11 Şubat 2022 Cuma

Ahmet Dağ - Ölümcül Şiddet - Notlar

Ahmet Dağ - Ölümcül Şiddet - Notlar

Baudrillard'ın Düşüncesi

Külliyat Yayınları, 2011

 


Sunuş

Baudrillard / Nietzsche'nin açtığı yoldan giderek postmodern dünyanın, hiper-gerçekliğin ve Amerikan mitinin maskesini düşüren radikal bir "putkırıcı"

 

Giriş

Sanayileşme, kentleşme ve ileri teknolojinin etkisiyle insanlık toplumsal çözülme, anlamsızlaşma ve değerlerin buharlaşmasıyla karakterize edilen bir kriz yaşamaktadır.

 

Baudrillard kapitalizmin üretimden tüketim ve gösterge düzenine dönüştüğünü savunur.

 

Düşünürün belirgin bir yöntemi reddetmesi, aforizmik ve parçalı dili anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.

 

Kitabın Bölümleri

1. Bölüm (Modernlik ve Postmodernlik): Modernite, modernleşme, Aydınlanma'nın inşa ettiği gündelik hayat, Modern Fransız felsefesi ve buna tepki olarak doğan postmodernizm tartışılmaktadır.

 

2. Bölüm (Düşünsel Kaynaklar ve Felsefesi): Platon’un İdealar kuramı, Bradley’in görünüş-gerçeklik ayrımı, Nietzsche etkisi, Marx’ın yabancılaşma kavramından farklar ve eserlerin simülasyon ekseninde tahlili yer almaktadır.

 

3. Bölüm (Kavramsal Çerçeve): Simülasyon, simülakr, sanal, hiper-gerçeklik, ayartma, simgesel değiş-tokuş, kendinden geçme ve radikal belirsizlik kavramlarının detaylı çözümlemesi sunulmaktadır.

 

Birinci Bölüm: Modernizm Postmodernizm İkilemi

Modernliğin Anlamı ve Tarihsel Süreci

Modern / Modernus: Terim ilk olarak M.S. 5. yüzyılda, Roma'nın kabul edilen Hristiyanlık dönemi ile pagan geçmişini birbirinden ayırmak amacıyla kullanılmıştır.

 

Modernite: Aydınlanma sonrasında ortaya çıkan, kapitalist pazar ekonomisine dayalı tarihsel dönemi ve medeniyet tarzını ifade eder.

 

Modernleşme: Geleneksel toplumların rasyonelleşme, kentleşme, sekülerleşme ve sanayileşme aracılığıyla moderniteye ulaşma sürecidir.

 

Modernizm: Geleneksel olanı yenip yeniye tabi kılan, 19. yüzyıl ile İkinci Dünya Savaşı arasında edebiyat, sanat ve toplumsal yapılarda egemen olan ideolojik/estetik tutumdur.

 

Aydınlanma ve Modern Kozmopolis

Aydınlanma (Bacon, Locke, Kant); kilise ve geleneksel otorite yerine aklı merkezî güç kılmıştır. Kant'ın "Sapere aude" (Aklını kullanma cesareti göster) ilkesi modern bireyin temel motosu olmuştur.

 

Aklın sekülerleşmesi ve doğaya hakim olma arzusu, aklı kapitalizmin ve bürokrasinin bir hizmetkârına (araçsal akıl) dönüştürmüştür.

 

Adorno ve Horkheimer, Aydınlanma'nın insanı özgürleştirmediğini, aksine teknolojik tahakküm üreterek baskıcı bir "ego" inşa ettiğini savunur. Weber ise rasyonelleşmenin insanı bir "demir kafes" içine hapsettiğini vurgular.

 

Baudelaire'in Flaneur'inden Baudrillard'ın Seyircisine

Tönnies ve Durkheim'a göre kentleşme ve sanayileşme; kendiliğinden ve organik bağları koparmış, yerine yapay, yalnızlaşmış ve akılcı ilişkileri egemen kılmıştır.

 

Baudelaire’in Flaneur’ü / Modern kentin (metropolün) kahramanı olan flaneur (aylak/gezgin), kalabalıklar içinde yalnız dolaşan, kente katılmadan onu seyreden ve hayatını adeta bir sanat eseri gibi kurgulayan gözlemcidir.

 

Baudrillard’ın Seyircisi / Teknolojinin, enformasyonun ve medyanın yaygınlaşmasıyla modern insan; gerçeklikle bağını tümüyle koparmış, simülatif görsel dünyanın ve tüketim metalarının pasif bir seyircisine / fraktal nesnesine dönüşmüştür.

 

Modem Felsefe ve Çağdaş Fransız Felsefesi

Hegel, modern çağı Rönesans ve Reform hareketleriyle başlatarak Orta Çağ ve Antik Yunan'dan ayırır. Descartes ve Galileo ile felsefe ve bilim; merkezine insan aklını ve zihni alan bir rasyonaliteye kaymıştır.

Rasyonelleşme süreci zamanla felsefeyi pratik yaşamdan koparmıştır.

 

Michel Foucault

Modern toplumu bir "hapishane toplumu" (carceral) ve gözetim çağı olarak görür. Panoptikon mimarisi üzerinden modernitenin bireyi disipline etmek ve denetlemek için kurumlar kurduğunu savunur.

 

Jürgen Habermas

Modernliği geleneğe ve normatif olana başkaldıran, insanı akıl dışılıktan kurtarmayı vaat eden bir proje olarak görür. Modernliği gözden çıkarılacak bir hata değil, "tamamlanmamış bir proje" olarak savunur.

 

Marshall Berman

Modernlik, "katı olan her şeyin buharlaştığı", sürekli değişim, tehdit ve dönüşüm vaat eden parçalı ve tedirgin edici bir ortamdır.

 

Jean Baudrillard

Modernliği sanayi sınıfının kontrolündeki bir üretim çağı (Marx ve Freud çağı) olarak görür; ancak günümüzde bu yapının yerini sibernetik, medya ve enformasyonun yönettiği simülasyon çağına bıraktığını belirtir.

 

Postmodernizmin Anlamı ve Ortaya Çıkışı

Terimi tarihsel/kültürel bağlamda ilk kullanan Arnold Toynbee'dir (1947). Sanatsal ve düşünsel bir hareket olarak 1960'lar ve 1968 olayları sonrasında ivme kazanmış, 1970 ve 80'lerde küresel bir kabul görmüştür.

 

Postmodernizm, zihinden bağımsız tek bir objektif gerçeğin varlığını reddeder. Gerçek, sürekli yeniden üretilen ve kurgulanan bir durumdur.

 

Jean-François Lyotard'a göre postmodern/post-endüstriyel çağda bilginin konumu değişmiştir. Bilgi artık kendinde bir amaç veya "kullanım değeri" olmaktan çıkmış; satılmak, takas edilmek ve bir güç/iktidar aracı olmak üzere üretilen bir meta (pazar değeri) haline gelmiştir. Büyük anlatılar (üst-anlatılar) inandırıcılığını kaybetmiştir.

 

İkinci Bölüm: Genel Hatlarıyla Baudrillard Felsefesi

Modernite Eleştiricisi Çağdaş Bir Düşünür Baudrillard

Bir okula, akıma veya militanlığa ait olmayı reddeden Baudrillard; kendisini "kuramsal terörist" ve "nihilist" olarak tanımlar.

 

Nietzsche'den Mülhem Olarak Baudrillard

Nietzsche’nin hınç (ressentiment) ve köle ahlakı eleştirisinden beslenerek "amor fati" (yazgı aşkı) ve baştan çıkarma ilkelerini öne sürer.

 

Nietzsche’deki "ebedi dönüş" kavramını, simülasyon çağındaki mikroskobik/fraktal düzeyde virütik bir tekrarlanma (mikro süreçlerin rezonansı) olarak yeniden yorumlar.

 

Kendini hakikatin ve gerçekliğin buharlaştığı, teknolojik kitle iletişim araçlarıyla "hipergerçekliğin" üretildiği bir dünyada Nietzscheci anlamda "radikal bir nihilist" olarak konumlar.

 

Marx'ın Yabancılaşmasından Çağdaş Yabancılaşmaya

Marx’ın kullanım/değişim değeri ve emek-meta analiziyle işe başlayan Baudrillard, Marksizmi aşarak göstergebilimsel ve simgesel değişim (Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm) alanına evrilir.

Yabancılaşmanın artık sadece üretim ve emek üzerinden değil, tüketim, imajlar, göstergeler ve sanal değerler üzerinden gerçekleştiğini savunur.

 

Yabancılaşma artık yalnızca maddi ürünleri değil; kültürü, insani ilişkileri ve beden algısını denetim altına almıştır.

 

Baudrillard'ın Eserleri ve Simülasyon Kavramı Çevresinde Tahlilleri

Birey; elindeki cep telefonu, başındaki kulaklık, önündeki bilgisayar ve televizyon ile yaşadığı "şimdi"den ve fiziksel mekândan koparak sanal bir dünya inşa eder.

Modern insan; gelişen iletişim araçlarıyla birlikte artık fiziksel/dışsal olarak da çevresine duyarsızlaşmış bir "zombi/insan" ya da "medya terminali" haline gelmiştir.

 

Kitle iletişim araçları insanı gerçeklikten koparıp "aşırı-gerçeklik" (hipergerçeklik) evrenine sürükler.

Bilişim ve iletişim teknolojilerinin getirdiği kaçınılmaz şeffaflık, gerçekliğe karşı işlenen "kusursuz cinayet"e sahne olur.

 

Baudrillard, analizlerinde tüketim, gösterge ve simge kavramlarına odaklanır.

 

Tüketim toplumunda nesnelerin kullanım değerinin yerini "gösterge/değer" almıştır. Tüketim, yalnızca bir ihtiyaç karşılama eylemi değil; toplumsal statü, prestij ve kurulan bir dil/kültür sistemidir.

 

Modern toplum ölümü bilimsel ve günlük yaşamdan silmeye çalışır; ölüleri şehir dışına sürer.

 

Batı, tarihsel bir sürecin sonuna gelmiş ve başarısız olmuştur.

 

Baudrillard, Foucault'nun politika, cinsellik ve iktidar söylemlerinin simülasyon çağı için gecikmiş ve tarih dışı olduğunu savunur. Foucault’nun iktidar çözümlemeleri eski çağa aittir; günümüzde iktidar simülasyon aracılığıyla hipergerçekleşmiş ve parçalanmıştır.

 

Haber ve kitle iletişim araçları anlamı nötralize eder, toplumsalı emip yok eder. Kitle; anlam yerine gösteri isteyen, tepkisiz, gönderenlerin simülasyonu olan bir "kara deliktir".

 

Kitleler, üzerlerinde oynanan oyunlara aşırı tüketim ve tepkisizlik göstererek "ters simülasyon" yapar. Böylece metafizikten patafiziğe (saçma/mizahi yasalar evrenine) geçilir.

 

Baştan çıkarma, görünüşler dünyasına aittir; anlam ve iktidar sistemlerini bozan, insanı kendi hakikatinden saptıran bir güçtür.

 

Genel Felsefesi

Erken Dönem

Nesneler Sistemi, Tüketim Toplumu ve Üretim Aynası.

Bu dönemde Marx’ın ekonomi-politik eleştirisini Saussure’ün göstergebilimiyle sentezleyerek "göstergenin ekonomi politiğini" kurar. Tüketimin ihtiyaçlardan ziyade göstergeler ve simülasyon modelleri üzerinden yürüdüğünü savunur.

 

Geç Dönem

Marksist çizgiyi tamamen aşarak radikal postmodern söyleme kayar. Öznenin egemenliğinin bittiği, nesnenin/teknolojinin egemen olduğu, toplumsalın ve hakikatin çözüldüğü bir "simülasyon düzeni"ni tanımlar.

 

Baudrillard, Adorno’nun felsefi tutumuna benzer şekilde, okuyucuya veya topluma bir "rahatlama" sunmaz; aksine "göze batan bir kıymık" gibi davranır.

 

Baudrillard insanlık tarihini kavramsal dönüşümler üzerinden üç temel çağa ayırır:

Zanaat Çağı: Tanrı, Varlık, Din, Hakikat, Gelenek ve Doğal Yasalar egemendir. Gösterge ile gösterilen birdir.

Üretim Çağı: İdeoloji, Emek Gücü, Sanayi Devrimi, Sınıflar, Güç İlişkileri ve Devrim ön plandadır.

Simülasyon Çağı: Simülakr, Kod, Tasarım, Kitle Kültürü, İkircilik Mantığı ve Felaket egemendir. Gösterge yalnızca başka bir göstergeyle mübadele edilir; gerçeklik kaybolmuştur.

 

Gerçeklik teknik nedenlerle "işsiz kalmış" ve ölmüştür. Model, gerçeğin önüne geçmiştir.

Aşkın bir gerçeklik yok edilmiştir. İnsanın simülasyon düzeninde gerçeğe ulaşması imkânsızdır.

 

Üçüncü Bölüm: Simülasyon Kavramı ve Baudrillard'ın Felsefesi

Gerçeklik

Baudrillard’a göre gerçeklik, doğuştan var olan mutlak bir olgu değil; rasyonel düşünce, dil ve kodlanabilen göstergeler aracılığıyla toplumun kurguladığı ve boyun eğdiği bir ilkedir.

Aydınlanma ve modern çağın başında düşünce ile gerçeklik uyumluyken; günümüzde gerçeklik ilkesini yitirmiş, rasyonaliteden ve düşünceden kopmuştur. Gerçeklik yerini gösteriye, mizansene ve simülasyona bırakmıştır.

 

Simülasyon çağında model, gerçeğin önüne geçer. Gerçeklik, modeller aracılığıyla üretilip çoğaltılan bir kopyadan ibarettir.

 

Gerçeklikle veya onun simülasyonuyla mücadele etmenin yolu "daha fazla gerçeklik" aramak değil, onunla "üstün yanılsama" (daha yüksek bir illüzyon) ile yanıt vermektir.

 

Simülasyon

Baudrillard, 1970'lerde odağına aldığı ve 1980'lerde kuramlaştırdığı simülasyon kavramını geliştirdikten sonra, Marksist öğretinin günümüz düzenini anlamada yetersiz kaldığını ifade ederek Marksist terminolojiyi terk etmiştir.

 

Latince simulare ve simil kelimelerinden türeyen simulacrum, gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesini; bir kökenden veya gerçeklikten yoksun olan bir durumu gerçekmiş gibi gösterme durumunu ifade eder.

 

Simülasyon evreninde toplumsal olanın yerini içi boşaltılmış, nötralize edilmiş "kitle" almıştır.

 

Sanat geçmiş biçimlerin sonsuz kopyalanmasıyla canlılığını yitirmiş, müstehcenlik estetikleşmiştir.

 

Simülakrlar

Kavram ilk kez Platon’un Sofist kitabında beğenilmeyen bir kavram olarak "model" ve "kopya" ayrımı üzerinden kullanılmıştır. Simülakr; orjinali, gerçeği, ilk örneği olmayan, kendisi zaten kopya olan bir şeyin kopyasını (kopyanın kopyası) ifade eder.

 

Sanal

Baudrillard için sanal, simülasyon evresinin en son aşamasıdır.

Sanal, gerçeğin yerini almakla kalmaz; gerçeğe, siyasete, tarihe ve geçmiş/gelecek imgelemlerine son verir.

Sanalın denetimi imkânsızdır; bizi patafizik denilen sınırsız bir alana çeker.

 

Ayartma

Nesneleri ve kitleleri hakikatinden ve gerçeklik evreninden saptırarak gizemli/görünüş düzeyine taşıyan bir güç, bir meydan okuma ve "kötülük ilkesinin silahı"dır.

 

Medya, moda ve reklamlar aracılığıyla kitleler ayartılır; göstergeler gerçekten daha güçlü hale getirilir.

 

Simgesel Değiş Tokuş ve Yeniden Canlandırma

İlkel toplumlarda simgesel değiş tokuş; canlılar ile ölüler, insan ile doğa/hayvan arasında sürekli, doğal ve kendiliğinden devam eden bir yaşam tarzıdır.

Modern toplumda ise bu durum yitirilmiş, yerini mış gibi yapmaya (simüle etmeye) ve melankolik bir pazarlık sürecine bırakmıştır. Modern insanın yaptığı değiş tokuş, dünyanın dengesini bozan ruhsuz bir süreçtir.

 

Yeniden canlandırma, gösterge ile gerçeklik arasındaki eşdeğerlilik ilkesinden hareket eder ancak simülasyon tarafından simülakra dönüştürülür.

 

Kendinden Geçme ve Belirsizlik

Günümüz dünyasında diyalektik mantık değil, "kendinden geçme" (extase) mantığı hakimdir.

 

Postmodernitenin en belirgin özelliği belirsizlik ve rastlantısallık ilkesidir (Heisenberg ilkelerinin toplumsal alana yansıması). Her şeyin eşdeğerinin olmaması ve takas edilemezliği belirsizliği doğurur.

 

Sonuç

Baudrillard’ın felsefesi kurgusal, soyut ve zaman zaman genellemeci bulunarak eleştirilse de modernleşmenin ve tüketim toplumunun çıkmazlarını "durum tespiti" yaparak gözler önüne serer.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder