Terry
Eagleton - Tatlı Şiddet - Notlar
Trajik Kavramı
Sweet Violence The idea of the Tragic
Mütercim: Kutlu Tunca, Ayrıntı Yayınları, 2012
Giriş
Trajedi, şu günlerde modası geçmiş bir konu ve bu onun
hakkında yazmak için iyi bir sebep.
Kültürel ve politik solun büyük kısmı, trajediyi yazgıcılık,
tevekkül, metafizik suçluluk ve egemen iktidarı kutsama aracı olarak görerek
kestirmeden reddetme meylindedir. 20. yüzyılın 187 milyon
"mega-ölümle" sonuçlanan dehşeti karşısında solun trajediden kaçması,
sadece entelektüel bir yetersizlik değil, politik bir firardır.
Postyapısalcılık trajediyi reddetmez; aksine onu aşırı
ciddiye alır. Ancak soyut teoriye kapılarak insani acının, sefaletin ve yıkımın
somut gerçekliğini gözden kaçırır.
Istırap ve acılı beden, kendini-şekillendirme ideolojilerine
ve aşırı tarihselci göreceliğe uyarlanamaz. Acı tarihsel bir olgu değildir.
Trajedi, insan sınırlarını ve kırılganlığını kabullendirerek
ütopik/hayalci savrulmaları engeller; ölçülü ve ayakları yere basan bir
gerçekçilik sağlar.
Din, insanlık tarihinin en uzun ömürlü ve yaygın sembolik
formudur.
Sol ve postmodernist çevreler, farklı yerel kozmolojilere ve
kültürlere duyarlılık gösterirken Hristiyanlık veya teolojik kavramlar söz
konusu olduğunda basmakalıp ve indirgemeci bir reddedişe kaçarlar.
Din, radikal politikayı aydınlatacak ve zenginleştirecek
teolojik/metafizik kavramlar mevcuttur. Trajedi de bu ufku genişletmede önemli
bir araçtır.
1. Yıkıntı Halinde Bir Teori
"Keçi-ozan" (tragoidia)
Trajedi kavramı, kuramsal açıdan tam bir "yıkıntı"
halindedir.
Gündelik dilde trajedi kelimesi "çok üzücü" (örn.
bir trafik kazası) anlamında kullanılır. Ancak kuramcılar ve eleştirmenler
trajedinin "kader, arınma, tanrılar, yücelik, acı, dehşet" gibi
unsurlar içermesi gerektiğini savunarak onu "salt üzücü" olandan
(patetik) ayırmaya çalışırlar.
Paul Ricoeur gibi özcüler trajediyi Yunan fenomenine
hapseder.
Trajedi terimi Antik Çağ'da ciddi drama, Orta Çağ'da mutsuz
son hikayesi, Modern Çağ'da ise mutsuz son draması anlamına gelmiştir.
Betimleyiciler trajediyi yalnızca bol kan, felaket, ölüm ve
yıkım içeren kasvetli olaylar veya eserler olarak görür
Normatif anlayış, bir olayın/eserin trajik sayılması için
"ahlaki kusur, kendini tanıma, kaderin diyalektiği, soylu kahraman, kutsal
düzen veya ruhu canlandırıcı/yükseltici bir etki" şartı koşar.
Aristoteles: Trajediyi yıkım/ölümden ziyade izleyicide
uyandırdığı acıma ve korku etkileri (katharsis) üzerinden tanımlar.
Schopenhauer: Trajedinin özünü stoacı bir feragat ve
teslimiyette görerek Antik Yunan'ı küçümser.
Walter Kerr: Trajediyi özgürlük arayışı ve "şiddetli
iyimser bir toplumun" ürünü olarak görür; modern determinizmin
(Darwin/Freud) trajediyi öldürdüğünü iddia eden liberter bir tutum sergiler.
George Steiner ("Tragedyanın Ölümü"): Marksizm ve
Hristiyanlık gibi iki büyük dünya görüşünün trajik anlayışa soğuk bakması
nedeniyle modern çağda trajedinin öldüğünü savunur.
Murray Krieger: Steiner'ın aksine, modern çağda trajik dünya
görüşünün azlığından değil, çokluğundan ve kontrol edilemezliğinden (Dionysosçu
yıkıcılık) yakınır.
Dante: Trajediyi tek başına yıkımla değil; mükemmel üslup,
anlam yüceliği ve zafere doğru ilerleyen (örneğin Aeneid) aşırı ciddiyet olarak
ele almıştır.
"Trajedi" terimi sanatsal/tiyatral bir form olarak
başlamış, zamanla gerçek yaşamdaki felaketleri tanımlamak için kullanılmaya
başlanmıştır.
Nietzsche'ye göre trajedi; Sokratesçi akılcılık, iyimserlik,
etik ve rasyonalizm yüzünden öldürülmüştür. Trajedi, dünyanın rasyonel olarak
tam anlaşılamaz/okunamaz olduğunu savunan bir Karşı-Aydınlanma (akıl dışı gizem
ve sezgi) mevzisidir.
Modern döneme geçişle birlikte trajedi, tiyatro sahnesindeki
somut bir oyun olmaktan çıkıp başlı başına felsefi bir kulvara evrilmiştir.
Klasik trajedi; kader/şans, özgürlük/kader, körlük/içgörü,
kahramanlık / eylemsizlik gibi zıtlıklar etrafında şekillenmiştir.
2. Istırabın Değeri
Ovidius, Milton, Racine, Hegel gibi düşünürler trajediyi en
vakur, moral ve ahlaki açıdan üstün tür olarak görürler. Hegel'e göre trajedi,
mükemmelliğin eş anlamlısıdır.
Post-Hegelci gelenek; trajediyi derinlik, olgunluk ve
ahenkli bir bilgelik ölçütü sayarak komediyi toylukla özdeşleştirir.
19. yüzyıldan itibaren karamsarlık, tanrıtanımazlık ve
kadercilik; toplumsal kargaşa ve muhalefet üreten bir tehdit olarak
görülmüştür.
Trajedinin liberal-hümanist yorumcuları, acının mutlaka
"ahlaken yükseltici" ve "karakter inşa edici" olması
gerektiği fikrine tutkuyla bağlıdır.
Acı neden mutlaka "anlamlı" görülmek zorunda?
Walter Kerr gibi eleştirmenlerin, Kral Lear gibi bir
yıkımdan "tarifsiz bir memnuniyet" ve "evrimsel bir
iyimserlik" devşirmeleri sadistlik değil midir?
Cordelia'nın cesedi başında "Zorunluluk kendi yolunda
hakçadır" demek, liberal-hümanizmin o nazik ama gaddar yüzünü açığa
çıkarır. Acıyı araçsallaştırmak onun gerçek dehşetini unutturur.
Gerçek yaşamdaki acıların çoğu ne yüceltici ne de
eğiticidir; Auschwitz trajik değildir çünkü ondan olumlayıcı bir ders çıkarmak
imkansızdır.
Bir insan felaketini trajedi olarak nitelemeye devam
ettiğimiz sürece, kaybolan insani değere duyduğumuz inancı korumuş oluruz.
Hakiki fedakarlık, değer verilen bir şeyden başkaları uğruna
vazgeçmektir.
Hıristiyanlık ve Marksizm
Her iki öğreti de (trajediye düşman değildir) en kötüyle
(günah veya sömürü) yüzleşmeyi şart koşar. Ancak bu, "tatlı" bir
çözüm değil, felaketin merkezine yerleşerek onun içinden geçmeyi gerektiren
sancılı bir süreçtir.
İnsanın sefaletini ve trajediyi kabul ettikleri için
idealistlerden (idealistler acının varlığını veya sistemin yamukluğunu kabul
etmek istemezler) daha karamsar; fakat insanın potansiyeline inandıkları için
muhafazakarlardan (muhafazakarlar ve post-modernistler umuttan ve toplumsal
ilerleme imkanından nefret ederler) daha umutludur.
Politika ve eylem, tamamen sonuçlardan bağımsız yürütülemez
(Kantçı deontolojinin aksine). Eylemlerin trajik boyutu, istenmeyen zararların
ve kayıpların farkında olarak responsibility (sorumluluk) üstlenmekle doğar
(örneğin İkinci Dünya Savaşı kararları veya toplumsal dönüşüm bedelleri).
3. Hegel'den Beckett'e
Hegelci diyalektik, trajediyi "Aklın (Geist)
zaferi" olarak sunarak şiddeti estetize eder. Hegel'in Tinin Görüngübilimi
metni trajik bir yapıya sahiptir. Tin (Geist), kendi birliğine ulaşmak için
önce kendisini kaybetmeli, uyumsuzluk, parçalanma ve ölümcül ayrılışlardan (via
negativa) geçmelidir.
Bireysel ve tarihsel düzeydeki çatışmalar (örneğin
Efendi-Köle diyalektiği) trajik olsa da, Akıl (Geist) açısından bu yıkımlar
nihai zafere giden dolambaçlı bir yoldur. İleriye doğru trajik yaşarız, ama
geriye dönük baktığımızda bütünselliği fark ederek komik/uyumlu bir biçimde
düşünürüz.
Hegel, trajedinin o "tatlı" uzlaşmasını sunmadan
önce, dünyanın bu korkunç "gecesini" ve şiddeti tanımak zorundadır.
Trajedi burada, şiddetin "tatlı" bir felsefi tanrıbilime dönüştürülme
çabasıdır.
Kierkegaard, Hegel'in trajediyi rasyonel bir
"etik" alana hapsetmesine İbrahim figürüyle itiraz eder.
Klasik trajik kahraman (Agamemnon, Brutus) toplum, devlet
veya evrensel etik bir ilke uğruna kendini kurban eder; bu yüzden anlaşılırdır
ve arkasından gözyaşı dökülür. İbrahim ise hem arzusal/dünyevi olandan hem de
etik/evrensel olandan vazgeçerek mutlak olanla doğrudan ilişki kurar.
İbrahim’in eylemi rasyonel/politik bir amaç taşımaz;
başkaları için okunamaz ve anlaşılmazdır. Bu durum, bireyin kıyaslanamaz
tikelliğini evrenselin üstüne çıkararak Hegelci diyalektiği sarsar.
Modern düşünürler (Steiner, Baudelaire, Nietzsche, Eliot
vb.) için trajedi; rasyonel, burjuva ve gündelik olanın üzerine çıkan
soyut/seküler bir din haline gelmiştir.
T. S. Eliot, Graham Greene, Thomas Mann ve Dostoyevski gibi
yazarların metinlerinde sıradan, sığ ve banliyö erdemlerine sahip insanlar
lanetlenmeye bile değer görülmez. "Gerçek kötülük" veya yozlaşma
(Raskolnikov, İvan Karamazof, Pinkie), kutsallık kadar büyük bir ruh yüceliği
ve metafizik derinlik gerektirir.
T. S. Eliot oyunlarını (Murder in the Cathedral, The Family
Reunion, The Cocktail Party) zihinsel/ruhsal olarak derinliği olan seçkinler
(cognoscenti) ile yüzeysel halk yığınları arasına dikey sınırlar koyarak
kurgular.
Eliot'ın eserlerinde somut eylemler ve gündelik olaylar
değersizleştirilir; önemli olan sahne dışında veya geçmişte cereyan eden
ruhsal/kutsal anlamdır.
Eliot'ın şiiri ve tiyatrosu somut, bedensel ve dünyevi
hayata karşı çileci bir şüphe duyar. Gündelik dünya ile ruhsal anlam arasındaki
uçurum kapandıkça trajedi yerini ironik bir kendi kendini parodileştirmeye
(örneğin The Cocktail Party'de kurtarıcının bir psikiyatrist olmasına) bırakır.
Seküler tarih inayetten/zarafetten yoksundur; alelade
gündelik yaşam adeta "kötü bir şaka" gibidir. Ancak Celia’nın
şehadeti (kutsal) ile gündelik sosyal rutinler (seküler) birbirine karışmadan,
kendi kulvarlarında onaylanır.
Celia’nın Afrika’da bir karınca yuvası yanında çarmıha
gerilmesi gibi aşırı ve grotesk sahneler, aşkınlığın (metafiziğin) da tıpkı üst
sınıfın yüzeysel yaşantısı gibi saçma ve boş bir noktaya sürüklenebildiğini
gösterir.
Hakikate ancak olumsuzluk, yıkım ve mutlak bir çıkmaz
eşiğinde (İbrahim örneğinde olduğu gibi) ulaşılabilir. İman; halk tabakası,
hümanistler ve kamu ahlakçıları için anlaşılmazdır (Kierkegaard).
Nietzsche için trajedi; bilime karşı miti, ahlaka karşı
yaşamı, ilerlemeye karşı öncesiz-sonrasızlığı koyan bir modernite
eleştirisidir.
Dionysos varoluşun dehşetini, yıkımını ve acımasız yaşam
gücünü (Güç İstenci) temsil eder. Apollon ise bu katlanılmaz ve biçimsiz
dehşetin üzerine büyüleyici bir biçim/sanat örtüsü çekerek onu katlanılır
kılar.
Rilke ve Nietzsche gibi düşünenlere göre trajedi, acıdan
kaçış değil; acının, kederin ve varoluşun getirdiği tüm dehşetin esrik bir
şekilde onaylanmasıdır (amor fati).
Özgürlük, adalet ve sosyal değişim için verilen mücadeleler
(devrimler), ağır bir kan, acı ve yabancılaşma maliyetini beraberinde getirir.
Trajik eylem, tam da bu kargaşayı göze alma, onu deneyimleme ve katetme
iradesidir.
Raymond Williams devrimin sadece kurumlara değil, bizzat
insanlara karşı yürütülen trajik bir eylem olduğunu vurgular.
Modern politikada kurban, tarifsiz değerde bir şeyden daha
büyük bir dava/değer adına vazgeçmektir. Politik sistemler, gelecekteki daha
adil bir düzen adına bugünün insan hayatlarını mübadele eder.
Karl Jaspers trajediyi, gündelik hayatın önemsizliğinden
ruhsal bir sığınak ve aşırı bir aşkınlık alanı olarak görür.
Georg Lukács'a göre trajedi, gündelik yaşamın lekesinden
arınmış "saf Varlık" deneyimidir. Ancak bu idealist yaklaşım,
trajedinin içerdiği somut yıkımı ve kanlı dehşeti (örneğin Amalfi Düşesi) göz
ardı eder.
René Girard trajediye toplumu kendi iç şiddetinden koruyan
muhafazakar bir düzen işlevi biçerken; Adrian Poole gibi liberal eleştirmenler
trajediyi sabit doğruların yıkıldığı, akışkan ve temelsiz bir özgürlük alanı
olarak alkışlar.
Walter Benjamin için umut, tarihin muzaffer ve evrimci
ilerleyişinde değil, onun "gerçek harabeleri ve çiğnenmiş bedenleri"
arasında gizlidir. Tarih sürekli bir yıkım alanı olduğuna göre kurtuluş,
tarihin kendi içinden değil, ancak onun dışından (Mesihçi bir müdahaleyle)
gelebilir.
Auschwitz gibi felaketlerin ardından, trajediyi ölçmeyi
sağlayan temel insani değer algısı yok olmuştur. Çığlığın ya da kaba mizahın
ötesinde trajik bir "yücelik" kalmamıştır.
Klasik trajik kahramanlar bir zirveden düşer; Beckett’in
karakterleri ise düşmenin mümkün olabileceği bir yüksekliğe hiçbir zaman
ulaşamaz. Karakterler bir eylemi başlatamayacak, hatta hafızasızlıktan ötürü
acılarını birleştiremeyecek kadar bitkindir.
Beckett dünyasında her şey belirsiz ve saçmadır; ancak
"belirsizliğin kendisi de belirsiz" olduğu için, mutlak bir
umutsuzluk kadar mutlak bir kurtuluş ihtimalinin bulunmaması da kaçınılmaz bir
askıda kalma durumu yaratır.
Beckett dünyasında hiçbir şey kesin olarak tanımlanamadığı
için "trajedi" de evrene dair yalnızca kısmi ve eğreti bir adlandırma
haline gelir. Bu kuşkuculuk, İkinci Dünya Savaşı’nda tanık olunan imha edici
"mutlakçılıklar" karşıtı koruyucu bir güvenceye dönüşür.
Nihai trajedi, insanın içinde bulunduğu durumu tanımlama
veya dile getirme yetisini yitirmesidir. Beckett’in "post-trajik"
dünyası trajediyi tamamen silmez; aksine, sefilliğimize vakur bir başlık bile
atamadığımızı bilmenin getirdiği kahırla trajik olanın gölgesini yaşatmaya
devam eder.
Roland Barthes: Trajediyi kötü talihi doğallaştıran,
onu kaçınılmaz bir zorunluluk gibi sunarak insana haince boyun eğdiren
ideolojik bir araç olarak görür ve reddedilmesi gerektiğini savunur.
Arthur Schopenhauer: Trajedi olumlamaya değil, aksine
İstenç’in (Wille) ve bireyleşme ilkesinin (principium individuationis)
aldatıcılığını görmeye yarar. Dünyanın süprüntü ve molozundan vazgeçmeyi
öğreten nirvanacı bir bilgeliktir.
Aristokratik ve Barbar Hümanizm: Trajedi geleneksel
olarak cesaret, yücelik ve büyük dönüm noktalarını el üstünde tutar. Ancak bu
"aşırı idealizm", zayıflığa müsamaha göstermeyen, sıradan merhamet ve
sevecenliği reddeden merhametsiz bir hümanizmin/süperegonun sözcülüğünü yapabilir.
Komedi insanın bedenselliğini, zayıflığını ve sınırlılığını
terörize etmeden kabul eder. Bu yüzden "yalnızca komedi gerçek anlamda
trajiktir."
Yeni Ahit’te İsa’nın Kudüs’e eşek sırtında girmesi veya
diriliş sonrasında balık pişirilip açların doyurulması, kahramanlık anlayışının
parodileştirilerek sıradan/gündelik hayata çekilmesidir.
Trajedi sürekli "olağanüstü kriz anlarına"
odaklanır; oysa Benjamin’in hatırlattığı üzere, ezilenler ve mülksüzler için
olağanüstü hal zaten gündelik hayatın kendisidir.
…
4. Kahramanlar
Dorothea Krook'a göre, trajik sanat temel bir insanlık
durumundan ortaya çıkmalı, savaşçı ruhu dışa vuran bir hikaye kahramanına sahip
olmalıdır.
Edilgen bir kurbanın çektiği acılar acıklı olabilir ancak
trajik değildir; trajik kahraman hem insanlığın bütünüyle temsilcisi olmalı hem
de çevresindeki insanların üstünde bir konumda yer almalıdır.
Bu direnci ve cesareti sayesinde kahraman, acının gizemini
anlaşılırlığa kavuşturur ve ahlaki düzenin üstünlüğünü ve insan ruhunun
saygınlığını yeniden doğrular.
Ancak bu ahlak yasasını takviye eden erkeksi ve mert trajedi
ideali, trajik sanatı kaba ve sadistçe bir ilgi alanına indirgeme tehlikesi
taşır.
Aristoteles’te trajedi insan varlıklarının değil, eylemin
(praxis) taklididir. Karakterler eylemin kaynağı değil, yalnızca taşıyıcısı ve
etik rengidir.
Aristoteles’in Etik yapıtında erdem hazza ve potansiyeli
gerçekleştirmeye dayalı iken, trajedi, insan öznesinin kendi iyi-oluşunu
güvenceye almada yetersiz kaldığının tanınmasıdır.
Trajedide duyulan acıma/merhamet duygusu, karakterin
bireysel ve yalıtılmış kişiliğine değil, anlatıdaki yıkımın ve eylemin bütününe
yöneliktir. Ahlaken çirkin bir figür bile parçalanmış bir insanlığın temsilcisi
olarak trajik bir boyuta taşınabilir.
Trajedinin temel odağı nihai sonucun mutlu ya da mutsuz
olmasından ziyade, talihin değişkenliği ve insani durumların kırılganlığıdır.
Ölümün veya sonun niteliği, yaşamın ve şansın bu geçici yapısını göz önüne
serer.
Hegel trajik eylemi ölümün değil "tek yanlılığın"
meydana getirdiğini düşünür. Önemli olan belli bir netice (mutlu ya da mutsuz
son) değil, "talihteki değişkenlik" ve izleyicide korku ile merhamet
uyandırma gücüdür.
Yüksek mevkideki insanların düşüşü, yalnızca kişisel değil
kamusal bir anlam taşır. Bu düşüş, yerel ve dar çevreli alt kişiliklere kıyasla
daha geniş bir tarihsel etki ("cup" sesinden fazlası) yaratır.
Aristophanes'in Kurbağalar oyunundaki hicivde görüldüğü
üzere Euripides, trajedinin şişkin ve tanrısal dilini bir "mantık
diyeti" ile zayıflatmış; kadınlara, kölelere ve halka söz hakkı vererek
"eylem içinde demokrasi"yi başlatmıştır.
Herman Melville (Moby Dick), balina avcıları ve serserilere
trajik bir zarafet ve "demokratik saygınlık" katar.
Balzac (Kayıp Hayaller, Eugénie Grandet, César Birotteau),
başlığı Dante’ye gönderme yapan İnsanlık Komedisi (La Comédie humaine)
girişimiyle kahraman-olmayan orta sınıflara evrensel bir statü verir.
Geleneksel teoride (örn. George Steiner) trajedinin yalnızca
seçkin şahsiyetlerin düşüşüyle gerçekleşebileceği savunulurken; Aydınlanma,
kapitalizm ve demokrasi her bireyi kıyaslanamaz ölçüde değerli kılarak
trajediyi demokratikleştirmiştir.
Trajik olmak için prens veya Sezar olmaya gerek yoktur.
Büchner'in Woyzeck’i trajik dramadaki ilk proleter kahraman
olur.
Arthur Miller'ın Willy Loman'ı "yanlış bir toplumsal
düzene meydan okuması sebebiyle değil, bu düzene uyum sağlamaya kendine zarar
verecek kadar istekli olduğu için" trajik bir ölümle buluşur.
…
5. Özgürlük, Yazgı ve Adalet
Trajedi zamanın başlangıcından bu yana arızasız çalışan,
umut barındırmayan bir makine gibidir.
Trajik sanat, biçimsel kesinliğiyle bir kaçınılmazlığı
sergiler.
Kahramanın trajediye ulaşması için bir miktar girişimcilik
ve direniş ruhu gereklidir.
Yunan trajedilerinde eylem, bireyin tek başına tamamen
kavrayamadığı dinsel, sembolik ve ilahi bir düzlemde gerçekleşir.
Evrenden rasyonel bir adalet ve hak etme dengesi talep etme
dürtümüz, aslında anlamsızlığa ve adaletsizliğe karşı gösterdiğimiz insani bir
tepkidir.
Eylemlerimiz bir kez gerçekleştikten sonra
"metinsel" bir nitelik kazanır; kontrolden çıkar, yabancılaşır ve
faile geri döner.
İlk Günah / İnsanın özgürleşmesinin ve tarihe adım atmasının
bedeli, kendi eylemlerinin öngörülemez yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşmesidir.
Mutlak hakikatin yokluğu trajik mutlakçılığı kırar, ancak
hayatları kesişen insanların yorum çatışması (hermeneutik) şiddeti ve trajediyi
yeniden üretir.
Özgürlük, yasasızlık veya sınırsızlık değildir; insanın
kendi yasasını koyması ve ona uymasıdır (özerklik).
Heidegger'de Dasein'ın özgürlüğü ve sahiciliği, kendi
sonluluğunu (ölümünü) kabullenmesiyle (Amor Fati / Kader Sevgisi) mümkündür.
Fredric Jameson ve Goethe (Wilhelm Meister) üzerinden
yürütülen tartışmada; insan hayatı ya da tarih yaşanırken (geleceğe doğru) bir
özgürlük ve olumsallık gibi tecrübe edilir. Ancak geriye dönük
anlatısallaştırıldığında ve yazıldığında (tarihyazımı), her şey bir zorunluluk
ve gizli bir plan gibi okunur.
Schelling’e göre trajedi, özgürlük ile zorunluluğun
çözünerek tek bir potada birleştiği seküler bir simyadır (bu değerlendirme
yeni-Kantçıların ortak paydasıdır).
Kahraman, kendi sonunu getiren cezayı veya yazgıyı özgürce
benimseyerek ona boyun eğer. Kaçınılmaz olanı bilerek seçtiği an, yenilmiş gibi
görünse de yazgısını aşar ve zafer kazanır.
Fakat bu tür kuramsal estetikleştirmeler kurbanların reel
acılarını ve çığlıklarını bastırma riski taşır.
Trajik eylem daima failinin niyetini aşan kasıtsız bir
birikim (peripeteia) barındırır.
Ölüm hem kaçınılmaz bir zorunluluk (önceden tayin edilmiş)
hem de şekli itibarıyla olumsal/tesadüfidir. Ölüm, öznelliğin en mahrem yönü
ile dışsal zorunluluğun kesiştiği yegâne noktadır.
Trajedi içsel bir mantığa ve anlama sahip olmak zorundadır.
Trajedinin amansız ve tutarlı mantığına tehdit oluşturan
şey; gündelik, olumsal ve uyum sağlayıcı yapısıyla komedidir.
Toplumsal acıların (yoksulluk, savaş, soykırım)
"yazgı" olarak nitelendirilmesi acıyı sterilize eder ve meşrulaştırır.
Brecht, Aristotelesçi/klasik trajediyi izleyicide edilgen
bir yazgıcılık (kadercilik) yarattığı için zehirleyici bulur. Bunu kırmak için
olayların değiştirilebilir olduğunu gösteren "epik" formu savunur.
Modernitede sorun mutlak bir kaderin varlığı değil, artık
hiçbir yazgının veya ilahi güvencenin görünmemesidir.
Modernite, eski mitleri reddetse de "Doğa" veya
"İlerleme" gibi yeni mitler ve yazgı anlatıları üretir. Geç-modern
dönemde ise doğrusal/kronolojik zaman parçalanmış; yerini deneyime dayalı
fenomenolojik zamana ve zamansız çalışan bilinçdışına bırakmıştır.
Hegel'den Comte'a uzanan hat, tanrısal inayetin yerine
"İlerleme" veya "Akıl"ı koyar.
(Doğalcılık) Evrimsel ilerleme uğruna bireysel dehşetlerin
haklı çıkarılması (Nietzsche'ci Übermensch fikrinde olduğu gibi) insanı
merkezsizleştirirken trajediyi de yerinden eder.
Doğalcılıkta kahramanca direnecek özerk özneye yer yoktur.
Birey, sadece izleyici olan pasif bir mağdura dönüşür.
Muhafazakâr eleştirmenler bir yandan modern gerekirciliğe
karşı "özgür bireyi" ve "bireysel sorumluluğu" savunurlar;
diğer yandan toplumsal protestoyu engellemek için "kadere boyun
eğmeyi" vaaz ederler.
Eğer trajik kahraman tamamen kendi felaketinin sorumlusuysa
(burjuva özgür irade anlayışı), seyircide acıma/merhamet duygusu uyanmaz. Eğer
felaket tamamen dışsal bir yazgıysa, bu kez de kör bir kadercilik ortaya çıkar.
Trajedi, dünyadaki somut kötülüğü ve adaletsizliği
açıklamak/örtmek için kullanılan simgesel bir yoldur. Yoksulluk, hastalık veya
zulüm "kaçınılmaz bir yazgı" ya da "gizemli bir ilahi
düzen" olarak sunulduğunda, dünyadaki somut adaletsizliklerin hesabı
sorulamaz hale gelir.
Evren/yazgı kahramana karşı adil değildir; burada teselli
edici bir düzen değil, düzenin var olduğu fakat bunun son derece adaletsiz
olduğu gerçeği vardır.
Olimpos’un entrikaları, zalimliği ve keyfiliği olmadan
trajik felaketin zaten doğamayacağı için gereklidir.
Erdemlinin ödüllendirilip kötünün cezalandırıldığı
"şiirsel adalet" anlayışı, E. R. Dodds ve Addison'a göre safdilce bir
ahlakçılıktır. Bu beklenti burjuva ideolojisinin ve alt sınıfları disipline
etme arzusunun bir ürünüdür.
Trajedinin gerçek terörü ve dehşeti, verilen cezanın işlenen
hataya kıyasla aşırı oransız olmasından kaynaklanır. Kahraman tamamen masum
değildir ama felaketi de tam anlamıyla hak etmemiştir. Küçük hatalara verilen
devasa cezalar, dünyadaki adaletsizliğin somut göstergesidir.
Schopenhauer ve Benjamin çizgisine göre trajedi, kurban etme
eylemindeki adaletsizliği içerir: Kurban, ortak bir suç/varoluş lekesi için
kefaret öder ama kurban edilen bireyin kendisi masumdur.
Trajedi, sanıldığı gibi önceden var olan "kutsal ve
değişmez bir ahlaki düzenin ihlal edilmesinden" doğmaz. Aksine, eski
düzenin kriz karmaşası içinde yok olmasından ve geçiş dönemlerinden doğar.
Trajedi; aristokrasinin ve feodal mutlakiyetin etkin gücünü
kaybettiği, burjuva/orta sınıf kültürünün henüz doğmakta olduğu tarihsel geçiş
ve kırılma dönemlerinin ürünüdür.
Düzen ve ihlal, birbirini dışlayan iki kutup değildir. İhlal
(sınırları aşma), insani doğanın ve "tarih" dediğimiz oluşumun
özüdür.
İnsan dili, tam da kendi içkin yapısından doğan
"kendini aşma ve kuralları ihlal ederek çalıştırma" yeteneğiyle bu
dinamiğin en net örneğidir.
Düzen, kendi merkezinde yersiz-yurtsuz bıraktığı, bastırdığı
ya da dışladığı bir "Gerçek" (ensest, çocuk cinayeti vb. dehşetler)
olmadan varlığını sürdüremez. Hıristiyanlıktaki ilk günah veya felix culpa
öğretisi gibi, ihlal ve düşüş; insanın hem özyıkımının hem de tarihsel
başarılarının/yaratıcılığının ortak kaynağıdır.
Tanrı'nın veya Yasa'nın keyfiliği, rasyonel bir temele
dayanmamasından kaynaklanır. Yasa, meşruiyetini bir argümandan değil, kendi
edimsel gücünden ("Yasa Yasadır!") alır.
Kafka'nın Dava ve Şato eserlerindeki Yasa/Otorite; kural
koymaktan ziyade sadece nerede hata yapıldığını gösteren sadistçe bir süperego
gibi işler.
Uygarlık, "doğallaşmış ve unutulmuş bir şiddet"ten
ibarettir.
6. Merhamet, Korku ve Haz
Platon, trajediyi akıl dışı ve "erkeksi sertlik ile öz
disiplini" bozan efeemine bir sanat olarak görerek ideal cumhuriyetinden
dışlar. Ona göre merhamet bir "enfeksiyon" (bulaşıcı hastalık)
gibidir; korku ise devlete olan bağlılığı ve direnci zayıflatır. Felsefe,
trajiğin yegâne panzehiridir.
Aristoteles, Platon'un öncüllerini kabul eder ama katarsis
(arınma) öğretisiyle sonucu tersine çevirir. Trajedi, korku ve merhamet gibi
yıkıcı duyguların fazlasını kontrollü bir dozda boşaltarak (terapi sağlayarak)
yurttaşları toplumsal ve askeri düzene hazır hale getiren politik/toplumsal bir
düzenleme aracıdır.
Hobbes ve 18. yüzyıl kuramcılarına göre merhamet, başkasının
felaketine bakarak kendimizin güvende olduğunu hatırlama ya da kendi
gelecekteki olası felaketimizden korkma eylemidir.
Bergson’a göre merhamet, sadece bir acıyı paylaşmak değil;
bir kendini alçaltma, aşağıya inme arzusu ve doğanın adaletsizliğiyle suç
ortaklığından kurtulma çabasıdır.
Brecht, merhameti ve empatiyi "sömürünün dünyaya
giydirdiği ağlayan bir yüz" olarak görür. Sahnede yaratılan yazgı
yanılsamasını yıkmak için empatiden ve duygusal boşalımdan vazgeçilmesi,
izleyicinin edilgen değil eleştirel/politik bir akılla sorgulaması gerektiğini
savunur.
Merhamet ve Korku / Yakınlık ve Ötekilik
Aydınlanmanın Diyalektiği bağlamında trajedi, dünyaya
mimetik bir katılma arzusu (özdeşleşme) ile yabancı güçlerin yarattığı terör
(korku) arasındaki gerilimi sahneler.
Oidipus gibi figürler, sembolik hısımlık düzenini ihlal
eden, hem kutsal hem lanetli "jokör" figürlerdir. Kendi kimlik
kaynaklarına fazla yakınlaşmak, orada pusuya yatmış travmatik bir ötekilikle
karşılaşmaktır.
Tragedya, merhamet yoluyla izleyiciyi hayali (imajiner) bir
özdeşleşmeye çağırır, ancak bu ilişki korkuyla, yani Gerçek'in (Real) araya
girmesiyle bozulur (Lacan).
Sevgi, dosttan ziyade "yabancıya ve düşmana" nasıl
davranıldığıyla test edilir.
Sempati bir empati ("kendini onun yerine koyma")
meselesi değildir. İnsanın komşusunu veya kendisini sevmesi, onun hayali bir
kopyasını değil; onun özündeki "insandışı", zor, mazoşist veya
pejmürde gerçekliğini (Gerçek) kabullenmesidir.
İnsan türü için dayanışma ve birbirine değer verme eylemi
estetik bir lüks değil, salt hayatta kalmanın ve politik varoluşun temel
koşuludur.
(Mimesis) trajedi acıyı uygun bir biçime sokarak, onu
sınırlandırıp anlamlı bir örüntüye dönüştürdüğü için haz verir. Belagat ve
kurmaca ambalajı acının sızısını ehlileştirir.
Duygusal uyarılma ve felaketleri güvenli bir mesafeden
izleme izleyiciye zarar görmezlik hissi bahşeder.
Trajedideki esriklik, yaşama isteğinin (Eros) anlamsızlığını
fark edip dünyadan el çekme hazzıdır.
Seyirci, sahnede kurbanın acı çekmesini izlerken sadistçe
bir doyum elde eder ve aynı zamanda kendi sonluluğunu kurbanla özdeşleşerek
deneyimlediği için mazoşistçe bir haz yaşar.
Suç ve Ceza’daki Raskolnikov veya Marmeladof, Yeraltından
Notlar’ın anlatıcısı gibi tipler, acıda ve kendini aşağılamada bulunan
patolojik hazzın en somut edebi örnekleridir.
…
7. Trajedi ve Roman
Trajedi despotik mutlakçılığa, saray entrikalarına, klan/kan
yasalarına, şeref kodlarına ve yazgıya sadakat duyan antik rejim dünyasına
aittir. Roman ise rasyonel, pragmatik, umutlu ve gerçekçi orta sınıf
(burjuvazi) ideolojisinin ürünüdür.
Trajedinin merkezinde saray, savaş ve kamusal krizler yer
alır.
Romanda ev, iş, devlet, kilise ve evlilik ön plana çıkar.
İngiliz orta sınıfının altın çağında roman türü
anti-trajiktir. Trajik roman (Hardy, James, Conrad), ancak burjuva sınıfının
dönemsel bir çöküşe ve krize girdiği 19. yüzyılın sonlarında kitlesel bir tür
olarak yeniden sahneye çıkar.
Trajedide zaman, akışkan değildir; belli bir anın (kader
anının) gerilimi tüm anlatıya hakimdir. Trajedide olağan, sıradan olaylara, detaylara
yer verilmez.
Zamansallık romanda bir “umut” barındırır.
Moby Dick, sıradan insanın felaketini işlediği için düzyazı
(roman) olmak zorundadır; ancak balıkçılara trajik bir itibar kazandırmak için
gerçekçiliğin sınırlarını aşar.
Balzac'ın dünyasında trajik yıkımlar (Goriot Baba, Kuzen
Bette) mevcuttur; ancak gelişmekte olan kapitalist toplumun coşkulu, enerjik ve
savurgan yapısı bu yıkımları bir İnsanlık Komedisine dönüştürür.
19. yüzyıl İngiliz gerçekçi romanı ideolojik bir çıkmaza
girdiğinde, Gotik veya halk masallarındaki beklenmedik miras, hayalet sesi gibi
eski malzemeleri didikleyerek hikayeyi sürdürür.
Kayıp Zamanın İzinde’de hafıza ve tecelliler yoluyla zamanı
askıya alır; zamansallığın çözülmesine direnerek olumlayıcı bir bütünlük kurar.
Shaw, insanlığın kırılgan ve trajik doğasını, dizginlenemez
düşünsel hayatın önünde bir engel olarak görür.
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ndeki Stephen
Dedalus; soyut, sürgün, asi ve modernist trajedinin klişe bir figürüdür.
Ulysses’te trajik modernizm (Stephen) ile komik doğalcılık
(Bloom) karşı karşıya getirilir. Joyce, trajediyi komedi ve gündelik hayatla
sarmalayarak onun kırılgan ve duygusal açıdan geriletici yönlerini açığa
çıkarır.
19. yüzyılın sonundan itibaren (düzenin krize girmesiyle)
roman türü kaçınmaya çalıştığı trajik ortama yenik düşmüş; Lolita, Yanardağın
Altında, Ağustos Işığı, Gazap Üzümleri, Sevilen gibi modernist/çağdaş romanlar
yoğun trajik atmosferler üretmiştir.
…
8. Trajedi ve Modernite
Spinoza’da Tanrı, her şeyin sebebi olan evrensel tözdür.
Evrende şansa, tesadüfe yer yoktur.
Her şeyin nedenini akıl yoluyla bilmek, olayların ve insan
eylemlerinin başka türlü olamayacağını anlamak (gerekircilik), trajik yasa veya
ümitsizliğe değil, huzura ve hoşgörüye yol açar.
Modernist ve muhafazakar söylemler, insanın sınırsız
muktedirliğini savunan saf burjuva hümanizmine ("övüngen hümanizm")
karşı trajediye sığınır.
Georg Simmel: Tin, ancak kendini yabancılaştıran ve
nesnelleşen formlar (kültür) içinde var olabilir. Fakat bu nesnelleşmiş kültür,
zamanla öznel hayatı ezmeye ve yaşam enerjilerini yok etmeye başlar. Kültür,
hayatı öldürür.
Freud: Uygarlık kurabilmek için insani saldırganlık (ölüm
dürtüsü / Thanatos) yüceltilmeli ve süperego tarafından bastırılmalıdır.
Uygarlık geliştikçe vicdan azabı ve öz-saldırganlık artar; uygarlık tam da
kendi kendini sakatlama pahasına işler.
Burjuva toplumu gerçekleşmesi imkânsız idealler (özgürlük,
eşitlik) vaat eder; ancak yapısı gereği bunları veremez.
Goldmann ve Lukács’a göre trajik insan, yozlaşmış dünyayı
reddeden ama onun dışında gidecek hiçbir yeri yoktur. "Trajik insan,"
zorlayıcı bir idealle, ahlaken değersiz olan görgül dünya arasında sıkışmıştır.
John Milton’ın şiirleri, İngiliz burjuva devriminin
yenilgisi ve cumhuriyetçi cennetin yitirilişi üzerine yakılmış trajik teolojik
ağıtlardır.
David Hume: Kimliği kurguya, aklı imgeleme, ahlakı
duygusallığa, nedenselliği alışkanlığa indirger.
Teorik şüpheciliğin insanı "sahipsiz ve anti-sosyal bir
canavara" dönüştürdüğünü görünce, teoriyi bir kenara bırakıp toplumsal
pratiğe (arkadaşlarla tavla oynamaya, eğlenmeye) sığınır.
Sağduyu ve toplumsal alışkanlıklar insan hayatının tek
dayanağıdır; felsefi teori toplumsal pratiği güçlendirmek yerine
işlevsizleştirir.
Kant: Anlaşılabilir alan ile bilinemez (kendinde şey /
mutlak / özgürlük) alan arasına kesin sınırlar çeker.
Giacomo Leopardi: İnsan, doğanın temin edemeyeceği bir
mutluluğa kodlanmıştır. Ennui (sınırsız tatmine duyulan özlem), insanı
hiçlikten koruyan tek melankolik deneyimdir.
Wittgenstein: Açıklamaların ve gerekçelendirmelerin bir
noktada durması gerektiğini (temelcilik/toplumsal pratik), aklın tamamen dibe
vurmaması gerektiğini savunur.
Aydınlanmanın Diyalektiği: Aydınlanma aklı, insanı doğanın
fethine yöneltirken akıl, ilk önce onun mümkün kıldığı insanlığı tahrip eder.
Hiciv, kötülüğü küçülterek ve hedefi değersizleştirerek
trajik çatışmanın yıkıcılığını etkisizleştirir; trajediden bir kaçış mekanı
sunar (Jonathan Swift, Alexander Pope).
Modern özne kendisini "özgür" olarak tanımlar. Özgürlüğün
bedeli bitmeyen bir evsizliktir. Özne, dünyayı anlamlandıran temel güçtür ama
dünyada bir nesne gibi temsil edilemez; bu yüzden aynı anda hem "her
şey" hem de "hiçbir şey"dir.
Toplumsal hayatın ve adaletin temeli rasyonel bir ilke
değil, yalnızca alışkanlıklar ve ikinci doğa haline gelmiş geleneklerdir. Teori
derinleştikçe toplumsal zemini yıkar ve insanı anti-sosyal bir krize sürükler;
bu krizden kaçmanın yolu sağduyuya ve gündelik pratiğe dönmektir.
Samuel Richardson: İyiliğin karşılıksız kalması, zalim bir
toplumun göstergesidir.
Marquis de Sade: Liberal ahlakın ve Kantçı evrenselliğin
çelişkisini ifşa eder: Ahlaklı birey olmak adına kendi tikelliğini hiçe sayıp
evrensel yasalara uymak, bireyselliği yok etmek demektir.
Aydınlanmanın Diyalektiği: Antik dünyanın trajik yazgısı modern
dünyada mantık, bilimsel gerekircilik ve araçsal akıl kılığında geri döndü. İnsanın
doğayı ve kendi iç doğasını baskılama çabası, kaçınılmaz olarak ilkel ve mitik
şiddetin (Dionysosçu yıkımın) geri dönmesine yol açar.
Nietzsche: Trajedinin mite muhtaç olduğunu söyler. Hümanist
öznenin aşılması gerektiğini, Tanrı'nın öldüğünü ve öznenin bu yolda kurban
edilmesinin (kendi çözülüşünden duyulan jouissance) trajik ama özgürleştirici
bir adım olduğunu savunur.
Isaiah Berlin: Adalet, özgürlük ve eşitlik gibi mutlak
değerler birbiriyle çatışır; birini seçmek diğerini feda etmeyi gerektirir. Bu
durum trajediyi kaçınılmaz kılar.
Henrik Ibsen: Modern sahicilik kültürünün ve "bireysel
hayatın içeriğinden ziyade tutarlılığı ve bütünlüğünün önemli olduğu"
düşüncesinin temsilcisidir.
D. H. Lawrence: İçten gelen doğrudan dürtüleri dışa vurmayı
kutsal bir gereklilik olarak görür.
Sartre: Dünyanın değere kayıtsız olduğu bir düzlemde birey
kendi değerini üretir; ancak bu özgür irade bir ereği olmadığı için saçmadır.
Wilhelm Meister (Goethe): Hedefin niteliğinden bağımsız
olarak, olanca gücüyle bir hedefe kilitlenen kişiye duyulan estetik
duygudaşlığı ifade eder.
Çehov: Rusya modernleşmesinin sarsıntısı içinde
eylemsizliğe, usanç ve rehavete kapılmış, kendi fantezilerine hapsolmuş
"sabit fikirli" insanları işler.
Postyapısalcılık yüksek modernist melankolide kapana
kısılmışken (Adorno'nun ötesine geçememişken), postmodernizm Nietzscheci bir
hat izleyerek trajik olanı tamamen aşma veya göz ardı etme eğilimindedir.
Trajik kahraman türünün ilk örneklerinde kahramanlar
toplumsal uzlaşıya direnç gösteren, "insan dışı/canavarca bir
dikkafalııkla" ve zalim bir inatçılıkla kendi ilkelerine/dürtülerine bağlı
kalan figürlerdir.
Modern dönemde (Çehov ve Hardy örneklerinde olduğu gibi)
klasik dönemin mutlak kararlılığa sahip kahramanlarının yerini; parçalanmış,
zamansız, eylemsiz ve iletişim kuramayan karakterler alır. Trajedi artık mutlak
bir yıkım veya soylu bir zafer değil; amaçsızlık, ironı ve tarihsel/toplumsal
görecelik biçimini alır.
Modernizm, kalıpları yıkan Dionysosçu taşkınlığa aşıktır;
fakat bu taşkınlık sıradan insanı yıkıma uğratır.
9. Demonlar
Marshall Berman'a göre modern olmak, "Macera, güç, haz,
gelişme... vaadeden ama aynı zamanda sahip olduğumuz... her şeyi yıkmakla
tehdit eden bir çevrede bulmak demektir." Bu Faustyen sözleşme, ilerleme
için ödenen trajik bedeldir.
Modernitenin ilerleme mantığı Faustçu bir şeytani sözleşmeye
(Mefistofeles) dayanır. Uygarlığın barbarlıktan, kültürün ölüm içgüdüsünden
beslendiği bu yapı, insan enerjisinin yukarı doğru bir "Düşüş"üdür.
Modernite ne tek başına Aydınlanma’nın tam bir
felaketi/barbarlığı ne de doğrudan amansız bir insani ilerlemedir. Bir yanda
özgürleşme, demokrasi, feminizm ve bilimsel atılımlar sunarken; diğer yanda
küresel savaşlar, sömürü, yabancılaşma ve felaketler üretir.
Cennet Bahçesi'nden sürülme, biyolojik güvenceden riskli ve
çalışan bir varlığa geçiştir. İhlal olmaksızın tarih ve gelişim durağanlaşırdı.
Faust’un ikinci bölümünde doğaya egemen olma, bentler kurma
ve toplumu dönüştürme projesi sömürü ve cinayetle ilerler.
Mefistofeles alayla "Yine de bizim için
çalışıyorsun" der; çünkü doğayı fethetme hırsı, kökündeki yıkıcı ölüm
dürtüsüyle (Thanatos) ve hiçlik arzusuyla suç ortaklığı yapar.
İlerleme, uygarlık ve insan yaratıcılığı; doğası gereği
barbarlık, yıkım, hata ve ölüm dürtüsüyle (Thanatos) iç içedir. Trajik olan;
iyilik ile kötülüğün, arzu ile yıkımın birbiri olmadan var olamaması ve modern
insanın bu kaçınılmaz gerilim içinde kendi kaderini yazmasıdır.
Doktor Faustus: Thomas Mann’ın kahramanı Adrian Leverkühn,
yaratıcılığını artırmak için kendisine kasıtlı olarak frengi bulaştırır.
Hastalık; bir pharmakos (hem zehir hem şifa/günah keçisi) ve bir felix culpa
(mutlu hata/düşüş) işlevi görerek sanatçıya esin verir.
Modernist sanatçı, kadere dönüşen bağlayıcı bir biçimsel
disipline (örneğin Leverkühn'ün on iki tonlu müzik sistemi) teslim olarak
özgürleştiğini sanır.
Leverkühn'ün sanatı, faşizmin barbarlığıyla aynı
"Diyonysosçu derinliklere" iner. Her iki akım da ilerici ve
ilkelcidir; en yüksek özgürlük, özgürlükten vazgeçmektir.
Demonik kötülük "sırf kötülük olsun diye" veya
"yok yere" (öylesine) yapılan kötülüktür.
Kötülük yapan, kendi merkezindeki boşluk ve anlamsızlık
dehşetiyle baş edebilmek için "Öteki"ni imha eder. Başkasını yok
etmek, kendini canlı hissetmenin ve var olduğuna ikna olmanın y tek müstehcen
yoluna dönüşür.
Ölüm dürtüsü, hayatta kalmaya çalışmanın kurnaz ve sapkın
bir yoludur. Kendi varlık-olmayışının ezikliğini başkasının acısı ve yıkımı
üzerinden bastırmaya çalışır.
Milan Kundera'ya göre "Melek-gibi", "yaşasın
hayat!" nidasıyla geleceğe doğru neşe içinde ve topluca ilerleyen,
cümleten sırıtan ve alkış tutan" totaliter bir kitsch dünyasıdır.
"Demonik" ise, "çok az anlamın" olduğu,
nesnelerin anlamından ansızın yoksun bırakılarak her şeyin anlamsızlığa
indirgendiği alaycı bir kahkahadır.
Demonik olan, belli bir değere düşman olmaktan ziyade
"değer" kavramının kendisini saçma bulur.
Rilke’nin kişisel/sahiplenilmiş ölüm durumu trajik bir
ümitsizlikten kaçış veya ahlaki bir değere dönüştürme potansiyeli taşır.
10. Thomas Mann'ın Kirpisi
Sol ve radikal gelenek (örneğin Raymond Williams), trajediyi
dinsel kökenlere, ritüellere, mevsim döngülerine veya kurban etme eylemlerine
bağlayan muhafazakâr tezlere şüpheyle yaklaşır. Kurban kavramı, egemen güçlerin
("efendilerin") çıkarı için bireyin kendini bastırmasını, "kemer
sıkmasını" ve kendini feda etmesini meşrulaştıran sinsi bir söylem
içerebilir.
Kurban, var olan yanlış/kokuşmuş düzeni bütünüyle sona
erdirmek ve yeni bir toplumsal/politik varoluşa geçmek için ödenen zorunlu bir
bedel ("yıkıcı ama yeniden doğuran süreç") olarak radikal biçimde
dönüştürülebilir.
Antik Yunan’daki pharmakos (şehirdeki kirliliği temizlemek
için dışlanan/katledilen en aşağı statüdeki kişi) hem zehir hem tedavi, hem
lanetli hem kutsal, hem suçlu hem masumdur.
Oidipus, toplumdan atılan iğrenç bir dışlanmış/kirli varlık
(pharmakos) olarak Kolonos'a gelir; ancak Theseus'un bu çirkin ve lanetlenmiş
bedeni kabullenip sevmesiyle, şehrin en büyük koruyucu ve kutsal
gücüne/totemine dönüşür.
Trajik acı ve yıkım, kendi içinde "iyi" şeyler
değildir. Ancak insanlık/toplum dibe vurduğunda, bu hal var olan kokuşmuş
düzenin imkansızlığını haykıran ve yenilenmenin olumsuz imgesi haline gelen bir
simgeye dönüşür.
Eğer daha aşağıya düşülemiyorsa tek yön yukarıdır.
Thomas Mann’in Kirpisi: Ensest sonucu doğan Gregorius, 17
yıl bir kayalıkta kalıp küçülerek "yosunlaşmış, kirpi benzeri bir
yaratığa" dönüşür. En uç eylemsizliğe, nesnelliğe ve dışlanmışlığa maruz
kalan bu mülksüz yaratık, Vatikan'ın en büyük Papası'na (Papa Gregory) evrilir.
Walter Benjamin'e göre kurtuluş tarihi bir ilerlemeden
değil, "yalnızca tüm doğal, maddi hayatın sefaleti, kabalığı ve
önemsizliğine mutlak surette inanç duyan" kurban edilmiş bir tarihin
harabelerinden doğar.
Joseph K. infaz edilirken pencereden sarkıp kollarını uzatan
belirsiz insan siluetini görür.
"Kimdi o? Bir dost mu? Bir kişi miydi? Herkes
miydi?"
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder