Ahmet
Dağ - Ölümcül Şiddet - Notlar
Baudrillard'ın Düşüncesi
Külliyat Yayınları, 2011
Sunuş
Baudrillard / Nietzsche'nin açtığı yoldan giderek postmodern
dünyanın, hiper-gerçekliğin ve Amerikan mitinin maskesini düşüren radikal bir
"putkırıcı"
Giriş
Sanayileşme, kentleşme ve ileri teknolojinin etkisiyle
insanlık toplumsal çözülme, anlamsızlaşma ve değerlerin buharlaşmasıyla
karakterize edilen bir kriz yaşamaktadır.
Baudrillard kapitalizmin üretimden tüketim ve gösterge
düzenine dönüştüğünü savunur.
Düşünürün belirgin bir yöntemi reddetmesi, aforizmik ve
parçalı dili anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.
Kitabın Bölümleri
1. Bölüm (Modernlik ve Postmodernlik): Modernite,
modernleşme, Aydınlanma'nın inşa ettiği gündelik hayat, Modern Fransız
felsefesi ve buna tepki olarak doğan postmodernizm tartışılmaktadır.
2. Bölüm (Düşünsel Kaynaklar ve Felsefesi): Platon’un
İdealar kuramı, Bradley’in görünüş-gerçeklik ayrımı, Nietzsche etkisi, Marx’ın
yabancılaşma kavramından farklar ve eserlerin simülasyon ekseninde tahlili yer
almaktadır.
3. Bölüm (Kavramsal Çerçeve): Simülasyon, simülakr, sanal,
hiper-gerçeklik, ayartma, simgesel değiş-tokuş, kendinden geçme ve radikal
belirsizlik kavramlarının detaylı çözümlemesi sunulmaktadır.
Birinci Bölüm: Modernizm Postmodernizm İkilemi
Modernliğin Anlamı ve
Tarihsel Süreci
Modern / Modernus: Terim ilk olarak M.S. 5. yüzyılda,
Roma'nın kabul edilen Hristiyanlık dönemi ile pagan geçmişini birbirinden
ayırmak amacıyla kullanılmıştır.
Modernite: Aydınlanma sonrasında ortaya çıkan,
kapitalist pazar ekonomisine dayalı tarihsel dönemi ve medeniyet tarzını ifade
eder.
Modernleşme: Geleneksel toplumların rasyonelleşme,
kentleşme, sekülerleşme ve sanayileşme aracılığıyla moderniteye ulaşma
sürecidir.
Modernizm: Geleneksel olanı yenip yeniye tabi kılan,
19. yüzyıl ile İkinci Dünya Savaşı arasında edebiyat, sanat ve toplumsal
yapılarda egemen olan ideolojik/estetik tutumdur.
Aydınlanma ve Modern Kozmopolis
Aydınlanma (Bacon, Locke, Kant); kilise ve geleneksel
otorite yerine aklı merkezî güç kılmıştır. Kant'ın "Sapere aude"
(Aklını kullanma cesareti göster) ilkesi modern bireyin temel motosu olmuştur.
Aklın sekülerleşmesi ve doğaya hakim olma arzusu, aklı
kapitalizmin ve bürokrasinin bir hizmetkârına (araçsal akıl) dönüştürmüştür.
Adorno ve Horkheimer, Aydınlanma'nın insanı
özgürleştirmediğini, aksine teknolojik tahakküm üreterek baskıcı bir
"ego" inşa ettiğini savunur. Weber ise rasyonelleşmenin insanı bir
"demir kafes" içine hapsettiğini vurgular.
Baudelaire'in Flaneur'inden Baudrillard'ın Seyircisine
Tönnies ve Durkheim'a göre kentleşme ve sanayileşme;
kendiliğinden ve organik bağları koparmış, yerine yapay, yalnızlaşmış ve akılcı
ilişkileri egemen kılmıştır.
Baudelaire’in Flaneur’ü / Modern kentin (metropolün)
kahramanı olan flaneur (aylak/gezgin), kalabalıklar içinde yalnız dolaşan,
kente katılmadan onu seyreden ve hayatını adeta bir sanat eseri gibi kurgulayan
gözlemcidir.
Baudrillard’ın Seyircisi / Teknolojinin, enformasyonun ve
medyanın yaygınlaşmasıyla modern insan; gerçeklikle bağını tümüyle koparmış,
simülatif görsel dünyanın ve tüketim metalarının pasif bir seyircisine /
fraktal nesnesine dönüşmüştür.
Modem Felsefe ve Çağdaş Fransız Felsefesi
Hegel, modern çağı Rönesans ve Reform hareketleriyle
başlatarak Orta Çağ ve Antik Yunan'dan ayırır. Descartes ve Galileo ile felsefe
ve bilim; merkezine insan aklını ve zihni alan bir rasyonaliteye kaymıştır.
Rasyonelleşme süreci zamanla felsefeyi pratik yaşamdan
koparmıştır.
Michel Foucault
Modern toplumu bir "hapishane toplumu" (carceral)
ve gözetim çağı olarak görür. Panoptikon mimarisi üzerinden modernitenin bireyi
disipline etmek ve denetlemek için kurumlar kurduğunu savunur.
Jürgen Habermas
Modernliği geleneğe ve normatif olana başkaldıran, insanı
akıl dışılıktan kurtarmayı vaat eden bir proje olarak görür. Modernliği gözden
çıkarılacak bir hata değil, "tamamlanmamış bir proje" olarak savunur.
Marshall Berman
Modernlik, "katı olan her şeyin buharlaştığı",
sürekli değişim, tehdit ve dönüşüm vaat eden parçalı ve tedirgin edici bir
ortamdır.
Jean Baudrillard
Modernliği sanayi sınıfının kontrolündeki bir üretim çağı
(Marx ve Freud çağı) olarak görür; ancak günümüzde bu yapının yerini
sibernetik, medya ve enformasyonun yönettiği simülasyon çağına bıraktığını
belirtir.
Postmodernizmin Anlamı ve Ortaya Çıkışı
Terimi tarihsel/kültürel bağlamda ilk kullanan Arnold
Toynbee'dir (1947). Sanatsal ve düşünsel bir hareket olarak 1960'lar ve 1968
olayları sonrasında ivme kazanmış, 1970 ve 80'lerde küresel bir kabul
görmüştür.
Postmodernizm, zihinden bağımsız tek bir objektif gerçeğin
varlığını reddeder. Gerçek, sürekli yeniden üretilen ve kurgulanan bir
durumdur.
Jean-François Lyotard'a göre postmodern/post-endüstriyel
çağda bilginin konumu değişmiştir. Bilgi artık kendinde bir amaç veya
"kullanım değeri" olmaktan çıkmış; satılmak, takas edilmek ve bir
güç/iktidar aracı olmak üzere üretilen bir meta (pazar değeri) haline
gelmiştir. Büyük anlatılar (üst-anlatılar) inandırıcılığını kaybetmiştir.
İkinci Bölüm: Genel Hatlarıyla Baudrillard Felsefesi
Modernite Eleştiricisi Çağdaş Bir Düşünür Baudrillard
Bir okula, akıma veya militanlığa ait olmayı reddeden Baudrillard;
kendisini "kuramsal terörist" ve "nihilist" olarak tanımlar.
Nietzsche'den Mülhem Olarak Baudrillard
Nietzsche’nin hınç (ressentiment) ve köle ahlakı
eleştirisinden beslenerek "amor fati" (yazgı aşkı) ve baştan çıkarma
ilkelerini öne sürer.
Nietzsche’deki "ebedi dönüş" kavramını, simülasyon
çağındaki mikroskobik/fraktal düzeyde virütik bir tekrarlanma (mikro süreçlerin
rezonansı) olarak yeniden yorumlar.
Kendini hakikatin ve gerçekliğin buharlaştığı, teknolojik
kitle iletişim araçlarıyla "hipergerçekliğin" üretildiği bir dünyada
Nietzscheci anlamda "radikal bir nihilist" olarak konumlar.
Marx'ın Yabancılaşmasından Çağdaş Yabancılaşmaya
Marx’ın kullanım/değişim değeri ve emek-meta analiziyle işe
başlayan Baudrillard, Marksizmi aşarak göstergebilimsel ve simgesel değişim
(Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm) alanına evrilir.
Yabancılaşmanın artık sadece üretim ve emek üzerinden değil,
tüketim, imajlar, göstergeler ve sanal değerler üzerinden gerçekleştiğini savunur.
Yabancılaşma artık yalnızca maddi ürünleri değil; kültürü,
insani ilişkileri ve beden algısını denetim altına almıştır.
Baudrillard'ın Eserleri ve Simülasyon Kavramı Çevresinde Tahlilleri
Birey; elindeki cep telefonu, başındaki kulaklık, önündeki
bilgisayar ve televizyon ile yaşadığı "şimdi"den ve fiziksel mekândan
koparak sanal bir dünya inşa eder.
Modern insan; gelişen iletişim araçlarıyla birlikte artık
fiziksel/dışsal olarak da çevresine duyarsızlaşmış bir "zombi/insan"
ya da "medya terminali" haline gelmiştir.
Kitle iletişim araçları insanı gerçeklikten koparıp
"aşırı-gerçeklik" (hipergerçeklik) evrenine sürükler.
Bilişim ve iletişim teknolojilerinin getirdiği kaçınılmaz
şeffaflık, gerçekliğe karşı işlenen "kusursuz cinayet"e sahne olur.
Baudrillard, analizlerinde tüketim, gösterge ve simge
kavramlarına odaklanır.
Tüketim toplumunda nesnelerin kullanım değerinin yerini
"gösterge/değer" almıştır. Tüketim, yalnızca bir ihtiyaç karşılama
eylemi değil; toplumsal statü, prestij ve kurulan bir dil/kültür sistemidir.
Modern toplum ölümü bilimsel ve günlük yaşamdan silmeye
çalışır; ölüleri şehir dışına sürer.
Batı, tarihsel bir sürecin sonuna gelmiş ve başarısız
olmuştur.
Baudrillard, Foucault'nun politika, cinsellik ve iktidar
söylemlerinin simülasyon çağı için gecikmiş ve tarih dışı olduğunu savunur.
Foucault’nun iktidar çözümlemeleri eski çağa aittir; günümüzde iktidar
simülasyon aracılığıyla hipergerçekleşmiş ve parçalanmıştır.
Haber ve kitle iletişim araçları anlamı nötralize eder,
toplumsalı emip yok eder. Kitle; anlam yerine gösteri isteyen, tepkisiz,
gönderenlerin simülasyonu olan bir "kara deliktir".
Kitleler, üzerlerinde oynanan oyunlara aşırı tüketim ve
tepkisizlik göstererek "ters simülasyon" yapar. Böylece metafizikten
patafiziğe (saçma/mizahi yasalar evrenine) geçilir.
Baştan çıkarma, görünüşler dünyasına aittir; anlam ve
iktidar sistemlerini bozan, insanı kendi hakikatinden saptıran bir güçtür.
Genel Felsefesi
Erken Dönem
Nesneler Sistemi, Tüketim Toplumu ve Üretim Aynası.
Bu dönemde Marx’ın ekonomi-politik eleştirisini Saussure’ün
göstergebilimiyle sentezleyerek "göstergenin ekonomi politiğini"
kurar. Tüketimin ihtiyaçlardan ziyade göstergeler ve simülasyon modelleri
üzerinden yürüdüğünü savunur.
Geç Dönem
Marksist çizgiyi tamamen aşarak radikal postmodern söyleme
kayar. Öznenin egemenliğinin bittiği, nesnenin/teknolojinin egemen olduğu,
toplumsalın ve hakikatin çözüldüğü bir "simülasyon düzeni"ni
tanımlar.
Baudrillard, Adorno’nun felsefi tutumuna benzer şekilde,
okuyucuya veya topluma bir "rahatlama" sunmaz; aksine "göze
batan bir kıymık" gibi davranır.
Baudrillard insanlık tarihini kavramsal dönüşümler üzerinden
üç temel çağa ayırır:
Zanaat Çağı: Tanrı, Varlık, Din, Hakikat, Gelenek ve Doğal
Yasalar egemendir. Gösterge ile gösterilen birdir.
Üretim Çağı: İdeoloji, Emek Gücü, Sanayi Devrimi, Sınıflar,
Güç İlişkileri ve Devrim ön plandadır.
Simülasyon Çağı: Simülakr, Kod, Tasarım, Kitle Kültürü,
İkircilik Mantığı ve Felaket egemendir. Gösterge yalnızca başka bir göstergeyle
mübadele edilir; gerçeklik kaybolmuştur.
Gerçeklik teknik nedenlerle "işsiz kalmış" ve
ölmüştür. Model, gerçeğin önüne geçmiştir.
Aşkın bir gerçeklik yok edilmiştir. İnsanın simülasyon
düzeninde gerçeğe ulaşması imkânsızdır.
Üçüncü Bölüm: Simülasyon Kavramı ve Baudrillard'ın Felsefesi
Gerçeklik
Baudrillard’a göre gerçeklik, doğuştan var olan mutlak bir
olgu değil; rasyonel düşünce, dil ve kodlanabilen göstergeler aracılığıyla
toplumun kurguladığı ve boyun eğdiği bir ilkedir.
Aydınlanma ve modern çağın başında düşünce ile gerçeklik
uyumluyken; günümüzde gerçeklik ilkesini yitirmiş, rasyonaliteden ve düşünceden
kopmuştur. Gerçeklik yerini gösteriye, mizansene ve simülasyona bırakmıştır.
Simülasyon çağında model, gerçeğin önüne geçer. Gerçeklik,
modeller aracılığıyla üretilip çoğaltılan bir kopyadan ibarettir.
Gerçeklikle veya onun simülasyonuyla mücadele etmenin yolu
"daha fazla gerçeklik" aramak değil, onunla "üstün
yanılsama" (daha yüksek bir illüzyon) ile yanıt vermektir.
Simülasyon
Baudrillard, 1970'lerde odağına aldığı ve 1980'lerde
kuramlaştırdığı simülasyon kavramını geliştirdikten sonra, Marksist öğretinin
günümüz düzenini anlamada yetersiz kaldığını ifade ederek Marksist
terminolojiyi terk etmiştir.
Latince simulare ve simil kelimelerinden türeyen simulacrum, gerçeğin modeller aracılığıyla
türetilmesini; bir kökenden veya gerçeklikten yoksun olan bir durumu gerçekmiş
gibi gösterme durumunu ifade eder.
Simülasyon evreninde toplumsal olanın yerini içi
boşaltılmış, nötralize edilmiş "kitle" almıştır.
Sanat geçmiş biçimlerin sonsuz kopyalanmasıyla canlılığını
yitirmiş, müstehcenlik estetikleşmiştir.
Simülakrlar
Kavram ilk kez Platon’un Sofist kitabında beğenilmeyen bir
kavram olarak "model" ve "kopya" ayrımı üzerinden
kullanılmıştır. Simülakr; orjinali, gerçeği, ilk örneği olmayan, kendisi zaten
kopya olan bir şeyin kopyasını (kopyanın kopyası) ifade eder.
Sanal
Baudrillard için sanal, simülasyon evresinin en son
aşamasıdır.
Sanal, gerçeğin yerini almakla kalmaz; gerçeğe, siyasete,
tarihe ve geçmiş/gelecek imgelemlerine son verir.
Sanalın denetimi imkânsızdır; bizi patafizik denilen
sınırsız bir alana çeker.
Ayartma
Nesneleri ve kitleleri hakikatinden ve gerçeklik evreninden
saptırarak gizemli/görünüş düzeyine taşıyan bir güç, bir meydan okuma ve
"kötülük ilkesinin silahı"dır.
Medya, moda ve reklamlar aracılığıyla kitleler ayartılır;
göstergeler gerçekten daha güçlü hale getirilir.
Simgesel Değiş Tokuş ve
Yeniden Canlandırma
İlkel toplumlarda simgesel değiş tokuş; canlılar ile ölüler,
insan ile doğa/hayvan arasında sürekli, doğal ve kendiliğinden devam eden bir
yaşam tarzıdır.
Modern toplumda ise bu durum yitirilmiş, yerini mış gibi
yapmaya (simüle etmeye) ve melankolik bir pazarlık sürecine bırakmıştır. Modern
insanın yaptığı değiş tokuş, dünyanın dengesini bozan ruhsuz bir süreçtir.
Yeniden canlandırma, gösterge ile gerçeklik arasındaki
eşdeğerlilik ilkesinden hareket eder ancak simülasyon tarafından simülakra
dönüştürülür.
Kendinden Geçme ve Belirsizlik
Günümüz dünyasında diyalektik mantık değil, "kendinden
geçme" (extase) mantığı hakimdir.
Postmodernitenin en belirgin özelliği belirsizlik ve
rastlantısallık ilkesidir (Heisenberg ilkelerinin toplumsal alana
yansıması). Her şeyin eşdeğerinin olmaması ve takas edilemezliği belirsizliği
doğurur.
Sonuç
Baudrillard’ın felsefesi kurgusal, soyut ve zaman zaman
genellemeci bulunarak eleştirilse de modernleşmenin ve tüketim toplumunun
çıkmazlarını "durum tespiti" yaparak gözler önüne serer.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder