Georg
Stauth, Bryan S. Turner - Nietzsche'nin Dansı -
Notlar
Toplumsal Hayatta Hınç, Harşılıklılık ve Direniş
Nietzsche's Dance, Resentment, Reciprocity and Resistance in
Soci.al Life
Mütercim: Mehmet Küçük, 2. Basım, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara,
2005
Türkçe Basıma Önsöz
Nietzsche'nin Dansı'nda, insanın gündelik hayatta cisimleşmesini
ve karşılıklılığım, tüm toplumsal ilişkilerin gerçek temeli olarak daha büyük
ölçüde ve kesinlikte öne çıkaracak yeni bir toplumbilim yaklaşımının taslağını
çizmeye çalıştık.
Nietzsche’nin beden, içgüdüler ve kültür çözümlemeleri Max
Weber, Sigmund Freud, Theodor Adorno ve Michel Foucault gibi isimlerin
kuramlarına (itiraf etmeseler de) temel oluşturdu.
Sosyoloji, kökeni itibarıyla klasik ekonominin ve marjinal
yarar kuramının "ekonomik usçuluk" anlayışına bir tepki olarak
doğmuştur. Sevgi, nefret, dostluk, din ve kurban gibi insan varoluşunun
duygusal ve simgesel boyutları yalnızca iktisadi/yararcı ussallıkla
açıklanamaz.
Sosyoloji (socius + logos), etimolojik olarak
"dostluğun veya yoldaşlığın (karşılıklılığın) incelenmesi"dir.
Yoldaşlık (panis / rızık), bir masa etrafında ekmeğin/yemeğin paylaşılması
ritüeline dayanır.
İktisat bir kıtlık bilimi iken, sosyoloji hediye/armağan
ilişkileri ve ortak değerler üzerinden kurulan dayanışmayı inceler.
Apollon: Disiplin, ussallık, düzenleme, yönetsellik
ve denetimi temsil eder.
Dionysos: Esriklik, tutku, erotizm, şiddet, beden ve
arzuyu temsil eder.
Weber'in gösterdiği gibi Protestanlık, manastır çileciliğini
aile yaşamının içine taşıyarak cinselliği ve bedeni Apolloncu bir denetim
altına almış; bu durum modern toplumda nevrozların, histerinin ve zihinsel
hastalıkların doğmasına yol açmıştır.
Modern kabilecilik ve duygusal topluluklar aracılığıyla
Dionysosçu öğeler (haz, oyun, duygudaşlık) yeniden gündelik hayata döndü.
Giriş: Nietzsche'nin Dansı
Modern kültürün içinden geçtiği kriz, özünde usun kendi
içsel çöküşü ve Aydınlanma projesinin epistemolojik sınırlarına dayanmasıyla
karakterize edilir. Nietzsche’nin "Tanrı’nın ölümü" ilanıyla açtığı
bu gedik, metafizik mutlakların yerine sosyolojik perspektivizmin geçmesine
olanak tanımıştır. Bu dönüşümde Nietzsche, modernliğin hem en sert eleştirmeni
hem de post-modern düşüncenin vaftiz babasıdır.
Deleuze’den Foucault’ya, Derrida’dan Lyotard’a uzanan
Fransız post-yapısalcı geleneği, Nietzsche’nin perspektivizm ve dil çözümlemesi
üzerine kurduğu temeller üzerinde yükselir.
Sosyoloji disiplini içinde Nietzsche, uzun süre üstü
örtülmüş bir "gizli dev" olarak kalmıştır. Max Weber’in ussallaşma
teorisi ve Simmel’in kültür trajedisi kavrayışı, Nietzscheci izleklerin
sosyolojik terimlerle yeniden ifadesinden başka bir şey değildir. Bu etkileşim,
Freud’un Nietzsche’ye olan itiraf edilmemiş borcunda da belirgindir. Freud’un
zahmetli ve "bilimsel" araştırması, Nietzsche’nin aforizmatik
"dansı" ve Apollon-Dionysos gerilimi üzerinden kurduğu içgörü şimşeklerini
modern ruhbilimin temeli kılmıştır.
Foucault’nun bedeni tıbbi söylemin ve nosolojinin
(hastalıklar sınıflandırması) bir sonucu olarak gören "edilgen beden"
modeline karşın Nietzsche, bedeni etkin bir direniş odağı ve bilincin
üzerindeki bir "Büyük Us" olarak konumlandırır. Bu yaklaşım, soyut
erdemleri reddederek "beslenme, yer ve iklim" gibi gündelik hayatın
fiziksel gerçekliklerini kutsayan bir küçük şeyler öğretisine varır.
Modern olmak, kendimizi... sahip olduğumuz her şeyi,
bildiğimiz her şeyi, büründüğümüz her kimliği yıkma tehdidinde bulunan bir
çevrede bulmak demektir.
Nostaljinin Ahlaki Toplumbilimi
Sosyolojik gelenek, Robert Nisbet’in işaret ettiği
"birim-düşünceler" üzerinden, aslında yitirilmiş bir cemaate ve
kutsalın kaybına duyulan muhafazakâr bir özlemin, yani bir nostaljik
paradigmanın ürünüdür.
Toplumbilimsel çözümlemenin en güçlü eğretilemelerinden
biri, nostaljidir.
Nostaljinin tıp tarihindeki kökenlerine baktığımızda,
Johannes Hofer’in İsviçreli paralı askerlerde saptadığı ve tristitia (keder) ya
da akedia (kayıtsızlık) ile karakterize edilen bir "yuva özlemi
hastalığı" (Heimweh) ile karşılaşırız. Bu medikal durum, modern
toplumbilimde yerini kentsel istikrarsızlığa karşı geliştirilen bir kültürel
tepkiye bırakmıştır.
Alman sosyolojisinde Tönnies’in Gemeinschaft (cemaat) ve
Gesellschaft (toplum) ayrımı, Simmel’in para iktisadıyla gelen anlıkçılık
eleştirisi ve Weber’in "dünyanın büyüsünün bozulması" teşhisi, bu
nostaljik epistemenin köşe taşlarıdır.
Alasdair MacIntyre’ın Erdemden Sonra eserinde vurguladığı
ahlaki dilin çöküşü ve ahlaki yargıların yalnızca birer tercih ifadesine
dönüştüğü duyguculuk (emotivism) durumu, Nietzscheci perspektivizmin modern
ahlaktaki karşılığıdır. MacIntyre’a göre modern ahlak, bir felaket sonrası
yıkıntıların arasından toplanan anlamsız parçalardan ibarettir.
Nietzscheci bir bakış ise bu nostaljiyi geçmişe duyulan
basit bir özlem olmaktan çıkarıp, değerlerin yeniden değerlendirilmesi
tasarısına dönüştürür.
Disiplinin Soykütüğü
Duyumsal ve düşünselin, doğanın ve kültürün birliği her
yerde karşımıza çıkar.
Nietzsche maddeciliği iktisadi olandan fizyolojik ve
duyumsal olana doğru bir "maddecilik kayması" ile yeniden tanımlar.
Nietzsche, bedeni mumyalaştırarak oluş dünyasını yadsıyan felsefecileri
"monoteist mumyalayıcılar" olarak niteler. Bedeni bir "iktidar
miktarı" olarak gören Nietzscheci bakışta bilinç, yalnızca içgüdülerin
yüzeysel bir tercümesidir.
Max Scheler, Nietzsche’nin Hınç (ressentiment)
kavramını görüngübilimsel bir düzleme taşıyarak toplumsal rollerle
ilişkilendirmiştir. Scheler’e göre hınç, zayıf olanın sahici bir hayat
istencinden yoksun kalmasıyla oluşan bir içsel zehirlenmedir. Köle ahlakı, bu
hınç duygusunun "değer" kılıfına bürünerek hayattan öç almasıdır. Bu
süreçte duyumsal ve düşünsel olanın birliği bozulur; us, bedensel içgüdülerin
bastırılmasının bir aracı haline gelir.
Başka, daha değerli bir dünya tahayyül etmek, ıstırap veren
bir dünyaya duyulan nefretin bir dışavurumudur: Meta-fizikçilerin gerçekliğe
karşı hınçları bu noktada yaratıcıdır.
Rahip Bir Muhafız Alayı Askeridir - Weber’de Ussallaşma ve Kültürel Denetim
Din, bireyleri toplumsal gövdeye bağlayan bir düzenleme
biçimi olarak religio kökeninden hareketle analiz edilmelidir.
Weber’in din sosyolojisinde, dinin içgüdüsel yaşamı kurumsal
denetim altına alma işlevi ön plandadır. Nietzsche’nin dehasıyla kavradığı
üzere, Hristiyanlık modernliğin ortasına zorla araya giren bir antikite parçasıdır;
özellikle cinselliğin ve kadınlık arzularının mülkiyet çıkarları doğrultusunda
bastırılmasında yaşamsal bir rol oynamıştır.
Weber’in bürokrasi ve karizma arasındaki gerilimi, aslında
dinin duygusal hayat üzerindeki düzenleyici etkisinin bir yansımasıdır.
Bizim zamanımızın yazgısı ussallaşma ve düşünselleşmeyle,
her şeyden önce de 'dünyanın büyüsünün bozulmasıyla' nitelenmektedir.
Usçulaşma dünyasında karizmatik peygamberlerin yerini
bürokratik mekanizmalar aldıkça, "dünyanın büyüsü bozulur" ve nihai
değerler kamusal alandan çekilir. Bu durum, Nietzsche’nin hınç teorisinin din
sosyolojisindeki kurucu öğesi olan "parya" nosyonuyla doğrudan
ilintilidir.
Freud’un Geri Dönüşü - Din, Cinsiyet ve Uygarlık
Zayıflar, barındırdıkları şiddeti kamusal düzlemde
dışavuramadıklarından, sahici dışavurumun ikamesi olarak nevrozu ve hastalığı
yaratırlar.
Freud’un ruhçözümleme kuramının temel varsayımları,
Nietzsche tarafından çok daha önce açıkça dile getirilmiştir. Freud’un
"zahmetli" bilimi, Nietzsche’nin aforizmatik "dansı" ve
içgörü şimşekleriyle aynı hakikate işaret eder: Uygarlık, içgüdülerin
yadsınması ve suçluluk duygusunun kurumsallaşmasıdır. Dinsel kültür, zayıfların
barındırdıkları şiddeti dışavuramadıkları için bir nevroza dönüştürdükleri bir
içselleştirme sürecidir.
Zevkin yadsınması, suçluluğun ve 'uygarlık' dediğimiz şeyin
temeli haline geldi.
Nietzsche’nin vicdan azabı ve suçluluk üzerine yaptığı
soykütüksel çözümleme, Freud’un uygarlık analizinin zeminini hazırlar. Her iki
düşünür de dinsel kültürü, yaşamın doğal akışına karşı geliştirilmiş bir
"hayır-diyen" felsefe olarak görür. Zevkin yadsınması, suçluluğun ve
uygarlığın temel taşı haline gelmiştir.
Tanrının Neşesi -Adorno’da Karşılıklılığa Karşı Kendini Olumlama
Frankfurt Okulu ve özellikle Adorno, Nietzsche’nin nihilizm
eleştirisini "yönetilen toplum" kavramıyla birleştirir. Ancak
Adorno’nun estetik kurtuluş arayışı bir "yüksek kültür" nostaljisi
olarak kalırken, Nietzsche’nin vurguladığı gündelik hayatın duyumsal
pratiğinden kopuktur. Araçsal us, kapitalist düzende özerkliği yok eden
bürokratik bir mekanizmaya dönüşmüştür.
Modern bürokratik kapitalizm, bireysel özerkliği ve
karşılıklılığı asalak bir yapıya hapseder. Adorno’nun ünlü ifadesiyle
"Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır" tespiti, eleştirel
kuramın içine düştüğü mutlak ümitsizliği simgeler. Nietzscheci bir perspektif
ise bu nihilist çıkmazı, soyutlamanın ve şeyleştirmenin siyasal denetim olarak
maskesini düşürerek aşmayı teklif eder.
Bedeni Hor Görenler Üzerine - Nietzsche ve Fransız Toplum Kuramı
Foucault’nun iktidar analizi, bedeni disiplinlerin ve tıbbi
söylemin bir kurgusu olarak görerek onu pasif bir alıcıya indirger.
Foucault’nun bedeni, tıbbi bilginin ve panoptisizmin tarihsel bir sonucudur.
Buna karşın Nietzsche, bedene etkin bir direniş alanı açar. Nietzsche’de beden,
söylemlerin edilgen bir sonucu değil, iktidar karşısında esneyebilen ve karşı
koyabilen bir etkin cisimleşme odağıdır.
Foucault’nun yapısalcı kalıntılar taşıyan "edilgen
beden" modeline karşı, bizim toplumsal denetime direnecek bir bedensel
esneklik kuramına ihtiyacımız vardır. Nietzsche’nin "küçük şeylerin
duyumsallığı"na yaptığı vurgu, tam da bu direniş noktasında Foucault’dan
ayrılır ve bedeni bir bilgi/iktidar nesnesi olmaktan çıkarıp yaşayan bir süje
haline getirir.
Modernliğin Jesti
Nietzsche’nin sosyolojideki mirası, hınç, intikam ve
karşılıklılık izleklerinin sentezinde yatar. Standart sosyolojinin bizi mahkûm
ettiği demir kafese ve "astrolojik belirlenimcilik" olarak
adlandırılabilecek yazgıcı modellere karşı Nietzsche, bir Neşeli Toplumbilim
(Die Fröhliche Wissenschaft) önerir.
Bu bilim, "küçük şeyler" öğretisiyle Sokrates’ten
Schopenhauer’a uzanan tüm "hayır-diyen" felsefeleri reddeder.
Weber, Nietzsche’nin Tanrı’nın ölümüyle ilan ettiği
anlamsızlık bunalımına "çağrı/meslek" (Beruf) ve sorumluluk ahlakı
aracılığıyla yanıt vermeye çalışmıştır.
Freud’un id/süperego ve yüceltme kuramları ile Nietzsche’nin
Dionysos/Apollon ve çileci ideal eleştirileri arasında güçlü paralellikler
vardır.
Freud, hastalığı ve arzuyu dil ve bilinçdışı üzerinden okuma
imkânı sunsa da, bilimin ve uygarlığın getirdiği disipline boyun eğme tutumunu
benimsemiştir.
Araçsal usun ve yönetilen toplumun eleştirisinde
Nietzsche’den yararlanmışlar, ancak onun bilgikuramını ve hınç çözümlemesini
yetersiz görüp reddetmişlerdir.
Nihilizme karşı öneriler
Estetik / Nihilizmden kaçış olarak değil; hayatı olumlayan,
eyleme geçiren ve yaratıcılığı tetikleyen bir araç olarak Dionysosçu sanat…
Değerler karmaşası karşısında bilime, siyasete veya
toplumsal disipline boyun eğerek sorumluluk ahlakı geliştirmek…
Modernleşme öncesindeki cemaat (Gemeinschaft) yapısını veya
Sokrates öncesi Yunan toplumunu yücelten geriye dönük tutum…
Hayatın ve bedensel arzunun olumlanması / Nietzscheci çözüm
Modern ve geleneksel yapılarda ahlak, bireysel çıkarların
"genel çıkar" veya "kamusal yarar" kisvesi altında
gizlendiği bir taklit (öykünme) mekanizmasıdır. Nietzsche’nin Deccal’de
belirttiği "kutsal yalan" tam da bu maskelemedir.
Modern dünyada toplumsal mesafe ve hiyerarşi, ancak
kişilerin kendi çıkarlarını "kamu yararına feda ettikleri" iddiasıyla
(profesyonellik, uzmanlık, hizmet söylemi) meşrulaştırılır. Bu durum
modernliğin temel örgütlenme ilkesi haline gelen bir "ahlaki
kandırmaca"dır.
Taklit biçimleri tarihsel süreçte dinden teknolojiye ve
medyaya kaymıştır. Örgütlenme araçları arttıkça ve anlam sistemleri
yüzeyselleştikçe iktidar güç kazanır, ancak anlam azalır.
Tarihin ana skandalı, gündelik hayatı sürdürmeye yarayan en
alt düzeydeki yararcı ve pasif "köle ahlakı"nın, hınç (ressentiment)
mekanizması aracılığıyla kurumlara ve egemen kültüre dönüşmesidir.
Hınç içgüdülerinin sistemli kurallara dönüştürülmesi, Avrupa
kültüründe nihilizm ve çöküşe (décadence) yol açmıştır.
Nietzsche Tanrının öldüğünü söylüyordu elbet; ama bu sav
asıl olarak Tanrının boş bıraktığı uzama bir şey yerleştirilmeye çalışılmaması
gerektiğini anlatıyordu.
İyi bir hayatın temeli, soyut ideallerde değil, Amor Fati
(kader sevgisi) formülünde gizlidir.
Modernitenin soyutlayıcı, erkek egemen ve araçsal
ussallığına karşı Nietzsche; "küçük şeyler"i (dokunma, duyum, beden,
duygulanım) ve gündelik karşılıklılığı öne çıkarır.
Bu, geçmişin ve geleceğin olduğu gibi onaylanması, gündelik
karşılıklılıkların ve duyumsal gerçekliğin tüm "monoteist
mumyalayıcılar"ın ötesinde kucaklanmasıdır. Nietzsche’nin dansı,
modernitenin nihilist ağırlığına karşı bedenin ve hayatın neşeli bir zaferidir.
Gerçek sanat, yaşamı feda eden veya avutan bir araç değil;
Apolloncu ve Dionysosçu ilkeleri birleştirerek yaşamı zenginleştiren bir
güçtür.
Çöküşe ve nihilizme karşı nihai panzehir; olanı olduğu gibi
kabullenmekten de öte, zorunlu olanı tutkuyla sevmek anlamına gelen Amor Fati
anlayışıdır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder