Georges
Sorel - Şiddet Üzerine Düşünceler -
Notlar
Cana Bostan'ın Sunuşu, Jacques Julliard'ın Önsözü, Isaiah
Berlin'in Sonsözüyle
Relflexions sur la violence
Mütercim: Anahid Hazaryan, Telemak Yayınları, 2021
Sunuş
Cana Bostan
Sorel, idealler tarihsel olarak yenilgiye uğrasa bile
faillerin/icracıların değil, ideallerin tarafını tutan bir düşünürdür.
Pozitivist uzmanlara, akademisyenlere ve entelektüellere
mesafe koyar.
Sorel'de mit, kitleleri manipüle eden totaliter anlatılardan
farklı olarak; geçmişin eşitsiz ilişkilerinden beslenen, şimdiki zamanın duygu
rejimini düzenleyen, irrasyonel ama yıkıcı/dönüştürücü bir ifade ve görüntüler
blokudur.
Grev:
Kapitalist/sömürgeci devleti yok etmeyi değil, reformlarla yönetimi devralmayı
(efendisini değiştirmeyi) hedefler. Yasa koyucu/koruyucu burjuva şiddetinin
sınırları içinde kalır.
Proleter Genel Grev: Devlet
gücünü bütünüyle imha etmeyi amaçlar. Burjuva reformizmini, sosyal demokrat
pasifizmi ve entelektüel rehberliği tamamen reddeden anarşist/devrimci bir
eylemdir. Sınıf savaşının silikleşen kutuplarını (burjuvazi ve proletarya)
yeniden netleştirir.
Benjamin; hukukun kurucu ve koruyucu şiddet ikilemini kıran,
hiçbir araca/amaca hizmet etmeyen imha edici şiddeti "saf şiddet"
veya "ilahi şiddet" olarak tanımlar. Proleter genel grev, hukukun ve
devletin dayandığı şiddet tekelini/yasa düzenini ilahi bir şiddet gibi felce
uğratan en somut örnektir.
…
Önsöz
Jacques Julliard
Sorel’in metni hem aşırı sağ (Mussolini, Action Française)
hem de aşırı sol (Gramsci, devrimci sendikalistler) tarafından
sahiplenilmiştir.
Sorel’in kışkırtıcı bir üslupla seçtiği "Şiddet"
kavramı, aslında fiziksel bir vahşeti değil; düzenden, burjuva devletinden ve
reformist uyuşukluktan "devrimci kopuşu" ifade eder. Sorel kişilere
yönelik vahşet eylemlerini reddeder; şiddet ile devletin bencil dayatması olan
"güç" (force) arasında net bir ayrım yapar.
Sorel bir şiddet teorisyeni değil, şiddetin ve toplumsal
hareketlerin sosyoloğudur.
Mit; ütopya ya da
geleceğin rasyonel bir tasarımı değil, kitleleri eyleme geçiren, duyguları ve
iradeyi örgütleyen bütüncül bir imgeler düzenidir.
Genel grev kısa vadeli bir eylem reçetesi veya eskatolojik
bir masal değil, işçi sınıfının burjuvaziye ve Devlete karşı yürüttüğü
mücadeleyi diri tutan ana mittir.
Proleter şiddet (sınıf çatışması), burjuvaziye yeniden sınıf
bilincini kazandırarak toplumsal uyuşukluğu kıran ahlaki bir sıçramadır.
Şiddet Üzerine Düşünceler
İlk Yayına Kısa Önsöz
Şiddet, işçiler açısından anlık ve kısa vadeli bir
reform/pazarlık aracı (taktik) olarak görülmemelidir.
Tarihçinin amacı bireysel eylemlere erdemlilik ödülü
dağıtmak değil; olayın bireysel boyuttan uzak kolektif mantığını, kitleleri
harekete geçiren esas duyguları ve tarihsel yönü anlamaktır.
Politikacıların, konferansçıların ve bekleme odalarındaki
uşakların aksine; tarihsel hareketlerin derinliğini kavramak için anlık politik
çıkarların ve günlük çalkantıların dışında durmak gerekir.
Giriş: Daniel Halevy'ye Mektup
Kötümserlik, tarihsel ve toplumsal koşulları kavramaya
yarayan bir gelenekler metafiziğidir.
(Kötümserliğin tarihsel kökleri)
Yunan kötümserliği, aristokratik, yoksul ve savaşçı dağ
kabilelerinin kahramanlık destanlarından ve geleneklere bağlılığından
doğmuştur.
16. yüzyıl Kalvenciliği; insan soyunun sefaletini ve kaderi
merkeze alan kötümser yapısıyla, inancını askeri bir örgütlenme ve aktif bir
savaş duygusuyla birleştirmiştir. Bu durum, toplumsal/dinsel dönüşümlerde
askeri ve devrimci coşkunun belirleyici rolünü ortaya koyar.
Felsefi eğitimin bizlere aktardığı doğal hukuka dair görüşler,
şiddetin tarihsel rolüyle uyuşmaz.
Doğal hukuk; adil olan iyidir, adil olmayan kötüdür…
Adalete güç verilemedi, çünkü güç, adaletin tersine,
kendisinin haklı olduğunu söyledi. Sonuçta haklı olan güçlü olamadığı için de
güçlü olan haklı oldu.
Proleter şiddet ise... burjuvazinin düzenlediği gücü yadsır
ve bu gücün çekirdeğini oluşturan Devlet'i sileceğini iddia eder.
…
Büyük sosyal hareketlere katılanların eylemleri /mit olarak
kabul edilmeli…
Sendikalistlerin genel grevi ve Marx'ın korkunç devrimi
mittir.
Rasyonalist felsefe, kahramanlık erdemlerini, inançları ve
şehitliği açıklayamaz.
…
Özgürce harekete geçmek, kendi kendine sahip çıkmak, salt
süre içine yerleşmektir.
Ütopya entelektüel bir çalışmanın ürünü olup reformcu
uzlaşmalara yol açarken, mitler bütündür ve parçalanamaz. Günümüzdeki mitler
insanları varolanı yok etmek için savaşa hazırlar, fakat ütopyacılık,
düşüncelerin her zaman için, sistemi ufalayarak gerçekleşebilecek reformlara
doğru yönlenmesine yol açtı.
Mit, temelde bir grubun inançlarına benzer, hareket dili
anlamında bu inançların bir dışavurumudur. Tarihsel betimlemeler düzlemine
uygulanabilmeleri için parçalara bölünmeleri gerekir, fakat bölünemez ve
çürütülemezdir.
Genel grev miti de işçilere sarsılmaz bir güven ve devrimci
çıraklık ahlakı sunar.
…
Bizim rolümüz ancak, burjuva düşünceyi, proletaryayı düşman
sınıfın fikirleri, ya da geleneklerinin işgaline karşı koruyacak şekilde
yadsımak koşuluyla yararlı olabilir.
…
Peynir tüccarı ile müşteri arasındaki pazarlık ekonomik bir
mantığa dayanırken; işçi ve patron arasındaki ilişkiyi "patronun sosyal
görevi" veya "patronun dindarlığı/hayırseverliği" üzerinden
okumak temelsizdir.
Devlet yetkilileri, valiler ve siyasetçiler / Bir toplumsal
yasayı çıkarırken veya grevde geri adım atarken bunu "vicdan, kalbin
sesini dinleme" adı altında sunarlar; oysa belirleyici olan güçten duyulan
korkudur.
1. Sınıf Çatışması ve Şiddet
Parlamenter sosyalistler Marksist "sınıf
çatışması" kavramını istismar ederek onu klasik antik demokrasilerin
demagojik yöntemlerine indirgedi.
Demagoglar kitlelerin yasalarını özerk bir şekilde
hazırlayabildikleri demokrasilerde, zenginlere sürekli saldırarak şehri iki
kampa bölerler.
Demokrasi, vatandaşların soyut eşitliğini savunarak sınıf
bölünmesini reddeder. Ancak seçim kazanmak isteyen burjuva radikalleri sınıf
çatışmasını fark edip "radikal-sosyalist" partiyi kurmuş ve sosyal
barışı burjuvaziden lütuflar kopararak satın alma yoluna gitmiştir.
Bu doğrultuda burjuvazinin korkutularak soyulabileceği
keşfedilmiştir: Deneyimler, biraz baskı uygulanması ve devrimle korkutulması
halinde burjuvazinin kolaylıkla soyulacağını gösteriyor.
Sendikal örgütlenme ise sınıf çatışmasına korporatif bir
tekelcilik değeri verir ancak bu dar zihniyet de uzlaşmacı komisyonlarla
sönümlenebilir.
Toplumsal barışçıların uzlaşma mekanizmaları, ahlaki görev
temeline dayanır fakat bu görev bütünüyle belirlenmemiş bir alandır. Görev
unsurunun feragat, iyilik, özveri gibi duygular üzerinde yükselmesinden
kaynaklanıyor: Peki, kendisini göreve adayanın gerektiği kadar özverili ve iyi
olduğuna kim karar verecek?
İşçiler, uzlaşma veya hakemlik görüşmelerinin ekonomik
temeli olmadığını anladıklarında abartılı talepler biriktirerek birer
"Tiran" gibi davranmaya başlarlar.
Çağdaş sosyal politikanın ve yasaların temelinde
hükümetlerin ödlekliği yatar. Sosyal politikanın en belirleyici öğesinin
hükümetin ödlekliği olduğunu gösteren başka örnekler de seçebilirim.
Burjuvazinin şiddet karşısındaki bu korkaklığı taviz
politikasını besler: Karşı tarafı sürekli daha fazla istemeye zorlamak için
yaşam boyu taviz politikası dışında daha iyi bir yöntem yoktur. Eylemi sadece
vazgeçmekten ibaret her insan ya da her iktidar, sonuçta varlığını parçalayacak
noktaya gelebilir. Yaşamak aynı zamanda direnmektir; direnmeyen ise
parçalanmaya karşı koyamaz.
2. Burjuvazinin Gerilemesi ve Şiddet
Parlamenter sosyalistler proleter şiddeti anlamaktan acizdir.
Bu siyasetçiler için şiddet; ancak seçimlerde koltuk kapmak,
burjuvaziyi "kontrollü bir korku" ile tehdit ederek kendi siyasi
pazarlık güçlerini artırmak ve küçük reformlar (sosyal yasalar) koparmak için
kullanılan bir kaldıraçtır.
İrlandalı lider Parnell'in İngiliz hükümetini tarımsal
kargaşa korkusuyla dize getirmesi gibi, parlamenter sosyalistler de kitlelerin
öfkesini yönetilebilir sınırlarda tutarak "huzur satıcılığı"
yaparlar. Ancak denetimsiz, gerçek bir proleter şiddet bu diplomasi oyununu
tamamen mahveder.
Kendini savunmaktan aciz, "sosyal görev" ve
"kardeşlik" söylemleriyle yumuşayan burjuvazi, kendi tarihsel rolünü
ve kapitalist dinamizmini kaybetmektedir. Bu durum, toplumsal gelişimi belirsiz
bir "demokratik batağa" sürükler.
Kapitalizm yeni çalışma yöntemleri yaratıyor; ücretler
üzerine uyguladığı baskılarla işçi sınıfını isyankâr örgütlenmelerin içine
itiyor; rekabet yoluyla endüstri patronlarını yok ederek kendi politik tabanını
sınırlıyor.
Proleter şiddet; vandalizm ya da barbarlık değil, Marksist
diyalektiğin işlemesini sağlayan tarihsel bir motor/kaldıraçtır.
Ekonominin gerileme döneminde ortaya çıkan devrimler büyük
tehlikeler taşır.
Roma İmparatorluğu'nun ekonomik gerileme sürecindeki
Hıristiyanlaşması ve ardından gelen Barbar işgalleri yıkıcı bir gerilemeye yol
açmıştır.
Fransız Devrimi idari ve askeri kurumlar açısından
monarşinin devamıdır, başarısını o dönemdeki ekonomik ilerlemeye borçludur.
Sınıf çatışması duygusunun saf ve basit hali gibi ortaya
çıkan proleter şiddet, böylece gayet yerinde ve çok kahramanca gözükür;
uygarlığın temel çıkarlarının hizmetindedir... dünyayı barbarlıktan
kurtarabilir.
3. Şiddetle İlgili Önyargılar
1870 yılındaki savaş ve İkinci İmparatorluk'un çöküşü, eski
devrimci ve askeri mitlere yönelik büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır.
Devrim artık destansı bir mitolojiden ziyade, polis
operasyonları ve mahkemelerin iğrenç seansları olarak algılanmaktadır.
Parlamenter sosyalistler, seçmenleri ve burjuvaziyi
ürkütmemek için proleter şiddeti reddederler.
1793 Terör Dönemi / Krallık rejimi ve Engizisyon, adalet
mekanizmasını bir "hak arama aracı" değil, Devlet'in görkemini ve
otoritesini koruma aracı olarak kodlamıştır. Robespierre ve Jakobenler (22
Prairial Yasası ile), bu monarşik ve Engizisyoncu "devlet yargısı"
anlayışını doğrudan miras almışlardır.
18. yüzyıl aydınlanması ve Fizyokratlar, Devleti adeta
"toplumu yeniden tasarlayan mutlak bir tanrı" olarak kurgulamıştır.
Bu devletçi fanatizm, "toplumsal yarar ve insanlığın kurtuluşu" adına
devrim mahkemelerinin keyfi kararlarını, siyasi infazları ve tasfiyeleri
meşrulaştırmıştır.
Dreyfus davası, modern
demokratların da iktidara gelir gelmez aynı devlet yararı (raison d'État)
mekanizmalarını ve fişleme (jurnalcilik) sistemlerini benimsediğini
göstermiştir.
Devlet mekanizmasına dayanan siyasi adalet ve terör; doğası
gereği burjuva zihniyetine, bürokrasiye ve hegemonyaya aittir. Proleter şiddet
ise devletçi bir ezme/cezalandırma mekanizması değil, sınıf ayrımını
netleştiren ve burjuva yozlaşmasına karşı duran araçsız bir doğrudan eylemdir.
Sendikalizmin antimilitarist kampanyası, devleti reforme
etmek değil, tamamen ortadan kaldırmak amacı taşır: Ordu Devlet'in ortaya
koyabileceği en net, en elle tutulur ve köklere en bağlı dışavurumudur.
Sosyalist parlamenterler ise devleti ele geçirdiklerinde bir
orduya ihtiyaç duyacaklarını bildiklerinden ikiyüzlü bir vatanseverlik
sergilerler.
4. Proleter Grevi
Devrimci sendikaların genel grevi, Napolyon'un nihai ve
büyük muharebesine benzer.
Siyasetçiler genel grevden nefret ederler çünkü bu
propaganda hayırseverleri memnun edemeyecek kadar sosyalisttir ve onların
iktidarını tehdit eder.
Genel grev miti, toplumdaki karmaşık çatışmaları iki net
cepheye bölerek Marksist sınıf çatışmasına berraklık kazandırır: Toplum savaş
meydanında iki cepheye, ama sadece iki cepheye bölünmüştür. Pratikte
gözlenlenebilecek hiçbir felsefi açıklama, genel grevin yarattığı çağrışımın
gözler önüne serdiği son derece basit tablonunki kadar canlı bir ışık saçamaz.
Genel grev, sosyal reform politikalarının tüm uzlaştırıcı
etkilerini siler.
Genel grev fikrinin sosyalizm kavramını daha kahraman bir
hale getirmesiyle, ama sadece bu yönüyle bile paha biçilemez bir değere sahip
olduğu görülmelidir.
…
8. yüzyıl pozitivizmi ve burjuvazisi, astronomideki kesin
tahmin (Le Verrier'in Neptün'ü bulması gibi) yeteneğini toplumsal alana
aktarmaya çalışmıştır.
Ahlak, hukuk ve ekonomide aydınlık (yüzeysel/teknik) ve
karanlık (derin/üretken) bölgeler vardır.
Bergson'un felsefeyi yeniden canlandırması, pozitivist
bilimciliğin sınırlılığını göstermiştir. Katoliklik de tüm rasyonelleştirme
çabalarına rağmen dogmatik ve gizemli özünü koruduğu için 19. yüzyılda ayakta
kalabilmiştir.
Ekonomide kambiyo ve para dolaşımı rasyonel ve aydınlıktır;
fakat üretim süreci ulusal geleneklerin, insan psikolojisinin ve karmaşık
ilişkilerin yön verdiği "karanlık" ve gizemli esas alandır.
Sosyalizm, insan faaliyetinin en karmaşık ve karanlık alanı
olan üretim ilişkilerini dönüştürmeyi hedeflediği için rasyonel formüllerle
paketlenemez.
Genel grev fikri, parçalara ayrılıp mantıksal ayrıntılarıyla
analiz edilecek bir program değildir. O, proletaryanın kapitalizmden kopuşunu
betimleyen, kitlelere devrimci ruh ve elem gücü veren bütünsel bir imge
(mit)dir.
5. Politik Genel Grev
Politikacılar, sendikaları ve grevleri kendi seçim çıkarları
için sömürmeye çalışırlar. Demiryolu sendikası sekreteri Guérard örneğinde
olduğu gibi, politikaya alet olan sendikalar her zaman kaybeden taraf olur.
Belçika sendikal hareketin en zayıf olduğu yerdir... halk da
her zaman semeri taşıyan eşek olacaktır…
Politik genel grev, toplumu iki düşman cepheye bölmez;
aksine egemen devlet mekanizmasını güçlendirmeyi hedefler: Politik grev,
politikacıların iktidarına ve bunun sonucunda da finansör müttefiklerinin
faaliyetlerine elverişli koşullarda gerçekleşeceği için oldukça güler yüzlü
gözükür.
Politik grev anlayışı, toplumu yöneten entelektüel elit ile
üreten kitleler olarak ikiye böler: Toplumu ikiye böldüğünü varsaydığı
anlaşılmıştır: Biri, düşünmeyen kitlelerin yerine düşünme görevini üstlenen ve
bu kitleyi değerli ışığından yararlandırmaya yönelttiği için hayranlık
uyandırdığını sanan politik parti şeklindeki elit bir örgütlenmeyi oluştururken,
ikincisi üreticilerin tümüdür.
Demokratik politikacıların temel motivasyonu kıskançlıktır: Kıskançlık
özellikle pasif insanlara özgü bir duygu gibi gözüküyor; şeflerin aktif
duyguları vardır ve kıskançlıkları da... en çok özenilen konumlara ulaşma
açlığına dönüşür.
Antik Yunan'da kahramanca algılanan savaş, politikacıların
elinde yağmacı bir fetihe dönüşür; tıpkı proleter genel grevin kahramanlığına
karşı politik genel grevin işçiyi "kurbanlık koyun" yapması gibi.
Proletarya diktatörlüğü kavramı da eski rejimin monarşik devlet gücü
taklidinden ibarettir ve yeni bir devlet esaretine (État postiche / suni
devlet) yol açar.
Güç ve şiddet
Güç (Force - Burjuva
Gücü): Azınlık tarafından yönetilen mevcut toplumsal ve siyasal düzeni
(Devlet’i) korumayı, kitleleri bu sisteme tabi kılmayı ve otomatik bir itaat
mekanizması yaratmayı amaçlar. Devlet’in yasaları, ordusu, polisi, vergi
sistemi ve hukuku "güç" aygıtlarıdır.
Şiddet (Violence -
Proleter Şiddet): Burjuvazi tarafından kurulan bu otoriter düzeni ve Devlet
mekanizmasını kökten yok etmeyi hedefleyen eylemdir. Proletaryanın devrimci
aracıdır.
Marx'ın "Güç" Analizi
1)
Mekanikleşmiş/Dağılmış Güç: Kapitalizmin
yarattığı otomatizm. İşçilerin gelenekler, eğitim ve alışkanlıklar aracılığıyla
tıpkı mevsim değişikliklerine uyum sağlar gibi kapitalizmin koşullarına
kendiliğinden uyum sağlamasıdır.
2)
Dağılmış Şiddet/Baskı: Mali politikalar, dolaylı
vergiler ve yapay pahalılıklar yoluyla köylü, zanaatkâr ve küçük burjuvazinin
kamulaştırılarak mülksüzleştirilmesi ve işçinin fabrikaya boyun eğmeye
zorlanmasıdır.
3)
Örgütlenmiş/Merkezî Devlet Gücü (İlkel Birikim):
Feodalizmden kapitalizme geçişi hızlandırmak için Devlet iktidarının kaba güç
şeklinde kullanılmasıdır. Sömürgecilik, köleleştirme, devlet kredileri ve
korumacı sistemler bu aşamanın örnekleridir.
Marx’ın yaşadığı dönemde burjuva tarihine dair zengin
malzeme varken, proleter örgütlenmeye dair yeterli tarihsel deneyim yoktu. Bu
nedenle Marx, devrim anını oldukça soyut formüllerle açıklamak zorunda kaldı.
Kautsky, Jaurès ve parlamenter sosyalistler, Marx’taki bu
boşluğu dolduramadılar. Burjuvazinin "güç" edinme mantığını
proletaryaya uyarladılar. Devleti yıkmak yerine onu ele geçirip "sosyalist
Devlet" kurmayı, yani sadece efendileri değiştirmeyi hedeflediler.
Gerçek proleter şiddetin tezahürü sendikalist genel grevdir.
Bu grev türü, burjuva siyasal kurumlarını veya Devlet gücünü taklit etmez;
aksine Devlet mekanizmasını ve burjuva hiyerarşisini tamamen ortadan kaldırmayı
amaçlar.
6. Şiddetin Ahlakı
anayi toplumları ve iktisatçılar (18. yüzyıldan itibaren 3.
Napoléon destekçisi Michel Chevalier gibileri), maddi ilerlemenin ön koşulu
saydıkları "barış ve huzur" adına şiddeti her zaman barbarlığa
gerileme olarak görmüşlerdir.
Bureau'nun Norveç köylüleri üzerine gözlemi / İnsanların
yumuşamış ve kadınsı karakteri, bağımsızlık duygularından... daha tehlikelidir…
Adolf von Harnack’ın araştırmaları, ilk Hıristiyan
şehitlerinin sanıldığı gibi milyonlarca olmadığını (örneğin 180-220 yılları
arasında Kuzey Afrika'da sadece 24 şehit olduğunu) ve Hıristiyan
aristokratların Roma toplumuyla uyum içinde yaşadığını gösterir.
Hıristiyanlığın putperest dünyadan tam bir zihinsel ve
ruhsal kopuş yaşaması, akıtılan kanın miktarından değil; yaşanan birkaç
kahramanlık örneğinin "Deccal ve Kıyamet Felaketi Miti" ile
birleştirilmesinden kaynaklanmıştır.
Proletaryanın da kapitalist düzenden kopması için kan
dökülmesine veya oluk oluk dehşete gerek yoktur. Genel Grev felaket miti, tekil
grevleri ve kargaşaları büyüterek işçilere Hıristiyanlıktaki kıyamet coşkusuna
benzer bir kopuş ve mücadele ruhu kazandırır.
…
Eskiden okul eğitiminin temel unsuru olan fiziksel cezalar
ve dayak, Kilise pedagojisinin bir parçasıydı.
Eskiden dökümhanelerde ve atölyelerde "büyük
külotlular" (grosses culottes) denilen usta/diktatör figürlerin fiziksel
baskısı ve kalfalık örgütlerinin kanlı kavgaları egemendi. Makinelerin gelişimi
ve serbest işgücü piyasası bu fiziki şiddet geleneklerini tasfiye etmiştir.
Kamuoyu bu sert alışkanlıkların terk edilmesini "ahlaki
bir ilerleme" olarak yorumlamış, her türlü şiddetin kötü olduğu yönündeki
burjuva dogmasını sorgulamadan benimsemiştir.
Eski tehlikeli sınıfların işlediği kaba ve fiziksel şiddet
suçları gerilerken; hırsızlık, yalan, dolandırıcılık, sahte iflas ve
spekülasyon gibi kurnazlığa dayalı suçlar muazzam şekilde artmıştır.
Burjuva hukuku ve kamuoyu, para kaybını telafi edilebilir
bir zarar olarak gördüğü için kurnazlık ve yolsuzluk suçlarına (özellikle
zengin spekülatörler, politikacılar ve tüccarlar söz konusu olduğunda) son
derece hafif cezalar ve büyük bir bağışlayıcılıkla yaklaşır.
Demokratik rejimler fiziksel kaba gücü değil, politikayla iç
içe geçmiş kurnaz suç örgütlerini ve gizli şebekeleri kullanır.
Fransa'daki Radikal hükümet (Émile Combes dönemi) Mason
locaları aracılığıyla ordu mensuplarını fişlemiş, jurnalcilik yapmıştır. Burjuva
demokrasisi, bu kurnaz ve ahlaksız yöntemi "Cumhuriyet'i koruma" adı
altında meşrulaştırmış ve faillerini af yasalarıyla korumuştur.
…
Burjuva demokrasilerindeki sendikalaşma reformları…
Modern ahlak yücelik (sublime) arayışındadır.
Ancak aklın devreye girdiği yerde insan, egoistçe mazeretler
üreterek sorumluluktan kaçar.
Hıristiyanlığın gerçek ahlaki coşkusu insanları
"kötülük ordusuna karşı iyilik ordusu" olarak savaştıran şehitlik,
manastır yaşamı veya mezhep çatışmalarında yatar.
Çatışma bittiğinde din bile
rüşvete, ayinciliğe ve yozlaşmaya batmaktadır.
Yücelik (sublime), bireysel arzuların eğitimiyle değil;
kitlesel savaş hali, destansı mücadeleler ve devrimci mitler sayesinde doğar.
Kautsky'nin tespiti doğrudur: "Proletaryanın etiği
devrimci esinlerinden kaynaklanıyor... Proletaryayı alçalmaktan kurtaran da
devrim fikridir."
Anglo-Sakson sendikacılığı ise kurnazlığa dayandığı için
ahlaki temelden yoksundur ve ikiyüzlüdür.
7. Üreticilerin Ahlakı
Fransa geleneklerini yitirdi... ilkelerine inanmaktan
vazgeçti…
Hükümetin okul müfredatlarına doldurduğu soyut ve formülsel
laik ahlak dersleri (Ferdinand Buisson örneği) toplumu ahlaklandırmaktan
uzaktır ve etkisini yitirmiştir.
Ütopyacılar ve parlamenter sosyalistler "Adalet"
sözcüğünü o kadar kötüye kullanmışlardır ki, Rosa Luxemburg bu kavramı
reformistlerin bindiği "topal bir at" (Rocinante) olarak
nitelendirmiştir.
Seçim demokrasisi, büyük ölçüde Borsa dünyasına benzer...
Demokrasi, utanma sıkılma bilmeyen finansçıların düşlediği bir Bolluk Ülkesidir.
Politikacılar kitleleri kandırır, gazeteleri satın alır,
vergi mükelleflerini soyar ve bunu yasa kılıfına uydururlar.
"Yeni Ekol" (Devrimci Sendikalistler), burjuva
demokrasisinin ve borsa tipi siyasetin çürümüşlüğünü reddettiği için
parlamenter sosyalistler tarafından "anarşist" olmakla suçlanır.
…
Renan ahlaki değerlerin gerilemesinden endişe duyuyordu.
Yenilenme yer altında çalışan ve Yahudiliğin Antik dünyadan
ayrılması gibi modern dünyadan ayrılan bir sınıf tarafından
gerçekleştirilecektir.
…
Nietzsche'nin efendi ahlakı ve Homeros kahramanları…
Soylu ırklara ait gözüpekliği; çılgın, tuhaf ve doğaçlama
yürekliliği; (Kahramanların) her yok edişte, zaferin ve kıyımın tüm şehvetinden
tattıkları korkunç zevk ve derin haz…
Efendi ahlakı günümüzde yok olmamıştır; ABD'nin büyümesinde,
Vahşi Batı'yı fetheden, işe ve başarıya dönük yaratıcı enerjiye sahip Amerikan
("Yanki") tipinde yaşamaktadır.
Modern uygarlıkta erdemin temeli manastırlardaki
çilecilikten çıkıp aile içi değerlere (cinsel sadakat, insana saygı, güçsüze
adanmışlık) kaymıştır.
Antik Yunan'ın çöküş döneminde Aristoteles, üretim ve
savaştan uzaklaşan, kentli elitlerin ve tüketicilerin ahlakını (hoşsohbetlik,
arkadaşlık, doğru ortamda bulunma) sistematize etmiştir. Katolik teologlar da
üretici değil tüketici bakış açısına sahip oldukları için Aristoteles ahlakını
benimsemişlerdir.
Aristoteles'e göre kölenin üretimi düşünmesine gerek yoktur;
sadece tembellik etmeyecek kadar az bir erdem yetersizdir ve kararları
kahya/efendi verir.
Devrimci sendikalizm, işçiyi pasif bir araç olarak gören bu
köleci/tüketici ahlakını reddeder.
…
Hakiki ahlaki disiplin, özgürlük savaşlarındaki askerin
bireysel kahramanlığına benzer: Özgürlük savaşları sırasında her asker, bir
liderin komutasındaki mekanizmanın parçası olmaktan ziyade, çarpışmada çok
önemli şeyler başarmış bir kişi olarak değerlendirilirdi.
Genel grev de bu bireysel ve üretici gücün dışavurumudur ve
siyasetçileri bu yüzden korkutur: devrimci sendikalistler, üreticinin yaşamsal
bireyselliğini yüceltmek istiyorlar; dolayısıyla devrimi yeni bir azınlığın
iktidarına teslim etmeye doğru yönlendiren politikacıların çıkarlarına karşı
çalışıyorlar; Devlet'in temellerini çökertiyorlar.
…
Özgür üretici, her tür örneği aşmak isteyen bir sanatçı
gibidir.
Grevcilerin ihanete karşı duyduğu öfke, askerin görev
dürüstlüğüne benzer.
Genel grev miti bu epik ve yaratıcı ahlakı sağlar: Proleter
şiddetin yol açtığı duygular aracılığıyla yenilenen genel grev fikrinin,
tamamen epik bir düşünce tarzı yarattığını ve aynı zamanda ruhun tüm gücünü,
özgür ve fazlasıyla ilerlemeci bir üretim sistemiyle çalışan işliğin
kurulmasına yönlendirdiğini gösterdi. Sosyalizm modern dünyanın kurtuluşunu
sağlamak için gereken yüksek ahlaki değerleri şiddete borçludur.
…
Ekler
Birlik ve Çokluk
Günlük yaşamda yurttaşlara aynı kuralları uygulayan
hiyerarşik otorite, toplumsal birliğin sürekli hissedilmesine yol açar. Sağduyu
bu yüzeysel birliği kabul etse de, derin arzuların ve yaşamın ciddi
sorunlarının tartışıldığı sosyal felsefe alanında birlik fikri dogmatik bir
zorunluluk olarak kabul edilemez.
19. yüzyıl sosyolojisi, prestij kazanmak adına toplumu
biyolojik bir organizmaya (hayvan kolonilerine) benzetmiştir.
Hayvan kolonilerinde tek tek ögelerin merkez otoriteye tam
bağımlılığı vardır. Oysa Batı toplumları, Hıristiyanlık ve ahlak anlayışı
sayesinde bireysel vicdanın ve sonsuz değerin farkına varmıştır.
Antik Yunan'da (özellikle Platon ve Aristoteles'te) mutlak
kent birliği idealize edilmiştir. Kentin düzenini bozan haydutlar, gezgin
şarkıcılar veya Epiktetos/Nilus çizgisindeki çileciler gibi marjinal/anarşik
tipler bu klasik politika felsefesinin dışında tutulmuştur. Aristoteles, boyun
eğdirilemeyen devasa kahraman/deha tipini ancak sürgün ya da ölümle
çözülebilecek istisnai bir durum olarak görür.
Doğu çileciliği manastırlarla sınırlıyken, Reform ve Martin
Luther manastır mistisizmini sıradan inananların gündelik yaşamına taşımaya
çalışmıştır. Ancak gündelik hayatın keşmekeşindeki sıradan insan için mistik
tefekkür imkansız olduğundan, bu yaklaşım Protestanlığın zayıflamasına veya
inançsızlığa yol açmıştır.
Rousseau, Püritenler ve Fransız Devrimi yasa koyucuları,
insanı somut tarihsel, ulusal ve ekonomik koşullarından soyutlayarak mutlak ve
tarihsiz bir insan kavramı üzerinden anayasalar üretmişlerdir.
Soyut insana yazılan yasalar aslında kimse için
yazılmamıştır.
Teologlar, Kilise'nin otoritesini doğrudan Tanrı'dan alan
yegane güç olduğunu ve dünyevi iktidarların (Devlet) Papalığa tabi olması
gerektiğini öne sürmüşlerdir.
Devlete ve mevcudiyete uyum sağlamak isteyen Katolikler zamanla
edilgenleşmiş, haklarını ve güçlerini kaybetmişlerdir (XIII. Leo'nun tavizci
politikalarının başarısızlığı gibi).
ilise'nin gücü, genel üye kalabalığından değil; manastır
disipliniyle yetişmiş, tavizsiz, adanmış "elit birliklerinden"
(tarikatlar/keşişler) gelmektedir. Proletaryanın da parlamenter uzlaşmalara ve
geniş ama kararsız kitlelere bel bağlamak yerine; diremption (ayrışma) metodunu
benimseyen, devrimci grevlerle safları netleştiren adanmış elit gruplarla
mücadele etmesi gerekir.
Şiddetin Özrü
Şiddet, burjuva devrimlerinin iğrençliklerini dışlayan,
ahlakı temizleyen bir savaştır.
Grevler, bakkal ile tüccar arasındaki geçici ticari bağ
kesintisi değildir; grev doğrudan bir savaş fenomenidir. Dolayısıyla şiddet,
grevlerin doğasında vardır ve bunu yok saymak büyük bir yalandır.
Yoksullara efendilerine karşı kıskançlık veya kin
beslememeyi öğütlemek işe yaramaz; çünkü demokrasi gücünü bu duygulardan alır.
Sosyal savaş ise her örgütlü orduda gelişen şeref duygusuna seslenerek, ahlakın
etkisiz kaldığı kötücül duyguları yok eder.
Lenin Hakkında
İsviçreli yazar Paul Seippel, Journal de Genève’deki
yazısında Doğu'dan gelen devrimci dalgaya karşı uyarılarda bulunur. Sorel'in
Şiddet Üzerine Düşünceler kitabındaki güç doktrinini eleştirerek; Lenin ve
Troçki'nin Sorel'in ilkelerini ürkütücü bir mantıkla uyguladıklarını ve
azınlığın zorbaca egemenliğini kurduklarını iddia eder.
Georges Sorel'in Daniel Halevy ve Marcel Dalbertoz'a Mektupları
Mektuplaşmalar, Şiddet Üzerine Düşünceler’in Mayıs 1908’deki
ilk basımından önceki hazırlık, düzeltme ve yayınevi süreçlerini (özellikle
Pages libres ve Le Mouvement socialiste çevresini) detaylandırır.
Otobiyografik Mektup (1910)
Sorel, 2 Kasım 1847'de Cherbourg'da doğmuştur.
École des ponts et chaussées’yi tamamlayıp 1871'de mühendis
unvanı almıştır.
891'de Légion d'honneur nişanı almış ve 1. sınıf
mühendisliğe terfi etmiştir. 1892’de kendi isteğiyle istifa etmiştir.
1875'te Lyon'da tanıştığı ve 1897'de kaybettiği eşini,
entelektüel ve sosyalist yazar varlığının en temel parçası olarak görür.
Eşinin kaybından sonra yeğeninin ailesiyle
Boulogne-sur-Seine’deki küçük bir evde yaşamıştır.
1895-1897 yılları arasında Lafargue, Deville ve Alfred
Bonnet ile birlikte Le Devenir social adlı dergide yoğun bir şekilde çalışmış,
dergi içeriğinin üçte birini bizzat kaleme almıştır.
27 Ağustos 1922'de vefat etmiştir.
Sonsöz - Isaiah Berlin
Sorel farklı düşünürlerce "yıkıcı bir deha",
"romantik bir gazeteci", "kan arzulayan bir karamsar" veya
"sosyalizmin tek orijinal düşünürü" olarak tanımlanmıştır.
Sorel sistemli bir doktrin sunmaz; "anın ihtiyacına
göre" yazar.
Sorel’in ana fikri (idée maîtresse), insanın pasif bir
şekilde akıntıya kapılan değil, doğaya ve çevresine kendi kişiliğinin damgasını
vuran yaratıcı bir "üretici" (producteur) olduğudur.
Sorel, bilimsel rasyonalizmin gerçekliği tam olarak
açıklayabileceği fikrini reddeder.
Robespierre ve Jakobenler gibi fanatik kuramcılar, hayatı
soyut doğrulara indirgemeye çalışarak insan iradesini sakatlamışlardır.
Sorel, Sokrates öncesi Homeros dönemi Yunan toplumunun
canlılığını, cesaretini ve fedakarlığını över. Sokrates'i ise şüphecilik ve
soyut kuramlarla bu kahramanca yapıyı bozan "baş entelektüel" olarak
suçlar.
İşçileri bir arada tutan şey maddi çıkarlar veya parti
programı değil; birlikte çalışmanın, cansız doğaya ve burjuvazinin baskısına
karşı direnmenin yarattığı manevi bağdır.
Sorel’e göre Marksizmin en zayıf noktası, insan hayatında
belirleyici rol oynayan mutlak ahlaki değerleri ve etik doktrini ihmal
etmesidir.
Sorel ütopyayı, entelektüellerin kafalarında kurguladığı,
gerçeklikten kopuk, parçalanıp monte edilebilen soyut bir "burjuva
tasarımı" olarak görerek reddeder. Mit ise parçalanamaz bir bütündür;
rasyonel olmaması nedeniyle akademisyenler ve bilgelerce çürütülemez.
İşçileri tekdüzeliğin ve bürokratik manipülasyonun üzerine
çıkaracak biricik mit "sendikalist genel grev"dir. Bu grev, daha
yüksek ücret için yapılan rasyonel pazarlıklar (siyasal grev) değil; mevcut
kapitalist ve bürokratik düzenin tepetaklak edilmesi için atılan destansı,
kolektif bir adımdır.
Şiddet (Violence): Saldırganlık değil, arındırıcı bir
direniştir. Şiddet olmadan yaşamın yenilenmesi, Homerosvari bir yalınlığa veya
ilk Hristiyan şehitlerinin kahramanca ruhuna dönüş imkansızdır. Şiddet,
işçilerin kendi sınıfsal özlerini koruyarak sistemden tamamen tecrit olmalarını
sağlar.
Sorel’i en çok heyecanlandıran figür Lenin ve Bolşevik
Devrimi olmuştur. Bolşeviklerin demokrasi düşmanlığını, entelektüel
karşıtlığını ve kitleleri destansı bir düzleme çekişini "katıksız
sendikalizm" olarak selamlamıştır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder