10 Nisan 2012 Salı

Hans-Jürgen Gawoll – Friedrich Nietzsche ve Avrupa Felsefesi


Hans-Jürgen Gawoll – Friedrich Nietzsche ve Avrupa Felsefesi

Karl May’a göre İstanbul’un da Avrupa’nın en güzel şehirleri arasında bulunduğu kesindi. Ancak May’a göre bu izlenim sadece İstanbul’a dışarıdan, yani Boğaz’dan ve Haliç’ten bakıldığında oluşur: “Şehrin içine girdiğinizde kendinizi, yol diyemeyeceğiniz kadar dar ve çarpık sokakların içinde bulursunuz. (…) Attığınız her adımda o pis, çirkin sokak köpeklerinden birine rastlarsınız ve dar sokaklardan gelip geçen hamallar, atlar ve diğer insan ve hayvanlar tarafından pisliğe itilmemek için her an tetikte olmalısınız.” (s. 7/8)

Zengin ve yoksuş arasındaki bu muazzam karşıtlık, aynı zamanda İstanbul’u da ikiye bölmekte.

Ancak İstanbul bunların, karşıtlıkları bağdaştırmayı ve bir arada yaşatmayı da başarmaktadır. (s. 8)

Kuran’ın Rumeli’ye kadar uzanan etkisini en iyi biçimde yansıtan İstanbul’un sayısız camileridir. Bu gerçek, İslam’ı “ahlakı tanımayan Bedevi’nin anlamsız tanrı-öğretisi”ne benzeten Atatürk’ün katı karşı çıkışı ile de Türk yaşamından koparılıp atılamaz. (s. 12)

Kuran’da sunulduğu biçimiyle İslam dini kendini, öbür iki tektanrıcı dinlerle dialoğa açık olan, bir “uzlaştırıcı” olarak ortaya koymakta.

Kant, Hegel ve Nietzsche, aydınlanmanın birer temsilcileridir.

Kant, Türkleri “konuksever, olarak belirledikten sonra, eleştirel bir tonla Türklerin kaderciliğini vurguluyor. Hegel’in daha sonra “Doğu’ya özgü sükunet ve huzur” olarak tanımladığı bu özellik Nietzsche’de ise bir polemiğe konu oluyor. İnsanc, Çok İnsanca’nın beşinci bölümünde Nietzsche “kısmete” inanmayı Türk kaderciliği olarak eleştiriyor ve buradaki temel yanılgının da insanı ve kaderi birbirinden ayırmakta ve onları karşı karşıya getirmekte yattığını söylüyor. (s. 13/14)

Müslüman ve Hıristiyan, Doğu ve Batı’nın birbirine ihtiyacı var ve ötekinin varlığını tanıma, kabul etme sürecinin sancıları ardından, birbirinden bağımsız varolmaları olanaklı değil. (s. 15)

Nietzsche metinlerine ilişkin yorumlarım … benim için daha çok kültürel, çoğulcu bir kimlik düşüncesini dile getirmemi ve belirginleştirmemi sağlayan bir araçtı. (s. 16)

Birinci Ders (09.03.1994)

“Giderek yaklaşanı ve kaçınılmaz olanı betimliyorum: nihilizmin yükselişini.” (s. 19)

Ona göre Avrupa nihilizmin hastalığına yakalanmıştır.
Avrupa’nın kültürü ve tarihi bitecektir, bitmek zorundadır, çünkü Avrupa özünde nihlisttir. (s. 20)

“Binlerce öldüler
Hem de en iyileri
Dişleri dökülmüş
Bir uygarlık için.” (Pound) (s. 21)

Nietzsche düşünce yaşamının başlangıcında nihilizm kavramını kullanmamış olsa da, nihilizm olgusu ile uğraşmakta. Ancak kanımca Nietzsche nihilizm fenomeninin nedenlerini çözümlemeden ondan sıyrılmaya çalışmakta. (s. 30)

Belki de Nietzsche ile birlikte, nihilizm korkusunu yenmeyi ve bir tutum, tavır olarak nihilizmin aslında aydınlanmacılığın en iyi ilkelerinin bir devamı olduğunu göstermeyi başarabilirim. (s. 32)

İkinci Ders (23.03.1994)

(1789 Fransız Devrimi) o zamana dek bir hiç olan burjuva adına her şeyi, yani özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği istiyordu. (s. 33)

… L. Sebastian Mercier 1801’de sözlüğü Neologie’de, “Nihilist ya da Hiçci” maddesi altında buruk ve tutucu bir ironi ile kısaca çöyle dile getirmekte.
“Hiçbir şeye inanmayan, hiçbir şeyle ilgilenmeyen kimse. Kötü bir felsefenin büyük ansiklopedide sergilenen güzel sonucu.”
Mercier’in de burada, Diderot ve D’Alambert’in ansiklopedisine işaret ederek, gösterdiği gibi nihilizm, aydınlanmanın sonucuydu. (s. 34)

Nihilizm, hangi biçimde karşımıza çıkarsa çıksın, her zaman insanın somut dünyasını reddetmekte. Nietzsche nihlizm’i “en yüksek değerlerin değersizleştirilmesi” olarak tanımlamıştı.
Nihilizm, şu bastığımız dünyayı sadece insanın bir eylem alanı olarak gören ve onu böylece zorunlu olarak değersizleştiren felsefi bir düşünce biçimidir.

Kant felsefesi insanın dünyasını bütünüyle sarsmış ve onu boşluğa sürüklemişti.
Schopenhauer “istenç”i evrenin huzura kavuşamayan özü ve kendinde şey olarak ilan eder. (s. 36)

İnsan, özgürlüğünün bedelini dünyanın anlamsızlığı ile ödemek zorunda. (s. 38)

Trajedinin Doğuşu
Trajedinin Doğuşu’nda konu edilen de Apollonca olanın Dionysosca olan karşısındaki işlevidir. (s. 39)

Etimolojik olarak “görünen” anlamına gelen Apollon’da ve onun ait olduğu düş dünyasında biçim ve armoni egemendir.

Nietzsche’nin sarhoşluk ile karşılaştırdığı Dionysosca-olanda ise varoluşun temelinin çökmesi ile karanlığa, yeraltına bir geçiş söz konusu. (s. 40)

Nietzsche’ye göre evrenin asıl özünü oluşturan… Dionysos’dur. Dionysos, varolma dürtüsünün ve sürekli kendini isteyen bir istencin simgesidir. Böyle sonsuz bir istek ise ancak, eski biçimleri yok edip, yenilerinin oluşmasına elverdiği ölçüde tatmin olabilecektir. (s. 41/42)

Dionysos, görünüşte olanın Apollonca bir görüntüler dünyasına gereksinim duymakta ve onu yaratmakla kendisinin kalıcı bir anlama sahip olmadığı gerçeğini gözardı edebilmekte ve bu gerçeği böylece yaşanabilir hale getirmekte. Apollon ise varlığın bu çıkmazını örterek, sanatsal bir ürün, bir yapıt olarak anlam kazanmakta. (s. 42/43)

Nietzsche’ye göre kendimizi “gerçek yaratıcının oluşturduğu sanatsal biçimler ve görüntüler olarak görmeliyiz ve bir yapıt olarak en yüce anlama sahibiz.”

Nihilizmi aşabilmenin tek yolu Nietzsche’ye göre estetik, yani sanattır. (s. 43)

Nietzsche’nin varmak istediği poiesis Dionysos ve Apollon ilkeleri gibi iki yönlüdür.
Dionysos ile özdeşleşerek yaşamın temeline ve kaynağına inmemiz bize yaratıcı olma gücünü, yetisini kazandıracaktır. Böylece de yaşamın üzerine görütüler ve Apollonca görünüşte dünyalar yaratmamız olanaklı olacaktır.
Apollon’un Dionysos’a öykünmesi böylelikle poiesis’in doruk noktasıdır ve bunun dışında bir değeri olmayan, bir hiç olan yaşam böylece değere kavuşarak, bir tutku elde eder. (s. 44)

Nietzsche’ye göre Yunan tarihindeki en önemli olgu, Apollon’un kültür istencinin, arkaik-orientl Dionysos ilkesi ile uzlaşması ve barış ilan etmesiydi.

Dionysosçu barbarların, cinsel hazdan şiddete varan çılgın ve taşkın kutlamalarına karşın Yunanlılar, yaşamı ve dünyayı yücelten şenlikler düzenlemekte. (s. 46)

Bu kültürel uzlaşmanın, barışın doruk noktasını Aiskhylos’un ve Sophokles’in Attik trajedileri temsil etmekteydi.
Dionysos trajedinin karanlık temellerini, yeraltını temsil ediyordu. Bunların günışığına çıkarak gerçekleşebilmesi de ancak Apollon’un yaratıcılığıyla olanaklıydı. Trajik kahramanın başarısızlığa, mutsuzluğa yargılı eylemleri, güneş tanrısı Apollon ile epik bir biçim kazanıyordu. Koro ise burada, Dionysosçu bir coşku ve esrimeyi yaşayan kitleyi simgeleştirerek sahnenin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyordu. “Seyirci böylece Apollon’un maskesinin ardına geçerek doğanın içyüzünü ve korkunçluğunu” ve her şeyin çökmeye yargılı olduğunu görebilmekteydi. (s. 47)

Üçüncü Ders (06.04.1994)

“Genç insan böylece yerinden yurdundan olmakta ve bütün törelerden ve kavramlardan kuşku duymakta. O artık şunu biliyor: Her zaman her şey başkaydı. Şimdi onun nasıl olduğu önemli değil.” (s. 53)

Hegelci felsefeye karşı
Nietzsche’nin burada özellikle hedef aldığı, dünya tarihinin şimsi sona erdiği ve son ereğine ulaştığı yolundaki tasarım ve düşüncedir. Böyle bir teleolojik (erekbilimsel) tarih anlayışının ardında Nietzsche’ye göre her olgusal başarıyı, yaşanılan gerçeği tanrısallaştırma ve savunma sevdası yatmaktadır. (s. 55)

Ona göre son kuşak ya da epigon olma gibi Hegelvari bir bilincin ve anlayışın kaynağı, Hıristiyanlığın temelinde yatan bir mahşer günü düşüncesine dayanmaktadır.

19. yüzyılın kibirli Avrupalıları da tarihin son noktasında bulunduklarını sanmaktaydılar.
…böylece insan tamamen bir ümitsizliğe mahkum kılınmakta, bu anlayış doğrultusunda önemli olan tek şey, belleğin tarihin bu son noktasına karşı duyarlı kalmasını sağlamaktı. İnsan böylece, hiçbir mirasçısı ve geleceği olmayan bir şimdiki zamanı yaşamaya bırakılmıştır. (s. 56/57)

Dördüncü Ders (20.04.1994)

Nietzsche’nin düşüncelerinin çıkış noktası,
İnsan yaşamında mutluluğu amaçlar, ancak kendini sürekli mutsuzluğun içinde bulur.
İnsan unutamayan hayvandır (bu nedenle mutsuzdur)
Kendini “hiçbir zaman tamamlanmayan bir eksiklik” ve “sürekli bir bitmişlik” olarak duyumsayan insan, her an “kendini olumsuzlayarak, kendisiyle çelişerek” yaşamak zorunda. (s. 60)

Çeviren: Ayşın Özalp
Afa Yayınları, Aralık 1996

16 Mart 2012 Cuma

Kárhozat (1988)

Kárhozat (1988) - Béla Tarr







Kész az egész, by Mihály Víg 

Kész az egész
Mindennek vége,
Vége már és
Nem lesz másik
Nem lesz jó
Soha már
Soha talán.

Kész, ez kész.
Talány, hogy honnan lesz új,
Hogy honnan jön el, ha jön,
Vagy nem jön el soha már.
Soha talán.

Ez van, ezt kell szeretni.
Most már mit lehet tenni,
Torkodra forr szavad,
Elmenned nem szabad
Elmenned nem lehet,
A rendőröd leszek,
Az erő engem szeret,
Te csak velem lehetsz.

Tőle és vele van a lélek,
Neki lelkesülnek a dolgok,
Nélküle minden kopár,
Vele meg teljes és boldog,
Hogy lenne vége, szamár,
Soha már, soha talán.

Ennek rég vége már,
Jó hogy nirvána vár,
(Vár a Nirvána bár)
Jó hogy nem fogok lenni,
Ez van, ezt kell szeretni.

Kész, ez kész, nincs vége,
Vége már.
Nem múlhatott el és nem fog
Elmúlni soha már. Soha talán.
Talán soha már.



Bitti

Her şey bitti.

Bitti.

Başkası olmayacak.

İyi olmayacak.

Asla olmayacak.

Hiçbir zaman.

Belki hiçbir zaman.

Kabus gibi...

...her şey.

Belki...

Yeni aşkım nerede?

Gelecekse bir gün, nereden gelecek?

Gelmeyecek mi?

Yine mi?

Asla mı?

Al ya da bırak, işte sorumlu olduğun bu.

Ne yapabilirsin?

Kelimelerini kaybettin.

Henüz bırakamadın.

Uzun zaman önce bitti.

Ütopyanın var olduğunu bilmek, ne güzel!

Bilmek ne güzel!

Artık burada olmayacak.

Al ya da bırak.

Söyle aşkım, neden?

Bitti mi şimdi?

Başkası olmayacak.

İyi olmayacak.

Asla olmayacak.

Belki hiçbir zaman.

Ruhumu çaldın.

Her şey istediğin yolda gidiyor.

Onsuz dünya kıraç.

Onunla yaşam dolu ve mutlu.

Ahmak.

Asla olmayacak.

Belki hiçbir zaman.

Bitti.

Her şey bitti.

Sonu yok.

Sonu yok şimdi.

Solamaz...

...solmayacak, aşkımız.

Asla olmayacak.

Belki de asla.

Belki de artık değil.





"Boruyu çalarak, her şeyi hazır ettiler.

Kimse savaşa gitmedi, gazabım kalabalığın üstündeydi çünkü.

Dışarısı kılıç, içerisi veba ve kıtlık.

Ülkedekiler kılıçla ölecek. Şehirdekiler kıtlık ve vebadan kırılacak.

Her kim hayatta kalır, kaçarsa dağlara gidecek.

Vadinin güvercinleri gibi; inleyecekler.

Günahlarında boğulacaklar.

Kollar bükülecek, dizler güçsüzleşecek. 

Korku tepelerine inecek.

Gümüş paralarını sokaklara atacaklar...

...altınları pislenecek.

Gümüş ve altın, Tanrı'nın gazabından koruyamayacak.

Açlıkları dinmeyecek, midelerini onunla dolduracaklar...

Günahların içine tökezleyerek düşecekler.

Sırtımı çevirdim onlara.

Benim değerli toprağımı kutsal sayacaklar.

Toprak kana doymuş, şehir şiddete.

Ulusların en kötüsünü getirdim, evlerinize sahip olmak için.

Terör gelince; barışı arayacaklar ama ortada barış olmayacak.

Peygamberden görüş isteyecekler...

Rahiplerin kanun öğretisi kaybolacak, ermişlerin tavsiyelerinin kaybolması gibi.

Toprağın insanlarının elleri titreyecek.

Ben de onların davranışlarına ve ölçülerine göre davranacağım. Yargılayacağım onları!

Sonra hepsi bilecek; benim Tanrı olduğumu."



15 Mart 2012 Perşembe

Susan Farrell - Kurt Vonnegut - Notlar

Susan Farrell - Kurt Vonnegut - Notlar

Hayatına ve Eserlerine Dair Edebi Bir Rehber

Kurt Vonnegut, A Literary Reference to His Life and Work, Facts On File Inc, New York, 2008

 


Giriş

Gerçekçilik karşıtı (anti-realist) romanlarıyla postmodern edebiyatın başlamasına katkı sağlamıştır. High-culture (yüksek kültür) ile low-culture (kitle/popüler kültürü) arasındaki sınırları bulanıklaştırmıştır (Andy Warhol'un pop-art eserleri gibi).

 

"Öyleyse" (So it goes) kalıbı, "Billy Pilgrims" veya "Ice Nine Kills" gibi rock grubu isimleri ve daktilo üslubu Amerikan kültürüne mal olmuştur.

 

Çizimler, şakalar, bilimkurgu ögeleri, karikatürize karakterler ve özellikle üstkurmaca (metafiction — kurgunun kendi yapaylığına dikkat çekmesi) tekniklerini kullanmıştır.

 

Cornell'de bilim okumasına rağmen bilgisayar yerine daktilo, e-posta yerine geleneksel posta kullanmayı tercih etmiştir.

 

Vonnegut'un karakterleri (Paul Proteus, Howard W. Campbell Jr., Eliot Rosewater, Billy Pilgrim, Dwayne Hoover, Wilbur Swain vb.) genellikle yalnız, şaşkın, çaresiz ve kaderin kurbanı olan "temelde iyi niyetli" insanlardır.

Kurtarmaya çalıştıkları dünya veya kurdukları ütopik sistemler çökse bile Vonnegut, bu karakterlere ve onların "düzgün insan olma" çabalarına büyük bir şefkat ve sevgi besler.

 

Örgütlü dine, otoriteye, insanı harcanabilir gören askeri bilime ve vahşet uygulayan hükümetlere karşı sert eleştiriler getirmiştir.

 

Bu rehber kitap Vonnegut’un tüm külliyatını (14 roman, 50 kısa öykü, denemeler, oyunlar vb.) inceler.

…

 

Biyografi

Kurt Vonnegut Jr., 11 Kasım 1922'de Indianapolis, Indiana'da doğdu. Ailesi, 19. yüzyılın ortalarında Almanya'dan Amerika'ya göç eden eğitimli, tüccar ve mimarlardan oluşuyordu.

Vonnegut, çocukluğunda dinsel bir isyan yaşamadığını söylerken "Örgütlü din hakkındaki çirkin görüşlerimi annemin dizinde öğrendim" ifadesini kullanmıştır.

 

Kalabalık aile masasında sesini duyurabilmek için şakalar yaptığını belirten yazar, "birinin onu dinlemesini sağlamanın tek yolunun şakalar yapmak olduğunu" dile getirir.

 

Babası ve ağabeyi Bernard'ın bilim odaklı yönlendirmesiyle Cornell Üniversitesi'nde biyokimya okumaya başladı. Ailesi edebiyatı "çok fazla önemsiz mücevher" olarak görse de Vonnegut bilimde zorlandı ve okul gazetesi The Cornell Daily Sun'da yazarlığa yöneldi.

 

14 Mayıs 1944 Anneler Günü hafta sonunda annesi Edith aşırı dozda uyku ilacıyla intihar etti. Vonnegut, annesinin dergilere öykü satma çabalarına değinirken onun "kaygan dergilerin gerektirdiği bayağılık konusunda hiçbir yeteneğinin olmadığını" ifade eder.

 

Savaşta esir düşen Vonnegut, Müttefiklerin Dresden bombalamasından bir beton mezbahada sağ kurtuldu. Bu tecrübe, 20 yıl sonra yazacağı başyapıtı Mezbaha-Beş'in temelini oluşturdu.

 

Savaş dönüşü Jane Cox ile evlendi ve Şikago Üniversitesi'nde antropoloji eğitimi aldı. Dr. Robert Redfield'ın küçük, birbiriyle dayanışma içindeki "halk toplulukları" teorisinden derin bir şekilde etkilendi.

 

Schenectady'deki GE halkla ilişkiler biriminde çalışırken ilk öyküsü "Barnhouse Etkisi Üzerine Rapor"u Collier's dergisine sattı. Dergi editörünün ödemesi sonrası "G.E.'yi bırakma zamanının geldiğini" anladı.

 

1952'de yayımlanan ilk romanı Oyuncu Piyano, otomasyonun insan üzerindeki etkilerini işledi. Ancak bu eser yüzünden ciddi eleştirmenlerce "bilim kurgu etiketli bir dosya çekmecesinin başı dertli bir sakini" olarak kategorize edildi.

 

1958'de kız kardeşi Alice ve eniştesinin 48 saat arayla ölmesi üzerine Vonnegut, ablasının üç yetim çocuğunu evlat edindi.

 

Titan'ın Sirenleri (1959), Anneler Gecesi (1962) ve kıyamet maddesi buz-dokuz'u konu alan Kedi Beşiği (1963) ile üniversite gençliği arasında kült takipçiler kazandı. Terry Southern Kedi Beşiği için "melodramatik saçmalıklardan çok daha ilgi çekici ve anlamlı bir çalışma" yorumunu yaptı.

 

1969'da yayımlanan Mezbaha-Beş, Billy Pilgrim'in zamanda sıçramalarını ve Dresden yıkımını anlatarak en çok satanlar listesine girdi ve Vonnegut'a finansal özgürlük getirdi.

 

Üstkurgusal eseri Şampiyonların Kahvaltısı (1973) büyük popülerlik kazandı. Bu dönemde eşinden ayrıldı, Jill Krementz ile yaşamaya başladı; oğlu Mark geçirdiği zihinsel krizden iyileşerek tıp doktoru oldu.

 

Galapagos (1985), Mavi Sakal (1987), Hokus Pokus (1990) ve son romanı Zaman Depremi (1997) yayımlandı. Sanatçı Joe Petro III ile serigrafi baskı resim çalışmaları yaptı.

 

2005'te yayımlanan Ülkesi Olmayan Bir Adam eserinde mizahın "hayatın ne kadar berbat olabileceğini ertelemenin bir yolu" olduğunu belirtti.

Vonnegut, 11 Nisan 2007'de düşmeye bağlı kafa travması nedeniyle vefat etti.

 

Vonnegut'un Eserler

 

Romanlar

Anneler Gecesi (Mother Night, 1962)

İsrail hapishanesinde yargılanmayı bekleyen Amerikalı çifte ajan ve Nazi propagandacısı Howard W. Campbell Jr.'ın itiraflarıdır.

Nasıl davranıyormuş gibi davrandığınıza çok dikkat etmeniz gerekir... çünkü bir gün uyanıp ne olduğunuzu keşfedebilirsiniz.

 

Deadeye Dick (1982)

12 yaşında kazara hamile bir kadını vuran Rudy Waltz'un suçluluk dolu yalnız yaşamı ve Midland City'nin bir nötron bombasıyla boşaltılması anlatılır.

 

Galapagos (Galápagos, 1985)

Kriz sonrası insanın 1 milyon yıl içinde fok benzeri, küçük beyinli canlılara evrilmesini Leon Trout'un hayaleti anlatır.

İnsanın büyük beyninin kendi türüne ve doğaya verdiği zararlar hicvedilir.

 

Hapishane Kuşu (Jailbird, 1979)

Watergate skandalına karışan Walter F. Starbuck'ın serbest kalışı, Sacco-Vanzetti davası ve Amerikan işçi hareketi tarihiyle hesaplaşmasıdır.

Sevgi başarısız olabilir ama nezaket galip gelecektir.

 

Hokus Pokus (Hocus Pocus, 1990)

Vietnam gazisi Eugene Debs Hartke'nin haksız yere hapsedildiği hapishanede seviştiği kadınlar ile öldürdüğü insanların eşit sayıda olduğu listeler tutması anlatılır.

 

Kedi Beşiği (Cat's Cradle, 1963)

Anlatıcı John'un atom bombasının yaratıcılarından Dr. Felix Hoenikker'in ailesini araştırması, San Lorenzo adasındaki diktatörlük, Bokonon dini ve tüm suları donduran kıyamet bileşiği "buz-dokuz"un dünyayı yok etmesi anlatılır.

Bokonon inancı "seni cesur, nazik, sağlıklı ve mutlu kılan zararsız yalanlar" (foma) üzerine kuruludur. İnsan hayatının absürtlüğü karşısında tek sığınak kara mizahtır.

 

Mavi Sakal (Bluebeard, 1987)

Yaşlı ressam Rabo Karabekian'ın Circe Berman sayesinde geçmişiyle yüzleşmesi ve gizli patates ambarındaki devasa tablosunu açması konu edilir.

 

Mezbaha-Beş (Slaughterhouse-Five, 1969)

Billy Pilgrim'in İkinci Dünya Savaşı esareti, Dresden bombalaması ve Tralfamadore uzaylılarınca kaçırılarak zamanda sürüklenmesi anlatılır.

Savaşın anlamsızlığını ve insan kıyımını otobiyografik unsurlar ve fanteziyle birleştiren bir başyapıttır.

 

Oyuncu Piyano (Player Piano, 1952)

Otomatikleşmiş geleceğin Amerika'sında Dr. Paul Proteus'un makinelerin insan onurunu yok etmesine karşı yürütülen gizli başkaldırıya katılması anlatılır.

İnsanların "küçük kutular tarafından yönetilmesinin sonuçlarına" verilen bir tepkidir.

 

Şakşak (Slapstick, 1976)

Birbirinden ayrılınca zekasını kaybeden ikiz kardeşler ve yalnızlığı yenmek için tasarlanan yapay geniş aileler anlatılır.

İkiz kardeşi Eliza ile bir araya geldiğinde deha oluşturan Wilbur Swain'in, ABD Başkanı olup yalnızlığa karşı yapay geniş aileler kurma projesi ve kıyamet sonrası New York'taki yaşamı anlatılır

.

Şampiyonların Kahvaltısı (Breakfast of Champions, 1973)

Delirmeye başlayan araba satıcısı Dwayne Hoover ile ucuz bilimkurgu yazarı Kilgore Trout'un Midland City Sanat Festivali'nde karşılaşması işlenir.

İnsanların makine olduğu yanılsaması eleştirilir. Minimalist ressam Rabo Karabekian'ın konuşmasıyla insanın kutsal özü savunulur.

 

Tanrı Sizi Korusun Bay Rosewater (God Bless You, Mr. Rosewater, 1965)

Milyoner Eliot Rosewater'ın servetini toplumsal açıdan işe yaramaz görülen yoksul ve yalnız insanlara dağıtması ve çevresindekilerin onu deli ilan etmesi işlenir.

Kapitalist sistemin acımasızlığı eleştirilir. Otomasyon çağında "hiçbir işe yaramayan insanlar nasıl sevilir?" sorusuna odaklanılır. Eliot'ın temel kuralı şudur: "Allah kahretsin, nazik olmalısın."

 

Titan'ın Sirenleri (The Sirens of Titan, 1959)

Mars'ın Dünya'yı istilasını ve insanlık tarihinin Tralfamadore gezegeninden gelen bir robot tarafından kontrol edildiğinin keşfini konu alır.

İnsanların dış güçlerin piyonu olma durumunu ve özgür irade yanılsamasını sorgular.

 

Özet:

Zengin playboy Malachi Constant, zaman-uzay bükülmesine (krono-senklastik infundibulum) yakalanıp geleceği gören Winston Niles Rumfoord ile tanışır. Rumfoord ona Mars'a, Merkür'e, Dünya'ya ve Titan'a gideceğini kehanet eder. Servetini kaybeden Constant Mars ordusuna katılır.

Mars'ta beyinleri yıkanmış ve kafalarına telsiz anteni takılmış askerlerden biri olan Unk (Constant), arkadaşı Stony Stevenson'ı öldürmeye zorlanır. Merkür mağaralarında Boaz ile mahsur kalır.

Dünya'ya döndüğünde Tamamen Kayıtsız Tanrı Kilisesi'nin kehanet ettiği "Uzay Gezgini" olarak karşılanır ancak nefret figürü olduğu anlaşılınca Titan'a sürgün edilir.

Titan'da robot Salo ile karşılaşırlar. İnsanlık tarihinin tek amacının Salo'nun bozulan uzay gemisine bir yedek parça sağlamak ("Selamlar" mesajı içeren) olduğu anlaşılır.

 

Zaman Depremi (Timequake, 1997)

Zamanın 10 yıl geriye fırlaması ve insanların geçmişi birebir tekrar yaşamak zorunda kalması üzerinden kader ve sanat sorgulanır.

 

Öyküler ve Derlemeler

 

2BRO2B

Yaşlanmanın çözüldüğü ve Dünya nüfusunun 40 milyarda sabit tutulmaya çalışıldığı bir gelecekte geçer.

 

"Adem"

Toplama kampından sağ çıkan Heinz Knechtmann'ın bebeğinin doğumundaki mucizevi sevinci etrafındaki Amerikalıların anlayamaması işlenir.

 

“Ambar Etkisi Raporu” (Report on the Barnhouse Effect)

Psikoloji profesörü Arthur Barnhouse, zihin gücüyle maddeleri kontrol edebildiğini (dinamopsikizm) keşfeder. ABD hükümeti bunu bir silah olarak kullanmak isteyince profesör ortadan kaybolur ve dünyadaki tüm silah stoklarını zihniyle yok etmeye başlar.

 

"Anımsatıcılar" ("Mnemonic")

Ofis çalışanı Alfred Moorhead'in katıldığı hafıza kliniğindeki senaryo tekniğiyle işinde terfi etmesi, fakat 43 maddelik listede hatırlamaya çalıştığı son güzel kadının gerçek hayattaki sekreteri Ellen olduğunu fark etmesi anlatılır.

 

“Anonim Aşıklar” (“Lovers Anonymous”)

Sheila Hinckley White, kütüphaneden kadın haklarını savunan "Boşa Geçen Kadın Seks veya Ev Kadınlığının Dolandırıcılığı" kitabını okuyunca kocası Herb ile evdeki rolleri değiştirir.

 

Askerin Hikayesi (A Soldier's Story)

Stravinsky'nin eserinin güncellenmiş halidir. İkinci Dünya Savaşı'nda savaştan kaçan er Eddie Slovik'in kurşuna dizilmesini konu alır.

 

“Aşk İçin Bir Gece” (A Night for Love)

İşçi sınıfından Whitman'lar ile zengin Reinbeck'lerin kesişen hayatlarını işler.

Vonnegut romantizm hakkındaki duygusal fikirleri yıkarak, uzun birlikteliklerin ve arkadaşlığın gerçek evliliği oluşturduğunu gösterir.

 

Bagombo Enfiye Kutusu (Bagombo Snuff Box)

Amerikan banliyö yaşamının monotonluğunu ve insanların macera özlemini ele alır.

 

“Bana Bir Rüya Bul” (“Find Me a Dream”)

Gerçek sevgi ile maddi hedefler arasındaki fark işlenir.

 

“Barut Mavisi Ejderha” (The Powder Blue Dragon)

16 yaşından beri çalışan yetim Kiah Higgins, biriktirdiği parayla son derece pahalı bir Marittima-Frascati spor araba satın alır. Kiah, nesnelerin kendisini zenginlerin dünyasına sokmaya yetmediğini acı bir şekilde fark eder.

 

“Bayan Günaha” (“Miss Temptation”)

Kore'den dönen Onbaşı Norman Fuller, şık yürüyüşlü genç aktris Susanna'yı herkesin içinde utandırır.

 

“Bu Benim Oğlum” (This Son of Mine)

Fabrika sahibi Merle Wagoner, oğlu Franklin'in fabrikayı devralmasını ister ancak Franklin oyuncu olmak ister.

 

“Bu Sefer Ben Kimim?” (Who Am I This Time?)

North Crawford kasabasındaki amatör tiyatroda, sosyal hayatında silik ve utangaç olan Harry Nash, sahnede Stanley Kowalski rolünü canlandırırken devleşir. Yeni gelen Helene Shaw, Harry'nin oyunculuğundan etkilenerek ona aşık olur. İkili oyun metinleri okuyarak iletişim kurar ve evlenirler.

 

“Büyük Aziz Nick'e Hediye” (A Present for Big Saint Nick)

Gangster Big Nick, her Noel partisinde Noel Baba kılığına girerek çalışanlarının çocuklarını korkutup ebeveynlerinin kendisi hakkındaki gerçek düşüncelerini öğrenmeye çalışır.

 

"Büyük Uzay Sikişi" ("The Big Space Fuck")

Dünyası mahvolan yönetimin uzaya roketle insan spermi fırlatmasını anlatan sert hicivdir.

 

“Çalışmalarda Geyik” (“Deer in the Works”)

David Potter, ailesinin geçimi için gazeteciliği bırakıp devasa Ilium Works şirketinde işe girer.

İlk gününde fabrikaya giren bir geyiğin haberini yapması istenir.

 

“Daha Görkemli Konaklar” (More Stately Mansions)

Karısıyla birlikte küçük bir köye taşınan anlatıcı ve eşi Anne'in komşuları McClellan'larla olan ilişkisini anlatır.

Grace McClellan, Vonnegut'un daha sonra Mavisakal romanında geliştireceği takıntılı sanatçı figürünün erken bir örneğidir.

 

Doğum Günün Kutlu Olsun, Wanda June (Happy Birthday, Wanda June)

8 yıldır kayıp maço avcı Harold Ryan eve döndüğünde, karısı Penelope'nin bağımsızlaştığını ve nazik doktor Woodly ile ilgilendiğini görür.

Homeros'un Odysseia destanının ve maço erkek modelinin Vietnam Savaşı dönemi eleştirisidir.

 

“D.P.” (Displaced Person)

Çocuğun ait olma ve kendi insanlarını bulma arzusu anlatılır.

 

"EPICAC"

Aşık olup şiirler yazan ve sonunda kısa devre yaparak kendini yok eden bilgisayarın öyküsüdür.

 

“Euphio Sorusu” (“The Euphio Question”)

Televizyon ve tüketim kültürünün insan zihnini uyuşturmasına yönelik bir hicivdir.

 

“Foster Portföyü” (“The Foster Portfolio”)

Paranın sanatsal özgürlük karşısındaki konumu anlatılır.

 

“Hal Irwin'in Sihirli Lambası” (“Hal Irwin's Magic Lamp”)

Hal Irwin, genç karısı Mary'ye sürpriz yapmak için çaydanlıktan sihirli lamba yapıp siyah hizmetçi Ella'yı cin kılığına sokar. Gizli servetini açıklar ancak dindar ve mütevazı karısı bu gösterişten nefret eder. Borsa çökünce Hal intihar eder.

 

"Harrison Bergeron"

Vatandaşların zorunlu fiziki ve zihinsel engeller takılarak eşitlendiği radikal distopyadır.

 

“Hatıra” (Souvenir)

Eski asker Eddie, 2. Dünya Savaşı'nda arkadaşı Buzzer'ın ölümüne ve mücevherli bir cep saatinin hikayesine tanıklık etmiştir. Rehinci Joe Bane saati ucuza kapatmak ister ancak Eddie anlatırken saatin manevi değerini anlayıp satmaktan vazgeçer. Saatin Adolf Hitler'in bir Nazi generaline hediyesi olduğu ortaya çıkar.

 

“Herhangi Bir Makul Teklif” (“Any Reasonable Offer”)

Emlakçı, Hurty malikanesini satın almak isteyen Albay ve Bayan Bradley Peckham çiftini gezdirir. Çift, evde "yeniliği çıkarmak" bahaniyle günlerce kalıp havuzda yüzer ve kokteyl içer. Ev sahibi pazarlığı zorlayınca Peckham'lar evden ayrılır. Ardından üç yıldır satılamayan devasa Hellbrunner malikanesine giderler ve aynı taktiği orada da uygularlar.

 

“Hırslı İkinci Sınıf Öğrencisi” (“The Ambitious Sophomore”)

Helmholtz'un öğrencilerine duyduğu sevgiyi ve müziğe olan bağlılığını işler.

 

“Hyannis Limanı Hikayesi” (“The Hyannis Port Story”)

Goldwater Cumhuriyetçileri ile Kennedy Demokratları arasındaki siyasi gerilim ile Romeo ve Juliet temasını birleştirir.

 

“Giyinmeye Hazır Değil” (Unready to Wear)

Matematikçi Konigswasser ruhu bedenden ayırmayı (amfibi olmak) keşfeder. İnsanlar artık hastalanmayan, yemeyen bedenlerini depolara kaldırır.

 

Güneş Ay Yıldız (Sun Moon Star)

Ivan Chermayeff'in çizimleriyle hazırlanan çocuk kitabında, evrenin yaratıcısının bebek İsa olarak doğması işlenir.

 

“İnsanlı Füzeler” (“Manned Missiles”)

Uzay kazasında ölen Rus kozmonot Stepan'ın babası Mikhail Ivankov ile Amerikalı pilot Bryant'ın babası Charles Ashland'ın karşılıklı mektuplarıdır.

 

“Kaçaklar” (Runaways)

Indiana valisinin 16 yaşındaki kızı Annie, işçi sınıfından Rice Brentner ile iki kez evden kaçar. Valinin evliliğe izin vermesi ve her şeyin serbest bırakılması üzerine gençler arasındaki romantik büyü bozulur ve evlenmek için çok genç olduklarını kabul ederek ayrılırlar.

 

Kader Ölümden Daha Kötü: Bir Otobiyografik Kolaj (Fates Worse Than Death)

Vonnegut, geniş ailelerin ve toplulukların önemini "Kutsal Kase" olarak nitelendirir.

Silah sevgisini ve savaş çığırtkanlığını hastalık olarak görür.

 

“Kızlardan Nefret Eden Çocuk” (“The Boy Who Hated Girls”)

Sanata adanmışlığın insani ilişkilerdeki bedelini gösterir.

 

“Kıymetlisiniz Karınıza ve Oğlunuza Geri Dönün” (“Go Back to Your Precious Wife and Son”)

Popüler kültürün gösterişli aşk yanılsamaları eleştirilir. Anlatıcı, süssüz Gloria'nın "kullanılmış bir stüdyo koltuğundan daha güzel değildi" olduğunu fark eder.

 

“Kimsenin Başa Çıkamadığı Çocuk” (“The Kid Nobody Could Handle”)

Yalnızlığa karşı basit nezaketin gücü vurgulanır. Vonnegut'un felsefesi "Allah kahretsin, nazik olmalısın" ilkesine dayanır.

 

“Kimya Profesörü” (“The Chemistry Professor”)

Kimya profesörü Dr. Henry Jekyll Nobel Ödülü kazanacak bir iksir geliştirmeye çalışır. Tavuk toniği ve LSD karışımından oluşan iksiri içince dev bir tavuğa dönüşür. Tavuk tüccarı Fred Leghorn dev tavuğu vurarak öldürür; öğrenciler ise tavuğu pişirip gömmeye karar verirler.

 

“Kişiye Özel Gelin” (“Custom-Made Bride”)

Öykü, 1950'lerde kadının nesneleştirilmesini ve yalnızca dış görünüşe dayalı stil yaşamının boşluğunu eleştirir.

 

"Kralın Bütün Atları" ("All the King's Horses")

Soğuk Savaş döneminde insan satranç taşlarıyla oynanan ölümcül oyundur.

 

“Maymun Evine Hoş Geldiniz” (Welcome to the Monkey House)

Aşırı nüfuslu gelecekte hükümet, cinsel arzuları uyuşturan haplar ve Etik İntihar Salonları zorunlu kılmıştır. Şair Billy adlı kanun kaçağı, cinsel hazzı dünyaya yeniden kazandırmak için İntihar Hostesi Nancy McLuhan'ı kaçırır ve ona gerçek doğum kontrol hapları bırakır.

 

“Metanet” (“Fortitude”)

Dr. Norbert Frankenstein, 100 yaşındaki Sylvia Lovejoy'un kafasını organ kulelerine ve makinelere bağlayarak hayatta tutar.

Tıbbi teknolojinin insanı makineleştirmesi eleştirilir.

 

“Paket” (The Package)

Öykü, başarıyı yalnızca maddi zenginlikle ("paket") eşitleyen ve sığ iyimserliğe sahip Amerikan "kendi kendini yetiştirmiş adam" mitini eleştirir.

 

“Seyahat Neşeli Roger” (“The Cruise of the Jolly Roger”)

Kore Savaşı gazisi Nathan Durant, ordu sonrası sivil hayata uyum sağlamakta zorlanır. Kendisine ait hayalleri olmadığından "komşusunun hayalini ödünç aldı" diyerek bir tekne alır.

Ait olma duygusu ve gazilerin topluma uyum sancıları işlenir.

 

“Sonsuza Kadar Uzun Yürüyüş” (“Long Walk to Forever”)

Ordudan kaçan Newt, başka biriyle evlenmek üzere olan çocukluk arkadaşı Catharine'i yürüyüşe davet eder. Elma bahçesinde aşkını itiraf eder ve Catharine düğünü bırakıp Newt'a koşar.

Vonnegut öyküyü "mide bulandırıcı derecede akıcı bir aşk hikayesi" olarak adlandırır.

 

“Tanasfer” (Thanasphere)

Uzaya fırlatılan ilk astronot Allen Rice, uzayda ölülerin ruhlarının seslerini duyduğunu bildirir. Bilim adamı Groszinger başlangıçta buna inanmasa da gerçek ortaya çıkınca görevi gizlemek için iptal ederler. Rice ölen karısının ruhuna kavuşmak için uzay gemisini düşürür.

 

Tanrı Sizi Korusun, Dr. Kevorkian (God Bless You, Dr. Kevorkian)

Vonnegut, Dr. Kevorkian aracılığıyla ölüme yakın deneyimler yaşayıp öbür dünyadaki insanlarla (Shakespeare, Newton, Hitler vb.) röportajlar yaptığını kurgular.

 

Tom Edison'un Tüylü Köpeği (Tom Edison’s Shaggy Dog)

Adam, 1879'da Thomas Edison'un komşusu olduğunu ve Edison'un zeka ölçen bir cihaz geliştirdiğini iddia eder. Cihaz Edison'un köpeği Sparky'ye bağlandığında, köpeğin Edison'dan bile zeki olduğu anlaşılır. Köpekler aslında insanları kandırarak yüzyıllardır yan gelip yatan süper zeki canlılardır.

 

“Ücretsiz Danışman” (Unpaid Consultant)

Anlatıcı, eski lise aşkı Celeste Divine ve kocası Harry ile buluşur. Harry kendisini ketçap uzmanı danışman olarak tanıtsa da aslında zengin karısının yanında ezilmemek için bu kimliği uyduran bir araba tamircisidir.

 

“Yalan” (“The Lie”)

Sınıf kibri ve ikiyüzlülük anlatılır.

 

"Yan Kapı" ("Next Door")

Ailesi sinemaya gittiğinde evde yalnız kalan 8 yaşındaki Paul Leonard'ın, yan dairedeki şiddetli kavgayı durdurmak için radyodan şarkı ithaf ettirmesi ve olayın karışık bir biçimde çözülmesi işlenir.

 

Yarın ve Yarın ve Yarın (Tomorrow and Tomorrow and Tomorrow)

Kontrolsüz teknolojik gelişmelerin getirdiği distopik gelecek, aşırı nüfus artışı, tüketim kültürü ve televizyon bağımlılığı eleştirisi…

 

“Yaşadığım Yer” (Where I Live)

Cape Cod'daki Barnstable Köyü'ne gelen bir ansiklopedi satıcısının gözünden kasabanın ticari Hyannis'in aksine turizm patlamasına nasıl direndiği ve özgün ruhunu nasıl koruduğu anlatılır.

 

“Yeteneksiz Çocuk” (The No-Talent Kid)

Öykü, Lincoln Lisesi bando direktörü George M. Helmholtz ile kulak eğitimi yetersiz ama azimli klarnetçi Walter Plummer'ın mücadelesini konu alır.

 

“Zavallı Küçük Zengin Kasaba” (Poor Little Rich Town)

Öykü, dizginsiz ilerleme ve verimlilik hırsının insani bağları yok edip etmediğini sorgular. Upton Beaton'ın "Gayrimenkul patlaması yaşayacak ve kendi ruhunu kaybedecek bir köyün kazancı ne olur?" sorusu öykünün ana temasını özetler.

 

“Zayıf Tercüman” (“Der Arme Dolmetscher”)

Almanca bilmediği halde bildiği tek şiir nedeniyle tabur tercümanı yapılan bir Amerikan askerinin öyküsüdür.

Ordunun absürt bürokrasisini ve beceriksizliğini mizahi bir dille eleştirir.

 

Deneme, Konuşma ve Oyunlar

Palmiye Pazarı / Palm Sunday

1981'de yayımlanan bu eser, Vonnegut'un makale, konuşma ve mektuplarını bir araya getirdiği otobiyografik bir "kolajdır".

Önsözde otobiyografik parçaların birleştirilmesi "blivit" ve Frankenstein metaforu ile açıklanır.

Vonnegut'un konuşmaları ve makalelerinin yer aldığı eserde aile içi akıl hastalıkları, savaş karşıtlığı, bağnaz din eleştirisi ve hümanizm savunusu ön plandadır.

 

Doğum Günün Kutlu Olsun Wanda June

Maço avcı Harold Ryan üzerinden eril maço kahramanlık anlayışını eleştirir.

 

El Sıkışmak Gibi Tanrı: Bir Konuşma Yazma Hakkında (Like Shaking Hands with God)

Kurt Vonnegut ile Lee Stringer'ın yazarlık üzerine sohbetidir.

 

Onur Dışında Hiçbir Şey Kaybolmaz: İki Deneme (Nothing is Lost Save Honor: Two Essays)

Vonnegut bu yayını bir "pasta satışındaki pastaya" benzetmiş ve bağış amacıyla sunmuştur.

 

Ülkesi Olmayan Bir Adam (A Man Without a Country)

Vonnegut'un 82 yaşında kaleme aldığı denemeleridir. Fosil yakıtları "tüm zamanların en çok suiistimal edilen, bağımlılık yaratan ve yıkıcı uyuşturucusu" olarak tanımlar.

 

Wampeters, Foma ve Granfalloon'lar (Wampeters, Foma, and Granfalloon's, 1974)

Adını Kedi Beşiği romanındaki üç kurgusal terimden alır.

Dürüstlük ilkesi olarak "Biz, öyleymiş gibi davrandığımız şeyiz, bu yüzden neymiş gibi davrandığımız konusunda dikkatli olmalıyız."

 

“Yeni Sözlük” (The Random House Dictionary / New Dictionary)

Vonnegut'un yeni çıkan Random House Dictionary of the English Language sözlüğü üzerindeki düşüncelerini aktarır.

 

 

Zaman ile Timbuktu Arasında

Vonnegut eserlerinden sahnelerin uzay-zaman tünelinde seyahat eden şair Stony Stevenson üzerinden harmanlandığı televizyon oyunudur.

Televizyon senaryosu olan eser, Vonnegut'un Oyuncu Piyano, Titan'ın Sirenleri ve Kedi Beşiği gibi romanlarından parçaları birleştirir.

 

İlgili Kişiler, Yerler ve Konular

Abe Lincoln: Vonnegut'un hayran olduğu, konuşmalarından alıntılar yaptığı ABD başkanı.

 

Atom Bombası: Hiroşima ve Nagazaki yıkımlarının Vonnegut'un insan ruhuna ilişkin inancını sarsması.

 

Céline, Louis-Ferdinand: Vonnegut'un üslubundan ve zamanı dondurma çabasından etkilendiği Fransız yazar.

 

Dresden: Vonnegut'un hayatını ve edebiyatını şekillendiren yangın bombalaması felaketi.

 

Kilgore Trout: Vonnegut'un kurgusal alter-egosu olan başarısız bilimkurgu yazarı.

 

Tralfamadore: Zamanı tüm boyutlarıyla aynı anda gören uzaylıların gezegeni.

 

Ekler

Kilgore Trout

Vonnegut romanlarında adı geçen hayali karakterdir.

2BRO2B, Uzaydan Gelen İncil, Dördüncü Boyuttaki Manyaklar ve daha pek çok hikayesini bu kurgu karaktere mal eder.

 

Bibliyografya…

 

Kronoloji… 

Merritt Moseley - Julian Barnes'ı Anlamak - Notlar

Merritt Moseley -  Julian Barnes'ı Anlamak - Notlar

Understanding Julian Barnes, University of South Carolina Press, 1997

 


Birinci Bölüm: Kariyer ve Genel Bakış

1980 yılında ilk romanıyla edebiyat dünyasına adım atan Julian Barnes, eleştirmenler tarafından "İngiliz edebiyatının bukalemunu" olarak adlandırılmıştır.

 

Kendi adıyla yazdığı ciddi kurgusal romanların yanı sıra Dan Kavanagh takma adıyla polisiye gerilim romanları, kısa öyküler ve kurgu dışı makaleler kaleme almıştır.

 

Fransız edebiyatına ve özellikle Gustave Flaubert'e derin bir hayranlık duyar. Oxford Magdalen Koleji'nde modern diller eğitimi almış; yayıncılık, sözlükçülük, edebiyat eleştirmenliği (The Guardian, New Statesman) ve televizyon eleştirmenliği yapmıştır.

 

Metroland ile Somerset Maugham Ödülü'nü, Flaubert'in Papağanı ile Fransa'da Prix Médicis'i kazanmış, Booker Ödülü adaylıkları ve çeşitli uluslararası nişanlar elde etmiştir.

 

Barnes'ın romanları geleneksel roman kalıplarını ve sınırlarını zorlar; anlatı ile deneme arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır.

 

Eserlerinin değişmez temaları; aşk, evlilik ilişkileri, cinsel kıskançlık, sadakatsizlik, hakikat ile kurgunun karmaşıklığı ve insan kalbinin değişmeyen tutkularıdır.

 

İkinci Bölüm: Metroland

Barnes'ın otobiyografik ögeler içeren ilk romanıdır (1980). Christopher Lloyd adındaki gencin olgunlaşma, isyan ve ardından burjuva sıradanlığına uyum sağlama sürecini anlatır.

 

Metroland (1963): Christopher ve arkadaşı Toni'nin Londra banliyösündeki ergenlik yılları, Fransız kültürüne duydukları hayranlık ve burjuvaziyi şok etme (épater la bourgeoisie) çabaları işlenir.

Paris (1968): Paris'teki öğrencilik dönemi, ilk cinsel tecrübesi (Annick) ve romantik idealizmin gerçeklikle sınanması ele alınır.

Metroland II (1977): Christopher'ın Marion ile evlenmesi, yayıncılık/reklamcılık sektörüne girmesi ve gençlik radikalizminden vazgeçip banliyö mutluluğunu kabul etmesi anlatılır.

 

Her üç bölüm de "Nesne İlişkileri" (Object Relations) adlı alt başlıklarla son bulur ve karakterin gelişim aşamalarını simgeleyen nesnelere odaklanır.

 

Üçüncü Bölüm: Duffy

Barnes, popüler tür kurgusunu edebi itibarından ayrı tutmak amacıyla Dan Kavanagh ismi için macera dolu, uydurma biyografiler yaratmıştır.

 

Ana karakter Duffy; biseksüel, polisten kumpasla uzaklaştırılmış eski bir dedektif olup özel güvenlik danışmanlığı yapmaktadır.

 

Romanlar Londra'nın farklı ve karanlık alt kültürlerini ele alır: Soho seks endüstrisi (Duffy), Heathrow Havaalanı'ndaki kaçakçılık (Fiddle City), alt lig futbol kulüpleri (Putting the Boot In) ve köpek yarışları ile zengin züppeliği (Going to the Dogs).

 

Dördüncü Bölüm: Benimle Tanışmadan Önce (Before She Met Me)

Kıskançlık ve saplantının insan zihnini nasıl yıkıma sürüklediğini işleyen karanlık bir komedidir.

 

Tarih akademisyeni Graham Hendrick, eski bir oyuncu olan ikinci eşi Ann'in kendisinden önceki cinsel geçmişini ve oynadığı filmleri saplantı haline getirir.

Çapkın ve çifte standartlı romancı arkadaşı Jack Lupton ise evlilik dışı ilişkiler ve zina konusunda bir "uzman" rolündedir.

 

Romanda insanın evrimsel "üç beyni" (sürüngen beyni, eski memeli beyni, yeni memeli beyni) tartışılır; ilkel sürüngen beyninin mantıklı ve medeni zihni nasıl ele geçirdiği gösterilir.

 

Romanın vurucu açılış cümlesi şöyledir: "Graham Hendrick, karısının zina yaptığını ilk kez gördüğünde hiç aldırış etmedi. Kendini kıkırdarken buldu."

 

Beşinci Bölüm: Flaubert'in Papağanı (Flaubert's Parrot)

Barnes'ın dünya çapında tanınmasını sağlayan ve roman biçimini yeniden tanımlayan başyapıtıdır (1984).

 

Emekli doktor Geoffrey Braithwaite, Flaubert'in bir öyküsünü yazarken masasında tuttuğu doldurulmuş papağanın izini sürmek için Fransa'ya gider. Ancak iki ayrı müzede iki farklı "gerçek" papağanla karşılaşınca nesnel hakikatin imkansızlığını kavrar.

 

Eser; alternatif kronolojiler, hayvanlar kitabı (bestiary), tren gözlemcisi rehberi, sınav kağıdı ve Flaubert'in metresi Louise Colet'nin ağzından yazılan savunma gibi farklı metin türlerini harmanlar.

Madam Bovary karakterinin göz rengi üzerine eleştirmen Enid Starkie ile girilen polemik üzerinden kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırlar sorgulanır.

 

"Kitaplar size olayların açıklandığı yerdir; hayat ise olayların anlatılmadığı yerdir."

 

Altıncı Bölüm: Güneşe Bakmak (Staring at the Sun)

1922 doğumlu Jean Serjeant adlı sıradan bir kadının çocukluğundan 2021 yılındaki yaşlılığına kadar uzanan ömrünü konu alır.

Üç bölümden oluşan romanda; II. Dünya Savaşı pilotu Thomas "Sun-Up" Prosser'ın uçakla güneşe yükselme deneyimi, Leslie Amca'nın hileleri ve Jean'in oğlu Gregory'nin varoluşsal/teolojik soruları işlenir.

 

Çocukluğundan kalma "Vizon hayata karşı son derece dayanıklıdır" cümlesi hayatın anlamını arayan ana motiftir.

"Güneşe bakmak", ölümle ve hayatın kaçınılmaz çıplak gerçeğiyle doğrudan yüzleşmeyi simgeler.

 

Yedinci Bölüm: 10½ Bölümde Dünya Tarihi (A History of the World in 10½ Chapters)

Tarih yazımını, din mitlerini ve insanlığın felaketlerle dolu serüvenini ironik bir yapıda ele alan 10.5 bölümlük romandır (1989).

 

Nuh'un gemisindeki olayların kaçak bir tahta kurdu gözünden anlatıldığı ilk bölüm (The Stowaway), teröristlerce kaçırılan yolcu gemisi (Visitors), Medusa'nın Salı tablosunun incelendiği sanat denemesi (Shipwreck) ve Cennet rüyası (The Dream) gibi bağımsız ama tematik olarak bağlı parçalardan oluşur.

 

Barnes'ın doğrudan kendi sesiyle konuştuğu yarım bölüm olan "Parantez", tarihin yıkıcı ve anlamsız çarkına karşı koyabilecek tek insani sığınağın aşk olduğunu savunur.

 

Sekizinci Bölüm: Bunu Konuşmak (Talking It Over)

Stuart, Oliver ve Gillian arasındaki aşk üçgenini işleyen, karakterlerin doğrudan okuyucuya konuştuğu monolog yapısına sahip bir romandır (1991).

 

Düzgün ve sıkıcı bankacı Stuart, gürültücü ve entelektüel dostu Oliver ve her ikisi arasında kalan Gillian. Karakterler bir tiyatro sahnesindeymiş gibi sırayla okuyucuya savunma yaparlar.

 

Zamanla Oliver, Gillian'ı Stuart'ın elinden alır ve evlenip Fransa'ya yerleşirler; bu süreçte Stuart ile Oliver rollerini değiştirir.

Aşk ile para kavramları arasında ahlaki tarafsızlık ve piyasa koşulları açısından benzerlikler kurulur.

 

Oliver aşk ile parayı şöyle kıyaslar: "Aşk ve para... Her ikisi de nereye giderse gitsin, neyi geride bıraktığını umursamadan yükselir... Para, daha da ilerledikçe bunu anlayın, ahlaki açıdan tarafsızdır."

 

Dokuzuncu Bölüm: Kirpi (The Porcupine)

Bulgaristan benzeri bir Doğu Avrupa ülkesinde komünizmin çöküşünün ardından yaşanan siyasi yargılama sürecini anlatan romandır (1992).

 

Yargılanan devrik komünist diktatör Stoyo Petkanov ile onu mahkum etmeye çalışan idealist ama sistemi sorgulayan savcı Peter Solinsky arasındaki ahlaki ve hukuki duello anlatılır.

 

Diktatörü mahkum etmek adına sahte bir belgenin delil olarak kullanılmasıyla, "amaçların araçları meşrulaştırması" mantığının hem yeni demokraside hem de eski rejimde aynı kaldığı gösterilir.

 

Onuncu Bölüm: Kısa Hikayeler ve Kurgusal Olmayan Yazılar

Cross Channel (1996) derlemesinde İngilizler ile Fransızlar arasındaki tarihi ve kültürel karşılaşmaları işleyen öyküler (Dragons, Interference, Experiment) incelenir.

 

Barnes'ın The New Yorker dergisine yazdığı Londra mektupları (Letters from London, 1995), Fransız müzisyen Jacques Brel hakkındaki yazıları ve Arthur Koestler ile satranç anıları değerlendirilir.

 

On Birinci Bölüm: Sonuç

Barnes; Vladimir Nabokov, Italo Calvino ve Milan Kundera gibi uluslararası ustalarla karşılaştırılır.

 

Sadece teknik oyunlar oynan bir postmodernist değil; George Eliot ve Nathaniel Hawthorne gibi insan kalbinin gerçeklerine, ahlaki sorumluluğa ve dürüstlüğe inanan hümanist ve liberal bir yazardır.

 

Barnes'ın tüm kariyerine yön veren temel ilke Flaubert'ten mülhemdir: "Yazmak için, bunun sizin için yeni bir ayrılış olduğuna ve yalnızca sizin için değil, aynı zamanda romanın tüm tarihi için yeni bir ayrılış olduğuna kendinizi ikna etmelisiniz."

… 

ed. Harold Bloom - Joyce Carol Oates - Notlar

ed. Harold Bloom - Joyce Carol Oates - Notlar

Bloom's Modern Critical Views, Joyce Carol Oates, Chelsea House Publishers, 1987

 


Kitapta Yer Alan İncelemeler

Walter Sullivan: Oates'in erken dönem romanlarına olumsuz bir açıyla yaklaşır; Oates'in temsil etmeye çalıştığı çağı, içinde yaşanılan "fantazmagorik bir gerçekdışılığın kurbanı" olarak değerlendirir.

 

Calvin Bedient (Do With Me What You Will / Benimle Dilediğini Yap): Oates'i sosyal bir doğa bilimci kılığında güçlü bir efsane yaratıcısı (mit oluşturucu) olarak nitelendirir.

 

Gordon O. Taylor & G. F. Waller (Wonderland / Harikalar Diyarı): Taylor romanı otobiyografik bir aciliyetle okurken; Waller metnin, tarihin yerini kendine zarar veren tutkuların aldığı hissini vurgular.

 

Eileen T. Bender (Marriages and Infidelities / Evlilikler ve Sadakatsizlikler): Oates'in Henry James, James Joyce ve Franz Kafka'nın ünlü öyküleriyle kurduğu bağları inceleyerek egonun ölümü vizyonunu açığa çıkarır.

 

Mary Allen: Oates'in fiziksel şiddet ve ekonomik çöküş altında ezilen "dehşete düşmüş kadınlar" konusundaki duyarlılığını genel bir bakışla ele alır.

 

Rose Marie Burwell (With Shuddering Fall / Ürpertici Düşüşle): Oates'in ilk romanında toplumun sürekli direnç gösterdiği Jungcu bireyselleşme modelini inceler.

 

John Gardner (Bellefleur): Romanı, meraka ve dehşete doğru kaçan neşeli bir alegori olarak görür.

 

Thomas R. Edwards (Angel of Light / Işık Meleği): Oates'in Bellefleur’deki fanteziden sıyrılarak kamusal şiddetin kişisel köklerini çıkardığı tanıdık gerçekçi bölgesine döndüğünü savunur.

 

Frederick R. Karl (them / Onlar): Oates'in Detroit kıyametini tasvir edişini Theodore Dreiser'ın natüralist eserleriyle karşılaştırır.

 

Samuel Chase Coale (Bellefleur): Bellefleur’ü Oates'in başyapıtı olarak nitelendirir; başarısını Nathaniel Hawthorne ve William Faulkner geleneğine bağlar.

 

Elaine Showalter (Marya: A Life / Marya: Bir Hayat): Derlemenin son makalesidir. Feminist çevrelerde şiddet dolu vizyonları nedeniyle mesafeyle karşılanan Oates ile feminist eleştirmenleri uzlaştıran anlamlı bir saygı duruşudur.

…

 

Giriş (Harold Bloom)

Oates, sanatta ve yaşamda sınırlamaları kabul etmeyi öğretirken aynı zamanda yaşam gücüne (vitalizm) tapınmayı teşvik eder.

 

Oates’in eserlerinde hem Theodore Dreiser hem de D. H. Lawrence’ın izleri açıkça görülür. Romantizm geleneğine karşı mücadele etmesine rağmen, tek günahın sınırlama olduğu konusunda Ralph Waldo Emerson ile ayrışır ve kendi iradesine aykırı olarak bu romantik gelenekte kendine bir yer bulur. Lawrence’ın Aşık Kadınlar (Women in Love) eseri üzerine yazdığı makalede Oates şöyle der:

"Tarihten nasıl kaçacağız? Kültürümüzün ölüm sürecine nasıl meydan okuyacağız? Zorlukla. Acı içinde. Yaşadığımız sürece, erkeklerle kadınlar arasındaki 'mistik birleşme', 'nihai birliktelik' ile güçlenmiş olsak bile, hayatlarımız bir metafor değil, tek evimiz olan dünyanın yönetilemez beklenmedik durumları tarafından şekillendirilir."

 

Bloom, Oates’te en dokunaklı bulduğu unsurun, "hakarete uğrayan ve yaralananlarla olan yoğun empatisi ve Amerikan alt sınıflarıyla derin özdeşleşmesi" olduğunu vurgular.

 

Romanın sonunda (Onlar) kardeş Jules Wendall’ın kız kardeşi Maureen’e yönelttiği "Ama tatlım, sen de onlardan biri değil misin?" sorusu, beklenmedik durumların içinde sıkışıp kalmış insan gerçeğini simgeler.

 

Oates'in radikal ve dönüştürülmüş Katolikliği, O'Connor'ın kıyametçi ve mistik dünyasıyla akrabadır. Oates'in Son of the Morning (1978) romanı, O'Connor'ın The Violent Bear It Away (1960) yapıtının dengidir.

 

Yapay Şeytan: Joyce Carol Oates ve Gerçeğin Boyutları (Walter Sullivan)

Oates’in karakterleri sıradan insanlardan ziyade zengin ya da fakir, suçlu ya da hastadır.

The Wheel of Love derlemesindeki yirmi öyküde çok sayıda cinayet, intihar ve nevroz vakası yer alır.

Oates'in en ünlü öykülerinden "Where Are You Going, Where Have You Been?" (Nereye Gidiyorsun, Neredeydin?) üzerinden korkunun doğasını açıklar:

"Tüm iyi yazarların anladığı gibi gerçek terör budur: Bir rüya manzarasının çarpıklıklarından korkabiliriz; ama korku, en iyi bildiğimiz şeyin, hayatımızın mahrem ve rahatlatıcı ayrıntılarının aniden tehdit edici hale gelmesinin dönüşümünde gizlidir."

 

Diğer öykülerden "Wild Saturday" anne-baba bencilliğinde kaybolan Buchanan adındaki masum çocuğun sürüklenişini, "Bodies" ise boğazını kesen bir adamın kanıyla yıkanan heykeltıraş Pauline'in deliliğe gidişini inceler.

 

A Garden of Earthly Delights romanında gezici tarım işçisi Carleton Walpole ve kızı Clara’nın amansız yoksulluk mücadelesi anlatılır.

Edebiyat ahlaki açıdan önemli bir eylemi gerektirir; bu da karakterlerin en azından teorik olarak kendileri için seçim yapmada özgür olması gerektiği anlamına gelir. Eğer Macbeth'in kralı... kontrolü dışında kral öldürmeye zorlayan bir tür psikozun sonucu olarak öldürdüğüne ikna olursak, o zaman oyunun pek bir anlamı kalmaz.

 

Them (Onlar)

Them, Detroit yoksullarının yaşantısını Loretta, Maureen ve Jules üzerinden destansı bir dille aktarır. Maureen’in fahişelik yapması, üvey babasından dayak yemesi, akıl hastalığına yakalanması ve ardından bir profesörle evlenerek kaçış arayışı ayrıntılandırılır.

 

Eğer Tanrı'ya olan toplumsal inanç... azaldıysa, o zaman Tanrı'nın insanın halüsinasyonlarının en uzak noktalarına göre yeniden tanımlanması bize trajedi için yeni bir temel sağlayabilir.

 

Uyuyan Güzel ve Nefret Gibi Aşk (Calvin Bedient)

Oates’in romanları ezici, acımasız ve son derece klostrofobiktir.

Oates, sosyal bir doğa bilimcinin sıkıcı görünümüne bürünmüş güçlü bir efsane yaratıcıdır. Detroit'in ıssız sokaklarına kabus gibi şeyler salıyor.

 

Do With Me What You Will romanı odağında Elena Ross karakterinin pasif bir "Uyuyan Güzel" durumundan, varoluşsal riske ve cinsel saldırganlığa doğru gelişimi çözümlenir.

 

Joyce Carol Oates, Wonderland Sanatçısı (Gordon O. Taylor)

Wonderland romanında insan beynini, kimlik dönüşümlerini ve hafızayı sorgular.

Romanın kahramanı Jesse Harte; Pedersen ve Vogel soyadlarını alarak sürekli yeni benliklere bürünür.

Jesse'nin babası tüm ailesini katleder; tek sağ kalan Jesse yetimhaneden Dr. Pedersen’in evine geçer. Pedersen’in evinde oburluk, zenginlik ve zihinsel yıkım iç içedir. Jesse’nin hafızasındaki temel ilke şudur:

"Geçmiş her zaman oradadır, kafanın içinde." "Jesse Harte burada, hayatta kalanlardan biri."

 

Jesse tıp eğitimi alıp başarılı bir beyin cerrahı olur. Ancak içsel huzursuzluğu ve parçalanmışlığı bitmez; Reva Denk ile yaşadığı saplantılı ilişki ve kızı Shelley’yi uyuşturucu dünyasından kurtarma çabası romanın sonunu hazırlar.

 

Joyce Carol Oates'in Wonderland'ı: Giriş (G. F. Waller)

Pedersen ailesinin aşırı yemek yemesi ve hijyen fetişi, ruhsal boşluğu bastırma çabasıdır.

Organizmanın dış etkenlere karşı dengesini koruma çabası metafizik bir kavrama dönüşür:

"Canlı sabittir. Onu çevreleyen devasa güçler tarafından yok edilmemek, çözülmemek veya parçalanmamak için böyle olması gerekir... Kararlıdır çünkü değiştirilebilir; hafif bir istikrarsızlık organizmanın gerçek istikrarı için gerekli koşuldur."

 

Jesse'nin Reva Denk’e olan aşkı ve kendini usturayla kestiği sahne, temiz yüzeyin altındaki şiddetin fışkırmasıdır.

 

Özerklik ve Etki: Joyce Carol Oates'in Marriages and Infidelities'i (Eileen T. Bender)

Harold Bloom'un "etki kaygısı" aksine Oates, edebi geçmişle bağ kurmayı bir evlilik olarak görür.

"Sanatçı, sanatını hem yaratır hem de onun tarafından yaratılır."

 

Henry James – "The Turn of the Screw": Oates, James’in gizemli yapısını cinsel açlık çeken genç bir adam ve yaşlı bir röntgencinin karşılıklı yanlış anlamalarına dönüştürür.

Franz Kafka – "Metamorfoz" (Dönüşüm): Kafka'da kurban oğul (Gregor) iken, Oates kurban rolünü sinir krizi geçiren otomobil satıcısı babaya aktarır.

James Joyce – "Ölüler" (The Dead): Joyce’un Gabriel Conroy’u yerine Oates, uyuşturucu ve çöküş içindeki kadın yazar Ilena Williams’ı merkeze koyar:

"Ben bir birey olarak var değilim, sadece bir geleneğin tamamlanması olarak varım, bir şeyin sonu, onun en iyi kısmı değil sadece sonu..."

 

"Kutsal Evlilik" (Sacred Marriage): James’in The Aspern Papers öyküsüne karşılık olarak ölen şairin karısının akademisyenlerle kurduğu ritüelistik ilişki işlenir.

 

Joyce Carol Oates'in Dehşete Düşmüş Kadınları (Mary Allen)

Oates’in kadın karakterlerinin yaşadığı temel terör ve ekonomik baskılar:

En büyük gerçekler fiziksel ve ekonomiktir; hayatın tüm incelikleri sonradan gelir...

Cinsel eylem kadınlar için neşe değil işkencedir:

"Aşk eylemindeki bir kadın neşe duymaz, yalnızca terörü, doğum yapmanın bir parodisini hisseder. İşkence... Bedenin kendisi de bir şaka değil mi?"

 

Kadınlar kendilerini erkeklerden korumak için şişmanlar (Hilda Pedersen, Sally), yüzlerini yaralamak isterler ya da pasaklı giyinirler ("Stalking", "In the Region of Ice").

 

Annelik uğursuz ve kanlı bir süreçtir; anneler çocuklarından ve onların kontrol edilemezliğinden korkarlar ("Normal Love", "Puzzle", "Children").

 

With Shuddering Fall ve Bireyselleşme Süreci (Rose Marie Burwell)

Karen Herz'in Ahlaki Olgunlaşması: Karen, babasının patriarkal otoritesinden ve ahlaki uykusundan uyanarak yarış arabası sürücüsü Shar Rule ile kaçar.

Varoluşçu Seçimler ve Shar’ın Ölümü: Yarış sponsoru Max’in temsil ettiği pasifliğe karşı Shar ve Karen varoluşçu kararlar alırlar. Friedrich Nietzsche’nin "Sevgiyle yapılanlar her zaman iyinin ve kötünün ötesinde gerçekleşir" ilkesi uyarınca Shar ölümü kucaklayarak kendi benliğini bulur.

Sonuç: Karen psişik bütünlüğe ulaşarak Eden County’ye döner:

"Varoluşta anlam aramak delilik - ve bunu yapmamak delilik."

 

Garip Gerçek Dünya (John Gardner)

Bellefleur ailesinin nesiller boyu süren hikayesi; hayaletler, şekil değiştirenler, vampirler ve mucizelerle doludur.

 

Oates'e göre hepimiz tek bir yaşam gücünün ifadeleriyiz; ancak bireyleştiğimizde bunu unuttuğumuz için birbirimize düşman kesiliriz.

 

Değişim, gurur, açgözlülük ve zamanın göreceliğidir. Gideon Bellefleur uçağını malikaneye düşürerek ailesinin Ölüm Meleği olurken, Jedediah yaşam gücünün simgesi haline gelir.

 

Evin Şimdisi (Thomas R. Edwards)

Angel of Light

Roman, Yunan trajedisindeki Atreus Hanesi mitinin (Orestes ve Electra) modern Amerika'daki hükümet, iş dünyası ve terörizm bağlamına uyarlanmasıdır.

 

Dürüst bürokrat Maurice Halleck'in şüpheli intiharından sonra çocukları Kirsten ve Owen, anneleri Isabel ile sevgilisi Nick'ten intikam almak için kanlı bir komplo kurarlar.

 

Roman adını Henry David Thoreau'nun abolisyonist John Brown için kullandığı "Işık Meleği" (Lucifer) ifadesinden alır. Owen ve Kirsten, idealler uğruna şiddeti meşrulaştıran sapkın bir adalet arayışına girerler.

 

Hayatta Kalma Modları (Frederick R. Karl)

Them

Erkekler (Howard, Brock, Furlong) şiddet ve yıkım getirirken, kadınlar (Loretta, Maureen) bir şekilde hayatta kalmayı başarırlar.

 

Maureen’in duygusal boşluğu, cinsel ilişkiyi bir "çamaşır yıkama makinesi döngüsüne" dönüştürerek kontrol etmesiyle somutlaşır.

 

Maureen’in eski öğretmeni Oates’e yazdığı mektup, akademik sistem ile alt sınıfın acı gerçekliği arasındaki derin uçurumu ortaya koyar:

"Senden nefret ediyorum ve bu benim için kesin olan tek şey... Zaten bir ömür yaşadım ve kendimi içeri ve dışarı çevirdim ve bundan hiçbir şey elde edemedim, hiçbir şey... Hayatımı yaşadım ama onun bir biçimi yok. Şekli yok."

 

Joyce Carol Oates: Mücadele Eden Ruhlar (Samuel Chase Coale)

Akıl ile kör irade, ruh ile beden, heves ile yıkım arasındaki amansız savaş Oates’in gotik romantizmini şekillendirir.

 

The Triumph of the Spider Monkey: Gitarist Bobbie Gotteson’ın birinci şahıs itirafları üzerinden medyanın, cinayetin ve "Örümcek Maymun" benliğinin şizofrenik analizi.

 

The Assassins: Sağcı politikacı Andrew Petrie’nin suikastından sonra kardeşleri Hugh (karikatürist), Yvonne ve Stephen’ın (mistik) Püriten mirası ve bilincin hadım edici kelimeleri içinde yok oluşları.

 

Son of the Morning: Nathanael Vickery’nin karizmatik bir vaiz olarak geçirdiği yedi dinsel vizyon ve Tanrı ile benlik arasındaki Maniheist trajedisi.

 

Bellefleur: İç ve dış dünyaların Poe ve Hawthorne tarzında muhteşem bir gotik kurguyla birleşmesi. Oates şöyle yazar:

"Bellefleur ruhun bir bölgesidir, bir halidir ve vardır; ve orada, kutsal yasalar son derece mantıklıdır."

 

Joyce Carol Oates: Bir Portre (Elaine Showalter)

Oates’in çok yazması ve şiddet öğelerine yer vermesi erkek eleştirmenlerce sıkça eleştirilmiştir. Oates bu eleştirilere cevaben şiddetin erkek eyleminin özel alanı olmadığı gibi erkek yazarların da tekelinde olmadığını savunur.

 

Bellefleur, A Bloodsmoor Romance ve Mysteries of Winterthurn romanlarında kadınların uğradığı tarihsel haksızlıklar ve dişil anlatı gelenekleri işlenir. Solstice ise iki kadın arasındaki güç ve erotik gerilim ilişkisini inceler.

 

Marya: A Life: Kahraman Marya Knauer’in akademide ve edebiyatta ilerlerken kaybettiği annesini ve kadın mirasını arayışının otobiyografik ve dokunaklı anlatımıdır.

…

 

Kronoloji

1938: 16 Haziran'da Millerport, New York'ta doğdu.

1960: Syracuse Üniversitesi'nden sınıf birincisi olarak mezun oldu.

1961: Raymond J. Smith ile evlendi; Wisconsin Üniversitesi'nde yüksek lisansını tamamladı.

1963–1964: İlk öykü kitabı By the North Gate (1963) ve ilk romanı With Shuddering Fall (1964) yayınlandı.

1967–1970: A Garden of Earthly Delights (1967), Expensive People (1968) ve Ulusal Kitap Ödülü kazanan them (1969) romanları yayınlandı.

1971–1978: Wonderland (1971), Do With Me What You Will (1973), The Assassins (1975), Son of the Morning (1978) yayınlandı; Princeton Üniversitesi'nde öğretim üyesi oldu.

1980–1986: Gotik romanları Bellefleur (1980), A Bloodsmoor Romance (1982), Mysteries of Winterthurn (1984) ve feminist dönüm noktası Marya: A Life (1986) ile Boxing (1987) eserlerini verdi.

…