

Allah’ı Anlamak Mümkün Değildir

İnsan zekasının veya herhangi bir ruh melekesinin Allah'ı tam olarak tarif ve takdir etmesi mümkün değildir.

 

Mutlak karşısında insan ağzından çıkabilecek en beliğ söz, sonsuz bir hayranlık içinde "susmaktır."

 

Büyük şeyler çok güzeldir. Çok güzel şeyler çok tehlikelidir.

 

Allah her şeyde vardır, derken kastedilen mana şudur: Allahın kudretinin ermediği, nüfuz etmediği, hükmeylemediği hiç bir şey yoktur.

 

Mutlak Mefhumu Hakkında

Mutlak, hiçbir sıfatla malul değildir... Mutlak hakkında değişmek, başka türlü olmak, yükselmek, alçalmak ve tekamül etmek gibi mefhumların hiçbirisi düşünülemez.

 

Esasen "din birdir" ve çeşit çeşit din yoktur; ancak zamanla beşeri zaaflar ve hurafeler yüzünden tek dinin nurları kararır, duraklamalar baş gösterir. İşte bu durgunluğu kamçılamak ve insanları yeniden harekete geçirmek için Allah, yeni hayat şartlarına uygun bir çehre ile peygamberler ve mürşitler vasıtasıyla aynı hakikati tekrar yeryüzüne indirir.

 

Ebu Talib, yeğeninin getirdiği ilahi hakikat güneşini kalben görse de kabilesi Kureyş'in "ölüm korkusuyla din değiştirdi" şeklindeki ayıplamasından çekinerek atalarının putperest dini üzere ölmeyi tercih etmiştir. Bu hazin vakıa, çevre ve cemaat baskısıyla zincirlenen vicdanların hakikate nasıl gözünü yumduğunun en büyük kanıtıdır.

 

Sübjektif ve Objektif Araştırma Yollarında Düşünülmesi Melhuz Hatalar

Üç temel sapma hali

Allah yolundan ayrılanlar, bu yolun objektif ve hatta sübjektif safhalarında çeşitli sapıklık hallerinden birine düşerler. Bu halleri üç gurup altında toplamak mümkündür:

1 - Allahı inkar edenler veya ihmal eyleyenler.

2 - Maddelerden, objelerden, yani nisbi ve izafi mahlukattan bazılarını kendilerine Allah yapanlar.

3 - Bizzat kendilerinin Allah olduklarına veya günün birinde bu mertebeye varacaklarına inananlar.

 

Hakikatte hiç kimse Allah'ı tamamen inkar edemez; kişi ancak kendi kendisini buna zorla inandırmaya çalışır.

 

Nasıl O Büyük ismi anarken bakacak, dünyanızda yer yoksa Onu anmağa layık ağız da çok azdır.

 

Bilmedikleri birçok kudretini gördükleri ateşi Allaha benzeterek ona tapmışlardır. Hakikatte ateş değil, maksut olan gene Allahtı. Sonra güneşe, taşa, nihayet öküze kadar geldi. Öküze tapanların bulundukları mıntıkada en faydalı şey öküz olduğundan ona tabut (bağlanıp hürmet) etmişlerdir... Netice gene kendileri değil, kendilerini vasıta ederek Allahı anmak ve Ona sevgilerini göndermektir.

 

Allah’ı ve ilahi kudretleri kendisine maletmiş görünerek, ya enaniyetinden mütevellit kibir ve gururunu tatmin etmek gayesini güden veya başkalarının vicdan hürriyetlerini boğarak onların temiz ve yüksek kudretlerini kendisine birer istismar vasıtası yapmağa kalkışan insan bedbahttır.

 

Hakikat, her insana aynı dille söylenemez

 

Allah Duygusu

Allah'a ulaşmanın tek yolu O'na duyulan aşktır.

 

Madde seyreltildikçe katı, sıvı, gaz hallerinin ötesinde ağırlıksız, renksiz ve şekilsiz "gazüstü" (radyan) hallere geçilir.

Atomun içindeki proton ve elektronlar arasındaki devasa mesafeler aslında boş değildir; bizim algılayamadığımız daha ince, seyyal (akışkan) maddelerle ve alemlerle doludur. Yani tek bir atom bile kendi içinde muazzam bir kainattır.

 

İnsan zihni, atomun içindeki sonsuz derinlik ile galaksilerin ucu bucağı olmayan azameti arasında sersemler. Maddenin bu namütenahi (sonsuz) oluş şekilleri bile bu kadar ihtişamlıyken, tüm bunları var eden Mutlak Güç karşısında kelimeler de idrakler de çaresiz kalır. İşte bu muazzam yaratılış karşısında duyulan hayranlık ve küçüklük hissi, gerçek "İlahi Duygu"ya açılan ilk kapıdır.

 

Origa isimli küre

Bu kürenin yoğunluğu, bizim atmosferimizin sadece milyonda biri kadardır (havadan 1 milyon kat daha hafiftir). Ancak hacmi o kadar devasadır ki, Güneş merkezde olsa, en uzak gezegen Plüton’a kadar olan tüm güneş sistemini içine alabilir.

Bu küre burnumuzun ucunda olsa dahi üç boyutlu sınırlı algımızla onu göremeyiz.

Üç boyutlu evren sadece bizim algıladığımız maddelerden ibaret değildir; madde safhaları namütenahidir (sonsuzdur).

 

Kainattaki ilahi kudret, Allah'ın zatı değil; O'nun varedici muradının ve evreni idare eden değişmez kanunlarının (tabiat kanunlarının) tecellisidir.

 

Allah'ım İçin

Evrende namütenahi (sonsuz) kainatlar, ebediyetler ve "kudretlerin kudreti olan kudretler" vardır.

Kul, bu mutlak ihtişam karşısında bir "hiç" olduğunu idrak ettiğinde, bu hiçlikten doğan saadet tüm kainata bedel olur.

Bu teslimiyet insanı dünyadan koparmaz; aksine onu dünyaya karşı faal, fedakar, feragatli, müşfik ve merhametli bir vazifedar kılmaya yöneltir.

 

Zayil

"Kül" ve "Cüz" kavramları maddeye, şekle ve sınırlılığa aittir. Allah ise parçalara bölünemez.

 

Allah'ın insan tahayyülüne sığması imkansızdır. Bizim "Allah" deyişimiz, O'nun sonsuzluğundan bizim payımıza düşen mahdut (sınırlı) nasibelerin adıdır.

…

 

6 Aralık 2021 Pazartesi

Emil Michel Cioran - Çürümenin Kitabı

Emil Michel Cioran - Çürümenin Kitabı 

Aslında her fikir yansızdır, ya da öyle olmalıdır…

 

İçgüdüsel olarak putlara taptığımızdan, düşlerimizin ve çıkarlarımızın nesnelerini kayıtsız şartsız şeyler haline getiririz.

 

Bütün cinayetlerinin sorumluluğu tapma gücündedir: Bir tanrıyı yakışıksızca seven kişi, başkalarını da onu sevmeye zorlar,

 

Hiçbir hoşgörüsüzlük, ideolojik taviz vermezlik veya din yayıcılığı yoktur ki, şevkin hayvani temelini açığa vurmasın.

 

Bir inanç için acı çekmiş olandan daha tehlikeli varlık yoktur

 

Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar...

 

İdeal bir şekilde zihni açık, yani ideal bir şekilde normal insan, içindeki hiçlik'ten başka hiçbir şeye tutunmamalıdır...

 

Bizi çevreleyen şeylere, onlara isim verdiğimiz -ve ötelerine geçtiğimiz- ölçüde tahammül ederiz.

 

Her samimi felsefe, sırlarımızı eleyen ve istenen etkilere dönüştürme işlevi gören uygarlığın unvanlarını inkâr eder.

 

Farklı özüne itina gösteren ruh, kaçındığı şeyler tarafından her adımda tehdit edilir. Dikkati -en büyük ayrıcalığı- onu sık sık terk ettiği için, kaçmak istediği eğilimlere boyun eğer, ya da murdar sırlara yem olur...

 

Hiçbir şeye dayanmadığı için, bir gerekçenin gölgesi bile bulunmadığı için, hayatta sebat ederiz. Ölüm fazla kesindir…

 

…hayat ölümden fazla ürküntü verir: Büyük Meçhul odur.

Hayat belirgin, tartışılmaz açıklıkta tek bir gerekçeye sahip olsaydı kendini yok ederdi…

Hayata sarih bir anlam verin: Hemen o an cazibesini yitirir. Hedeflerindeki belirsizlik onu ölümden üstün kılar

 

Doyasıya yaşanan her saplantı kendi aşırılıklarıyla kendini ortadan kaldırır.

 

Kendini bunaltının zevklerine kaptırmamış; düşüncelerinde, sönüp gitme tehlikesinin lezzetine bakmamış, zalim ve yumuşak yok oluşların tadını almamış kişideki ölüm saplantısı hiç iyileşmeyecektir: Bunun ıstırabını çekecektir, çünkü buna direnmiş olacaktır; oysa bir dehşet disiplininde ustalaşmış kişi, kendi kokuşmuşluğu üzerine düşünerek kendini kararlılıkla kül haline getirmiş kişi, ölümün geçmişi'ne doğru bakacaktır - kendisi de artık yaşayamayan bir dirilmiş'ten başka bir şey olmayacaktır. "Yöntem"i onu hem hayattan hem ölümden kurtarmış olacaktır (s. 16). 

Bir felsefenin ya da bir imparatorluğun yıkılmasında etken olmak: Bundan daha hazin ve daha görkemli bir kibir tahayyül edilebilir mi? Bir yanda hakikati, öte yanda da azameti öldürmek…

 

Varlıkların zikrettikleri sebepleri benimsemek güç olduğundan, her birinden her ayrılışımızda, akla gelen soru değişmez şekilde aynıdır: Nasıl oluyor da kendini öldürmüyor?

Çünkü, her ne kadar akıl yaşama iştahını yok saysa da, fiiliyatın sürmesine neden olan hiçlik bütün mutlaklardan üstün bir kuvvettedir; ölümlülerin ölüme karşı sessiz ortaklıklarını izah eder; yalnızca varoluşun simgesi değil, varoluşun ta kendisidir bu hiçlik…

 

Mutsuzluk, soluk alan her şeyin dokusunu oluşturur; ama çeşitleri evrim geçirmiştir

Tek olmaktan duyduğu gurur, insanı, kendi derdine âşık olmaya ve tahammül etmeye teşvik eder.

 

İnsan kendini Şeytan'da çok fazla bulduğu için O'na tapamaz; ondan bilerek nefret eder

 

Pazar öğleden sonraları ayları:: a uzasaydı, ter dökmekten kurtulmuş, ilk lanetin ağırlığından sıyrılıp hafiflemiş olan insanlık nereye varırdı?

Zamanın sınırsızlığı duygusu, her saniyeyi dayanılmaz bir azaba, darağacına çevirirdi.

 

Aşkın tek işlevi, bizi bir haftalığına -ve sonsuza dek- yaralayan ölçüsüz ve acımasız Pazar öğleden sonralarına dayanmamıza yardım etmesidir.

 

Kendinden çıkmak günah işlemektir.

 

Adem'den beri insanın bütün çabası, insan'da değişiklik yapmak olmuştur.

 

Tabiatta bütün varlıkların kendi yerleri varken, insan, metafizik olarak başıboş dolaşan, Hayat'ın içinde kaybolmuş, Yaratılış içinde tuhaf kaçan bir yaratık olmayı sürdürmektedir. Tarihe muteber bir hedef bulan hiç kimse çıkmamıştır; ama herkes bir öneride bulunmuştur…

 

Hayat, ancak muhayyilemizin ve hafızamızın zayıflıklarıyla mümkündür.

Kuvvetimizi, unuttuklarımızdan ve aynı andaki kaderlerin çokluğunu tasavvur etme yetersizliğimizden alırız. Evrensel acıyı o lahzada anlayan ve hayatta kalabilen kimse olamazdı… / s. 30

 

Şair, selamete ermeye özendiğinde kendine ihanet etmiş olur: Selamet, şarkının ölümüdür, sanatın ve ruhun yadsınmasıdır...

Lanetlenme karşısında uysal olan bizler, acı çektiğimiz ölçüde var oluruz - Bir ruh, sadece üzerine aldığı tahammül edilmez şeyler'in miktarıyla büyür ve telef olur.

 

MUTSUZLUGUN BİLİNCİ

Her şey, unsurlar ve fiiller, seni yaralamada elbirliği ederler. Burun kıvırmanın zırhına mı bürünmelisin? Kendini bir tiksinti kalesinde tecrit mi etmelisin? İnsanüstü kayıtsızlıklar mı düşlemelisin? Zamanın yankılan seni son yokluklarının içinde de mağdur edeceklerdir...

Bütün varlıklar mutsuzdur; ama ne kadarı bunu bilir!

Hangi günahı işledin de doğdun? Hangi suçu işledin de varsın? / s. 32

 

Uzaktakinin özlenmesi'ne bir formül bulmak için yırtınan kişi, kötü inşa edilmiş bir mimarinin kurbanı olacaktır.

 

Hayat ancak zamanın ihlal edilmesiyle bir içeriğe kavuşur. Başka yer saplantısı, anın imkansız olmasıdır; bu imkansızlık da nostaljinin ta kendisidir.

 

Bu dünya elimizden her şeyi alabilir, bize her şeyi yasaklayabilir, ama kendimizi yok etmemizi engellemeye kimsenin gücü yetmez. Bütün aletler buna yardımcı olurlar, bütün uçurumlarımız buna davet ederler bizi; ama bütün içgüdülerimiz de karşı çıkar. Bu karşıtlık ruhumuzda çıkışsız bir çatışma geliştirir (s. 39).

 

Hiçlik de ebediyetle eşdeğer değil midir?

 

Ümitsizliğe talim eden ve kendini kabullenen cesetleriz; kendimize rağmen hayatta kalırız ve yalnızca yararsız bir formaliteyi yerine getirmek için ölürüz: Sanki hayatımız, sadece ondan kurtulabileceğimiz atlı ileri atmamıza bağlıymış gibi...

 

Kader - mağluplar terminolojisinin gözde sözcüğü... Devasızlığa bir isim kadrosu bulmaya meraklıyızdır ve isimler icat ederek, felaketlerimizin üzerinde asılı aydınlıklarda bir hafifleme ararız. Kelimeler merhametlidirler: Narin gerçeklikleri bizi kandırır ve teselli eder... / s. 41

 

Hayat yasalarının başında çürüme gelir…

 

Her insan bir kıyamet imkânını barındırır,

 

Eğer her kederlendiğimizde ağlayarak kurtulma imkanımız olsaydı, teşhissiz hastalıklar ve şiir ortadan kalkardı.

 

Bütün hakikatler bize karşıdır. Ama yaşamaya devam ederiz çünkü onları oldukları gibi kabulleniriz, çünkü onlardan sonuç çıkarmayı reddederiz.

 

Bir Hindu prensinin bir sakat, bir yaşlı ve bir ölü görmesi, her şeyi anlamasına yetmiştir; bunları gören bizler ise hiçbir şey anlamayız, zira hayatımızda hiçbir şey değişmez.

 

İnsanlık, onu yadsıyan olayların içinde aşıkane yaşar...

 

Bütün sevinçlerinin bedelini ödeyen, bütün zevklerinin kefaretini çeken, bütün unuttuklarının hesabını vermek zorunda olan kimseler vardır: Tek bir mutluluk anı için bile borçlu kalmayacaklardır (s. 48).

 

Varlık dilsizdir ve zihin gevezedir. Bunun adına bilmek denir.

 

Filozofların özgünlüğü terimler icat etmekten ibarettir.

 

Vardım, varım, ya da olacağım; dilbilgisinin sorunudur bu, varoluşun değil.

 

Cani, özgürlüğünü sınırsız bir şekilde kullanır ve gücünün fikrine karşı koyamaz. Başkalarının hayatına son verme konusunda, o da her birimizle aynı düzeydedir. Eğer düşüncede öldürdüklerimiz hakikaten yok olsalardı, yeryüzünde kimse kalmazdı. İçimizde çekingen bir cellat, hayata geçmemiş bir katil taşırız.

 

Mutlak bir mahkeme önünde, bir tek melekler beraat ederdi. Zira başka bir varlığın ölümünü en azından bilinçsizce-dilememiş bir varlık hiç olmamıştır.

 

Kendine tapmayan kişi daha doğmamıştır. Yaşayan her şey kendisini çok sever

Eğer bir insan bir fikir için ölürse, bunun nedeni fikrin onun fikri olmasından, onun hayatı olmasındandır.

Hiçbir aklın hiçbir eleştirisi insanı "dogmatik uykusu"ndan uyandırmayacaktır (s. 61).

 

Varoluşa rıza göstermede bir nevi alçaklık vardır

 

Bir zenginin evine kabul edildikten sonra, yeryüzündeki tüm varlıklıların üzerine boşaltacak bir tükürük: okyanusuna sahip olmadığı için kim pişmanlık duymamıştır?

 

Korkmak, devamlı olarak kendini düşünmek ve şeyleri nesnel bir akış içinde tahayyül edememektir.

 

Yeni bir iman öneren kişi zulme uğrar, kendi de zalimleşinceye kadar: Doğrular, polisle çelişkiye düşülerek başlar ve polise dayanılarak biter; zira adına acı çekilmiş her saçmalık, yasallığa dönüşerek yozlaşır…

 

Hakiki kahraman kendi alın yazısı adına çarpışır ve ölür, bir inanç adına değil.

 

Yaşamak şu anlama gelir: inanmak ve ümit etmek - yalan söylemek ve kendine yalan söylemek.

 

Hayaletlere gönül vermiş bir toz zerresi - insan budur işte

 

…gözlerin işlevi görmek değil ağlamaktır; gerçekten görmek için de gözlerimizi kapatmamız gerekir

 

Bilinç, varoluşun ruh yoluyla uğradığı erozyonun hemen ardından gelen boşluğu işgal eder. En ufak bir şüphe, bir olmayabilirlik kuşkusu ya da bir bunaltı sıçrayışı -hepsi bilincin önbelirtisi olan ve geliştiklerinde bilinci doğuran, tanımlayan ve azdıran ön kavramlar-o görülür görülmez dağılan "gerçeklik"le bütünleşmek için, bir müminin veya bir budalanın bulanıklığı gerekir. Bu bilincin, bu devasız mevcudiyetin etkisi altında, insan en büyük ayrıcalığını elde eder: Mahvolma ayrıcalığını (s. 92).

 

Her zaman hüzünlü değilimdir, dolayısıyla her zaman düşünmem.

Duygusal ilgisizlikte fikirler belirir; bununla birlikte, hiçbiri biçim alamaz: Onların açılacakları iklimi sunmak hüznün işidir.

 

Ne kadar tabii olunursa o kadar az sanatçı olunur.

 

Bir şairin yaşamı bir yere varamaz. Gücünü, girişmediği her şeyden, ulaşılmazlıkla beslenen tüm anlardan almaktadır.

 

Şiir, ele geçirilemeyenin özünü ifade eder; nihai anlamı her tür "güncelliğin" imkânsızlığıdır.

 

Şiir ve ümitlenme arasında tam bir bağdaşmazlık vardır; şair de yaman bir çürümenin kurbanıdır.

Ölüm aracılığıyla canlı olan biri, kendine hayatı nasıl hissettiğini sormaya cesaret edebilir mi?

 

Fazla kullanılan duygular aşınır ve değersizleşirler, en başta da hayranlık duygusu...

 

Her nesil kendinden önceki neslin cellatlarına anıtlar diker.

İnsanlık sadece kendini telef edenlere tapmıştır.

Dürüstlüğün ne yaşamöyküsü yazan ne de cazibesi vardır; bunun içindir ki İlyada'dan vodvile kadar sadece ayıp eğlendirmiş ve merak uyandırmıştır.

 

Dünya tarihi: Kötülük tarihi.

Bir felakete katkıda bulunmadıysanız iz bırakmadan yok olacaksınızdır.

Çevremize saçtığımız mutsuzlukla ilgilendiririz ötekileri.

 

Hepimiz sahtekar olduğumuz için birbirimize tahammül ederiz. Yalan söylemeyi kabul etmeyen birisi ayağının altındaki toprağın kaydığını görürdü

 

Melankoli egoizmin düş halidir

 

Özgür olmayı deneyin: Açlıktan ölürsünüz. Kah hizmetkar kah despotik alınanız ölçüsünde toplum size müsamaha gösterir

 

Hayat bir uygarlığın yegâne saplantısı haline geldiğinde, o uygarlık düşüşe geçer.

 

"Duygu"nun güç kaynakları olmadan hiçbir şey yaratılamaz

 

Bir ulus sürekli olarak yaratamaz. Kendini meydana getiren ruhla birlikte tükenen bir değerler toplamına ifade ve anlam vermesi gerekmektedir.

 

Mitoslar yeniden kavramlar haline gelir: Gerilemedir bu (s. 106).

 

Hayat'ın keşfi, hayatı yok eder.

 

Bir halk başka tanrılar, başka mitoslar, başka saçmalıklar icat etme gücü olmadığı zaman ölür; ilahları solgunlaşır ve ortadan yok olur.

 

Doğu halkları kalıcılıklarını kendi kendilerine sadık kalmalarına borçludurlar: Pek evrim geçirmemiş olduklarından, kendilerine ihanet etmemişlerdir (s. 111)…

 

Soluk almaktan yüzü kızarmamak edepsizliktir.

 

İştahını köreltmiş olan ve kayıtsızlığın sınır biçimine yaklaşan kişi artık kendini sürdürmek istemez; üstelik aktaracak hiçbir şeyinin de olmayacağı bir başkasında yaşamaktan tiksinir.

İnsan ancak genel yazgıya sadık kalarak döl tutar. İblisin ya da meleğin özüne yaklaşırsa, ya kısırlaşır ya da eciş bücüş evlatları olur.

…her şeyden feragat etme kararının altında, o ölçüsüz tevazu marifetinin altında, iblisane bir köpürme yatmaktadır

 

…şu dünyadan daha acınası bir şey var mıdır?

 

Oluş, mutlak bir tamama ermeyi, bir hedefi dışlar: Zaman macerası, kendi dışında bir maksadı olmadan akar ve yol alma imkânları tükendiğinde bitecektir,

 

Aynı anda hem doğru hem saçma olmayan hiçbir görüş, sistem ve inanç yoktur; bu durum, o görüşe katılmamıza ya da ondan kopmamıza bağlıdır...

 

Felsefede şiirdekinden daha fazla kesinlik bulunmaz, zihinde de kalptekinden fazla; kesinlik ancak, yanaşılan ya da maruz kalınan ilke ya da şeyle özdeşleşildiği ölçüde var olur; dışarıdan her şey keyfidir (s. 136)…

 

Hakiki bilgi, karanlıklar içinde uykusuz beklemekten ibarettir…

 

Oluyor gibi görünen şey, olmayanın denetiminden hangi hünerle kurtulmuştur? Hiçliğin bağrında bir anlık dikkatsizlik, bir anlık kusur: Kurtçuklar bundan faydalanmışlardır. Uyanıklığında bir boşluk: Ve işte biz.

 

Bütün bilgelerden üstün olan Buda bile, ilahi ölçekte bir kendini beğenmişten başka bir şey olmamıştır. Ölümü, kendi ölümünü keşfetmiş ve bundan yara alarak her şeyden el çekmiştir ve kendi imtinasını diğer insanlara dayatmıştır. - Yokluğa karşı koymak için, öç alma duygusuyla Yokluğu Yasa'ya dönüştüren o incinmiş gururdan, böylelikle en korkunç ve en nafile ıstıraplar doğar (s. 140).

 

Müzik sadece Beethoven'dan beri insanlara hitap etmektedir: Ondan önce sadece Tanrı'yla konuşmuştur.

 

Her azizin içinde bir noter vardır, her kahramanda bir bakkal, her şehitte de bir kapıcı... İç çekişlerin dibinde bir yapmacık gizlenmektedir

 

Bireyin yetersizlikleri bir uygarlığın esneklik ve incelik derecesini belirler. Nadir duygular zihne yöneltir ve onu harlandırır: Yolunu yitirmiş içgüdü barbarlığın karşı ucunda yer alır.

 

Zaaf bir ıstırap olduğundan ve zahmete değen tek şöhret biçimi olduğundan, zaaf düşkünü kişi zorunlu olarak sıradan insanlardan daha derin "olmalıdır", çünkü sözle anlatılmayacak kadar ayrılmıştır hepsinden; ötekilerin bittiği yerden başlar o...

 

Evreni hüzünle tıka basa doldurduğumuz zaman, zihni alevlendirmek için tek bir neşe kalır bize; imkânsız olan ve nadir görülen o başdöndürücü neşe... Ümidin büyüsüne de artık ümit etmediğimiz zaman maruz kalırız… / s. 149

 

Bir hiçleşme fiiline götürmeyen hiçbir dikkat yoktur: Klasik ahlakçıdan Proust'a kadar, gözlemciye getirdiği bütün sakıncalarla birlikte, gözlemin mukadderatıdır bu.

 

Seven kişi aşkı incelemez, harekete geçen kişi eylem üzerine hiç düşünmez / s. 150

 

İnsan, intiharı ertelenmiş birisidir

 

Bütün aşağılanmalarımız açlıktan ölmeye karar veremememizden gelir.

Toplum bir dert değil bir felakettir.

 

Bir kurum ne kadar güçlenirse, insanilikten de o kadar uzaklaşır.

 

Bir fikrin baskın çıktığı yerde kafalar kesilir.

 

Bir din, kendini dışlayan doğruları hoşgördüğü zaman tükenir

 

…bir zihin ancak istedikleri hakkında, sevdiği ya da nefret ettikleri hakkında yanıldığı ölçüde önemli olur…

 

…

Türkçeleştiren: Haldun Bayrı

Metis Yayınları

4. Basım, 2013

Thomas Bernhard - Nefes - Bir Karar

Thomas Bernhard - Nefes - Bir Karar


 

Büyükbabamın aniden hastalanıp evimizin birkaç yüz metre ilerisindeki hastaneye yatırılmasının üzerine benim de hastalanmam kaçınılmazdı.

…olaylar sırasında daha on yedi yaşındaydım, benim için kolay zamanlar değildi.

 

Herkes farklıdır, herkesin kendine has bir yaşayışı ve ölüşü vardır.

 

Gerçek şu ki, sonbahar ve kışın ortasına kadar hafif bir akciğer iltihaplanması olan hastalığımı, yatağa düşmemek için bastırmış ve görmezden gelmiştim.

Gelişimimi derinden etkileyen üç önemli noktayı; çıraklık hayatımı, müzik eğitimimi ve büyükbabamla ailemi birbirine bağlayan mükemmel bir üçgen inşa etmiştim. Hiçbir şeye, en ufak bir rahatsızlığa bile izin veremezdim. Ama hesabım tutmamıştı; zaten şimdi düşünüyorum da, bu hesaplar hiçbir zaman tutmaz.

 

Köşedeki yatağımda yatarken kulağımda Mozart'ı, Schubert'i duyuyordum. Müziğin her bir notasını hayal edebiliyordum. Bu hayali müzik de yatağımda sahip olduğum en önemli şeydi, iyileşme sürecimin de en önemli parçasıydı.

 

Büyükbabamın ölümü beni ne kadar derinden etkilese, benim için ne kadar büyük bir darbe olsa da, bir anlamda kurtuluşum olmuştu. Hayatımda ilk kez yalnız kalmıştım ve bu birden karşıma çıkan özgürlüğü hayatımı kurtarmak için kullanmıştım, bunu şimdi anlıyorum.

 

Odasını olabildiğince uzun süre havalandırmayacakmış ki büyükbabamın kokusu dışarıya uçup gitmesin. Annem babasına çok bağlıydı…

 

Sağlığıma kavuştuğumda bana ne olacağı, onların değil, benim sorunumdu, yani ileride ne olacağım, onları değil sadece beni ilgilendirirdi. Hiçbir şey olmak istemiyordum, dolayısıyla kendimi herhangi bir uzmanlığa yönlendirmek amacında değildim. Benim tek istediğim kendim olabilmekti. Ama bu hakikat, onların anlayamayacağı kadar basit ve sertti.

 

…

Türkçeleştiren: Sezer Duru

Sel Yayınları, 2016

 


Sun Tzu - Savaş Sanatı

Sun Tzu - Savaş Sanatı

 

SAVAŞ SANATI ve TAOİZM

Düşman ordularını savaşmadan yenmek en büyük ustalıktır.

 

En usta komutan, düşman tuzaklarını boşa çıkartır, ondan daha az deneyimlisi, düşmanın destekçilerini yok eder; daha sonra geleni, düşmanın askeri güçlerine saldırır; en kötü komutan ise surlarla çevrili kentleri kuşatmaya kalkar.

 

Gerçekten de olayları oluşmadan önleyebilmek, hissedebilmek ve görebilmek birbirlerine bağlı olarak gelişen yeteneklerdir.

 

…büyük savaşları bereketsiz yıllar takip eder.

Silahlar uğursuz aletlerdir.

 

Orduda ikiyüzlülük çıktığında komutan eski bilge kralların tüm aklına bile sahip olsa, basit bir köylü sürüsünü bile yenebilmek olanaksız olur.

 

…iyi yöneticiler silahlanmadılar, iyi silahlananlar savaş hatları kurmadılar, iyi savaş hatları kuranlar savaşmadılar, iyi savaşanlar kaybetmediler, iyi kaybedenler ölmediler.

 

Başarılı saldırı, düşmanın kendisini nasıl savunacağını bilemediği saldırıdır. Başarılı savunma, düşmanın nasıl saldıracağını bilemediği savunmadır. Bu nedenle savunmada başarı yüksek duvarlara bağlanamaz.

 

Düşman bir arada kalmayı tercih etmişse hazır olmadığı yerden saldır: düşman saldırı hattı kuruyorsa, seni hiç beklemediği yerde karşısına çık.

 

Elimde tuttuğum ve ödüllendirdiğim üç hazinem var. Birisi şefkat, ikincisi tutumluluk, üçüncüsü ise başkaları üzerinde öncelik iddia etmemek. Şefkatten cesaret doğar, tutumluluk bize görüş sahası sağlar, başkaları üzerinde öncelik iddiasından kaçınma da yaşam güvenliği getirir. Şefkati, cesareti ve tutumluluğu bırakan, alçakgönüllülüğü terk ederek saldırganlığı tercih eden kısa zamanda yok olur. Savaşta şefkat zafere ulaştırır, savunmada şefkat ise güvenliği sağlar.

 

SAVAŞ SANATININ YAPISI ve İÇERİĞİ

Savaş Sanatı'nın birinci bölümü Planlama'nın önemini vurgulamaya ayrılmıştır.

Savaş Sanatı'nın ikinci bölümü genel olarak savaşın ülke ve halk üzerindeki etkilerine ayrılmıştır.

Üçüncü bölümde, konu savaşta strateji'dir.

Savaş Sanatı'nın dördüncü bölümü savaş stratejisinin en önemli unsurlarından biri olan taktik konusuna ayrılmıştır.

Savaş Sanatı'nın beşinci bölümünün konusu Enerji'dir.

Kitabın altıncı bölümü, "Boşluk ve Doluluk" kavramlarını öne çıkaran Gücün Kullanımı konusuna ayrılmıştır.

Savaş Sanatı'nın yedinci bölümü silahlı çatışma ile ilgili olup ordunun savaş alanındaki düzeni ile savaş manevraları hakkında Sun Tzu'nun görüşlerini özetler.

Savaş Sanatı'nın sekizinci bölümü savaş ustalığının köşe taşlarından biri olan Taktik Değiştirme ya da Uyumluluk konusuna ayrılmıştır.

Dokuzuncu bölüm orduların ilerlemesi üzerine yazılmıştır.

Onuncu Bölüm arazi konusuna eğilir.

Onbirinci bölüm, Arazide Dokuz Konum olarak adlandırılmıştır.

Savaş Sanatı'nın on ikinci bölümünde incelenen konu saldırıda ateşin kullanımı üzerinedir.

Sun Tzu, Savaş Sanatı'nın on üçüncü ve son bölümünü casusluğa ayırarak kitabın birinci bölümünde altı çizilen strateji konusu ve strateji için en büyük gereksinim olan haber almaya geri dönmüş bu dönüşüyle de kitabı bütünleştirmiştir.

 

Savaş manevraları konusunda Savaş Sanatı her harekattan önce mutlaka göz önüne alınılması gereken beş faktörden önemle bahseder: Uyum, hava, arazi, askeri liderlik ve disiplin faktörleri.

 

Askeri harekat aldatmacayı içerir.

Gücünüz varken kendinizi güçsüz gösterin. Etkiliyken etkisiz durun.

 

Sun Tzu: "Kendinizi ve karşınızdakini iyi tanıyorsanız sizin için tehlike yoktur, kendinizi iyi bilmenize rağmen karşınızdakini yeterince tanımıyorsanız yine de kazanma şansınız vardır, ancak ne kendinizi ne de karşınızdaki bilmiyorsanız o zaman her savaşta tehlike ile karşı karşıyasınız demektir." der.

…

 

TARİHİ ÇERÇEVE

Savaş Sanatı'nın eski Çin'de M.Ö. beşinci ve üçüncü yüzyıllar arasındaki "Savaşan Eyaletler" döneminde yazıldığı bilinmektedir.

 

Taoist felsefede ikilem hemen her zaman standart bir öğreti aracı olarak kullanılmıştır. Savaş Sanatı'nın da ikilemi kitabın özünde savaş aleyhtarı olmasındadır. Savaş Sanatı savaşa karşı savaşını kendi prensipleri çerçevesinde gerçekleştirir.

…

 

SAVAŞ SANATI

Bölüm I

PLANLAMA

 

Savaş Sanatı, savaş koşullarının değerlendirilmesinde mutlaka göz önüne alınması zorunlu beş önemli faktörün etkisi altındadır.

(a) Uyum ( Ahlak ) Faktörü,

(b) Hava Faktörü,

(c) Arazi Faktörü,

(d) Liderlik Faktörü,

(e) Disiplin Faktörü

 

Bu sayılan beş faktörü bilerek kullanan her komutan başarılı olacak, asla kaybetmeyecektir. Bilmeyense zafere ulaşamayacaktır.

 

"ŞAŞIRTMA" ve "ALDATMACALAR"

Tüm savaşlar aldatmacalara ve şaşırtmaya dayanır.

 

Düşman sinirli yapıda ise daha çok sinirlendirmeye çalışın. Kendinizi zayıf gösterip düşmanın sizi küçük görmesini sağlayın.

 

Bölüm II

SAVAŞIN MALİYETİ

Savaş başladığında, zafer gecikecek olursa, savaşçılarınızın silahları körleşmeye, savaşma şevkleri kırılmaya başlar.

 

Uzaktan yardımla yaşamak zorunda kalan ordunun halkı fakirleşir.

 

Bölüm III

SAVAŞTA STRATEJİ

Komutanlığın en üstün meziyeti düşman planını çözüp, kırmaktır.

 

Savaşta ana kurallardan biri, mümkün olabildiğince surlarla korunan kentlerin kuşatılmasından kaçınmaktır.

 

Öfkesini kontrol etmesini bilmeyen komutan ordusunu düşman üstüne karınca sürüsü gibi yollayandır.

 

Elindeki ordunun gücü düşmandan on misli büyük ise düşmanı kuşat; beş misli büyük ise saldır; iki misli büyük ise ordunu ikiye böl.

 

Savaşı, düşmanın en hazır olmadığı zamanı beklemesini bilen kazanır.

 

Bölüm IV

TAKTİK

Savunmada kalmak, güç yetersizliğini gösterir, saldırı ise aşırı güç göstergesidir.

 

Bölüm V

ENERJİ

Kumandanız altında bulunacak büyük bir ordu ile küçük bir birlik arasında büyük bir fark yoktur. Sadece işaretleme kullanımı değişir.

 

Enerji gerilmiş yay, kararsa okun atılmasıdır.

 

…düşmanı harekete zorlama ustalığına sahip komutan, düşmanı yanıltıcı manevraları ustalıkla kullanır; düşmana bazı önemsiz yemler verip düşmanı yeme saldırtır.

 

Bölüm VI

GÜCÜN KULLANIMI

Saldırıda başarılı komutan neyi savunduğunu bilemeyen düşmana saldırır; savunmada başarılı olan komutan ise neye saldırdığını bilmeyen düşmana karşı mevzilerini savunandır.

 

…zafer sizin ne yaptığınızı anlayamayan düşmanın hatalı taktikleri sayesinde gelecektir.

Size zafer kazandıran bir taktiği bir daha tekrarlamayın. Ancak metotlarınızı koşullara göre gerekli değişiklikleri yaparak sürdürebilirsiniz.

 

…savaşta uygulanacak etkili yol güçlüden uzakta durup, zayıfa saldırmaktır.

 

Bölüm VII

SAVAŞTA MANEVRA

Savaşın en önemli sanatlarından biri olan ALDATMACA, taktik manevra yeteneği ile doğru orantılıdır. Düşman sizi karşısında beklerken, uzun dolambaçlı yolları takip ederek düşmanın arkasına geçip, düşmanı beklemediği anda vurarak amaca ulaşmak taktik manevralardan başka bir silahla yapılamaz.

 

Savaşta duygularını, hareketlerini, amacını düşmandan gizle. Kazanırsın.

 

Planlarınız gecenin karanlığı gibi görülmez olsun, saldırınız ise gök gürültüsü gibi insin.

 

Aldatmaca sanatını en iyi bilen zafere ulaşacaktır. Bu da manevra sanatıdır.

 

Düşman ordusunu kuşattığında bir açık nokta bırak. Bunalmış düşmanı çok zorlama.

Buna Savaş Sanatı denir.

 

Bölüm VIII

TAKTİK DEĞİŞTİRME

Zor koşullar altındaki yerlerde kamp yapma. Yüksek yolların birleştiği yollarda müttefiklerinle işbirliği yap. Tehlikeli pozisyonlar olan ücra yerlerde oyalanma. Kuşatma altında strateji değiştir. Ümitsiz koşullarda savaş.

 

Bir komutanın yapacağı beş hata felaket getirebilir.

(a) Dikkatsiz cesaret, yok olmaya götürür.

(b) Korkaklık, düşmana esir düşmeye götürür.

(c) Acelecilik, hakaretlerle kışkırtılabilir.

(d) Şeref Düşkünlüğü, utanmaya götürür.

(e) Adamlarına aşırı düşkünlük, endişe ve tereddüde götürür.

 

Bölüm IX

ORDUNUN İLERLEMESİ

…askerin komutanına inanmasını sağlamak için ayırım göstermeden bir yandan adil davranıp, diğer yandan çelik gibi disiplin altında tutmalıyız. Bu zafere giden en kesin yoldur.

 

Bölüm X

ARAZİ FAKTÖRÜ

Altı çeşit arazi vardır.

(a) Düzgün arazi.

(b) Karışık arazi.

(c) İhmal edilecek arazi.

(d) Dar geçitler.

(e) Uçurumlu tepeler.

(f) Düşmandan uzak pozisyonlar.

 

Düşmanın savaşa hazırlıklı olduğunu, kendi askerimizin savaşa hazır olduğunu bilmemize rağmen, üzerinde bulduğumuz doğal koşulların savaşmaya uygun olmadığını göremiyorsak zafere giden yolun yine yarısındayız demektir.

 

Bölüm XI

ARAZİDE DOKUZ KONUM

Savaş Sanatı dokuz tip arazi tanımlar.

(a) Karışık Arazi

(b) Yakın Arazi

(c) İhtilaflı Arazi

(d) Açık Arazi

(e) Anahtar Arazi

(f) Ciddi Arazi

(g) Zor Arazi

(h) Kuşatılmış Arazi

(i) Ümitsiz Arazi

 

Çıkış yolları kapalı, kaçma olanağı kalmayan askerler korku duygusunu yitirirler. Direnme güçleri sonsuzlaşır. Hele, bir de yabancı topraklardaysa, inatçı bir cephe oluştururlar. Yardım gelmesi de zor gözüküyorsa, sıkı bir mücadele verirler.

 

Bölüm XII

ATEŞLE SALDIRI

Ancak, yok edilen bir krallık asla yeniden kurulamaz; ölüler canlanamaz.

Bu nedenle, bilge hükümdar dikkatli, iyi komutan tedbirli olmalıdır. Bir ülkeyi barış içinde yönetmenin, orduyu güçlü tutmanın yolu budur.

 

Bölüm XIII

CASUSLUK ve İSTİHBARAT

Beş tür casus kullanılır.

(a) Yöresel casuslar.

(b) İç casuslar.

(c) Devşirme casuslar.

(d) Hükümlü casuslar.

(e) Hayatta kalan casuslar.

Bu beş tür casusun hepsi bir arada kullanıldığında gizli istihbarat sistemini kimse ele geçiremez. Buna, "İplerin Kutsal Kullanımı" denilir. Bu güç her hükümdarın en kıymetli kaynağıdır.

 

"İç Casus" düşman subaylarının kullanımıdır.

"Devşirme Casuslar", ele geçirilip, düşman aleyhine kullanılan düşman casuslarıdır.

"Hükümlü" ya da "Ölü Casus"lar düşmanı yanıltmak amacıyla çeşitli davranışlara yönlendirilip sonra da bizim casuslarımızca düşmana bilinçli olarak belirtilen casuslardır.

 

Doğal üstün zekâya sahip olmayan hiç kimse casus olamaz.

…

 

"SAVAŞ SANATI" YORUMCULARI

…

 

…

Türkçeleştire: Adil Demir

Kastaş Yayınları, Üçüncü Basım, 2008