7 Mart 2017 Salı

Din ve Toplum: Dinin Örgütlü Yapıları ve Dinsel Liderlik Kategorileri

Dinin Örgütlü Yapıları ve Dinsel Liderlik Kategorileri
Bugün dünyada 3000 din, 6000 mezhep ve 12000 tarikat olduğu ileri sürülmektedir.
Dinler, tarihi açıdan iki kısımda ele alınmaktadır. Bunlar; tek tanrı inancına ve peygamber vasıtasıyla vahye dayanan semavi dinler ile bunun dışında kalan ve insanlar tarafından ortaya çıkartılan beşeri dinlerdir.
Din kavramına İslami terminoloji açısından bakıldığında da hak dinler ve batıl dinler şeklinde bir tasnif yapılmaktadır. Hak dinlerle Allah tarafından peygamberler aracılığıyla gönderilen dinler kastedilirken batıl dinlerle de insanların kendi arzu ve hevesleri doğrultusunda inşa ettikleri dinler kastedilmektedir.

Arapça’da din kelimesi sözlük anlamıyla “yol, hüküm ve mükâfat” anlamlarında kullanılmaktadır. Batı’da “din” kavramı yerine kullanılan “religion” kelimesi de şaşırtıcı bir benzerlikle aynı vurgu ve içeriğe sahiptir (kitap birkaç sayfa önce başka şeyler söylüyordu; religion, bağlanma/korkma anlamında kullanılan bir sözcüktü).

Rudolf Otto’ya göre din kutsalın tecrübesidir. Modern yaşama formları içinde dinî olan (kutsal) ve olmayan (profan) şeklindeki bir ayrımdan söz edilebilir. Kutsal, bu çerçevede aşkın (müteal, transandantal) olanı ifade ederken; din dışı da kutsaldan artakalan ancak onu dışarıda bırakan hakim seküler dünyayı ifade etmektedir.
Dinin sadece bireyin iç dünyasında başlayıp orada biten öznel bir gerçeklik olarak tasavvur edilmesi onun toplumsal boyutlarını ihmal etme riski taşımaktadır. Dinin hem birey hem de toplum katında gerçekleştirdiği etkisi onu sosyal bilimsel incelemelerin de temel konuları arasına katmaktadır.

Aydınlanma’nın kurucu değerlerinin bir sonucu olarak pozitivizm geçtiğimiz iki yüzyılın tamamında etki yaratacak organize bir din karşıtlığının kaynağı olmuştur.
Dinin sosyolojik gerçekliği onun görünürlüğüne yansıyan dil, söylem, simge, sembol ve kurumlarla birlikte hayat bulur. Sosyoloji dinin toplumsal yapı, kurum ve yansımalarına ağırlık verir. Dinsel yaşamın kendine özgü yapı ve örüntüleri öncelikli olarak din sosyolojisinin konusudur.

CEMAAT, ÜMMET, MİLLET
Sosyoloji literatüründe cemaat, üyelerinin ortaklaşa paylaştıkları bir şeye, genellikle de ortak bir kimlik duygusuna dayanan ve özel olarak oluşturulmuş toplumsal ilişkiler bütünüdür.
Ferdinand Tönnies sanayileşmeyle birlikte cemaatlerin yerini cemiyetlerin aldığını tespit eder. Ona göre cemaat birincil ve duygusal ilişkilerin dünyasına aitken cemiyet de parçalanmış, bireyselleşmiş ilişkilerin dünyasını yansıtmaktadır. Cemaat modern öncesi dönemin özelliklerine sahiptir: cemaatte ilişkiler yüz yüzedir.
İslam toplumlarında cemaat kavramı din kardeşliği esasına dayalı birlik ve beraberliğe atıf yapar. Tam da bu nedenle din tüccarları için çok kullanışlı bir olgudur. Bir cemaate mensubiyet, kişiye ortak geçmiş ve gelecek düşüncesini bünyesinde barındıran güçlü bir aidiyet duygusu kazandırır.
Arapçada topluluk anlamına gelen ümmet kavramı, zaman içinde, Müslüman olan herkesi kapsayan geniş kapsamlı bir gurup anlamı kazanmıştır. Kavramın doğrudan vurgu yaptığı esas anlam, bir şey üzerinde ittifak etmiş topluluktur. Millet kavramı da aynı kavramsal şebeke içinde ele alınıp değerlendirilebilir.
Millet kavramının her şeyden önce dinin toplumsal bağlamlarını açıkladığı söylenebilir. Tarih boyunca Müslümanlar “İbrahim’in milleti” üzere olmuşlardır. Görüldüğü gibi, millet kavramıyla Müslümanlar başlığı altında bir alt kategori oluşturmuş oluyoruz.
Ulus devlet modelinin tercih edildiği modern devlet paradigmasında İbrahim’in milleti kavramının sosyal temsil dünyasındaki ağırlığı kaybolmuş, bunun yerine Türk milleti, Arap milleti, Fars milleti gibi terkipler kullanılmaya başlanmıştır. Soy vurgusunun çekicilik kazandığı modern ulusçu söylemlerde Müslüman toplumları birleştiren ümmet ve millet kavramları ya terkedilmiş ya da kavramın tarihsel ve kültürel ağırlığı zayıflatılmaya çalışılmıştır.

KİLİSE, KATEDRAL, SİNAGOG
Kilise Hıristiyan geleneğinde hem kutsal mekânı yani tapınağı, hem de yerel ya da evrensel Hristiyan toplumunu veya Hıristiyanlıktaki çeşitli akımları, mezhep ve diğer dinî hareketleri ifade eden bir kavramdır.
Sözcük olarak kilise, birini dışarıya çağırmak, toplantıya davet etmek, toplamak anlamındaki Grekçe ekkaleo fiilinden türetilen ve topluluk yerine kullanılan ekklesia kelimesinden gelmektedir.
Mekânsal olarak kiliseden görece daha büyük bir mimari yapı özelliği taşıyan Katedral ise Hıristiyanlık’ta piskoposun resmî tahtı olarak bilinen “katedra”nın bulunduğu mekândır.
Sinagog ise Yahudi dinî inanış ve anlayışının temerküz ettiği geleneksel dinî yapılardır. Sinagoglar Yahudi cemaatlerini temsil eden kohenlerin, Kudüs tapınağındaki kurban törenlerine katıldıkları iki haftalık dönem boyunca Kudüs dışındaki cemaat temsilcilerinin bir arada ibadet etme geleneğinden kaynaklanmıştır.

MEZHEP, TARİKAT, MEŞREP
Mezhepler yapılarına göre heterodoksi ve ortodoksi şeklinde iki kategoride ele alınmaktadır. Ortodoksi içerisinde ele alınan mezhepler dinsel geleneğin temel karakteristiklerini temsil etmeyi sürdürürler.
Heterodoksi Ortodoks tarafından temsil edilen dinin temel karakteristiklerini terk etmek ya da onu yeniden yorumlamak suretiyle yeni bir gelenek oluşturmuş olan “ekstrem” akımlardır.
Sözlükte “gitmek” anlamındaki zehâb kökünden hem masdar hem de “gidecek yer ve yol” manasında mekân ismi olan mezheb kelimesi, İslami gelenekte terim olarak “dinin asli veya feri hükümlerinin dayandığı delilleri bulmakta ve bunlardan hüküm çıkarıp yorumlamakta otorite sayılan âlimlerin ortaya koyduğu görüşlerin tamamı veya belirledikleri sistem” şeklinde tanımlamaktadır. Mezhepler dinin temelinde olan kurumlar değil, İslam’ı yaşama konusunda Müslümanlara yardımcı olan, ona yeni birtakım modeller sunan içtihatlara dayalı yollardır.
Mezhepler siyasi, itikadi ve pratik farklılıklardan dolayı ortaya çıkmışlardır.
İslam toplumlarında siyasal sorunlarla ilgili olarak ortaya çıkan ilk iki mezhep ya da fırka Şia ile Hariciyedir. Bunları izleyen başlıca itikadi mezhepler Cebriye, Mutezile ve Murcie olmuştur. Bu akımlar karşısında, İslam toplumunun Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat adıyla anılan büyük bir çoğunluğunun inanç ve uygulamaları Sünni bilginlerce sistemleştirilmiş, bu kol da Selefiyye, Eş’ariyye ve Maturidiye adıyla üç itikadi mezhep biçiminde gelişmiştir. Ehl-i Sünnet içindeki başlıca fıkıh mezhepleri ise Hanefilik, Şafiilik, Hanbelilik ve Malikiliktir. Sünni kesimde ortaya çıkan Evzailik ve Zahirilik gibi fıkıh mezhepleri de kendilerine taraftar bulamadıkları için günümüze kadar ulaşamamışlardır.
Tarikat: Arapçada yol anlamında kullanılan kavram, tasavvufta Tanrı’nın doğrudan bilgisine götürdüğüne inanılan manevi bir yol olarak görülmektedir. İslam geleneğinde mezhep neyse tasavvuf geleneğinde de tarikatlar aynı anlamları içerir. Bir anlamda tarikat tasavvuftaki yol ve yordam ayrışmasını yansıtmaktadır.
Tasavvuf edebiyatında üç ayrı dönemden söz edilir: zühd, tasavvuf ve tarikat dönemleri. Tarikatlar ve tarikat yapılanmaları Tekke ve Zaviyeler Kanunu çerçevesinde yürürlüğe giren Devrim Kanunları gereğince yasaklanmıştır. Bununla birlikte Türkiye’de pek çok tarikat varlığını fonksiyonel düzeyde sürdürmeye devam etmektedir.
Yaratılış, huy, karakter, mizaç anlamlarında kullanılan meşrep kavramı da kişinin hangi dinî inanç, mezhep ya da tarikat içinde olursa olsun değişmeyen özelliklerini vurgulamak için kullanılmaktadır.

Tasavvuf, Kelam, Fıkıh
İslam’da mü’minin Tanrı’nın doğrudan bilgisine ulaşmasını amaçlayan düşünce, inanç ve yaşam biçimi olarak tasavvuf, dinler tarihindeki genel terimle İslam’ın mistik boyutunu belirtmektedir. Tasavvuf sözcüğünün Arapça “sûf” (yün), “safvet” (temizlik, sadelik), “ehli suffa” ya da “saffı evvel” terimlerinden türetilmiş olabileceği düşünülmektedir.
İlk kez Ebu haşim el -Kûfi (MS 765) için kullanıldığından hareketle terimin miladi 8. yüzyıl sonlarından itibaren kullanılmaya başlanmış olması muhtemeldir.
Kelam, İslam’da inanç esasları etrafında ortaya çıkan tartışmaları disipline eden bir ilim dalıdır. İlm-i kelam olarak da bilinen bu alan, İslam’da inanç esaslarını akıl yoluyla açıklamayı, temellendirmeyi ve savunmayı amaçlamaktadır. Kelam âlimlerine mütekellim adı verilmektedir.
8. yüzyıl başlarında temel inanç konularını sistemli bir şekilde inceleyen ilk kelam okulu Mutezile doğmuştur. Mutezile içinde yetşen Eş’ari’nin (873-986) 10. yüzyıl başlarında kurduğu ilk sünni kelam okulu Eş’arilik, kelam alanında Mutezile’nin birkaç asır süren egemenliğine son vermiştir. Eş’ari’nin kendi öğretisini Basra ve Bağdat’ta yaydığı sırada Orta Asya’da Ebu Mansur Maturidi de (ö. 944) Sünni Kelamının ikinci büyük okulu Maturidiliği kurmuştur.
Başlangıç dönemlerinde kelamın başlıca konusu Tanrı’nın zatı, sıfatları ve fiilleridir. Eş’ari’yle başlayıp Gazzali’nin hocası Cuveyni’yle sona eren Mütekaddimin döneminde felsefe ağırlık kazanmış ve kelam biliminin konusu bütün varlığı kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Gazzali’yle başlayan Müteahhirin döneminde ise kelam felsefeyle bütünüyle iç içe geçmiştir.
Fıkıh, gündelik dilde bir şeyi bilmek, iyi ve tam anlamak, derinlemesine kavramak anlamlarına gelmektedir. İslam âlimleri, fıkıh aracılığıyla Şeriat’ın bireysel ve toplumsal düzlemde uygulamaya dönük yasa ve hükümlerini delilleriyle birlikte ortaya koyarak müslümanlara dinî konularda rehberlik yapmaktadırlar.
Hz. Muhammed sonrası dönemde yasa koyma (teşri) değil, ana kaynaklara uygun hükmü araştırma, ortaya koyma (tefri) söz konusudur.
Hükme ulaşma çabası içinde başvurulan ikincil kaynaklar:
İcma: İslam âlimlerinin bir konuda görüş birliği içinde olması,
Kıyas: bir hükmü benzerliği nedeniyle başka bir konuya uygulama,
İstihsan: nedenin etkisini gözönüne alarak açık kıyası bırakıp gizli kıyasa başvurmak ya da bir delil nedeniyle bir konuyu genel kuraldan ayrı tutmak,
Mesalih-i mürsele: ilgili bir nassın bulunmadığı konularda kişi ve toplum yararlarını gözetmek,
Sedd-i zerayi: kötülüğe giden yolları kapatmak,
İstishab: bir şeyin değiştiğini gösterir bir kanıt getirilene değin onun geçmişteki durumunun sürdüğünü kabul etmek
İslam hukukunda Kur’an’da ve Sünnette kesin hüküm bulunmayan konularda kıyas, istihsan ve istishab gibi yöntemlerle yorum yapmaya ictihad, bu tür yorumları ortaya koyanlara da müçtehit denir.

Cami / Mescit
Cami daha çok Türkiye Müslümanlarının kullandığı bir kavramdır. Genel olarak İslam dünyasında kullanılan ifade mescittir. Osmanlı Devleti’nde Cuma namazı kılınmayan ve içinde minber bulunmayan ibadet mekânlarına mescit adı verilmiştir. Bir kent merkezindeki ana ibadet merkezine ulu cami, sultanlar tarafından yaptırılanlara ise selatin camii denmektedir.
İlk cami Hz. Muhammed tarafından Medine’de yapılmıştır.

Tekke, Zaviye, Dergâh
İslam dünyasında kurulan ilk tekke Ebu Haşim el-Kûfi’ye (ö. 767) atfedilmektedir ve Şam yakınlarında Remle’de kurulmuştur. Tekkeye göre daha küçük yapı özelliği taşıyan zaviyeler ise daha çok küçük yerleşim alanlarında ve yol üzerlerinde bulunmaktaydı.
Dergâhlar da tekke ve zaviyeler gibi tasavvuf dünyasının mekânları arasında yer almaktadır.

Cemevi
Alevi inanç dünyası içinde cemevleri merkezî bir yer tutar. Alevilerin bir araya geldikleri ayini cemde dede, cemaatin belli başlı sorunlarını çözer ve cemaatin katılımıyla gerçekleşen ayine önderlik eder.

İmam
Arapça emm (öne geçmek, sevk ve idare etmek) kökünden gelen imam, terim olarak “cemaatle kılınan namaza önderlik eden kimse” ve “devlet başkanı” anlamlarını taşımaktadır.

Şeyh, Seyyid
Tasavvufta pir ve mürşitle aynı anlamında kullanılan şeyh, tarikat yolunun en yüce mertebesi, Allah’a davet konusunda peygamber vekilliğinin en üstün derecesi olarak kabul görmektedir. Seyyid ise Hz. Muhammed’in soyundan gelenleri ifade eden bir kavramdır.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞININ SOSYOLOJİK KONUMU

İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevli olan kurum, anayasal meşruiyetle görevini yerine getirmektedir. Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılmasıyla birlikte 3 Mart 1924’te Diyanet İşleri Reisliği adıyla kurulmuştur.
---
Din ve Toplum
Editör: Prof. Dr. Yasin Aktay
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın no: 2991
Kasım 2015, Eskişehir


Din ve Toplum: Toplumsal Yapı, Değişim ve Tabakalaşma Bağlamında Din

Toplumsal Yapı, Değişim ve Tabakalaşma Bağlamında Din

Bireyin toplumda karşılaştığı örgütlü veya norm hüviyetini kazanmış ilişkiler ya da bileşenler bütünü, “toplumsal yapı”yı oluşturur. Toplumsal değişim ise toplumsal yapının zaman içinde geçirdiği dönüşümleri işaret eder. Toplumsal tabakalaşma da toplumdaki değişik katmanlar arasındaki ilişkilerin tasnif edilmesini içerir. Toplumsal tabakalaşmaya anlamını veren husus, toplumsal yapıdır. Bu anlamda toplumsal tabakalaşma, toplumsal yapı içindeki eşitsiz ilişkileri inceler.

Klasik Tabakalaşma Teorileri
Marx, bir toplumsal yapıyı üretim ve mübadele ilişkileri olarak çözümler. Bir toplumda üretim ilişkilerinin niteliği o toplumun yapısını belirlediği gibi, toplumsal tabakalaşmayı oluşturan yapısal farklılaşmaları da belirler. Toplumsal tabakalar (işçi sınıfı ve sermaye sahipleri iki farklı toplumsal tabaka olarak düşünülebilir) birer sınıftır ve birbirlerine karşı çatışma halindedirler. Aralarındaki eşitsizlikten dolayı çatışma kaçınılmazdır ve Marx’a göre toplumsal yapıyı oluşturan diğer bütün kurumlarda da bu eşitsizlik gözlenir (Bu açıdan bakınca devrim şart diyor Marx).
Weber’e göre “sınıflar”, Marx’taki gibi çatışmacı bir temelde değil, aynı ekonomik karakteristikleri taşıyan toplumsal gruplar olarak tanımlanır. Weber’in toplumdaki eşitsizlikleri incelerken asıl ilgisi iktidarın ve hâkimiyet ilişkilerinin örgütlenme biçimlerini göstermektir. Maddi kaynakların dağılımından kaynaklı eşitsizlik ve iktidar oluşumlarının yanı sıra toplumsal statüyü de bir tür iktidar olarak tespit eder Weber ve buna toplumsal iktidar adını verir. Siyasi iktidarı etkileme gücüne sahip (elitler, aristokratlar vs.) kimseleri de siyasal iktidar sahibi olarak tespit eder. Dolayısıyla Weber’de toplumsal tabakalaşmayı belirleyen üç ayrı gurup vardır: birincisi ekonomik ilişkilerde kendini gösterir. Diğeri kişiye saygınlık kazandıran statüdür. Son olarak da siyasi örgütlenmeler.
Durkheim için toplum ve toplumsal yapı, akılcı şekilde kavranılabilen bir ahlaki normlar manzumesidir. Din (aslında “kutsal”), Durkheim için toplumu kavramanın önemli bir aracıdır. Toplumsal yapı, mekanik dayanışmada olduğunun tersine benzerlikler üzerinden değil, farklılaşmalar temelinde oluşur. Durkheim, toplumdaki farklılaşmanın ve katmanlaşmanın toplumdaki dayanışmanın yapıcı bir unsuru olarak değerlendirir.

DİNİN TOPLUMSAL TABAKALAŞMAYA ETKİLERİ
Dinin toplumdaki mevcut eşitsizlikleri ve farklılaşmaları meşrulaştırma tarzlarına dair gösterilen en yetkin örnek, kast sistemidir.
Hindistan’a ait bir uygulamaymış gibi söz edilse de Eski Mısır, Yunan site devletleri, Roma İmparatorluğu, Afrika ve Polinezya yerlileri gibi antik dünyanın birçok toplumunda ve Amerika’daki kölelik uygulamaları gibi modern dönemlerde görülen bir sistemdir. Kelimenin kökeni Portekizcedir ve “ırk” ya da “soy” anlamına gelir. Kast sistemi, özelde Hindulara özgü bir sisteme, genelde ise kişilerin belirli bir toplumsal düzeyde dondurulduğu, hiyerarşik bir toplumsal örgütlenme tarzı anlamına gelir. Kastlar arasında inanç olarak geçişkenlikler mümkün iken toplumsal olarak mümkün değildir. Kast sistemine anlam veren inanç, günümüzdeki şekliyle Hinduizm’dir. Dolayısıyla Hinduizm, kast sistemini meşrulaştıran ve onaylayan ideolojik bir inanç olarak görünmektedir.

Hintlilerin kast sistemini ifade etmek için kullandıkları kelimelerden en önemlileri “varna” ile “jati”dir. “Varna”lar kast sistemini oluşturan dört büyük tabakanın her birisine verilen genel ad iken “jati”ler her bir tabakadaki alt katmanları ifade etmek için kullanılır. “Varna”, “sınıf, statü, renk” anlamına gelir.
Hindu kast sisteminde dört büyük “varna” vardır.
1. Brahmanlar: Bunlar, entelektüel tabakadır. Brahmanizmin en önemli dinî kaynakları olan Vedaları okuma ve yorumlama yetkisi bu tabakaya aittir. Bilginler ve rahiplerden oluşur.
2. Kişatriyalar: Bu tabaka da prensler, prensesler ve soylu savaşçılardan oluşur. Genelde üst düzey memurlar da bu tabakada yer alır.
3. Vaişyalar: Tüccarlar, iş adamları ve toprak sahibi çiftçilerden oluşan bir tabakadır.
4. Sudralar: Bu tabaka da işçiler ve kölelerden oluşur. Aslında herhangi bir mesleği olmayan hünersiz kişilerdir.
Bu dört “varna” dışında, bir de “dokunulmazlar” addedilen “parya”lar vardır. Aslında “parya”lar da bir “varna” oluşturmaktadırlar ancak toplumun bütün kötü ve kirli işlerini yapmakla yükümlü bu kişiler, bu özelliklerinden dolayı “dokunulmaz” olarak adlandırıldığından kast dışı bir kategorileştirilmeye tabi tutulmuşlardır.
“Jati”ler ise “varna”lar arasındaki konumları ve statüleri belirleyen ve sayıları yüzleri bulabilen alt katmanlardır. Her bir “jati”nin geniş bir aile ya da kabile oluşturduğu söylenebilir. Her bir “jati”nin kendisine özgü bir yargı sistemi de mevcuttur.
Varna doğan kişinin yaşayacağı hayatın biçimini/şeklini belirler. Jati ise hayatın içeriğini belirler.
Karma ve reenkarnasyon inancı, kast sisteminin itiraza mahal vermeden işlemesini sağlayan önemli unsurlardır. Karma, kişinin yazgısıdır. kişiye kendisine uygun bir kastta doğduğu inancını verir. Reenkarnasyon inancı, hayatını jatiye uygun olarak yaşayan kişinin bir sonraki yaşamında daha üst bir kastta doğma şansına sahip olduğunu anlatır.
Varna ve jati arasındaki ilişkileri düzenlemek üzere kirlilik ve mesafe kavramları karşımıza çıkar. Kirlilik, kişinin kastına uygun davranmamasından doğar. Alt kasta mensup birinin yaptığı yemeği yemek kirlilik olarak kabul edilir. Buna karşın üst kasttan birinin yaptığı yemeği yemekte bir sakınca yoktur.
Çoğunlukla, aynı “jati”de bulunanlar aynı mekânda, aynı mahallede ya da sokakta yaşarlar. Dolayısıyla, toplumsal katmanlar arasında sadece hiyerarşik değil, fiziki de bir mesafe oluşmuştur.
Günümüzde kast sisteminde bazı gevşemeler görülse de kendini modern şartlara uyarlamaktadır.

Dinî Grupların Seküler Tabakalaşması
“Sütunlaşma”, Hollanda için, temelde farklı hayat tarzlarının kabulüne dayalı geniş bir uzlaşma olarak tanımlanmaktadır. Farklı hayat tarzları derken kastedilen ise ülkedeki iki büyük dinî grup olan Protestanlar ve Katolikler ile bunların dışında, daha çok siyasal anlamlar içeren sosyalist ve liberallerdir.
7. yüzyılda Katolikleşen ülkede Protestanlığın ortaya çıkışıyla birlikte hatırı sayılır bir kesimin bu mezhebi benimsemeye başlaması, ülkeyi bir bölünmeyle karşı karşıya bırakmıştır. Protestan kesimin, İspanya’nın etkisinden kurtulmak için giriştiği bağımsızlık mücadelesi, ülkede “din savaşları” tehlikesini de beraberinde getirmiştir. Ancak, Orangeli William (William van Orange) yönetimindeki Protestanlar, 10 yıllık bir savaştan sonra, “Din Barışı” adı altında imzalanan bir anlaşmayla, Katolikleri de yanlarına çekmiş ve İspanyollara karşı bağımsızlığın ilan edilmesini bu şekilde sağlanmıştır. William’ın Katolikler ile Protestanları bu şekilde birleştirmesi, sütunlaşmanın ilk nüvesi olarak görülmektedir.
Sütunlaşmanın şekillenmesinde, özellikle sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkan yeni toplum katmanlarının da devreye girmesi rol oynamıştır. Katolikler ile “kleine luyden” (küçük esnaf) adı verilen Protestan kökenli küçük tüccarın, işçinin ve çiftçinin “özgürleşmesi”nin sağlanması için sütunlaşma elzem olarak görülmüştür.
Nihayette, Hollanda “ulus”unun dört ayrı “sütun”dan oluştuğu kabulüne dayalı bu mutabakatta, her bir grup bir diğeriyle ilişkiye girmek zorunda kalmadan kendi kurumlarını kendi kaynaklarıyla oluşturma hakkını elde etmiş ve toplum içinde ayrı bir tabaka hâline gelmiştir.
Ulusu kuran temel direkler olarak benimsenen bu “sütun”lar da iki dinî grup olan Katolikler ve Protestanlar ile iki siyasal grup olan sosyalistler ve liberallerdir. Bu mutabakatta, her bir “sütun”un, kendi okulunu, hastanesini, radyosunu-gazetesini-TV’sini, sendikasını, siyasal partisini hatta dükkânlarını kurma hakkında sahip olması normal karşılanmakta hatta teşvik edilmektedir.
Sütunlaşma, toplum katmanlarının “birlikte ama temas etmeden yaşama” modelidir. Sütunlaşma örneğinde, dinî ve ideolojik karşıtlıkların pasifleştirilmesini ama ayrıca çoğulcu bir topluma katılım modelini buluruz.
1960’lı yıllardan itibaren Hollanda göç almaya başlamış ve toplumsal yapıda değişmeler gözlenmiştir. Özellikle Müslümanların topluma entegrasyonu ciddi bir sorun halini aldı. Sütunlaşmanın çözülmeye başladığı bu dönemde Hollanda kendini, eskiye kıyasla daha fazla, Hıristiyan değerler etrafında tanımlamaya başladı ve yine bu dönemde radikal sağ söylemler dillenmeye başladı.

TABAKALAŞMA VE DİN İÇİ HİYERARŞİLER
Din, toplumsal yapıda muhtevasını ve mesajını bir şekilde sunabilecek mekanizmalar bulabilmekte ve bunu toplumsal katmanlara ulaştırabilmektedir.

Din sosyolojisi toplumsal tabakalaşmayı iki kategoriye ayırır: Birincisi dinden bağımsız olarak toplunda zaten varolan tabakalar diğeri ise doğrudan dinin etkisiyle oluşan tabakalardır. İlk grup “doğal gruplar” adını alırken diğeri “özellikle dinî gruplar” nitelemesiyle anılır.

Her dinin bir mesajı vardır ve bu mesajın insanlara ulaştırılması için çeşitli mekanizmalara ihtiyaç duyulur. İslam’da akidedeki belirli farklılıklarla birlikte Sünni ve Şia ekolleşmesi böyle teşkil etmiştir.
Dinin mesajını alan insanların dini ritüelleri eşgüdüm içerisinde devam ettirebilmeleri için, Hıristiyanlarda olduğu üzere, ruhban sınıfı ortaya çıkmıştır. Diğer dinlerde de aynı amaca hizmet eden oluşumlar vardır.
Kutsal metinlerin yorumu üzerinden kıymeti kendinden menkul çeşitli guruplar (tarikat ve cemaatler gibi) ortaya çıkabilmektedir.
Her din, kendi inancı dışındaki insanlara, anlamı aşağı yukarı “kafir” olan adlar yakıştırır.
Yahudiler kendilerinden olmayanları “gentile,” “goy” ve “nkhri” gibi sözcüklerle kategorize ederler. Yahudilerin Orta Avrupa ve daha doğuda yaşayanlarına Eşkenazi (Aşkenazi), İspanya’da yaşamış olanlarına Sefarad denilir. Doğuda yaşayanların dillerinde cermenik unsurlar bulunur ve bu şiveye “yidiş” adı verilir. İspanya’da yaşayanların dillerinde Latin tesiri bulunur ve buna da ladino adı verilir.

Hıristiyanlıkta kilise, din içi hiyerarşinin, toplumsal tabakaların odak noktasıdır. Kilise, havari Petrus tarafından kuruldu. Katolik mezhebi kendilerini Petrus kilisesinin devamı kabul eder. Teslis (Tanrı’yı hem bir hem üç olarak kabul etmek) inancına kesin olarak bağlıdırlar. İsa onlar için hem insan hem de Tanrı’dır. Kilise, ruhaniyetini “Kutsal Ruh”tan alır. Kilisenin başı olan “Papa” Kutsal Ruh’tan ötürü yanılmaz kabul edilir.
Ortodokslara Kutsal Ruh, Baba’dan neşet eder (Katoliklerde aynı zamanda İsa’dan neşet eder). Kilisenin başı olan Patrik, yanılmaz değildir fakat onun statüsü de ruhani kabul edilir.
Protestanların kilisesi ruhaniyeti reddeder. Onlara göre Kitab-ı Mukaddes’le vaftiz olan kişi arasına hiçbir kurumun girmesi gerekmez. Kendi aralarına Lutherci ve Kalvinist olarak iki kola ayrılırlar (Anglikan Kilisesi de yine bu reform ekolündendir). Kalvinister kutsal kitaba çok bağlıdırlar. Kiliselerinde resim ve şekle izin vermezler (put karşıtı oldukları için). Lutherci ekol ise seküler liberal dünyada kabul görmüş bir kilisedir. Anglikan Kilisesi Britanya’ya özel bir kilisedir.
İslam inancında yorum farklılıklarına bağlı olarak mezhepler ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda mezhepler üç farklı saikle ortaya çıkar: Siyasi, itikadî ve ibadete dayalı farklılaşmalar…

Mezhep ayrışmalarının asıl nedeni siyasidir (insan her zaman güç peşinde olmuştur). Şia mezhebi hilafetin Hz. Ali’nin hakkı iken diğerleri ondan önce halife oldu diye önceki halifeleri reddeder. Sünni İslam’la aralarındaki temel ayrışma bu olmakla birlikte pratiklerde bazı farklılıklar gözlenir.

İslam akaidinin yorumuna bağlı olarak Murcie, Mutezile, Cebriye, Kaderiye gibi farklı mezhepler ortaya çıkmıştır. Ehli Sünnet denilen çizgi diğerlerine baskındır. Bu kategoride de alt başlıklar oluşmuştur: Maturidilik ve Eş’arilik gibi. Görmezden gelinen bir başlık da Selefiliktir. Radikal, cihadist kan dökme heveslisi sapıklar bu başlıktan beslenirler.

İbadete dayalı farklılaşmalardan kaynaklanan mezheplerin hepsi Ehli Sünnet kategorisindedir. Hanefilik, Şafilik, Malikilik ve Hanbelilik ile Cefarilik ve benzeri mezhepler bu kategoridendir. Bu mezheplerde içerik aynıdır (hepsinde namaz, zekât, oruç vs. vardır). Aralarındaki farklılık biçimle sınırlıdır. 
---
Din ve Toplum
Editör: Prof. Dr. Yasin Aktay
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın no: 2991
Kasım 2015, Eskişehir

Din ve Toplum: Modernleşme Bağlamında Din ve Sekülerleşme

Modernleşme Bağlamında Din ve Sekülerleşme
Batıda, 16. yüzyılda Rönesans düşüncesiyle başlayan, 17. yüzyıl Kartezyen felsefe ile gelişen, 18. yüzyıl Aydınlanma ve 19. yüzyıl pozitivizm anlayışlarıyla doruk noktasına ulaşan kültürel oluşuma genelde modern kültür (veya modern Batı Medeniyeti) adı verilmektedir.
Modern öncesi ve dışı kültürlerde herhangi bir şey, olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi düşünülüyordu. Merkezde Tanrı vardı. Modern dönemde merkezde insan vardır. Şeylerin nasıl olması gerektiğine de o karar verir.

DİNİN MODERNLEŞMESİ SORUNU
Modern din, kamusal alandan özel alana çekilmiş, dolayısıyla da kurumsal yapılarından vazgeçmesi istenen bir din anlayışıdır. Mümkün olduğunca başkalarıyla paylaşım alanları azaltılmış kişisel bir insan-Tanrı ilişkisi sistemidir.
Modern kültür bu gelişmeyi içselleştirip meşrulaştırabilmek için özellikle modernleşme kuramları çerçevesinde bir seri teori üretti. Bu kuramlar dinî hiçbir yerde işin içine sokmadan toplumların dönüşümünden söz ediyor, hemen her şeyi kaldırdıkları ilahi iradenin yerine konulmuş bir evrimle açıklıyorlardı.
P. Berger, modernleşme kuramları bireyin yaşam alanlarını çoğul hâle getirerek bütün kesinlikleri yıkmaya çalışıp, ortaya çıkan bu çoğulculuğun da dinin yaşama ortamını ortadan kaldırdığını ileri sürer. Çoğulcu bir ortamda gruplar kendini var kılabilmenin mücadelesini veriyorlar ve bu da sekülerleştirici bir sürecin yaşanmasını sağlıyordu.

MODERN DİN ANLAYIŞINA TEPKİLER
Fundamentalizm: Sözlük anlamı köktenciliktir. ABD de 19. yüzyıl sonlarında modern kültüre karşı ortaya çıkan bir Hristiyan hareketin adıdır. Zamanla bir çığ gibi büyüdü ve 1920’li yılların sonunda uluslararası Fundamentalizm kongreleri düzenledi. Bu gün Amerika’da Fundamentalist Hristiyan sayısının 80 milyon civarında olması hareketin ne kadar etkin olduğunu göstermektedir.
Gerçekten de fundamentalizmin doğrudan siyasal olmayan bir dizi talebi vardır.
Ne var ki ABD de devlet, “devlet Hristiyanlaşsın, dinî hukuk yürürlüğe konsun” gibi yaftalarla fundamental hareketi kirletmiş ve siyasal bir hareket olarak ilan etmiştir. ABD’de dinin sınırı, sınaî kapitalist yapıya ters düşmediği yere kadardır.
Kavram zamanla bütün dinî gelişmeler ve bu arada İslam için kullanılmak istenmiş, bir dönem İslam fundamentalizmi çok ciro yapan kavramlardan birisi hâline gelmiştir.

DİN VE GELENEK İLİŞKİSİ
Batı’da başından itibaren bir kurtuluş yolu olarak anlaşıldığı için gelenek (tradition) sıklıkla dinin yerini almış, kutsal kitap dâhil her dinsel olan şey bir gelenek olarak var olmuştur. Dolayısıyla dinin kendine has bir otantikliğinin de anlamı olmamıştır. Batıdaki fundamental akımların dini değerleri gelenek başlığı altında savunmaları biraz da bu nedenledir.
Batının religion dediği ve bizim din olarak çevirdiğimiz kavram aslında geleneğin karşılığıdır. Doğu’da bu anlamda bir dinî gelenek söz konusu değildir. Budistlerin Dharması, Taocuların Tao’su, İslam’ın ed-Din’i birer dindirler.
Gelenekçi olarak bilinen Nasr ve Guenon gibi düşünürlere göre din geleneğe dayanır ama insanı Allah’a bağlayan daha asli ve daha sahih (otantik) bir bağdır. Yine gelenekçi çizgide yer alan Frithjof Schuon’a göre din gelenekten değil, gelenek dinden doğar.
Ülgener’in de belirttiği gibi dinden doğan veya toplumsal ihtiyaç gereği ortaya çıkan nice olgu zamanla dinin de pekiştiriciliğiyle bir gelenek hâlini alabilmektedir. Ama buna rağmen unutulmamalıdır ki din gelenekle özdeş değildir.
Guenon-Nasr çizgisine göre gelenek asıldır, özdür; onun için bu alan dinler arası ortaktır. Şeriat, Talmut, Manu, Terevada zahiri olguları dinî; Tasavvuf, Kabbala, Advaita, Mahayana gibi batıni olgular ise geleneği temsil etmektedir.
Din de sürekliliğini gelenekleşebilmeye borçludur. Burada problem, geleneğin din yerine konulmasında kendini gösterir. Bir din, yapı veya değer olarak geleneğe indirgendiği zaman yanlış olur. Çünkü gelenek nasıl algılanırsa algılansın doğası itibarıyla dünyevi bir şeydir. Ama din aşkın bir kökene sahiptir. Genelde geleneğin süreklilik sağlayıcı bir zihniyet mekanizması, dinin ise onun içinde şekillenen bir değerler sistemi olduğunu düşünebiliriz.
İslam dünyasında geleneğe farklı uçlarda yaklaşımlar vardır. Mesela Ali Şeriati “Gelenek alt edilmeden İslami hiçbir sorun çözülmez” derken, S. H. Nasr “Geleneğin dışında istikametimizi gösterecek hiçbir şey yoktur” demektedir. İlkece ikisi de doğru olmakla birlikte, birisi pratikten hareketle yapıya, diğeri teoriden çıkışla değersel işleve bakmakta ve tek yönlü kalmaktadırlar.

GELENEKSEL DİN OLGUSU
Geleneksel din kavramı kategorik bir durumu ifade etmektedir. Özellikle 19. yüzyıl sonrasında dinin modern kültür ortamlarında yorumlanmasıyla ortaya çıkan anlayışın karşısına dikilen bir din olgusudur.
Ali Şeriati gibi devrimci çizgideki İslamcı düşünürlere göre geleneksel din (İslam), mutlak atmamız gerekli bir tortudur.
Batı’da Hristiyan dünyasında hayli geniş bir çevreye ve sözgelimi Evanjelist bir kesime göre geleneksel din asıl dindir. Dinin modern algısı onun yozlaştırılması demektir. Buna karşılık İslam dünyasında geleneksel din/İslam, genel kabul görmüş bir din anlayışı değildir.
Selefi anlayış köklere bağlı kalmayı öneren ama bu kökleri dine nispet edilen gelenekte değil, kutsal metinlerde ve ilk dönem uygulamalarında gören bir yaklaşımdır.

İSLAM VE SELEFİLİK
Doğu toplumlarının Hıristiyan Batı karşısında geri kalması üzerinde kafa yoran din adamlarının bir kısmı sorunun İslam’dan kaynaklanamayacağını, geri kalmışlığın nedeninin İslam’ın yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını düşündüler. İslam, tarih boyunca batıl ve hurafeler yüzünden bu hale gelmişti.  Bu durumdan çıkmanın yolu da İslam’ı yeniden anlamaktı.

Modern İslam tezini savunan bir gurup toplumsal gelişmelere ayak uyduramayan İslam’ın bu çıkmazdan kurtarılması için Batı değerleriyle İslam’ı uzlaştırmayı önerdi. İslam’ın akla önem veren ve ilerlemeyi savunan bir din olduğu yolundaki söylemler Modern İslam tezinin en gözde argümanlarıdır.
Bu eğilim özellikle Batı ile ilişki hâlinde olan Mısır ve Hint alt kıtası Müslümanları arasında yaygınlık kazandı. Yaklaşım bu hâliyle dünyevi tarafı ağır basan, pratiğe yönelik fonksiyonel bir anlayıştı ve dinden daha çok toplumsal gelişme kaygılarını taşıyordu.
Modern İslam tezlerine karşı geleneksel kanat, İslam toplumlarında görülen eksiklikle belli bir perspektifin yargısıdır, İslam’ın modernite açısından yorumlanmasından dolayı böyle eksiklikler kurgulanmaktadır. Gelenek taraftarlarına göre sorun birikimde, onun kullanılmaması veya yanlış kullanılmasındadır.

Selefiyecilik, sözlük anlamı itibarıyla daha öncekilerin yolunu izlemek anlamına geliyorsa da, bu öncekiler, bütün bir geleneği içine almamakta, tarihsel birikimi atlayarak dinî ilk uygulamalardan alıp getirmeyi teklif etmektedir. Hatta buna bir dönem “Asrı Saadete” (Hz. Peygamberin mutlu zamanına) dönüş” adı verilmişti.

MODERN TOPLUMLARDA DİN
Modern toplum, bireyin yalnızlaşması ve kitleselleşme, hareketlilik, her sosyal sektörün yüksek derecede örgütlenmesi, dünya görüşü sistemlerinin çoğulculuğu, oturma ve çalışma yerlerinin ayrılması, kentleşme, sosyalleşme, tabiat ve toplumun yönetilebilirliği, kısaca bilinçli olarak yürütülen değişme gibi bir düzineye yakın özellikler taşıyan toplumdur.
Modern toplumlarda dinin iki sosyal algılanış düzeyi vardır. Genel olarak bir kimlik görevini yerine getirme, dinî pratiklere bağlı olarak bir din cemaatinin üyesi olma. İkinci boyut örgütselliği ve özel olarak da eylemsel davranışları gerektirmektedir. Modern yapılanmaya bağlı olarak zayıflayan kısım da genelde bu boyuttur.
Modern toplumun üretim süreçlerinin dine ihtiyacı yoktur; çabası ve hedefleri maddeyle sınırlıdır. Pozitivist düşüncenin dinin sanayileşmeyle birlikte ortadan kalkacağı tezi karşılık bulmamış aksine din, gündelik hayatın hemen her alanında kendini göstermeye devam etmiştir (dinî görüntünün plajdan dahi geri kalmamasını dünyevileşme süreci olarak okumak gerekir).
Modern kültür ortamında dinî kimliklerin şekillenmesinde küçük dinî cemaatlerin önemi (ve de sayıları) artmaktadır.

DİNİN SEKÜLERLEŞMESİ SORUNU
Seküler sözcüğünün, Latince sexus (cinsellik)’ten geldiği ve evlenip dünya ile de ilgilenebilen ruhban anlamı taşıyan seculer’in zamanla aldığı biçim olduğu söylenebilir. Türkçeye çevirisi de dünyevileşme olarak yapılmaktadır.
P. Berger’e göre günümüzde dinlerin mutlak dünyevileştiğine ilişkin yaygın kanaat, bir grup Batılı seküler enternasyonal aydının ısrarla sürdürdüğü tezlere dayanmaktadır.
Modern kültür, kadim kültürden farklı olarak evreni din ve dünya olarak iki farklı kategoriye ayırır. Dolayısıyla iki farklı anlam alanı vardır. Kişi hangisine yakın ise diğerine olan mesafesi artar. Böylece din hayatı ve dünya hayatı arasında asetik bir gerilim ortaya çıkar. Bu gerilimin dünya lehine çözümlenmesi (bunu genellikle akıl yoluyla başarır) sekülerleşme olarak telakki edilir.

Din ve dünya ilişkisini anlatmada kullanılan bu kavramların tarihî dördüncü yüzyıla kadar iner. Bu tarihlerde Hristiyanlığın yegâne temsilcisi olan Katolik mezhebine göre tüm insanlar ikiye ayrılıyorlardı: Müminler ve paganlar.
Müminler de kendi arasında Klerje ve laikler olarak ikiye ayrılıyordu. Klerje, din adamı ruhban demekti ki işi din ve mabet hizmetleri olan, kendini Tanrıya adamış kimselerdi. Laikler ise din adamı olmayan bütün müminlerdi. Laik kavramının yüzyıllarca din dışılıkla hiçbir ilişkisi olmadı, 18. yüzyıla kadar rahip olmayan Hristiyan anlamında kullanıldı.
Klerje de kendi arasında ikiye ayrılıyordu: Regülier ve seküler. Batı dillerinde kurallı, düzenli anlamına gelen regülier, burada da etimolojik anlamıyla uyumlu olarak, bütün işi düzenli bir biçimde din hizmetleri olan din adamı demekti.
Kerjenin seküler tipi, dinî hizmetlerinin yanında dükkânını çalıştırır, bağ ve bahçesiyle ilgilenirdi.
18. yüzyıldan itibaren bu kavramlardan özellikle sekülerlik ve laiklik, tarihî niteliklerinden farklı anlamlar kazanmışlardır. Bunlardan laiklik, yükselen ulus devletleri kilise karşısında otonom hâle getirip korumak üzere, siyasetin din dışılığı anlamında yeniden konumlandırılmış, sekülerlik ise genel bir kültürel dünyevileşme ilkesi olarak alınmıştır.
Sorun, din ve dünya ikilemi olarak ortaya yanlış konmuştur. Guenon’un da belirttiği gibi “din alanı”nın dışı veya karşıtı “dünyevi olan” değil, din dışı veya din karşıtıdır. Yani dünyevi ile din dışı aynı anlamda değildir.

SAKRAMENTALİZM (KUTSALLAŞTIRMACILIK) SORUNU
Kavramın merkezinde yer alan kutsal (sakrament), genel olarak varlığı tartışma dışı olan uyumsuzluk hâllerinde ise cezai yaptırımlarla korunan, aşkın fakat kuralsal bir olgudur.
Sosyolojide kutsal üzerinde en çok duran düşünürlerden birisi olan Durkheim, bu kavramla dinî açıklama bağlamında ilgilenmiştir.
Weber ve izleyenlerinin öne sürdüğü bir teze göre insanlığın başlangıçlarında pek çok nesne kutsallığın kapsamı içinde idi. Zamanla pek çoğu kutsalla bağlarını kopararak dünyevileşmiştir.
Kutsallık sürecinde birer unsur olarak zaman ve mekânın önemli bir yeri vardır. Eliade’ye göre dinî kutsalda insan, “merkezdeyim” diye düşünür; modern tavırda ise “ben merkezim” diye ilan eder. Dinî kutsal mekânın merkezinde çoğu kere bazı şehirler ve özellikle orada yer alan mabetler vardır.

Nakıp el-Attas’a göre, İslam’ın yegâne sorunu dünyevileşme değil, aynı zamanda gereksiz kutsallaştırmalardır.
---
Din ve Toplum
Editör: Prof. Dr. Yasin Aktay
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın no: 2991
Kasım 2015, Eskişehir

Din ve Toplum: Geleneksel Modern ve Postmodern Toplumlarda Din / İşlevsel Dönüşüm

Geleneksel Modern ve Postmodern Toplumlarda Din / İşlevsel Dönüşüm

Ferdinand Tönnies geleneksel toplum tiplemesi yapmış ve bunu Gemeinschaft olarak nitelemiştir. Bu toplum tipinde yüz yüze birincil ilişkiler belirleyicidir ve toplum bir cemaat toplumudur. Cemaat yapısı içinde din kutsallaşır, metafizik bir anlam kazanır. Gesellschaft adı verilen modern toplumda birincil ilişkiler yerini büyük ölçüde ikincil ilişkilere bırakmış, cemaat çözülmüş ve insanlar atomik bireylerden oluşan bir topluluğa dönüşmüştür.
İnsan her zaman bir geleneğin içinde doğar ve gelişir. Geleneği tarihsel perspektifle ele aldığımızda din (ve daha birçok şey) eskiye aitmiş gibi görünür. Modern toplum kendini gelenekten kopuş olarak tanımlamak istediği için sözü edilen bu tarihsel algı hatası çıkar karşımıza.

Klasik sosyologlar geleneksel toplum ile modern toplum arasında genellikle net bir ayırım yapma eğilimindedirler. Sanayi devriminden sonra dünya çok hızlı birtakım değişimler yaşamaya başladı. Modernleşme kuşkusuz geleneğe yapılan en şiddetli müdahale olmuştur. Komünist Manifesto’da Marx kapitalist dünyanın eskiye ait bütün kurum veya alışkanlıkları önüne katarak yok ettiğini, buharlaştırdığını anlatmak üzere “katı olan her şey buharlaşır” der. Modernleşmenin ilk aşamalarında gerçekten de dindarlıktan alabildiğine uzak bir toplumsallık gelişmiştir.
Geleneğin dünyası büyünün hâkim olduğu, yani dünyada olup biten her şeyin dünya dışı bir etkene bağlandığı, her şeyin dünya dışı bir faktörle açıklandığı bir âlemdir. Oysa modernlik, artık dünyada olup biten hiç bir şeyin dünya dışı bir faktörle anlaşılmaya çalışılmadığı, her şeyin görünür nedenlere bağlanmaya çalıştığı bir rasyonelleşmeye denk düşer. Erken dönem sosyoloji çalışmalarının birçoğunda geleneğe ait birçok şey gibi dinin de modern dönemde gücünü kaybedeceği öngörüsü karşımıza çıkar. Weber bu konuda farklı tezlere sahiptir. Ancak modern dönemde, dinin etkisinin azaldığına değil bilakis arttığına tanıklık ediyoruz (Tipik bir din devleti olan İsrail’in kurulması modern dönemin ürünüdür).

POSTMODERN DÜNYADA DİN
Post-modernizm, modernizm sonrasını işaret eder ancak modern sözcüğü çerçevesi belli bir tarihsel dönemi işaret etmediği için sona ermiş değildir. Post-modernizm, modernizmin özeleştirisi olarak okunabilir.
Dinin modern dönemde yok olmayışı sosyoloji çevrelerinde ciddi sıkıntılara neden oldu. Weber odaklı yeni çalışmalar ve dini atıflarla dolu benzer çalışmalar bu rahatsızlık sonrasında artış gösterdi.

Sosyoloji dinin ölümünü beklerken modern dönemde dinin etkisinin artmasını, varlığını daha fazla hissettirmesini Gilles Kepel “Tanrı’nın intikamı” terkibiyle ifade eder.

Modern dönemde dinin etkisini ve önemini artırdığından söz ederken küreselleşen dünyada din algısının sorunlar yaşadığını ve yaşamaya devam edeceğini de göz ardı etmeyelim (özellikle standart belirleme konusunda).

Meta-Anlatıların Sonu ve Dine Yansımaları
“Meta anlatıların sonu” deyimi, ünlü Fransız postyapısalcı düşünürlerinden, Lyotard’ın aynı zamanda postmodernizmi tasvir etmek için kullandığı bir niteleme. Lyotard modernizmin bizi inandırmaya çalıştığı o büyük itikatların geçersizleştiğini “postmodernizm” isimli eseriyle ilan eder. Meta-anlatılardan kasıt modern dönemde geçerli olan ve dünya ölçeğinde işleyen bazı büyük davalar, inançlar veya ideolojilerdir. Aslında bu süreci daha önce Daniel Bell “ideolojilerin sonu” diye nitelemişti.

İnsanlar inandıkları gibi yaşayamadıkları zaman yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Maddi yaşam tarzının ürettiği yeni inanç biçimi o yüzden bilgiyle ilgili değil daha ziyade psikolojiyle ilgilidir. Postmodern dönemde dindarlığın yükselişi dinin veya dinî cemaatlerin kent ortamına rağmen biraz da kendi maddi şartlarını yeniden yaratma yollarını bulmalarıyla ilgili sayılabilir.

DİNİN POPÜLER TÜKETİMİ
Postmodernizm tek bir büyük anlatıya bağlanmayı ihtimal dışı bırakır. Buna rağmen, Turner’a göre, inancın sekülerleşmesi yalnızca bilişsel veya entelektüel düzeyde cereyan etmez. “Salt rasyonel eleştirinin bir sonucu olarak insanların artık Tanrıya inançlarının sona ermesi söz konusu değil, daha ziyade inanç, kendisini ya alakasız veya imkânsız kılan gündelik yaşamdaki dönüşümler tarafından kemirildiği zaman insanlar tanrıya inanmaktan vazgeçerler.”
Turner’a göre yaşadığımız dünyada bir sorun hâline gelen dinsel fundamentalizm küreselleşmeye, çokkültürcülüğe ve postmodern çoğulculuğa karşı bir tepki sayılmalıdır.
Dinî inancın veya dinsel mensubiyetin küreselleşmiş postmodern bir toplumdaki en önemli sorunu, gündelik hayatın metaların küresel mübadele sisteminin bir parçası hâline gelmiş olmasıdır.

Dinî yayınlarda yaşanan oransal patlama herkesin kolaylıkla dinî bilgiye aracısız ulaşabilmesini sağlarken, dinî otoritenin de demokratikleşmesini sağlamaktadır.
Görsel, yazılı veya sanal iletişim ağları dinsel sosyalleşmeler ve etkilenimler için çok yeni ve farklı alanlar açmaktadır. Bu alanlarda yeni dindarlık biçimlerinin oluşması ve beslenmesi de mümkün olmaktadır.
Dolayısıyla, postmodernistlerin bir meta-anlatı olarak dine kısa bir ömür biçen bütün gözlemleri popüler kültür ve tüketim kültürünü bir gerekçe olarak gösterseler de bu popüler kültüre rağmen dinin yükselişini, tabir caizse Tanrı’nın geri dönüşünü yeterince değerlendiremedikleri söylenebilir.

---
Din ve Toplum
Editör: Prof. Dr. Yasin Aktay
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın no: 2991

Kasım 2015, Eskişehir