Derek
Sayer - Soyutlamanın Şiddeti Tarihsel Materyalizmin
Analitik Temelleri - Notlar
The Violence of Abstraction, The Analytic Foundations of
Historical Materialism
Mütercim: Gül Çağalı Güven, Habitus Yayınları, 2012
Önsöz
Kuramsal kriz zamanlarında köklü bir düşünürün metinlerine
geri dönmek (güncel sorunların ışığında onları yeniden okumak) disiplinlerin
ilerlemesi için gerekli ve sağlıklı bir yöntemdir.
Marx’ın fikirleri, milyonlarca insanın yaşadığı devlet
rejimlerini ve siyasi partileri doğrudan meşrulaştırmıştır. Bu yüzden Marx
metinleri üzerindeki tartışmalar sadece "akademik" kalmaz, pratik ve
siyasi sonuçlar doğurur.
Marx'ın külliyatı (taslaklar, gazeteler, mektuplar)
heterojendir ve fikirleri zamanla gelişmiştir. Marx, farklı ihtiyaçların
ışığında yeniden okunduğu sürece yaşayacaktır.
Ortodoks Marksizm, Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine
Katkı (1859) metnindeki kavrayışları (üretim güçleri, üretim ilişkileri,
ekonomik yapı, üstyapı) dondurmuş ve fetişleştirmiştir.
Daha özgürleştirici, esnek ve tarihsel gerçekliğe saygılı
bir Marksist metodolojiye ihtiyaç vardır.
Başlangıç: Marx'ın "Kılavuz Çizgisi"
Marx, 1859 Önsözü'nde insanların kendi iradeleri dışında
belirli üretim ilişkilerine girdiğini ve bu üretim ilişkilerinin toplamının,
hukuki ve siyasi bir üstyapının üzerinde yükseldiği ekonomik temeli
oluşturduğunu belirtir.
G. A. Cohen, bu metni temel alarak Marksizm'i,
"tarihin, temelde, insani üretim gücünün gelişmesi, ve toplum biçimlerinin
bu gelişmeyi mümkün kılması veya önlemesiyle yükselişi ve çöküşü olduğu
geleneksel bir kavrayış" olarak savunur.
Cohen'in okumasında, Marx'ın tarih kuramı son tahlilde büyük
ölçüde teknolojik bir determinizmdir.
Engels, 1890'lardaki ünlü mektup dizisinde genç
Marksistlerin çıkardığı katı ekonomik determinizmi yumuşatmak istemiştir.
Joseph Bloch'a yazdığı mektupta, materyalist tarih anlayışına göre tarihin son
tahlilde belirleyici unsurunun "gerçek yaşamın üretimi ve yeniden
üretimi" olduğunu vurgular.
Conrad Schmidt ve Borgius mektuplarında ise ideolojik
alanların ve devletin "özünden gelen göreli bağımsızlığı"ndan ve bu
üstyapısal unsurların ekonomik temele geri etki edebileceğinden bahseder.
Daha sonraki Marksistler (Althusser, Poulantzas, Godelier)
Engels'in sunduğu çerçeveyi "yapısal nedensellik" gibi modellerle
titizleştirmeye çalışmışlardır.
Marx ve Engels, her türlü evrensel kuramın ampirik
araştırmalarla temellendirilmesi gerektiğini, "ampirik gözlemin toplumsal
ve siyasal yapı ile üretim arasındaki bağı, ampirik olarak ve herhangi bir
mistifikasyon ve spekülasyon olmaksızın" ortaya koyması gerektiğini
savunmuşlardır.
Üretim Güçleri
1859 Önsözü'ndeki kilit kavramlar (üretim güçleri,
ilişkileri, ekonomik yapı vb.) metinde tanımlanmamış veya çok yuvarlak
bırakılmıştır.
Lucio Colletti, "üretimin toplumsal ilişkileri"
kavramının bozulduğunu ve "toplumsal üretimin 'üretim teknikleri'ne"
dönüştürüldüğünü, böylece tarihin maddeci kavrayışının teknolojik bir kavrayışa
indirgendiğini ileri sürer.
Bertell Ollman, Marx'ın kavramsal akışkanlığının bir
kesinlik eksikliği değil, "diyalektik ontolojiye bağlılığının kanıtı"
olduğunu savunur.
Marx, toplumsal dünyayı karşılıklı ilişkilerin karmaşık bir
ağı olarak görür; örneğin, sermaye kavramı "dünya pazarını yaratma
eğilimi"ni de kendi içinde saklı olarak barındırır.
Bu içsel ilişkiler felsefesine göre, genel kategoriler sabit
tanımlara sahip değildir; "somut ampirik görüngülerin kavramları"
olarak mecburen tarihseldirler.
Marx, "genel olarak üretim" düzeyinde ileri
sürülebilecek her şeyin "yavan totolojiler" olduğu kanısındadır.
Bütün üretimin özünde doğal ve toplumsal bir çifte ilişki
olduğu, "belirli bir toplum biçimi içindeki birey tarafından, bu konumu
aracılığıyla doğanın temellükü" olduğu belirtilir. Maddi üretim süreci ve
toplumsal üretim ilişkileri arasındaki bağlantı, dışsal değil, "içsel ve
zorunlu"dur.
Üretken güçler de doğal (maddi) ve toplumsal olmak üzere
çifte bir karakter taşır. Maddi şeyler (toprak, aletler vb.) ancak
"toplumsal nitelikler aldıkları ölçüde üretken güçlere dönüşür".
Almanca Produktivkräfte terimi "üretici güç"ten
ziyade "üretken yetiler" (productive powers) olarak tercüme
edilmelidir; çünkü bu kavram tek başına bir şey değil, "özgül olarak
toplumsal emeğin yetisidir".
İnsan beyninin ve elinin organları olan makineler, toplumsal
ilişkilerden bağımsız ele alındığında "fetişist bir yanılsama"
üretir.
Marx, kapitalist üretim tarzı analizinde manüfaktür ve
makine sanayiini birbirinden ayırır.
Sermayenin emek üzerindeki biçimsel boyunduruğu sadece
toplumsal ilişkilerde tam bir değişim gerektirirken, gerçek boyunduruk
teknolojik düzeyde de özgül olarak kapitalist üretim biçimini ortaya çıkarır.
Burada üretim ilişkilerindeki değişimler teknolojideki
gelişmeleri getirir, dolayısıyla geleneksel teknolojik determinizm tersine
döner.
Kapital'de belirtildiği üzere, doğrudan elbirliği tarzının
kendisi, bir üretken güçtür.
Kapitalizmde toplumsallaşmış emeğin üretken güçleri,
işçilerin kendi güçleri olarak değil, sermayenin üretken gücü biçimini alır.
Bu durum, Marx'ın "kapitalist üretim tarzına özgü
fetişizm" adını verdiği kategori hatasından kaynaklanır.
Fetişizm, meta veya üretken emek olmak gibi ekonomik
kategorileri, bu biçimsel belirleme veya kategorilerin maddi cisimlenişlerine
içkin nitelikler olarak ele almaktan ibarettir.
Cohen'in "geleneksel" üretken güçler kavrayışı, bu
fetişist "ilişkinin tersine çevrilişine" muhteşem bir örnek
oluşturur; çünkü üretken güçleri toplumsal emeğin güçleri olarak değil, "emeğin
maddi koşullarının... üretken güçleri" olarak alır. Oysa Marx, piramitleri
inşa eden "basit işbirliğinin muazzam etkisi" gibi görüngüleri de
üretken güçlerin tarihsel birer parçası sayar.
Üretim İlişkileri
Marx Önsöz'de mülkiyet ilişkilerini üretim ilişkilerinin
"hukuki ifadesi" olarak tanımlayınca, H. B. Acton gibi eleştirmenler
bu teorinin "üstyapısal hukuki biçimlerle" altyapıyı tanımlayarak
kısır döngüye girdiğini savunmuşlardır. Cohen buna karşı mülkiyeti hukuktan
azade (rechtsfrei) bir gerçek güç olarak tanımlayarak yanıt vermiştir.
Ancak Edward Thompson, 18. yüzyıl İngiltere'sinde hukukun nazikane bir
'düzey'le sınırlı kalmayıp, akla gelebilecek her düzeyde olduğunu, üretim tarzı
ve mülkiyet haklarıyla ayrılmaz şekilde örtüştüğünü göstermiştir
Genel bir mülkiyet kavramı, kendi ampirik biçimlerinden
bağımsız bir gerçek öze sahip olamaz; tıpkı "meyve" kavramının gerçek
elmalar ve armutlar dışında var olmaması gibi.
Cohen'in yaptığı gibi mülkiyeti rechtsfrei olarak
kavramsal düzeyde sınırlamak, ampirik düzeyde "hukuku veya başka herhangi
bir şeyi a priori hesaba katmama" gibi gayri meşru bir şeyleştirmeye yol
açar.
Maddi ve toplumsal üretim ilişkileri ayrımı da tek bir
"çifte" faaliyet dizisinin farklı boyutlarından ibarettir.
Marx, burjuva mülkiyetini tanımlamanın "burjuva
üretimin tüm toplumsal ilişkilerinin açıklanmasından başka bir şey
olmadığını" vurgular. Mülkiyet, bireylerin şeylerle doğrudan ilişkisi
olmayıp, "insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerdir". Alman
İdeolojisi'nde "işbölümü ve özel mülkiyet... özdeş ifadelerdir"
denir ve mülkiyet, "başkasının işgücünden serbestçe yararlanma
yetkisidir" şeklinde tanımlanır.
Marx, Grundrisse'de kapitalizm öncesi komünal mülkiyet
biçimlerini analiz ederken "klan topluluğu"nun ortak dil, kan ve adet
gibi yarı-siyasal ve kültürel ilişkilerini üretimin önkoşulu olarak görür.
"Asyatik" mülkiyet biçiminde ise üst birlik veya
despot "tek mülk sahibi" olarak belirir ve ortak sulama işbirlikleri
üretimin koşulu haline gelir.
Antik toprak mülkiyetinde, bireyin mülk sahibi olması
"polis"e (devlete) ve askeri hizmete katılımıyla doğrudan
bağlantılıdır.
"Germenik" biçimde ise komün bağımsız toprak
sahiplerinin dönemsel olarak "bir araya gelmesinde" var olur.
Bu toplumların tamamında mülkiyet bir klana mensup olmak
demektir.
Feodal toplumda "doğrudan üretici kendi üretim
araçlarının, emeğinin ve geçim kaynaklarının üretiminin gerçekleşmesinin
gerektirdiği maddi emek koşullarının sahibi" durumundadır. Bu yüzden
feodal bey, artı-emeği doğrudan üreticiden ancak "ekonomi-dışı baskı"
(kişisel bağımlılık, Herrschaft, serflik) yoluyla alabilir. Perry
Anderson'ın belirttiği gibi, kapitalizm dışındaki sınıflı toplumlarda kan bağı,
din, hukuk veya devletin 'üstyapıları' zorunlu olarak üretim tarzının kurucu
yapısına girer.
Hangi ilişkilerin üretim ilişkisi olduğu a priori teorik
formüllerle değil, ancak a posteriori, ele alınan durumun olgularıyla
kararlaştırılabilir.
Alman İdeolojisi'nde yaşamın üretimi, hem emeğin
(malların) üretimini hem de üremeyle "yeni yaşamın" (insanın)
üretimini kapsayan çifte bir ilişki olarak tanımlanmıştır.
Üstyapılar
Bilinçliliğin toplumsal biçimleri" üstyapının ayrılmaz
bir parçasıdır. Üstyapı, gerçekte bağımsız bir düzey değil, ekonomik temeli
oluşturan maddi ilişkilerin bilinçte tezahür eden ideal biçimidir.
Marx'ın maddeci bilinç anlayışında, yaşam bilinçle değil,
bilinç yaşamla belirlenir. Marx'ın idealizm eleştirisi, idealin bağımsız bir
varlık olarak var olduğunu bütünüyle reddetmek üzerine kuruludur; çünkü bilinç,
yaşayan gerçek bireylerin kendilerinin bir yetisi veya yüklemidir.
Marx, siyaset, hukuk, din veya bilimin bağımsız bir tarihi
olduğunu yadsır. Devlet ve hukuk gibi üstyapılar, temel ilişkilerin kendilerini
bilince sundukları çeşitli görüngüsel biçimlerdir (Erscheinungsformen).
Temel/üstyapı metaforu, toplumsal "düzeyler"in
değil, toplumsal varlık ile toplumsal bilinç arasındaki ilişkinin bir modelidir.
Bilincin toplumsal biçimleri statik veya yapısal bir
mantıktan doğrudan okunamaz; bunların zaman içinde, ampirik araştırmayla izah
edilmesi gerekir. İngiliz devletinin görüngüsel biçimlerini anlamak için Magna
Carta ve örf hukuku gibi tarihsel deneyim ambarları olan geleneklerin izi
sürülmelidir.
Siyasal devlet ve sivil toplum ayrımı modern çağlara ait
tarihsel bir üründür. Feodalizmde sivil ve siyasal alanlar birbiriyle doğrudan
örtüşürken, politik devrim sivil toplumun politik niteliğini ortadan kaldırarak
devleti idealleştirilmiş evrensel bir alan haline getirmiştir.
Siyasal devlet sivil toplumla ilişkisinde gerçekdışı bir
evrensellikle donatılmış hayali bir egemenliğin alanıdır.
Burjuva sınıfı, kendi hakimiyetine "evrensel bir
biçim" vermek zorunda olduğu için modern devlete ihtiyaç duyar. Burjuva
bireylerinin birbirleriyle olan rekabetçi ilişkileri ve egoist konumları
yüzünden, mülkiyet haklarının ve rekabet eşitliğinin güvence altına alınması
"hukukun egemenliği" biçiminde dayatılır. Meta dolaşımı ve eşitlik
fikirleri, "bentham, özgürlük ve mülkiyet" dünyasını pazarın cenneti
haline getirir.
Devlet ve hukukun düzenleyici kurumları, burjuva
hakimiyetinin "zorunlu biçimleri" olup kapitalist üretimin kurucu ve
temel ilişkileridir. Sivil toplum ile siyasal devlet arasındaki bu ayrım
biçimi, gerçekliği maskeleyen ideolojik bir üstyapıdır.
Perde Arası: Akasyalar Arasındaki Zürafalar
G. A. Cohen, Marx'ın iddialarını tutarlı kılmak için
işlevsel açıklamayı ve "sonuç yasalarını" savunur. Cohen'e göre
işlevsel bir açıklama, "belli bir tipte olayın gerçekleşmesi halinde belli
bir sonucu olacağı" yönündeki bir "eğilimsel olguya" dayanır. Bu
açıklamada, nedensel mekanizmaların ("nasıl" sorusunun) bilinmesi
zorunlu değildir.
Cohen, uzun boyunlu zürafaların yüksek akasya ağaçlarının
bulunduğu bir ortamda "eğilimsel bir olgu" (uzun boyunun daha
avantajlı olması) sayesinde boyunlarının uzatıldığını savunur. Ancak yazar,
Darwinci kuramın özünde eğilimsel olgulara değil, "gelişigüzel genetik
mutasyonlara" ve ardından gelen doğal seçilime dayandığını belirterek
Cohen'i eleştirir. Yüksek akasya ağaçlarının varlığı zürafalardaki mutasyonu
tetiklemez; sadece mutasyon oluştuktan sonra hayatta kalmalarını açıklar.
Bilim felsefesinde realizm, ampirik düzenliliklerin ötesine
geçerek "gerçek nedenleri üreten fiili mekanizmaların anlatılmasını"
(örneğin kızamıkta virüsün varlığını) talep eder. Cohen'in nedensel
mekanizmaları dışlayan işlevselci yaklaşımı ise, "görünüşte bağımsız olan
ampirik bağıntılara aldatıcı bir nedensel rol atfederek" gerçek maddi
nedenleri gözden kaçırır.
Kavramların Tarihselliği
Kuramsal kategoriler ve kavramlar, ifade ettikleri
ilişkilerden daha ölümsüz olmayan, tarihsel ve fani ürünlerdir. Tarihsel
maddeciliğin analiz kategorileri de incelenen modern burjuva toplumunun
"varoluş biçimlerini" ifade eder.
Emek gibi en soyut kategoriler bile, tüm çağlar için geçerli
olsalar da kendi soyutluklarında belirli tarihsel ilişkilerin ürünüdürler.
Marx, kapitalist pazarın dışında var olmayan soyut emek ile her toplumda
kullanım-değeri üreten "somut emeği" birbirinden ayırarak
iktisatçılar gibi tarihsel ile tarih-ötesini özdeşleştirme hatasından
kaçınmıştır.
Maddi ve toplumsal ilişkileri deşifre eden Marx, sermayeyi
bir şey olarak değil, belirli bir toplumsal üretim ilişkisi olarak
kavramlaştırır. Marx'ın dekonstrüksiyon eleştirisi, "sermaye"nin
ardındaki gizemli formu kaldırarak, bizi doğrudan "sınıf oluşum ve
savaşımı tarihine" yönlendirir.
Modern toplumda sivil toplumun egoist dünyası ile siyasal
devletin yapay evrenselliği aynı madalyonun iki yüzüdür. Max Weber'in formel
rasyonellik analizleri ve Simmel'in para felsefesi de modernitenin bu nesnel
bağımlılık ilişkilerini ve bireyleşme süreçlerini farklı açılardan
doğrulamaktadır.
Geleneksel Marksizm, burjuva toplumunun ürettiği fetişleri
ampirik gerçeklik düzeyine taşır.
Tarihsel materyalizmin, ampirik ve tarihsel sorulara, a
priori spekülatif bir yapılanmayla düzmece bir şekilde mani olmaktan kaçındığı
ölçüde aposteriori olarak belirginleşeceğini düşünüyorum.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder