1 Şubat 2022 Salı

Derek Sayer - Soyutlamanın Şiddeti Tarihsel Materyalizmin Analitik Temelleri - Notlar

Derek Sayer - Soyutlamanın Şiddeti Tarihsel Materyalizmin Analitik Temelleri - Notlar

The Violence of Abstraction, The Analytic Foundations of Historical Materialism

Mütercim: Gül Çağalı Güven, Habitus Yayınları, 2012

 


Önsöz

Kuramsal kriz zamanlarında köklü bir düşünürün metinlerine geri dönmek (güncel sorunların ışığında onları yeniden okumak) disiplinlerin ilerlemesi için gerekli ve sağlıklı bir yöntemdir.

 

Marx’ın fikirleri, milyonlarca insanın yaşadığı devlet rejimlerini ve siyasi partileri doğrudan meşrulaştırmıştır. Bu yüzden Marx metinleri üzerindeki tartışmalar sadece "akademik" kalmaz, pratik ve siyasi sonuçlar doğurur.

 

Marx'ın külliyatı (taslaklar, gazeteler, mektuplar) heterojendir ve fikirleri zamanla gelişmiştir. Marx, farklı ihtiyaçların ışığında yeniden okunduğu sürece yaşayacaktır.

 

Ortodoks Marksizm, Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (1859) metnindeki kavrayışları (üretim güçleri, üretim ilişkileri, ekonomik yapı, üstyapı) dondurmuş ve fetişleştirmiştir.

Daha özgürleştirici, esnek ve tarihsel gerçekliğe saygılı bir Marksist metodolojiye ihtiyaç vardır.

 

Başlangıç: Marx'ın "Kılavuz Çizgisi"

Marx, 1859 Önsözü'nde insanların kendi iradeleri dışında belirli üretim ilişkilerine girdiğini ve bu üretim ilişkilerinin toplamının, hukuki ve siyasi bir üstyapının üzerinde yükseldiği ekonomik temeli oluşturduğunu belirtir.

G. A. Cohen, bu metni temel alarak Marksizm'i, "tarihin, temelde, insani üretim gücünün gelişmesi, ve toplum biçimlerinin bu gelişmeyi mümkün kılması veya önlemesiyle yükselişi ve çöküşü olduğu geleneksel bir kavrayış" olarak savunur.

Cohen'in okumasında, Marx'ın tarih kuramı son tahlilde büyük ölçüde teknolojik bir determinizmdir.

 

Engels, 1890'lardaki ünlü mektup dizisinde genç Marksistlerin çıkardığı katı ekonomik determinizmi yumuşatmak istemiştir. Joseph Bloch'a yazdığı mektupta, materyalist tarih anlayışına göre tarihin son tahlilde belirleyici unsurunun "gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimi" olduğunu vurgular.

Conrad Schmidt ve Borgius mektuplarında ise ideolojik alanların ve devletin "özünden gelen göreli bağımsızlığı"ndan ve bu üstyapısal unsurların ekonomik temele geri etki edebileceğinden bahseder.

 

Daha sonraki Marksistler (Althusser, Poulantzas, Godelier) Engels'in sunduğu çerçeveyi "yapısal nedensellik" gibi modellerle titizleştirmeye çalışmışlardır.

 

Marx ve Engels, her türlü evrensel kuramın ampirik araştırmalarla temellendirilmesi gerektiğini, "ampirik gözlemin toplumsal ve siyasal yapı ile üretim arasındaki bağı, ampirik olarak ve herhangi bir mistifikasyon ve spekülasyon olmaksızın" ortaya koyması gerektiğini savunmuşlardır.

 

Üretim Güçleri

1859 Önsözü'ndeki kilit kavramlar (üretim güçleri, ilişkileri, ekonomik yapı vb.) metinde tanımlanmamış veya çok yuvarlak bırakılmıştır.

 

Lucio Colletti, "üretimin toplumsal ilişkileri" kavramının bozulduğunu ve "toplumsal üretimin 'üretim teknikleri'ne" dönüştürüldüğünü, böylece tarihin maddeci kavrayışının teknolojik bir kavrayışa indirgendiğini ileri sürer.

 

Bertell Ollman, Marx'ın kavramsal akışkanlığının bir kesinlik eksikliği değil, "diyalektik ontolojiye bağlılığının kanıtı" olduğunu savunur.

 

Marx, toplumsal dünyayı karşılıklı ilişkilerin karmaşık bir ağı olarak görür; örneğin, sermaye kavramı "dünya pazarını yaratma eğilimi"ni de kendi içinde saklı olarak barındırır.

Bu içsel ilişkiler felsefesine göre, genel kategoriler sabit tanımlara sahip değildir; "somut ampirik görüngülerin kavramları" olarak mecburen tarihseldirler.

 

Marx, "genel olarak üretim" düzeyinde ileri sürülebilecek her şeyin "yavan totolojiler" olduğu kanısındadır.

Bütün üretimin özünde doğal ve toplumsal bir çifte ilişki olduğu, "belirli bir toplum biçimi içindeki birey tarafından, bu konumu aracılığıyla doğanın temellükü" olduğu belirtilir. Maddi üretim süreci ve toplumsal üretim ilişkileri arasındaki bağlantı, dışsal değil, "içsel ve zorunlu"dur.

 

Üretken güçler de doğal (maddi) ve toplumsal olmak üzere çifte bir karakter taşır. Maddi şeyler (toprak, aletler vb.) ancak "toplumsal nitelikler aldıkları ölçüde üretken güçlere dönüşür".

Almanca Produktivkräfte terimi "üretici güç"ten ziyade "üretken yetiler" (productive powers) olarak tercüme edilmelidir; çünkü bu kavram tek başına bir şey değil, "özgül olarak toplumsal emeğin yetisidir".

İnsan beyninin ve elinin organları olan makineler, toplumsal ilişkilerden bağımsız ele alındığında "fetişist bir yanılsama" üretir.

 

Marx, kapitalist üretim tarzı analizinde manüfaktür ve makine sanayiini birbirinden ayırır.

Sermayenin emek üzerindeki biçimsel boyunduruğu sadece toplumsal ilişkilerde tam bir değişim gerektirirken, gerçek boyunduruk teknolojik düzeyde de özgül olarak kapitalist üretim biçimini ortaya çıkarır.

Burada üretim ilişkilerindeki değişimler teknolojideki gelişmeleri getirir, dolayısıyla geleneksel teknolojik determinizm tersine döner.

Kapital'de belirtildiği üzere, doğrudan elbirliği tarzının kendisi, bir üretken güçtür.

 

Kapitalizmde toplumsallaşmış emeğin üretken güçleri, işçilerin kendi güçleri olarak değil, sermayenin üretken gücü biçimini alır.

Bu durum, Marx'ın "kapitalist üretim tarzına özgü fetişizm" adını verdiği kategori hatasından kaynaklanır.

Fetişizm, meta veya üretken emek olmak gibi ekonomik kategorileri, bu biçimsel belirleme veya kategorilerin maddi cisimlenişlerine içkin nitelikler olarak ele almaktan ibarettir.

 

Cohen'in "geleneksel" üretken güçler kavrayışı, bu fetişist "ilişkinin tersine çevrilişine" muhteşem bir örnek oluşturur; çünkü üretken güçleri toplumsal emeğin güçleri olarak değil, "emeğin maddi koşullarının... üretken güçleri" olarak alır. Oysa Marx, piramitleri inşa eden "basit işbirliğinin muazzam etkisi" gibi görüngüleri de üretken güçlerin tarihsel birer parçası sayar.

 

Üretim İlişkileri

Marx Önsöz'de mülkiyet ilişkilerini üretim ilişkilerinin "hukuki ifadesi" olarak tanımlayınca, H. B. Acton gibi eleştirmenler bu teorinin "üstyapısal hukuki biçimlerle" altyapıyı tanımlayarak kısır döngüye girdiğini savunmuşlardır. Cohen buna karşı mülkiyeti hukuktan azade (rechtsfrei) bir gerçek güç olarak tanımlayarak yanıt vermiştir. Ancak Edward Thompson, 18. yüzyıl İngiltere'sinde hukukun nazikane bir 'düzey'le sınırlı kalmayıp, akla gelebilecek her düzeyde olduğunu, üretim tarzı ve mülkiyet haklarıyla ayrılmaz şekilde örtüştüğünü göstermiştir

 

Genel bir mülkiyet kavramı, kendi ampirik biçimlerinden bağımsız bir gerçek öze sahip olamaz; tıpkı "meyve" kavramının gerçek elmalar ve armutlar dışında var olmaması gibi.

Cohen'in yaptığı gibi mülkiyeti rechtsfrei olarak kavramsal düzeyde sınırlamak, ampirik düzeyde "hukuku veya başka herhangi bir şeyi a priori hesaba katmama" gibi gayri meşru bir şeyleştirmeye yol açar.

Maddi ve toplumsal üretim ilişkileri ayrımı da tek bir "çifte" faaliyet dizisinin farklı boyutlarından ibarettir.

 

Marx, burjuva mülkiyetini tanımlamanın "burjuva üretimin tüm toplumsal ilişkilerinin açıklanmasından başka bir şey olmadığını" vurgular. Mülkiyet, bireylerin şeylerle doğrudan ilişkisi olmayıp, "insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerdir". Alman İdeolojisi'nde "işbölümü ve özel mülkiyet... özdeş ifadelerdir" denir ve mülkiyet, "başkasının işgücünden serbestçe yararlanma yetkisidir" şeklinde tanımlanır.

 

Marx, Grundrisse'de kapitalizm öncesi komünal mülkiyet biçimlerini analiz ederken "klan topluluğu"nun ortak dil, kan ve adet gibi yarı-siyasal ve kültürel ilişkilerini üretimin önkoşulu olarak görür.

"Asyatik" mülkiyet biçiminde ise üst birlik veya despot "tek mülk sahibi" olarak belirir ve ortak sulama işbirlikleri üretimin koşulu haline gelir.

Antik toprak mülkiyetinde, bireyin mülk sahibi olması "polis"e (devlete) ve askeri hizmete katılımıyla doğrudan bağlantılıdır.

"Germenik" biçimde ise komün bağımsız toprak sahiplerinin dönemsel olarak "bir araya gelmesinde" var olur.

Bu toplumların tamamında mülkiyet bir klana mensup olmak demektir.

 

Feodal toplumda "doğrudan üretici kendi üretim araçlarının, emeğinin ve geçim kaynaklarının üretiminin gerçekleşmesinin gerektirdiği maddi emek koşullarının sahibi" durumundadır. Bu yüzden feodal bey, artı-emeği doğrudan üreticiden ancak "ekonomi-dışı baskı" (kişisel bağımlılık, Herrschaft, serflik) yoluyla alabilir. Perry Anderson'ın belirttiği gibi, kapitalizm dışındaki sınıflı toplumlarda kan bağı, din, hukuk veya devletin 'üstyapıları' zorunlu olarak üretim tarzının kurucu yapısına girer.

 

Hangi ilişkilerin üretim ilişkisi olduğu a priori teorik formüllerle değil, ancak a posteriori, ele alınan durumun olgularıyla kararlaştırılabilir.

Alman İdeolojisi'nde yaşamın üretimi, hem emeğin (malların) üretimini hem de üremeyle "yeni yaşamın" (insanın) üretimini kapsayan çifte bir ilişki olarak tanımlanmıştır.

 

Üstyapılar

Bilinçliliğin toplumsal biçimleri" üstyapının ayrılmaz bir parçasıdır. Üstyapı, gerçekte bağımsız bir düzey değil, ekonomik temeli oluşturan maddi ilişkilerin bilinçte tezahür eden ideal biçimidir.

 

Marx'ın maddeci bilinç anlayışında, yaşam bilinçle değil, bilinç yaşamla belirlenir. Marx'ın idealizm eleştirisi, idealin bağımsız bir varlık olarak var olduğunu bütünüyle reddetmek üzerine kuruludur; çünkü bilinç, yaşayan gerçek bireylerin kendilerinin bir yetisi veya yüklemidir.

 

Marx, siyaset, hukuk, din veya bilimin bağımsız bir tarihi olduğunu yadsır. Devlet ve hukuk gibi üstyapılar, temel ilişkilerin kendilerini bilince sundukları çeşitli görüngüsel biçimlerdir (Erscheinungsformen).

Temel/üstyapı metaforu, toplumsal "düzeyler"in değil, toplumsal varlık ile toplumsal bilinç arasındaki ilişkinin bir modelidir.

 

Bilincin toplumsal biçimleri statik veya yapısal bir mantıktan doğrudan okunamaz; bunların zaman içinde, ampirik araştırmayla izah edilmesi gerekir. İngiliz devletinin görüngüsel biçimlerini anlamak için Magna Carta ve örf hukuku gibi tarihsel deneyim ambarları olan geleneklerin izi sürülmelidir.

 

Siyasal devlet ve sivil toplum ayrımı modern çağlara ait tarihsel bir üründür. Feodalizmde sivil ve siyasal alanlar birbiriyle doğrudan örtüşürken, politik devrim sivil toplumun politik niteliğini ortadan kaldırarak devleti idealleştirilmiş evrensel bir alan haline getirmiştir.

Siyasal devlet sivil toplumla ilişkisinde gerçekdışı bir evrensellikle donatılmış hayali bir egemenliğin alanıdır.

 

Burjuva sınıfı, kendi hakimiyetine "evrensel bir biçim" vermek zorunda olduğu için modern devlete ihtiyaç duyar. Burjuva bireylerinin birbirleriyle olan rekabetçi ilişkileri ve egoist konumları yüzünden, mülkiyet haklarının ve rekabet eşitliğinin güvence altına alınması "hukukun egemenliği" biçiminde dayatılır. Meta dolaşımı ve eşitlik fikirleri, "bentham, özgürlük ve mülkiyet" dünyasını pazarın cenneti haline getirir.

 

Devlet ve hukukun düzenleyici kurumları, burjuva hakimiyetinin "zorunlu biçimleri" olup kapitalist üretimin kurucu ve temel ilişkileridir. Sivil toplum ile siyasal devlet arasındaki bu ayrım biçimi, gerçekliği maskeleyen ideolojik bir üstyapıdır.

 

Perde Arası: Akasyalar Arasındaki Zürafalar

G. A. Cohen, Marx'ın iddialarını tutarlı kılmak için işlevsel açıklamayı ve "sonuç yasalarını" savunur. Cohen'e göre işlevsel bir açıklama, "belli bir tipte olayın gerçekleşmesi halinde belli bir sonucu olacağı" yönündeki bir "eğilimsel olguya" dayanır. Bu açıklamada, nedensel mekanizmaların ("nasıl" sorusunun) bilinmesi zorunlu değildir.

 

Cohen, uzun boyunlu zürafaların yüksek akasya ağaçlarının bulunduğu bir ortamda "eğilimsel bir olgu" (uzun boyunun daha avantajlı olması) sayesinde boyunlarının uzatıldığını savunur. Ancak yazar, Darwinci kuramın özünde eğilimsel olgulara değil, "gelişigüzel genetik mutasyonlara" ve ardından gelen doğal seçilime dayandığını belirterek Cohen'i eleştirir. Yüksek akasya ağaçlarının varlığı zürafalardaki mutasyonu tetiklemez; sadece mutasyon oluştuktan sonra hayatta kalmalarını açıklar.

 

Bilim felsefesinde realizm, ampirik düzenliliklerin ötesine geçerek "gerçek nedenleri üreten fiili mekanizmaların anlatılmasını" (örneğin kızamıkta virüsün varlığını) talep eder. Cohen'in nedensel mekanizmaları dışlayan işlevselci yaklaşımı ise, "görünüşte bağımsız olan ampirik bağıntılara aldatıcı bir nedensel rol atfederek" gerçek maddi nedenleri gözden kaçırır.

 

Kavramların Tarihselliği

Kuramsal kategoriler ve kavramlar, ifade ettikleri ilişkilerden daha ölümsüz olmayan, tarihsel ve fani ürünlerdir. Tarihsel maddeciliğin analiz kategorileri de incelenen modern burjuva toplumunun "varoluş biçimlerini" ifade eder.

 

Emek gibi en soyut kategoriler bile, tüm çağlar için geçerli olsalar da kendi soyutluklarında belirli tarihsel ilişkilerin ürünüdürler. Marx, kapitalist pazarın dışında var olmayan soyut emek ile her toplumda kullanım-değeri üreten "somut emeği" birbirinden ayırarak iktisatçılar gibi tarihsel ile tarih-ötesini özdeşleştirme hatasından kaçınmıştır.

 

Maddi ve toplumsal ilişkileri deşifre eden Marx, sermayeyi bir şey olarak değil, belirli bir toplumsal üretim ilişkisi olarak kavramlaştırır. Marx'ın dekonstrüksiyon eleştirisi, "sermaye"nin ardındaki gizemli formu kaldırarak, bizi doğrudan "sınıf oluşum ve savaşımı tarihine" yönlendirir.

 

Modern toplumda sivil toplumun egoist dünyası ile siyasal devletin yapay evrenselliği aynı madalyonun iki yüzüdür. Max Weber'in formel rasyonellik analizleri ve Simmel'in para felsefesi de modernitenin bu nesnel bağımlılık ilişkilerini ve bireyleşme süreçlerini farklı açılardan doğrulamaktadır.

 

Geleneksel Marksizm, burjuva toplumunun ürettiği fetişleri ampirik gerçeklik düzeyine taşır.

 

Tarihsel materyalizmin, ampirik ve tarihsel sorulara, a priori spekülatif bir yapılanmayla düzmece bir şekilde mani olmaktan kaçındığı ölçüde aposteriori olarak belirginleşeceğini düşünüyorum.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder