24 Şubat 2022 Perşembe

Georg Stauth, Bryan S. Turner - Nietzsche'nin Dansı - Notlar

Georg Stauth, Bryan S. Turner - Nietzsche'nin Dansı - Notlar

Toplumsal Hayatta Hınç, Harşılıklılık ve Direniş

Nietzsche's Dance, Resentment, Reciprocity and Resistance in Soci.al Life

Mütercim: Mehmet Küçük, 2. Basım, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 2005

 

Türkçe Basıma Önsöz

Nietzsche'nin Dansı'nda, insanın gündelik hayatta cisimleşmesini ve karşılıklılığım, tüm toplumsal ilişkilerin gerçek temeli olarak daha büyük ölçüde ve kesinlikte öne çıkaracak yeni bir toplumbilim yaklaşımının taslağını çizmeye çalıştık.

 

Nietzsche’nin beden, içgüdüler ve kültür çözümlemeleri Max Weber, Sigmund Freud, Theodor Adorno ve Michel Foucault gibi isimlerin kuramlarına (itiraf etmeseler de) temel oluşturdu.

 

Sosyoloji, kökeni itibarıyla klasik ekonominin ve marjinal yarar kuramının "ekonomik usçuluk" anlayışına bir tepki olarak doğmuştur. Sevgi, nefret, dostluk, din ve kurban gibi insan varoluşunun duygusal ve simgesel boyutları yalnızca iktisadi/yararcı ussallıkla açıklanamaz.

 

Sosyoloji (socius + logos), etimolojik olarak "dostluğun veya yoldaşlığın (karşılıklılığın) incelenmesi"dir. Yoldaşlık (panis / rızık), bir masa etrafında ekmeğin/yemeğin paylaşılması ritüeline dayanır.

 

İktisat bir kıtlık bilimi iken, sosyoloji hediye/armağan ilişkileri ve ortak değerler üzerinden kurulan dayanışmayı inceler.

 

Apollon: Disiplin, ussallık, düzenleme, yönetsellik ve denetimi temsil eder.

Dionysos: Esriklik, tutku, erotizm, şiddet, beden ve arzuyu temsil eder.

 

Weber'in gösterdiği gibi Protestanlık, manastır çileciliğini aile yaşamının içine taşıyarak cinselliği ve bedeni Apolloncu bir denetim altına almış; bu durum modern toplumda nevrozların, histerinin ve zihinsel hastalıkların doğmasına yol açmıştır.

 

Modern kabilecilik ve duygusal topluluklar aracılığıyla Dionysosçu öğeler (haz, oyun, duygudaşlık) yeniden gündelik hayata döndü.

 

Giriş: Nietzsche'nin Dansı

Modern kültürün içinden geçtiği kriz, özünde usun kendi içsel çöküşü ve Aydınlanma projesinin epistemolojik sınırlarına dayanmasıyla karakterize edilir. Nietzsche’nin "Tanrı’nın ölümü" ilanıyla açtığı bu gedik, metafizik mutlakların yerine sosyolojik perspektivizmin geçmesine olanak tanımıştır. Bu dönüşümde Nietzsche, modernliğin hem en sert eleştirmeni hem de post-modern düşüncenin vaftiz babasıdır.

Deleuze’den Foucault’ya, Derrida’dan Lyotard’a uzanan Fransız post-yapısalcı geleneği, Nietzsche’nin perspektivizm ve dil çözümlemesi üzerine kurduğu temeller üzerinde yükselir.

Sosyoloji disiplini içinde Nietzsche, uzun süre üstü örtülmüş bir "gizli dev" olarak kalmıştır. Max Weber’in ussallaşma teorisi ve Simmel’in kültür trajedisi kavrayışı, Nietzscheci izleklerin sosyolojik terimlerle yeniden ifadesinden başka bir şey değildir. Bu etkileşim, Freud’un Nietzsche’ye olan itiraf edilmemiş borcunda da belirgindir. Freud’un zahmetli ve "bilimsel" araştırması, Nietzsche’nin aforizmatik "dansı" ve Apollon-Dionysos gerilimi üzerinden kurduğu içgörü şimşeklerini modern ruhbilimin temeli kılmıştır.

 

Foucault’nun bedeni tıbbi söylemin ve nosolojinin (hastalıklar sınıflandırması) bir sonucu olarak gören "edilgen beden" modeline karşın Nietzsche, bedeni etkin bir direniş odağı ve bilincin üzerindeki bir "Büyük Us" olarak konumlandırır. Bu yaklaşım, soyut erdemleri reddederek "beslenme, yer ve iklim" gibi gündelik hayatın fiziksel gerçekliklerini kutsayan bir küçük şeyler öğretisine varır.

 

Modern olmak, kendimizi... sahip olduğumuz her şeyi, bildiğimiz her şeyi, büründüğümüz her kimliği yıkma tehdidinde bulunan bir çevrede bulmak demektir.

 

Nostaljinin Ahlaki Toplumbilimi

Sosyolojik gelenek, Robert Nisbet’in işaret ettiği "birim-düşünceler" üzerinden, aslında yitirilmiş bir cemaate ve kutsalın kaybına duyulan muhafazakâr bir özlemin, yani bir nostaljik paradigmanın ürünüdür.

 

Toplumbilimsel çözümlemenin en güçlü eğretilemelerinden biri, nostaljidir.

 

Nostaljinin tıp tarihindeki kökenlerine baktığımızda, Johannes Hofer’in İsviçreli paralı askerlerde saptadığı ve tristitia (keder) ya da akedia (kayıtsızlık) ile karakterize edilen bir "yuva özlemi hastalığı" (Heimweh) ile karşılaşırız. Bu medikal durum, modern toplumbilimde yerini kentsel istikrarsızlığa karşı geliştirilen bir kültürel tepkiye bırakmıştır.

 

Alman sosyolojisinde Tönnies’in Gemeinschaft (cemaat) ve Gesellschaft (toplum) ayrımı, Simmel’in para iktisadıyla gelen anlıkçılık eleştirisi ve Weber’in "dünyanın büyüsünün bozulması" teşhisi, bu nostaljik epistemenin köşe taşlarıdır.

Alasdair MacIntyre’ın Erdemden Sonra eserinde vurguladığı ahlaki dilin çöküşü ve ahlaki yargıların yalnızca birer tercih ifadesine dönüştüğü duyguculuk (emotivism) durumu, Nietzscheci perspektivizmin modern ahlaktaki karşılığıdır. MacIntyre’a göre modern ahlak, bir felaket sonrası yıkıntıların arasından toplanan anlamsız parçalardan ibarettir.

Nietzscheci bir bakış ise bu nostaljiyi geçmişe duyulan basit bir özlem olmaktan çıkarıp, değerlerin yeniden değerlendirilmesi tasarısına dönüştürür.

 

Disiplinin Soykütüğü

Duyumsal ve düşünselin, doğanın ve kültürün birliği her yerde karşımıza çıkar.

Nietzsche maddeciliği iktisadi olandan fizyolojik ve duyumsal olana doğru bir "maddecilik kayması" ile yeniden tanımlar. Nietzsche, bedeni mumyalaştırarak oluş dünyasını yadsıyan felsefecileri "monoteist mumyalayıcılar" olarak niteler. Bedeni bir "iktidar miktarı" olarak gören Nietzscheci bakışta bilinç, yalnızca içgüdülerin yüzeysel bir tercümesidir.

 

Max Scheler, Nietzsche’nin Hınç (ressentiment) kavramını görüngübilimsel bir düzleme taşıyarak toplumsal rollerle ilişkilendirmiştir. Scheler’e göre hınç, zayıf olanın sahici bir hayat istencinden yoksun kalmasıyla oluşan bir içsel zehirlenmedir. Köle ahlakı, bu hınç duygusunun "değer" kılıfına bürünerek hayattan öç almasıdır. Bu süreçte duyumsal ve düşünsel olanın birliği bozulur; us, bedensel içgüdülerin bastırılmasının bir aracı haline gelir.

 

Başka, daha değerli bir dünya tahayyül etmek, ıstırap veren bir dünyaya duyulan nefretin bir dışavurumudur: Meta-fizikçilerin gerçekliğe karşı hınçları bu noktada yaratıcıdır.

 

Rahip Bir Muhafız Alayı Askeridir - Weber’de Ussallaşma ve Kültürel Denetim

Din, bireyleri toplumsal gövdeye bağlayan bir düzenleme biçimi olarak religio kökeninden hareketle analiz edilmelidir.

Weber’in din sosyolojisinde, dinin içgüdüsel yaşamı kurumsal denetim altına alma işlevi ön plandadır. Nietzsche’nin dehasıyla kavradığı üzere, Hristiyanlık modernliğin ortasına zorla araya giren bir antikite parçasıdır; özellikle cinselliğin ve kadınlık arzularının mülkiyet çıkarları doğrultusunda bastırılmasında yaşamsal bir rol oynamıştır.

 

Weber’in bürokrasi ve karizma arasındaki gerilimi, aslında dinin duygusal hayat üzerindeki düzenleyici etkisinin bir yansımasıdır.

Bizim zamanımızın yazgısı ussallaşma ve düşünselleşmeyle, her şeyden önce de 'dünyanın büyüsünün bozulmasıyla' nitelenmektedir.

Usçulaşma dünyasında karizmatik peygamberlerin yerini bürokratik mekanizmalar aldıkça, "dünyanın büyüsü bozulur" ve nihai değerler kamusal alandan çekilir. Bu durum, Nietzsche’nin hınç teorisinin din sosyolojisindeki kurucu öğesi olan "parya" nosyonuyla doğrudan ilintilidir.

 

Freud’un Geri Dönüşü - Din, Cinsiyet ve Uygarlık

Zayıflar, barındırdıkları şiddeti kamusal düzlemde dışavuramadıklarından, sahici dışavurumun ikamesi olarak nevrozu ve hastalığı yaratırlar.

 

Freud’un ruhçözümleme kuramının temel varsayımları, Nietzsche tarafından çok daha önce açıkça dile getirilmiştir. Freud’un "zahmetli" bilimi, Nietzsche’nin aforizmatik "dansı" ve içgörü şimşekleriyle aynı hakikate işaret eder: Uygarlık, içgüdülerin yadsınması ve suçluluk duygusunun kurumsallaşmasıdır. Dinsel kültür, zayıfların barındırdıkları şiddeti dışavuramadıkları için bir nevroza dönüştürdükleri bir içselleştirme sürecidir.

 

Zevkin yadsınması, suçluluğun ve 'uygarlık' dediğimiz şeyin temeli haline geldi.

 

Nietzsche’nin vicdan azabı ve suçluluk üzerine yaptığı soykütüksel çözümleme, Freud’un uygarlık analizinin zeminini hazırlar. Her iki düşünür de dinsel kültürü, yaşamın doğal akışına karşı geliştirilmiş bir "hayır-diyen" felsefe olarak görür. Zevkin yadsınması, suçluluğun ve uygarlığın temel taşı haline gelmiştir.

 

Tanrının Neşesi -Adorno’da Karşılıklılığa Karşı Kendini Olumlama

Frankfurt Okulu ve özellikle Adorno, Nietzsche’nin nihilizm eleştirisini "yönetilen toplum" kavramıyla birleştirir. Ancak Adorno’nun estetik kurtuluş arayışı bir "yüksek kültür" nostaljisi olarak kalırken, Nietzsche’nin vurguladığı gündelik hayatın duyumsal pratiğinden kopuktur. Araçsal us, kapitalist düzende özerkliği yok eden bürokratik bir mekanizmaya dönüşmüştür.

 

Modern bürokratik kapitalizm, bireysel özerkliği ve karşılıklılığı asalak bir yapıya hapseder. Adorno’nun ünlü ifadesiyle "Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır" tespiti, eleştirel kuramın içine düştüğü mutlak ümitsizliği simgeler. Nietzscheci bir perspektif ise bu nihilist çıkmazı, soyutlamanın ve şeyleştirmenin siyasal denetim olarak maskesini düşürerek aşmayı teklif eder.

 

Bedeni Hor Görenler Üzerine - Nietzsche ve Fransız Toplum Kuramı

Foucault’nun iktidar analizi, bedeni disiplinlerin ve tıbbi söylemin bir kurgusu olarak görerek onu pasif bir alıcıya indirger. Foucault’nun bedeni, tıbbi bilginin ve panoptisizmin tarihsel bir sonucudur. Buna karşın Nietzsche, bedene etkin bir direniş alanı açar. Nietzsche’de beden, söylemlerin edilgen bir sonucu değil, iktidar karşısında esneyebilen ve karşı koyabilen bir etkin cisimleşme odağıdır.

 

Foucault’nun yapısalcı kalıntılar taşıyan "edilgen beden" modeline karşı, bizim toplumsal denetime direnecek bir bedensel esneklik kuramına ihtiyacımız vardır. Nietzsche’nin "küçük şeylerin duyumsallığı"na yaptığı vurgu, tam da bu direniş noktasında Foucault’dan ayrılır ve bedeni bir bilgi/iktidar nesnesi olmaktan çıkarıp yaşayan bir süje haline getirir.

 

Modernliğin Jesti

Nietzsche’nin sosyolojideki mirası, hınç, intikam ve karşılıklılık izleklerinin sentezinde yatar. Standart sosyolojinin bizi mahkûm ettiği demir kafese ve "astrolojik belirlenimcilik" olarak adlandırılabilecek yazgıcı modellere karşı Nietzsche, bir Neşeli Toplumbilim (Die Fröhliche Wissenschaft) önerir.

Bu bilim, "küçük şeyler" öğretisiyle Sokrates’ten Schopenhauer’a uzanan tüm "hayır-diyen" felsefeleri reddeder.

 

Weber, Nietzsche’nin Tanrı’nın ölümüyle ilan ettiği anlamsızlık bunalımına "çağrı/meslek" (Beruf) ve sorumluluk ahlakı aracılığıyla yanıt vermeye çalışmıştır.

 

Freud’un id/süperego ve yüceltme kuramları ile Nietzsche’nin Dionysos/Apollon ve çileci ideal eleştirileri arasında güçlü paralellikler vardır.

Freud, hastalığı ve arzuyu dil ve bilinçdışı üzerinden okuma imkânı sunsa da, bilimin ve uygarlığın getirdiği disipline boyun eğme tutumunu benimsemiştir.

 

Araçsal usun ve yönetilen toplumun eleştirisinde Nietzsche’den yararlanmışlar, ancak onun bilgikuramını ve hınç çözümlemesini yetersiz görüp reddetmişlerdir.

 

Nihilizme karşı öneriler

Estetik / Nihilizmden kaçış olarak değil; hayatı olumlayan, eyleme geçiren ve yaratıcılığı tetikleyen bir araç olarak Dionysosçu sanat…

Değerler karmaşası karşısında bilime, siyasete veya toplumsal disipline boyun eğerek sorumluluk ahlakı geliştirmek…

Modernleşme öncesindeki cemaat (Gemeinschaft) yapısını veya Sokrates öncesi Yunan toplumunu yücelten geriye dönük tutum…

Hayatın ve bedensel arzunun olumlanması / Nietzscheci çözüm

 

Modern ve geleneksel yapılarda ahlak, bireysel çıkarların "genel çıkar" veya "kamusal yarar" kisvesi altında gizlendiği bir taklit (öykünme) mekanizmasıdır. Nietzsche’nin Deccal’de belirttiği "kutsal yalan" tam da bu maskelemedir.

Modern dünyada toplumsal mesafe ve hiyerarşi, ancak kişilerin kendi çıkarlarını "kamu yararına feda ettikleri" iddiasıyla (profesyonellik, uzmanlık, hizmet söylemi) meşrulaştırılır. Bu durum modernliğin temel örgütlenme ilkesi haline gelen bir "ahlaki kandırmaca"dır.

Taklit biçimleri tarihsel süreçte dinden teknolojiye ve medyaya kaymıştır. Örgütlenme araçları arttıkça ve anlam sistemleri yüzeyselleştikçe iktidar güç kazanır, ancak anlam azalır.

 

Tarihin ana skandalı, gündelik hayatı sürdürmeye yarayan en alt düzeydeki yararcı ve pasif "köle ahlakı"nın, hınç (ressentiment) mekanizması aracılığıyla kurumlara ve egemen kültüre dönüşmesidir.

Hınç içgüdülerinin sistemli kurallara dönüştürülmesi, Avrupa kültüründe nihilizm ve çöküşe (décadence) yol açmıştır.

 

Nietzsche Tanrının öldüğünü söylüyordu elbet; ama bu sav asıl olarak Tanrının boş bıraktığı uzama bir şey yerleştirilmeye çalışılmaması gerektiğini anlatıyordu.

 

İyi bir hayatın temeli, soyut ideallerde değil, Amor Fati (kader sevgisi) formülünde gizlidir.

Modernitenin soyutlayıcı, erkek egemen ve araçsal ussallığına karşı Nietzsche; "küçük şeyler"i (dokunma, duyum, beden, duygulanım) ve gündelik karşılıklılığı öne çıkarır.

Bu, geçmişin ve geleceğin olduğu gibi onaylanması, gündelik karşılıklılıkların ve duyumsal gerçekliğin tüm "monoteist mumyalayıcılar"ın ötesinde kucaklanmasıdır. Nietzsche’nin dansı, modernitenin nihilist ağırlığına karşı bedenin ve hayatın neşeli bir zaferidir.

Gerçek sanat, yaşamı feda eden veya avutan bir araç değil; Apolloncu ve Dionysosçu ilkeleri birleştirerek yaşamı zenginleştiren bir güçtür.

Çöküşe ve nihilizme karşı nihai panzehir; olanı olduğu gibi kabullenmekten de öte, zorunlu olanı tutkuyla sevmek anlamına gelen Amor Fati anlayışıdır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder