1 Şubat 2022 Salı

Georges Sorel - Şiddet Üzerine Düşünceler - Notlar

Georges Sorel - Şiddet Üzerine Düşünceler - Notlar

Cana Bostan'ın Sunuşu, Jacques Julliard'ın Önsözü, Isaiah Berlin'in Sonsözüyle

Relflexions sur la violence

Mütercim: Anahid Hazaryan, Telemak Yayınları, 2021

 


Sunuş

Cana Bostan

Sorel, idealler tarihsel olarak yenilgiye uğrasa bile faillerin/icracıların değil, ideallerin tarafını tutan bir düşünürdür.

Pozitivist uzmanlara, akademisyenlere ve entelektüellere mesafe koyar.

 

Sorel'de mit, kitleleri manipüle eden totaliter anlatılardan farklı olarak; geçmişin eşitsiz ilişkilerinden beslenen, şimdiki zamanın duygu rejimini düzenleyen, irrasyonel ama yıkıcı/dönüştürücü bir ifade ve görüntüler blokudur.

 

Grev: Kapitalist/sömürgeci devleti yok etmeyi değil, reformlarla yönetimi devralmayı (efendisini değiştirmeyi) hedefler. Yasa koyucu/koruyucu burjuva şiddetinin sınırları içinde kalır.

Proleter Genel Grev: Devlet gücünü bütünüyle imha etmeyi amaçlar. Burjuva reformizmini, sosyal demokrat pasifizmi ve entelektüel rehberliği tamamen reddeden anarşist/devrimci bir eylemdir. Sınıf savaşının silikleşen kutuplarını (burjuvazi ve proletarya) yeniden netleştirir.

 

Benjamin; hukukun kurucu ve koruyucu şiddet ikilemini kıran, hiçbir araca/amaca hizmet etmeyen imha edici şiddeti "saf şiddet" veya "ilahi şiddet" olarak tanımlar. Proleter genel grev, hukukun ve devletin dayandığı şiddet tekelini/yasa düzenini ilahi bir şiddet gibi felce uğratan en somut örnektir.

 

Önsöz

Jacques Julliard

Sorel’in metni hem aşırı sağ (Mussolini, Action Française) hem de aşırı sol (Gramsci, devrimci sendikalistler) tarafından sahiplenilmiştir.

Sorel’in kışkırtıcı bir üslupla seçtiği "Şiddet" kavramı, aslında fiziksel bir vahşeti değil; düzenden, burjuva devletinden ve reformist uyuşukluktan "devrimci kopuşu" ifade eder. Sorel kişilere yönelik vahşet eylemlerini reddeder; şiddet ile devletin bencil dayatması olan "güç" (force) arasında net bir ayrım yapar.

Sorel bir şiddet teorisyeni değil, şiddetin ve toplumsal hareketlerin sosyoloğudur.

 

Mit; ütopya ya da geleceğin rasyonel bir tasarımı değil, kitleleri eyleme geçiren, duyguları ve iradeyi örgütleyen bütüncül bir imgeler düzenidir.

 

Genel grev kısa vadeli bir eylem reçetesi veya eskatolojik bir masal değil, işçi sınıfının burjuvaziye ve Devlete karşı yürüttüğü mücadeleyi diri tutan ana mittir.

 

Proleter şiddet (sınıf çatışması), burjuvaziye yeniden sınıf bilincini kazandırarak toplumsal uyuşukluğu kıran ahlaki bir sıçramadır.

 

Şiddet Üzerine Düşünceler

İlk Yayına Kısa Önsöz

Şiddet, işçiler açısından anlık ve kısa vadeli bir reform/pazarlık aracı (taktik) olarak görülmemelidir.

Tarihçinin amacı bireysel eylemlere erdemlilik ödülü dağıtmak değil; olayın bireysel boyuttan uzak kolektif mantığını, kitleleri harekete geçiren esas duyguları ve tarihsel yönü anlamaktır.

 

Politikacıların, konferansçıların ve bekleme odalarındaki uşakların aksine; tarihsel hareketlerin derinliğini kavramak için anlık politik çıkarların ve günlük çalkantıların dışında durmak gerekir.

 

Giriş: Daniel Halevy'ye Mektup

Kötümserlik, tarihsel ve toplumsal koşulları kavramaya yarayan bir gelenekler metafiziğidir.

 

(Kötümserliğin tarihsel kökleri)

Yunan kötümserliği, aristokratik, yoksul ve savaşçı dağ kabilelerinin kahramanlık destanlarından ve geleneklere bağlılığından doğmuştur.

16. yüzyıl Kalvenciliği; insan soyunun sefaletini ve kaderi merkeze alan kötümser yapısıyla, inancını askeri bir örgütlenme ve aktif bir savaş duygusuyla birleştirmiştir. Bu durum, toplumsal/dinsel dönüşümlerde askeri ve devrimci coşkunun belirleyici rolünü ortaya koyar.

 

Felsefi eğitimin bizlere aktardığı doğal hukuka dair görüşler, şiddetin tarihsel rolüyle uyuşmaz.

Doğal hukuk; adil olan iyidir, adil olmayan kötüdür…

Adalete güç verilemedi, çünkü güç, adaletin tersine, kendisinin haklı olduğunu söyledi. Sonuçta haklı olan güçlü olamadığı için de güçlü olan haklı oldu.

Proleter şiddet ise... burjuvazinin düzenlediği gücü yadsır ve bu gücün çekirdeğini oluşturan Devlet'i sileceğini iddia eder.

 

Büyük sosyal hareketlere katılanların eylemleri /mit olarak kabul edilmeli…

Sendikalistlerin genel grevi ve Marx'ın korkunç devrimi mittir.

 

Rasyonalist felsefe, kahramanlık erdemlerini, inançları ve şehitliği açıklayamaz.

 

Özgürce harekete geçmek, kendi kendine sahip çıkmak, salt süre içine yerleşmektir.

Ütopya entelektüel bir çalışmanın ürünü olup reformcu uzlaşmalara yol açarken, mitler bütündür ve parçalanamaz. Günümüzdeki mitler insanları varolanı yok etmek için savaşa hazırlar, fakat ütopyacılık, düşüncelerin her zaman için, sistemi ufalayarak gerçekleşebilecek reformlara doğru yönlenmesine yol açtı.

Mit, temelde bir grubun inançlarına benzer, hareket dili anlamında bu inançların bir dışavurumudur. Tarihsel betimlemeler düzlemine uygulanabilmeleri için parçalara bölünmeleri gerekir, fakat bölünemez ve çürütülemezdir.

Genel grev miti de işçilere sarsılmaz bir güven ve devrimci çıraklık ahlakı sunar.

 

Bizim rolümüz ancak, burjuva düşünceyi, proletaryayı düşman sınıfın fikirleri, ya da geleneklerinin işgaline karşı koruyacak şekilde yadsımak koşuluyla yararlı olabilir.

 

Peynir tüccarı ile müşteri arasındaki pazarlık ekonomik bir mantığa dayanırken; işçi ve patron arasındaki ilişkiyi "patronun sosyal görevi" veya "patronun dindarlığı/hayırseverliği" üzerinden okumak temelsizdir.

 

Devlet yetkilileri, valiler ve siyasetçiler / Bir toplumsal yasayı çıkarırken veya grevde geri adım atarken bunu "vicdan, kalbin sesini dinleme" adı altında sunarlar; oysa belirleyici olan güçten duyulan korkudur.

 

1. Sınıf Çatışması ve Şiddet

Parlamenter sosyalistler Marksist "sınıf çatışması" kavramını istismar ederek onu klasik antik demokrasilerin demagojik yöntemlerine indirgedi.

Demagoglar kitlelerin yasalarını özerk bir şekilde hazırlayabildikleri demokrasilerde, zenginlere sürekli saldırarak şehri iki kampa bölerler.

 

Demokrasi, vatandaşların soyut eşitliğini savunarak sınıf bölünmesini reddeder. Ancak seçim kazanmak isteyen burjuva radikalleri sınıf çatışmasını fark edip "radikal-sosyalist" partiyi kurmuş ve sosyal barışı burjuvaziden lütuflar kopararak satın alma yoluna gitmiştir.

Bu doğrultuda burjuvazinin korkutularak soyulabileceği keşfedilmiştir: Deneyimler, biraz baskı uygulanması ve devrimle korkutulması halinde burjuvazinin kolaylıkla soyulacağını gösteriyor.

Sendikal örgütlenme ise sınıf çatışmasına korporatif bir tekelcilik değeri verir ancak bu dar zihniyet de uzlaşmacı komisyonlarla sönümlenebilir.

 

Toplumsal barışçıların uzlaşma mekanizmaları, ahlaki görev temeline dayanır fakat bu görev bütünüyle belirlenmemiş bir alandır. Görev unsurunun feragat, iyilik, özveri gibi duygular üzerinde yükselmesinden kaynaklanıyor: Peki, kendisini göreve adayanın gerektiği kadar özverili ve iyi olduğuna kim karar verecek?

İşçiler, uzlaşma veya hakemlik görüşmelerinin ekonomik temeli olmadığını anladıklarında abartılı talepler biriktirerek birer "Tiran" gibi davranmaya başlarlar.

 

Çağdaş sosyal politikanın ve yasaların temelinde hükümetlerin ödlekliği yatar. Sosyal politikanın en belirleyici öğesinin hükümetin ödlekliği olduğunu gösteren başka örnekler de seçebilirim.

Burjuvazinin şiddet karşısındaki bu korkaklığı taviz politikasını besler: Karşı tarafı sürekli daha fazla istemeye zorlamak için yaşam boyu taviz politikası dışında daha iyi bir yöntem yoktur. Eylemi sadece vazgeçmekten ibaret her insan ya da her iktidar, sonuçta varlığını parçalayacak noktaya gelebilir. Yaşamak aynı zamanda direnmektir; direnmeyen ise parçalanmaya karşı koyamaz.

 

2. Burjuvazinin Gerilemesi ve Şiddet

Parlamenter sosyalistler proleter şiddeti anlamaktan acizdir.

Bu siyasetçiler için şiddet; ancak seçimlerde koltuk kapmak, burjuvaziyi "kontrollü bir korku" ile tehdit ederek kendi siyasi pazarlık güçlerini artırmak ve küçük reformlar (sosyal yasalar) koparmak için kullanılan bir kaldıraçtır.

 

İrlandalı lider Parnell'in İngiliz hükümetini tarımsal kargaşa korkusuyla dize getirmesi gibi, parlamenter sosyalistler de kitlelerin öfkesini yönetilebilir sınırlarda tutarak "huzur satıcılığı" yaparlar. Ancak denetimsiz, gerçek bir proleter şiddet bu diplomasi oyununu tamamen mahveder.

 

Kendini savunmaktan aciz, "sosyal görev" ve "kardeşlik" söylemleriyle yumuşayan burjuvazi, kendi tarihsel rolünü ve kapitalist dinamizmini kaybetmektedir. Bu durum, toplumsal gelişimi belirsiz bir "demokratik batağa" sürükler.

 

Kapitalizm yeni çalışma yöntemleri yaratıyor; ücretler üzerine uyguladığı baskılarla işçi sınıfını isyankâr örgütlenmelerin içine itiyor; rekabet yoluyla endüstri patronlarını yok ederek kendi politik tabanını sınırlıyor.

 

Proleter şiddet; vandalizm ya da barbarlık değil, Marksist diyalektiğin işlemesini sağlayan tarihsel bir motor/kaldıraçtır.

 

Ekonominin gerileme döneminde ortaya çıkan devrimler büyük tehlikeler taşır.

Roma İmparatorluğu'nun ekonomik gerileme sürecindeki Hıristiyanlaşması ve ardından gelen Barbar işgalleri yıkıcı bir gerilemeye yol açmıştır.

Fransız Devrimi idari ve askeri kurumlar açısından monarşinin devamıdır, başarısını o dönemdeki ekonomik ilerlemeye borçludur.

 

Sınıf çatışması duygusunun saf ve basit hali gibi ortaya çıkan proleter şiddet, böylece gayet yerinde ve çok kahramanca gözükür; uygarlığın temel çıkarlarının hizmetindedir... dünyayı barbarlıktan kurtarabilir.

 

3. Şiddetle İlgili Önyargılar

1870 yılındaki savaş ve İkinci İmparatorluk'un çöküşü, eski devrimci ve askeri mitlere yönelik büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır.

Devrim artık destansı bir mitolojiden ziyade, polis operasyonları ve mahkemelerin iğrenç seansları olarak algılanmaktadır.

 

Parlamenter sosyalistler, seçmenleri ve burjuvaziyi ürkütmemek için proleter şiddeti reddederler.

 

1793 Terör Dönemi / Krallık rejimi ve Engizisyon, adalet mekanizmasını bir "hak arama aracı" değil, Devlet'in görkemini ve otoritesini koruma aracı olarak kodlamıştır. Robespierre ve Jakobenler (22 Prairial Yasası ile), bu monarşik ve Engizisyoncu "devlet yargısı" anlayışını doğrudan miras almışlardır.

18. yüzyıl aydınlanması ve Fizyokratlar, Devleti adeta "toplumu yeniden tasarlayan mutlak bir tanrı" olarak kurgulamıştır. Bu devletçi fanatizm, "toplumsal yarar ve insanlığın kurtuluşu" adına devrim mahkemelerinin keyfi kararlarını, siyasi infazları ve tasfiyeleri meşrulaştırmıştır.

 

Dreyfus davası, modern demokratların da iktidara gelir gelmez aynı devlet yararı (raison d'État) mekanizmalarını ve fişleme (jurnalcilik) sistemlerini benimsediğini göstermiştir.

 

Devlet mekanizmasına dayanan siyasi adalet ve terör; doğası gereği burjuva zihniyetine, bürokrasiye ve hegemonyaya aittir. Proleter şiddet ise devletçi bir ezme/cezalandırma mekanizması değil, sınıf ayrımını netleştiren ve burjuva yozlaşmasına karşı duran araçsız bir doğrudan eylemdir.

 

Sendikalizmin antimilitarist kampanyası, devleti reforme etmek değil, tamamen ortadan kaldırmak amacı taşır: Ordu Devlet'in ortaya koyabileceği en net, en elle tutulur ve köklere en bağlı dışavurumudur.

Sosyalist parlamenterler ise devleti ele geçirdiklerinde bir orduya ihtiyaç duyacaklarını bildiklerinden ikiyüzlü bir vatanseverlik sergilerler.

 

4. Proleter Grevi

Devrimci sendikaların genel grevi, Napolyon'un nihai ve büyük muharebesine benzer.

 

Siyasetçiler genel grevden nefret ederler çünkü bu propaganda hayırseverleri memnun edemeyecek kadar sosyalisttir ve onların iktidarını tehdit eder.

 

Genel grev miti, toplumdaki karmaşık çatışmaları iki net cepheye bölerek Marksist sınıf çatışmasına berraklık kazandırır: Toplum savaş meydanında iki cepheye, ama sadece iki cepheye bölünmüştür. Pratikte gözlenlenebilecek hiçbir felsefi açıklama, genel grevin yarattığı çağrışımın gözler önüne serdiği son derece basit tablonunki kadar canlı bir ışık saçamaz.

Genel grev, sosyal reform politikalarının tüm uzlaştırıcı etkilerini siler.

 

Genel grev fikrinin sosyalizm kavramını daha kahraman bir hale getirmesiyle, ama sadece bu yönüyle bile paha biçilemez bir değere sahip olduğu görülmelidir.

 

8. yüzyıl pozitivizmi ve burjuvazisi, astronomideki kesin tahmin (Le Verrier'in Neptün'ü bulması gibi) yeteneğini toplumsal alana aktarmaya çalışmıştır.

Ahlak, hukuk ve ekonomide aydınlık (yüzeysel/teknik) ve karanlık (derin/üretken) bölgeler vardır.

 

Bergson'un felsefeyi yeniden canlandırması, pozitivist bilimciliğin sınırlılığını göstermiştir. Katoliklik de tüm rasyonelleştirme çabalarına rağmen dogmatik ve gizemli özünü koruduğu için 19. yüzyılda ayakta kalabilmiştir.

 

Ekonomide kambiyo ve para dolaşımı rasyonel ve aydınlıktır; fakat üretim süreci ulusal geleneklerin, insan psikolojisinin ve karmaşık ilişkilerin yön verdiği "karanlık" ve gizemli esas alandır.

Sosyalizm, insan faaliyetinin en karmaşık ve karanlık alanı olan üretim ilişkilerini dönüştürmeyi hedeflediği için rasyonel formüllerle paketlenemez.

 

Genel grev fikri, parçalara ayrılıp mantıksal ayrıntılarıyla analiz edilecek bir program değildir. O, proletaryanın kapitalizmden kopuşunu betimleyen, kitlelere devrimci ruh ve elem gücü veren bütünsel bir imge (mit)dir.

 

5. Politik Genel Grev

Politikacılar, sendikaları ve grevleri kendi seçim çıkarları için sömürmeye çalışırlar. Demiryolu sendikası sekreteri Guérard örneğinde olduğu gibi, politikaya alet olan sendikalar her zaman kaybeden taraf olur.

Belçika sendikal hareketin en zayıf olduğu yerdir... halk da her zaman semeri taşıyan eşek olacaktır…

 

Politik genel grev, toplumu iki düşman cepheye bölmez; aksine egemen devlet mekanizmasını güçlendirmeyi hedefler: Politik grev, politikacıların iktidarına ve bunun sonucunda da finansör müttefiklerinin faaliyetlerine elverişli koşullarda gerçekleşeceği için oldukça güler yüzlü gözükür.

Politik grev anlayışı, toplumu yöneten entelektüel elit ile üreten kitleler olarak ikiye böler: Toplumu ikiye böldüğünü varsaydığı anlaşılmıştır: Biri, düşünmeyen kitlelerin yerine düşünme görevini üstlenen ve bu kitleyi değerli ışığından yararlandırmaya yönelttiği için hayranlık uyandırdığını sanan politik parti şeklindeki elit bir örgütlenmeyi oluştururken, ikincisi üreticilerin tümüdür.

 

Demokratik politikacıların temel motivasyonu kıskançlıktır: Kıskançlık özellikle pasif insanlara özgü bir duygu gibi gözüküyor; şeflerin aktif duyguları vardır ve kıskançlıkları da... en çok özenilen konumlara ulaşma açlığına dönüşür.

 

Antik Yunan'da kahramanca algılanan savaş, politikacıların elinde yağmacı bir fetihe dönüşür; tıpkı proleter genel grevin kahramanlığına karşı politik genel grevin işçiyi "kurbanlık koyun" yapması gibi. Proletarya diktatörlüğü kavramı da eski rejimin monarşik devlet gücü taklidinden ibarettir ve yeni bir devlet esaretine (État postiche / suni devlet) yol açar.

 

Güç ve şiddet

Güç (Force - Burjuva Gücü): Azınlık tarafından yönetilen mevcut toplumsal ve siyasal düzeni (Devlet’i) korumayı, kitleleri bu sisteme tabi kılmayı ve otomatik bir itaat mekanizması yaratmayı amaçlar. Devlet’in yasaları, ordusu, polisi, vergi sistemi ve hukuku "güç" aygıtlarıdır.

Şiddet (Violence - Proleter Şiddet): Burjuvazi tarafından kurulan bu otoriter düzeni ve Devlet mekanizmasını kökten yok etmeyi hedefleyen eylemdir. Proletaryanın devrimci aracıdır.

 

Marx'ın "Güç" Analizi

1)    Mekanikleşmiş/Dağılmış Güç: Kapitalizmin yarattığı otomatizm. İşçilerin gelenekler, eğitim ve alışkanlıklar aracılığıyla tıpkı mevsim değişikliklerine uyum sağlar gibi kapitalizmin koşullarına kendiliğinden uyum sağlamasıdır.

 

2)    Dağılmış Şiddet/Baskı: Mali politikalar, dolaylı vergiler ve yapay pahalılıklar yoluyla köylü, zanaatkâr ve küçük burjuvazinin kamulaştırılarak mülksüzleştirilmesi ve işçinin fabrikaya boyun eğmeye zorlanmasıdır.

 

3)    Örgütlenmiş/Merkezî Devlet Gücü (İlkel Birikim): Feodalizmden kapitalizme geçişi hızlandırmak için Devlet iktidarının kaba güç şeklinde kullanılmasıdır. Sömürgecilik, köleleştirme, devlet kredileri ve korumacı sistemler bu aşamanın örnekleridir.

 

Marx’ın yaşadığı dönemde burjuva tarihine dair zengin malzeme varken, proleter örgütlenmeye dair yeterli tarihsel deneyim yoktu. Bu nedenle Marx, devrim anını oldukça soyut formüllerle açıklamak zorunda kaldı.

Kautsky, Jaurès ve parlamenter sosyalistler, Marx’taki bu boşluğu dolduramadılar. Burjuvazinin "güç" edinme mantığını proletaryaya uyarladılar. Devleti yıkmak yerine onu ele geçirip "sosyalist Devlet" kurmayı, yani sadece efendileri değiştirmeyi hedeflediler.

 

Gerçek proleter şiddetin tezahürü sendikalist genel grevdir. Bu grev türü, burjuva siyasal kurumlarını veya Devlet gücünü taklit etmez; aksine Devlet mekanizmasını ve burjuva hiyerarşisini tamamen ortadan kaldırmayı amaçlar.

 

6. Şiddetin Ahlakı

anayi toplumları ve iktisatçılar (18. yüzyıldan itibaren 3. Napoléon destekçisi Michel Chevalier gibileri), maddi ilerlemenin ön koşulu saydıkları "barış ve huzur" adına şiddeti her zaman barbarlığa gerileme olarak görmüşlerdir.

 

Bureau'nun Norveç köylüleri üzerine gözlemi / İnsanların yumuşamış ve kadınsı karakteri, bağımsızlık duygularından... daha tehlikelidir…

 

Adolf von Harnack’ın araştırmaları, ilk Hıristiyan şehitlerinin sanıldığı gibi milyonlarca olmadığını (örneğin 180-220 yılları arasında Kuzey Afrika'da sadece 24 şehit olduğunu) ve Hıristiyan aristokratların Roma toplumuyla uyum içinde yaşadığını gösterir.

Hıristiyanlığın putperest dünyadan tam bir zihinsel ve ruhsal kopuş yaşaması, akıtılan kanın miktarından değil; yaşanan birkaç kahramanlık örneğinin "Deccal ve Kıyamet Felaketi Miti" ile birleştirilmesinden kaynaklanmıştır.

 

Proletaryanın da kapitalist düzenden kopması için kan dökülmesine veya oluk oluk dehşete gerek yoktur. Genel Grev felaket miti, tekil grevleri ve kargaşaları büyüterek işçilere Hıristiyanlıktaki kıyamet coşkusuna benzer bir kopuş ve mücadele ruhu kazandırır.

Eskiden okul eğitiminin temel unsuru olan fiziksel cezalar ve dayak, Kilise pedagojisinin bir parçasıydı.

 

Eskiden dökümhanelerde ve atölyelerde "büyük külotlular" (grosses culottes) denilen usta/diktatör figürlerin fiziksel baskısı ve kalfalık örgütlerinin kanlı kavgaları egemendi. Makinelerin gelişimi ve serbest işgücü piyasası bu fiziki şiddet geleneklerini tasfiye etmiştir.

 

Kamuoyu bu sert alışkanlıkların terk edilmesini "ahlaki bir ilerleme" olarak yorumlamış, her türlü şiddetin kötü olduğu yönündeki burjuva dogmasını sorgulamadan benimsemiştir.

 

Eski tehlikeli sınıfların işlediği kaba ve fiziksel şiddet suçları gerilerken; hırsızlık, yalan, dolandırıcılık, sahte iflas ve spekülasyon gibi kurnazlığa dayalı suçlar muazzam şekilde artmıştır.

 

Burjuva hukuku ve kamuoyu, para kaybını telafi edilebilir bir zarar olarak gördüğü için kurnazlık ve yolsuzluk suçlarına (özellikle zengin spekülatörler, politikacılar ve tüccarlar söz konusu olduğunda) son derece hafif cezalar ve büyük bir bağışlayıcılıkla yaklaşır.

 

Demokratik rejimler fiziksel kaba gücü değil, politikayla iç içe geçmiş kurnaz suç örgütlerini ve gizli şebekeleri kullanır.

 

Fransa'daki Radikal hükümet (Émile Combes dönemi) Mason locaları aracılığıyla ordu mensuplarını fişlemiş, jurnalcilik yapmıştır. Burjuva demokrasisi, bu kurnaz ve ahlaksız yöntemi "Cumhuriyet'i koruma" adı altında meşrulaştırmış ve faillerini af yasalarıyla korumuştur.

 

Burjuva demokrasilerindeki sendikalaşma reformları…

 

Modern ahlak yücelik (sublime) arayışındadır.

Ancak aklın devreye girdiği yerde insan, egoistçe mazeretler üreterek sorumluluktan kaçar.

 

Hıristiyanlığın gerçek ahlaki coşkusu insanları "kötülük ordusuna karşı iyilik ordusu" olarak savaştıran şehitlik, manastır yaşamı veya mezhep çatışmalarında yatar.

Çatışma bittiğinde din bile rüşvete, ayinciliğe ve yozlaşmaya batmaktadır.

Yücelik (sublime), bireysel arzuların eğitimiyle değil; kitlesel savaş hali, destansı mücadeleler ve devrimci mitler sayesinde doğar.

 

Kautsky'nin tespiti doğrudur: "Proletaryanın etiği devrimci esinlerinden kaynaklanıyor... Proletaryayı alçalmaktan kurtaran da devrim fikridir."

Anglo-Sakson sendikacılığı ise kurnazlığa dayandığı için ahlaki temelden yoksundur ve ikiyüzlüdür.

 

7. Üreticilerin Ahlakı

Fransa geleneklerini yitirdi... ilkelerine inanmaktan vazgeçti…

 

Hükümetin okul müfredatlarına doldurduğu soyut ve formülsel laik ahlak dersleri (Ferdinand Buisson örneği) toplumu ahlaklandırmaktan uzaktır ve etkisini yitirmiştir.

 

Ütopyacılar ve parlamenter sosyalistler "Adalet" sözcüğünü o kadar kötüye kullanmışlardır ki, Rosa Luxemburg bu kavramı reformistlerin bindiği "topal bir at" (Rocinante) olarak nitelendirmiştir.

 

Seçim demokrasisi, büyük ölçüde Borsa dünyasına benzer... Demokrasi, utanma sıkılma bilmeyen finansçıların düşlediği bir Bolluk Ülkesidir.

Politikacılar kitleleri kandırır, gazeteleri satın alır, vergi mükelleflerini soyar ve bunu yasa kılıfına uydururlar.

 

"Yeni Ekol" (Devrimci Sendikalistler), burjuva demokrasisinin ve borsa tipi siyasetin çürümüşlüğünü reddettiği için parlamenter sosyalistler tarafından "anarşist" olmakla suçlanır.

 

Renan ahlaki değerlerin gerilemesinden endişe duyuyordu.

Yenilenme yer altında çalışan ve Yahudiliğin Antik dünyadan ayrılması gibi modern dünyadan ayrılan bir sınıf tarafından gerçekleştirilecektir.

 

Nietzsche'nin efendi ahlakı ve Homeros kahramanları…

Soylu ırklara ait gözüpekliği; çılgın, tuhaf ve doğaçlama yürekliliği; (Kahramanların) her yok edişte, zaferin ve kıyımın tüm şehvetinden tattıkları korkunç zevk ve derin haz…

Efendi ahlakı günümüzde yok olmamıştır; ABD'nin büyümesinde, Vahşi Batı'yı fetheden, işe ve başarıya dönük yaratıcı enerjiye sahip Amerikan ("Yanki") tipinde yaşamaktadır.

 

Modern uygarlıkta erdemin temeli manastırlardaki çilecilikten çıkıp aile içi değerlere (cinsel sadakat, insana saygı, güçsüze adanmışlık) kaymıştır.

 

Antik Yunan'ın çöküş döneminde Aristoteles, üretim ve savaştan uzaklaşan, kentli elitlerin ve tüketicilerin ahlakını (hoşsohbetlik, arkadaşlık, doğru ortamda bulunma) sistematize etmiştir. Katolik teologlar da üretici değil tüketici bakış açısına sahip oldukları için Aristoteles ahlakını benimsemişlerdir.

Aristoteles'e göre kölenin üretimi düşünmesine gerek yoktur; sadece tembellik etmeyecek kadar az bir erdem yetersizdir ve kararları kahya/efendi verir.

 

Devrimci sendikalizm, işçiyi pasif bir araç olarak gören bu köleci/tüketici ahlakını reddeder.

 

Hakiki ahlaki disiplin, özgürlük savaşlarındaki askerin bireysel kahramanlığına benzer: Özgürlük savaşları sırasında her asker, bir liderin komutasındaki mekanizmanın parçası olmaktan ziyade, çarpışmada çok önemli şeyler başarmış bir kişi olarak değerlendirilirdi.

Genel grev de bu bireysel ve üretici gücün dışavurumudur ve siyasetçileri bu yüzden korkutur: devrimci sendikalistler, üreticinin yaşamsal bireyselliğini yüceltmek istiyorlar; dolayısıyla devrimi yeni bir azınlığın iktidarına teslim etmeye doğru yönlendiren politikacıların çıkarlarına karşı çalışıyorlar; Devlet'in temellerini çökertiyorlar.

 

Özgür üretici, her tür örneği aşmak isteyen bir sanatçı gibidir.

 

Grevcilerin ihanete karşı duyduğu öfke, askerin görev dürüstlüğüne benzer.

 

Genel grev miti bu epik ve yaratıcı ahlakı sağlar: Proleter şiddetin yol açtığı duygular aracılığıyla yenilenen genel grev fikrinin, tamamen epik bir düşünce tarzı yarattığını ve aynı zamanda ruhun tüm gücünü, özgür ve fazlasıyla ilerlemeci bir üretim sistemiyle çalışan işliğin kurulmasına yönlendirdiğini gösterdi. Sosyalizm modern dünyanın kurtuluşunu sağlamak için gereken yüksek ahlaki değerleri şiddete borçludur.

 

Ekler

Birlik ve Çokluk

Günlük yaşamda yurttaşlara aynı kuralları uygulayan hiyerarşik otorite, toplumsal birliğin sürekli hissedilmesine yol açar. Sağduyu bu yüzeysel birliği kabul etse de, derin arzuların ve yaşamın ciddi sorunlarının tartışıldığı sosyal felsefe alanında birlik fikri dogmatik bir zorunluluk olarak kabul edilemez.

 

19. yüzyıl sosyolojisi, prestij kazanmak adına toplumu biyolojik bir organizmaya (hayvan kolonilerine) benzetmiştir.

Hayvan kolonilerinde tek tek ögelerin merkez otoriteye tam bağımlılığı vardır. Oysa Batı toplumları, Hıristiyanlık ve ahlak anlayışı sayesinde bireysel vicdanın ve sonsuz değerin farkına varmıştır.

 

Antik Yunan'da (özellikle Platon ve Aristoteles'te) mutlak kent birliği idealize edilmiştir. Kentin düzenini bozan haydutlar, gezgin şarkıcılar veya Epiktetos/Nilus çizgisindeki çileciler gibi marjinal/anarşik tipler bu klasik politika felsefesinin dışında tutulmuştur. Aristoteles, boyun eğdirilemeyen devasa kahraman/deha tipini ancak sürgün ya da ölümle çözülebilecek istisnai bir durum olarak görür.

 

Doğu çileciliği manastırlarla sınırlıyken, Reform ve Martin Luther manastır mistisizmini sıradan inananların gündelik yaşamına taşımaya çalışmıştır. Ancak gündelik hayatın keşmekeşindeki sıradan insan için mistik tefekkür imkansız olduğundan, bu yaklaşım Protestanlığın zayıflamasına veya inançsızlığa yol açmıştır.

Rousseau, Püritenler ve Fransız Devrimi yasa koyucuları, insanı somut tarihsel, ulusal ve ekonomik koşullarından soyutlayarak mutlak ve tarihsiz bir insan kavramı üzerinden anayasalar üretmişlerdir.

Soyut insana yazılan yasalar aslında kimse için yazılmamıştır.

 

Teologlar, Kilise'nin otoritesini doğrudan Tanrı'dan alan yegane güç olduğunu ve dünyevi iktidarların (Devlet) Papalığa tabi olması gerektiğini öne sürmüşlerdir.

 

Devlete ve mevcudiyete uyum sağlamak isteyen Katolikler zamanla edilgenleşmiş, haklarını ve güçlerini kaybetmişlerdir (XIII. Leo'nun tavizci politikalarının başarısızlığı gibi).

ilise'nin gücü, genel üye kalabalığından değil; manastır disipliniyle yetişmiş, tavizsiz, adanmış "elit birliklerinden" (tarikatlar/keşişler) gelmektedir. Proletaryanın da parlamenter uzlaşmalara ve geniş ama kararsız kitlelere bel bağlamak yerine; diremption (ayrışma) metodunu benimseyen, devrimci grevlerle safları netleştiren adanmış elit gruplarla mücadele etmesi gerekir.

 

Şiddetin Özrü

Şiddet, burjuva devrimlerinin iğrençliklerini dışlayan, ahlakı temizleyen bir savaştır.

 

Grevler, bakkal ile tüccar arasındaki geçici ticari bağ kesintisi değildir; grev doğrudan bir savaş fenomenidir. Dolayısıyla şiddet, grevlerin doğasında vardır ve bunu yok saymak büyük bir yalandır.

 

Yoksullara efendilerine karşı kıskançlık veya kin beslememeyi öğütlemek işe yaramaz; çünkü demokrasi gücünü bu duygulardan alır. Sosyal savaş ise her örgütlü orduda gelişen şeref duygusuna seslenerek, ahlakın etkisiz kaldığı kötücül duyguları yok eder.

 

Lenin Hakkında

İsviçreli yazar Paul Seippel, Journal de Genève’deki yazısında Doğu'dan gelen devrimci dalgaya karşı uyarılarda bulunur. Sorel'in Şiddet Üzerine Düşünceler kitabındaki güç doktrinini eleştirerek; Lenin ve Troçki'nin Sorel'in ilkelerini ürkütücü bir mantıkla uyguladıklarını ve azınlığın zorbaca egemenliğini kurduklarını iddia eder.

 

Georges Sorel'in Daniel Halevy ve Marcel Dalbertoz'a Mektupları

Mektuplaşmalar, Şiddet Üzerine Düşünceler’in Mayıs 1908’deki ilk basımından önceki hazırlık, düzeltme ve yayınevi süreçlerini (özellikle Pages libres ve Le Mouvement socialiste çevresini) detaylandırır.

 

Otobiyografik Mektup (1910)

Sorel, 2 Kasım 1847'de Cherbourg'da doğmuştur.

École des ponts et chaussées’yi tamamlayıp 1871'de mühendis unvanı almıştır.

891'de Légion d'honneur nişanı almış ve 1. sınıf mühendisliğe terfi etmiştir. 1892’de kendi isteğiyle istifa etmiştir.

1875'te Lyon'da tanıştığı ve 1897'de kaybettiği eşini, entelektüel ve sosyalist yazar varlığının en temel parçası olarak görür.

Eşinin kaybından sonra yeğeninin ailesiyle Boulogne-sur-Seine’deki küçük bir evde yaşamıştır.

 

1895-1897 yılları arasında Lafargue, Deville ve Alfred Bonnet ile birlikte Le Devenir social adlı dergide yoğun bir şekilde çalışmış, dergi içeriğinin üçte birini bizzat kaleme almıştır.

27 Ağustos 1922'de vefat etmiştir.

 

Sonsöz - Isaiah Berlin

Sorel farklı düşünürlerce "yıkıcı bir deha", "romantik bir gazeteci", "kan arzulayan bir karamsar" veya "sosyalizmin tek orijinal düşünürü" olarak tanımlanmıştır.

Sorel sistemli bir doktrin sunmaz; "anın ihtiyacına göre" yazar.

 

Sorel’in ana fikri (idée maîtresse), insanın pasif bir şekilde akıntıya kapılan değil, doğaya ve çevresine kendi kişiliğinin damgasını vuran yaratıcı bir "üretici" (producteur) olduğudur.

 

Sorel, bilimsel rasyonalizmin gerçekliği tam olarak açıklayabileceği fikrini reddeder.

Robespierre ve Jakobenler gibi fanatik kuramcılar, hayatı soyut doğrulara indirgemeye çalışarak insan iradesini sakatlamışlardır.

 

Sorel, Sokrates öncesi Homeros dönemi Yunan toplumunun canlılığını, cesaretini ve fedakarlığını över. Sokrates'i ise şüphecilik ve soyut kuramlarla bu kahramanca yapıyı bozan "baş entelektüel" olarak suçlar.

 

İşçileri bir arada tutan şey maddi çıkarlar veya parti programı değil; birlikte çalışmanın, cansız doğaya ve burjuvazinin baskısına karşı direnmenin yarattığı manevi bağdır.

Sorel’e göre Marksizmin en zayıf noktası, insan hayatında belirleyici rol oynayan mutlak ahlaki değerleri ve etik doktrini ihmal etmesidir.

 

Sorel ütopyayı, entelektüellerin kafalarında kurguladığı, gerçeklikten kopuk, parçalanıp monte edilebilen soyut bir "burjuva tasarımı" olarak görerek reddeder. Mit ise parçalanamaz bir bütündür; rasyonel olmaması nedeniyle akademisyenler ve bilgelerce çürütülemez.

 

İşçileri tekdüzeliğin ve bürokratik manipülasyonun üzerine çıkaracak biricik mit "sendikalist genel grev"dir. Bu grev, daha yüksek ücret için yapılan rasyonel pazarlıklar (siyasal grev) değil; mevcut kapitalist ve bürokratik düzenin tepetaklak edilmesi için atılan destansı, kolektif bir adımdır.

 

Şiddet (Violence): Saldırganlık değil, arındırıcı bir direniştir. Şiddet olmadan yaşamın yenilenmesi, Homerosvari bir yalınlığa veya ilk Hristiyan şehitlerinin kahramanca ruhuna dönüş imkansızdır. Şiddet, işçilerin kendi sınıfsal özlerini koruyarak sistemden tamamen tecrit olmalarını sağlar.

 

Sorel’i en çok heyecanlandıran figür Lenin ve Bolşevik Devrimi olmuştur. Bolşeviklerin demokrasi düşmanlığını, entelektüel karşıtlığını ve kitleleri destansı bir düzleme çekişini "katıksız sendikalizm" olarak selamlamıştır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder