7 Mart 2017 Salı

Din ve Toplum: Temeller ve Tanımlar

Temeller ve Tanımlar
Thomas Hobbes: “insan insanın kurdudur,” hâl böyleyken aydınlanma filozoflarının asıl dertleri insanın nasıl olup da toplum halinde yaşamaya başladığını anlamaktı. Toplumsal yapıyı anlamalıydılar ki kurmak istedikleri toplumu gerçekleştirebilsinler.

Toplumsallık insan doğasına aittir ve bütün toplumsal yapıların içinde yönetim ve iktidar ilişkileri vardır. Dolayısıyla bütün toplumlar siyasaldır. Aile yapısı ve buna bağlı olarak kültür kodları ve bunların gelecek kuşaklara aktarımı için eğitim uygulamaları, bir arada yaşamanın getirdiği üretim ve alış-verişten dolayı da ekonomi tüm toplumsal yapılarda karşımıza çıkar. Din de böyledir.

Marx, sözünü ettiğimiz toplumsal kurumların temeline ekonomiyi yerleştirir (Altyapı). Ona göre diğer bütün kurumların yapısını ekonomi belirler (Ekonomi dışındakiler üstyapı der).
Althusser, toplumu ekonomi, siyaset ve ideoloji ayakları üzerine oturur. Burada da belirleyici olan yine ekonomidir.

DİNİN SOSYOLOJİK TANIMI
Sosyolojik düşünme ile dinsel düşünme temelden birbirinden farklıdır. Sosyoloji genel olarak, dinsel davranışların toplumsal yapılara etkilerini inceler. Dinin tanımı konusunda sosyologlar ortak bir payda bulabilmiş değildirler.

Kutsal ve Din Dışı
Durkheim’a göre bütün toplumlar her şeye “kutsal” ve “din dışı” şeklinde ayıran bir kategorilendirme sistemine sahiptirler. Din de bir bakıma bu ayırıma dayanır.
Kutsal sayılan nesnelerin kendi özünde bir kutsallık olup olmaması sosyolojik açıdan anlamlı bir soru değildir. Kutsal olan sembollerin neleri temsil ettiği ve toplum organizasyonunda bu sembollerin rolleri incelenmelidir. Topluluk/cemaat, sembolleştirdiği kutsallarla kendi sınırlarını çizer. Bu aynı zamanda o cemaatin karakterini de şekillendirir.

Cemaat
Din bir anlam sistemi oluşturur. Aynı inancı paylaşan insanlar dünyaya aynı pencereden bakarlar. Dinin inanç paylaşımının en doğrudan toplumsal sonucu cemaatleşmedir. Dinî cemaat insanlara bir kimlik (identity) verirken başkalarından ayrışmayı da (difference) öğretir.

DİN SOSYOLOJİSİNİN ORTAYA ÇIKIŞI
Şehristani’nin el-Milel ve’n-Nihal isimli eseri ile Endülüslü büyük âlim İbn Hazm’ın el-Fasl fi’l-Milel ve Ehvai ve’n-Nihal isimli eseri bu alandaki en önemli öncü metinlerdir. Bu eserlerde farklı dinler kendi kavramlarıyla tanıtılırken bir tür fenomenolojik veya anlamacı din sosyolojisi çabasının ilk örnekleri de verilmiş, farklı dinlerin inançları kendi kavramlarıyla anlatılmaya çalışılmıştır.
Milel (milletler) dini inanca sahip toplumları, Nihal ise vahye dayanmayan düşünce akımlarını işaret eder.

Her dinin kendine özgü bir hakikat iddiası vardır. Bütün dinlerde inanan ve inanmayanlar ayrımı vardır. Yahudilik İsrailoğullarının dışında kalan insanların tamamını gentile (centilmen sözcüğünün kökenidir fakat kök anlamı övgü değil sövgüdür) sözcüğüyle niteler.
Hıristiyanlar, coğrafi keşifler çağına kadar, Yahudi ve Hıristiyan olmayanları pagan olarak kabul ediyordu. Keşifler çağıyla birlikte birbirinden farklı kültürlerle karşılaşıp adeta çok geçirdiler. Huzursuz oldular; Bryan S. Turner’ın tespitiyle bu huzursuz teolojinin etkisi altındaki oryantalizm, özellikle 17. yüzyıldan beri öteki kültürlerle karşılaştıkça bu yüzden derin bir “ötekilik” algısı oluşturmuştur.

Dinler tarihi alanında hakim bir paradigma olarak pozitivist yaklaşım dinlerin çok tanrılı, hurafeci bir anlayıştan tek tanrılı rasyonel bir noktaya doğru evrildiğini anlatır. Hume ise gerek dinler arasında gerekse dinin kendi içinde tektanrı ve çoktanrı inancı arasında gelgitler yaşandığını belirtir. Hume’un Din Üzerine adlı kitabı din sosyolojisi için başlangıç metinlerinden biridir.

Sanayi toplumunun birçok dinî inancı aynı toplumda bir araya getirmesi sonucunda giderek artan bir görecelilik duygusu dinin hakikat iddiasına karşı sarsıcı bir etki yaptı. Bu atmosferin altında gelişen pozitivist-ilerlemeci yaklaşımlar yaşanmakta olan gelişmenin ileri aşamalarında dinin yok olacağını öngörüyorlardı. Sosyolojinin dine olan ilgisi de bu cenazenin nasıl kaldırılacağı merakına dayanıyordu.
Sosyolojinin kurucusu sayılan Auguste Comte tarihi doğrusal bir ilerleme mantığı üzerine kuruyordu. “Üç hâl yasası” olarak bilinen bu kurgusuna göre, Comte, dini “teolojik” dediği birinci hâle ait görüyordu. “Felsefi” dediği ikinci halde zayıflayarak da olsa ayakta kalmış olan dinin, geleceğin “pozitif-bilimsel” halinde tamamen yok olacağını öngörüyordu.

DİNİN KÖKENİNE DAİR SOSYOLOJİK TEORİLER
Auguste Comte din olgusunun insanlar tarafından uydurulduğunu söyler. İnsanlar nedenini açıklayamadığı (yıldırım, deprem vs.) olguları cevaplayabilmek için dini uydurmuşlardır. Camte, bu önermeden yola çıkarak, geleceğin dünyasında bilimin her soruya cevap vereceğini ve bu nedenle tanrıya ve dine ihtiyaç kalmayacağını öngördü.

Ludwing Feuerbach da tanrı fikrinin insanlar tarafından uydurulduğu kanaatindedir. Tanrı fikri, doğa karşısında güçsüz olan insan içi bir ihtiyaçtır Feuerbach’a göre. Kendi varlığını mükemmelleştiren insan bu suretle bir tanrı imgesine ulaşmıştır. Feuerbach’ın önermeleri sosyoloji için olduğu kadar antropoloji için de önemlidir.

Marx’a göre din bir üstyapı kurumu olarak insanlarca yaratılmış bir olgudur. Dini bir tür afyon olarak telakki eder.

Durkheim, dinin kökenini araştırırken saha çalışmalarına yönelmiştir. İlkel kabilelerdeki din olgusunu gözlemleyerek dinin ortaya çıkışı sorusuna cevap bulmayı umdu. Durkheim da dinin insanlar tarafından toplumsal ihtiyaçlara cevap vermek amacıyla uydurulduğu görüşüne dayanır.

DİN SOSOYOLOJİSİ VE DİNÎ SOSYOLOJİ
Toplumlarda paylaşılan belli bir kutsallık inancı ve bu kutsallık etrafında paylaşılmış bir uygulamalar alanı varsa sosyoloji için ilgiye veya kayda değer bir din olgusu da var demektir. Sosyolojinin görevi paylaşılan bu kutsallıkların toplumda ne ölçüde etkili olduğu, toplumu bir arada tutma veya başka toplumlara dair ne tür algılar ürettiği ve bu algılardan ne tür toplumsal dayanışma veya çatışmaların ortaya çıktığını tespit etmeye çalışmaktır.

Dinî sosyoloji, sosyolojiyi dinin veya belli bir dinin perspektifinden ele almaktır. Buna göre söz konusu dinin nasıl bir toplum yapısı önerdiği, kurumlar arasındaki ilişkilerin nasıl olması gerektiğine dair tespitlerinden ziyade önerileri temellendirilmeye çalışılır. Burada söz konusu dinin içinden, o dinin hakikat iddialarına inanılmış olarak yola çıkılır.

METODOLOJİ TARTIŞMASI
Hangi konu olursa olsun, araştırmacının konuya yaklaşımı ulaşacağı sonucu büyük ölçüde şekillendirir/öngörür. Araştırmacının sezgisi (buna ön yargı da diyebiliriz) araştırma verilerini ne şekilde işleyeceğini kodlar.
Marksist bir bakış açısına göre üretim ve paylaşım ilişkilerine bakarak bu ilişkilerin nasıl bir din kurumu gerektirdiği çıkarsanabilir.
Bir dinin referans kitabından yola çıkarak o dinin sosyolojisi yapılamaz. Asıl olan o dinin belli bir dönemde belli insanlar tarafından nasıl anlaşılıp o anlama şeklinden nasıl bir pratik ortaya çıktığıdır. Bu pratiğin toplumsal değişme veya gelişmede nasıl bir rol oynadığı da önemlidir.

BİR SOSYAL FAKTÖR OLARAK DİN
Bir davranışın sosyal sayılabilmesi için başka birinin davranışına yönelmesi ve başka insanlarla bir etkileşim içinde olması gerekli görülür.
Farklı dinî inançlar farklı eylem tarzlarını ortaya çıkarır. Dünyada olup biten her şeyi insana hiçbir seçme gücü vermeksizin Tanrının yarattığını düşünen insanlarda bir tür kaderci, muhafazakâr ve sağcı davranış tarzı hâkim olur. Allah’ın insanlara hem seçme gücü vermiş olduğunu ve yapılan her şeyden de sorumlu tutacağını, bu sorumluluğu yerine getirmeyenleri de cezalandıracağını düşünenlerden sosyal hayata daha aktif bir katılım beklenebilir.

KLASİK SOSYOLOJİK TEORİLERDE DİN
Auguste Comte: Dini düşünceyi insanlığın ilkel dönemlerinin ürünü olarak sınıflandırmıştır. Bunun yanı sıra dinin toplumsal hayattaki rolünü görmezden gelmeyen Comte, bilimsel temeller üzerinde yükselecek bir insanlık dini hayal etmiştir/kurgulamıştır.

Karl Marx: Kalpsiz Bir Dünyanın Kalbi Olarak Din
Marx, toplumsal yapının temeline üretim ilişkilerini koyar. Dinin de dahil olduğu üst yapılar ekonomiye göre şekillenir.  Marx, dinin bireysel değil toplumsal bir ürün olduğunu ve bu ürünün de yanlış ve aldatıcı bir dünya oluşturduğunu anlatır. Bu yanlış ve aldatıcı dünya tıpkı ideoloji gibi egemenlerin çıkarına hizmet eder.
Marx’ın diyalektik materyalizm sisteminde ortaya konan din ve sosyal değişme ilişkisi özellikle Protestanlığın ortaya çıkışını da kendi teorik varsayımlarından hareketle açıklar.

Emile Durkheim: Toplumsal Yapıştırıcı Olarak Din
Durkheim’ın din çalışmaları toplumsal bütünlüğü hedefleyen bir araçsalcı yaklaşımı içinde barındırır.
Durkheim bütün dinlerin kökeninin bir olduğunu ve dünyada var olan bütün dinlerin belli bir tarihsel gelişimin değişik evrelerine göre şekillendiğini düşündü.
Sanayi devriminden önce homojen bir ortamda yaşayan insanlar ortak anlam bağlamı içerisinde yaşıyorlarken, devrimden sonra farklı kültürlerden insanlarla bir arada yaşamaya başladılar. Başka bir kültür atmosferinden gelen insanlar alışılmış ritüellere, inançlara kayıtsız yaşıyorlardı. Bu durum insanların inançlarına olan bağlılıklarını olumsuz yönde zedeledi. Durkheim inanca yönelik bu güvensizlik hissine anomi der. Durkheim’in meşhur eseri İntihar, dinî inançların bu şekilde zayıflaması ile intihar oranlarının artışı arasında da anlamlı bir ilişkinin var olduğunu bulgular.
Durkheim’in dinle ilgili temel kitabı Dini Hayatın Temel Biçimleri’dir. Bu eserinde temel varsayımı bütün dinlerin özünün aynı olduğu ve hepsinin belli bir evrim sürecinde aynı aşamalardan geçerek geliştikleridir.
Durkheim dinin “en temel” biçimleri olarak “kutsal” ve “kutsal olmayan” şeyler arasındaki ayrımın altını çizer. İlkel insanlar arasında dinin en temel formu olarak totemizm öne çıkar.
Toplumu bir organizma olarak düşünen Durkheim’a göre dinin işlevi toplumu bir arada tutmak, toplumu kaynaştırmaktır.

Max Weber: Motivasyon Olarak Din
Sosyolojinin başlıca rolünü sosyal eylemin yorumlanması ve anlaşılması olduğunu söyleyen Weber’e göre anlam atfedilen her eylem sosyal eylemdir. Weber’in birinci önceliği eylemin aktörünü anlamaktır. Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’nda Marksistlere göre basitçe ekonomik şartların bir sonucu veya türevi olmaktan ibaret olan Protestan hareketin, aksine kapitalizmin ortaya çıkmasında etkili olan bir çalışma ve iş ahlakı motivasyonu sağladığını ortaya koyar.

Gerçekliğin Zihinsel İnşası ve Din (Fenomenoloji ve Etnometodoloji)
Fenomenoloji din çalışmalarında insanların dünyayı zihinlerinde nasıl ve hangi kavramlarla kurduklarını araştırır. Gerçekliğin gerçekte ne olduğu değil, o gerçekliğin insan zihnine nasıl yansıdığı önemlidir.


Etnometodolojinin de temeli fenomenolojiye dayanır. İnsanların zihinlerine gerçekliğin yansıyan bir görüntüsü vardır ancak bu görüntülerin her insanda aynı olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Buna rağmen insanlar sosyal hayatın akışı içerisinde aynı anlam bağlamlarına sahip olduklarını kabul eder şekilde hareket ederler. Entometodolojinin inceleme alanı tam da budur: Fenomenolojinin verilerinden yola çıkarak insan eylemlerinin nasıl anlamlandırıldığını inceler. 
---
Din ve Toplum
Editör: Prof. Dr. Yasin Aktay
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın no: 2991
Kasım 2015, Eskişehir

Din ve Toplum: Din ve Siyaset

Din ve Siyaset
DİNLERİN SİYASİ YORUMU
Dinler genel olarak bir ahlak öğretisi vazederler. Bu durum Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi üç din için de geçerlidir. Ahlaki içerik zamanla iktidarı ele geçirmek üzere siyasal olarak yorumlanır.

Hristiyanlıkta Tanrı Devleti Anlayışı
İncil metinleri yönetime mutlak olarak itaat edilmesini vaaz eder. Aziz Augustine İncil’de yer alan ve ilk kuşak Hristiyanlar tarafından kabul edilen yönetime mutlak itaat düşüncesini tersine çevirmiştir. Augustine, Tanrı Devleti adlı eserinde geliştirdiği kilise otoritesi ile devlet otoritesi ayrılığını ifade eden iki kılıç tezini insandaki ruh-beden ayrımına dayandırmıştır. Ruh iyiliklerin, bedense kötülüklerin alanıdır. Beden, şeytani otoritenin, ruhsa ilahi otoritenin kaynağıdır. Buradan hareketle Augustine, insanın aynı anda iki otoriteye bağlı olduğunu ileri sürmüştür. Bunlardan biri seküler devlet otoritesi, diğeri ise Tanrı devleti otoritesidir. Kilise Augustine’a göre, Tanrı’nın yeryüzündeki yürüyüşüdür. İnananlar, kilise üzerinden Tanrı’yla irtibata geçerler. İnsanların kurtuluşu kilise otoritesine teslim olmaktan geçer. Kiliseye itaat birey için olduğu kadar devlet için de bağlayıcıdır. Seküler devletin meşruiyeti kiliseye itaat etmesinden ve bağlı kalmasından geçer. Bu düşünce, Orta Çağ boyunca kilise-devlet ilişkisini düzenleyen ana çerçeve olmuştur. Papa, böylece tüm Hristiyanların ortak siyasi otoritesi haline gelmiştir.

İslam’da Yönetim ve Hilafet Sistemi
Kur’an’da belli bir yönetim biçimi gösterilmemiştir. Bunun yerine yönetime ilişkin prensiplere işaret edilmiştir. Bu prensipler ana hatlarıyla adalet, istişare, liyakat, hakkaniyet gibi ilkelerdir. Yönetici kendilerinden biri olarak Kur’an’da zikredilen prensiplere uymakla yükümlü iken yönetilenler de ona itaat etmekle yükümlüdürler.
Hz. Muhammed’in Medine’ye göçünden sonra Müslümanlar burada yaşayan diğer topluluklarla birlikte ortak bir yönetim oluşturma yoluna gitmiş ve ortak bir sözleşme imzalamışlardır. Medine Vesikası olarak bilinen bu sözleşme Medine’deki yönetimin anayasası niteliğinde olup anayasacılık tarihinde önemli bir belge niteliğindedir.
Hz. Muhammed’in vefatından sonra Müslümanlar arasında Dört Halife dönemi başlamıştır. Halifelerin seçiminde kabileler arasındaki denge dikkate alınmış, halifelerin seçiminde inananların rızası esas alınmıştır. Dört Halife döneminden sonra fiilî olarak saltanat yönetimi baş göstermiştir. Emevi İmparatorluğu’ndan başlamak üzeri sultanlar kendilerini Emirullah veya Zilullah, yani Allah’ın gölgesi veya onun adına yöneten hükümdar şeklinde tanımlamışlardır. Hükümdar öldükten sonra yöneticilik sultanın soyundan birine devredilmiş ve seçim, rıza gibi değerler unutulmuştur.

ULUS DEVLET DÜŞÜNCESİ VE DİN
Feodal sistem güç merkezini dağıttığı için Orta Çağ Avrupa’sında irili ufaklı dört yüz kadar devlet bulunmuştur. Devletlerin otoritesi bir yandan dini aristokrasi, bir yandan da feodal sistemin toprak aristokrasisi tarafından sınırlandırılmıştı. On beş ve on altıncı yüzyıllarda filizlenen ulus devlet düşüncesi bu bakımdan her şeyden önce güçlü bir siyasi otorite düşüncesi etrafında gelişmiştir.
Machiavelli, Prens adlı eserinde kiliseye karşı bağımsız ve toplumuna mutlak anlamda hükmeden bir hükümdar düşüncesini geliştirmiştir. Machiavelli’ye göre çok sayıda küçük devletçiklere bölünmüş olan İtalyan topraklarında İtalyan halkının tek bir otorite etrafında birleşmesinin önündeki en önemli engel Katolik Kilisesi’dir.
Rönesans, Reform ve aydınlanma hareketinin yanı sıra, yeni gelişen ticaret burjuvazisi de güçlü merkezî bir yönetime ihtiyaç hissetmiştir.

Protestanlık ve Ulus Devlet
Ortaçağ boyunca papalar ile krallar arasında iktidar kavgası artarak devam etti. Kilisenin sahip olduğu servet ve şatafatlı hayatı halkın tepkisini çekiyordu. Almanya başta olmak üzere pek çok ülkede kiliseye ödenen vergi tartışılır oldu. Tepkilerin öncüsü olan gurup, dinde reformun gerekli olduğunda ısrar ediyordu. Daha sonraları bunlara protestan adı verildi. Öncüleri de 1517’de protest hareketi başlatan Martin Luther oldu. Luther’in tepkisi sadece ruhban sınıfınaydı, yöneticilerine karşı olumsuz bir tavrı olmadı. Bir başka Protestan lider olan Calvin de Luther gibi sadece kiliseyi hedef aldı.
Protestanların Katolik kilisesinin otoritesine karşı kralın otoritesini savunması, Avrupa’da ulus devletlerin güçlenmesine katkı yaptı. Aynı dönemde çeşitli Avrupa ulusları kendi kilisesini kurmaya başladılar; İngilizler 1558’de Anglikan Kilisesi’ni ilan ederek Katolik kilisesinden tamamen ayrıldılar.

İslam Dünyasında Din ve Ulus Devlet
Avrupa’da ulusal bilinç uyanmaya başlarken İslam âlemindeki güç merkezi Osmanlı Devleti’ydi. Hilafet Osmanlı hanedanında olmasına rağmen, Devlet çok uluslu yapıya sahip olduğu için padişahlar bu unvanı öne çıkarmamıştır. Osmanlı Devleti bünyesindeki milletler kendi din ve kültürlerine uygun olarak yaşamaya devam etmişlerdir. Hıristiyan milletlerin milliyetçilik akımının rüzgârıyla imparatorluktan ayrılmasından sonra İslam birliği düşüncesi gelişme gösterdi. Osmanlı Devleti hilafet makamını kullanarak İslam birliği kurmaya çalışırken imparatorluk içindeki İslam milletlerinin de bağımsızlık istemelerine engel olamadı. Nihayetinde Osmanlı Devleti, ulus devlet bilicinin farkına varamayarak tarihe karıştı.

DÜNYADA DİN VE DEVLET İLİŞKİLERİ
Ayrılık İlkesine Dayalı Laik Modeller
Kilise ile devlet arasındaki ayrılık modelinin tipik örneği Amerika’da görülmektedir. Amerika’da devletin dinler arasında tümüyle tarafsız olduğunu ifade eden “pasif” bir laiklik anlayışı gelişmiştir. Amerikan laiklik modeli devleti kiliseye karşı bağımsız kılarken kiliseleri de devlete karşı bağımsız kılmıştır.
Amerika sisteminin belli başlı üç değeri özgürlük, eşitlik ve çeşitliliktir.

Tarihte Hristiyanlığı topluca kabul eden ilk millet Fransız kimliğinin ana unsuru olan Franklar olmuştur. Fransız Devrimi’nden önce Roma Katolik Kilisesi tarafından atanan kardinaller Fransız kralının başbakanı statüsüne sahipti. Halk, Fransız Devrimi’ne kadarki süreçte kilisenin baskısı altındaydı. Bu nedenle Fransa’daki laiklik anlayışı katı ve keskindir. 
Fransa’da din ile devlet arasındaki ilişki 1801 yılından başlayarak yüz yıl boyunca Fransa ile Roma Katolik Kilisesi arasında imzalanan Konkordata göre işlemiştir.
Bu konkordat Ayrılık Yasası’nın devreye girdiği 1905 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. 1905 yılında çıkarılan Ayrılık Yasası ile dinle devlet birbirinden ayrılmıştır. Yasa, başta Katolizm olmak üzere, tüm dinleri, “din” olarak değil “kült” olarak kabul etmiştir. Ayrılık Yasası’na göre devlet okullarında dinî eğitim verilmez. Ancak özel okullar istedikleri müfredatı uygulamakta serbesttirler.

Karma Modeller
İngiltere’de yazılı bir anayasa bulunmamasına rağmen resmî bir din (established reiligion) vardır ve dinin tanıdığı kilise resmî ve hukuki bir statüye sahiptir. 1558 yılında Roma Katolik Kilisesi’nden koparak ulusal bir kilise haline gelen İngiliz Anglikan Kilisesi’nin başı kral veya kraliçedir. Anglikan kilisesi üst düzey görev atamaları bakımdan kraliçeye bağımlı olmakla birlikte ibadet ve doktrinde özerk bir konuma sahiptir.

Yunanistan’da da benzer bir yapı vardır. Yunan Anayasası’nda Ortodoks Hristiyan inancı devletin resmî dini olarak tanımlanmıştır. Yunanistan’da Kilise kanunlarına aykırı bir yasa doğal olarak Anayasaya aykırı olarak kabul edilir. Ortodoks Kilisesi piskoposlardan oluşan Kutsal Kilise Meclisi tarafından yönetilmektedir.

Bir Karma Model Olarak Türkiye’de Laik Sistem
Türkiye’deki karma model Osmanlı’daki din devlet ilişkisine dayanmaktadır. Osmanlı’da din Şeyhülislamlık kurumu üzerinden devletin altında örgütlenmişti. Cumhuriyet Dönemi’nde Şeyhülislamlık yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak din işleri devlete bağımlı hale getirilmiştir.

Teokratik ve Yarı Teokratik Modeller
Teokratik model ile yönetilen iki ülke örneğini Vatikan ve İran oluşturmaktadır. Vatikan 1929 yılında gerçekleştirilen Lateran Paktı ile birlikte bağımsız bir kent devleti haline gelmiştir. 44 hektarlık bir arazi üzerinde yer alan ve 930 vatandaşı bulunan Vatikan Birleşmiş Milletlere üye, bağımsız bir devlet hüviyetindedir.
Vatikan devletinin başı Papa’dır. Tüm Katolikler adına egemenlik Papa’ya aittir. Papa, Kardinaller tarafından seçilerek görev başına gelir.
Vatikan vatandaşlığı Papalığın takdiriyle elde edilen bir statüdür.

İran’da tarih boyunca devlet ile din farklı otoriteler tarafından yönetilmiştir. Devlet mutlak monarşik yapıya sahip olan şahlık tarafından yönetilirken din Hüseyniye Medresesi yapısı içinde ruhani otoriteye sahip olan ulema tarafından yönetilmiştir.
Şah Muhammed Rıza Pehlevi ile babası tarafından başlatılan İran toplumunu batılı değerler üzerinden modernleştirme çabası dinî liderler tarafından tepkiyle karşılanmış, bu tepki zamanla iki otorite arasında kanlı biçimde süren bir çatışmaya dönüşmüştür. Bu mücadelenin sonucunda 11 Şubat 1979’da İran’da İslam Devrimi meydana geldi.
İran İslam Cumhuriyeti’nin yönetim yapısı İran’daki Devrim Anayasası’na dayanmaktadır. Anayasa’ya göre sistemin en tepe noktasında İran’ın dinî lideri bulunmaktadır.
İran’da dinsel otoritenin altında seçimler yoluyla gelen yöneticiler yer alırlar. Bunların başında da Devlet Başkanı gelir. Devlet Başkanı dört yıllığına halk tarafından seçilir.
İran’da çifte yargı sistemi bulunmaktadır. Bir taraftan sulh ve ceza konularıyla ilgilenen mahkemeler vardır. Öte yandan ulusal güvenlik konularına bakan devrim mahkemeleri bulunmaktadır. İki yargı sisteminin de başları dinî lider tarafından atanır.
İslam dünyasında İran benzeri saf teokratik bir yapıyla yönetilen bir ülke daha yoktur. Şeriat hukukunun uygulandığı Suudi Arabistan, Yemen, Malezya ve Pakistan gibi ülkelerde yöneticilerin ruhani bir kimliği yoktur. Bu bakımdan bu tür ülkeler yarı teokratik ülkeler olarak nitelendirilebilir. Suudi Arabistan da İran gibi Şeriat kurullarıyla yönetilmektedir. Ancak yönetimin başı mutlak otoriteye sahip olan kraldır. Yönetimle ilgili tüm kararları verme yetkisi krala aittir.
Suudi Arabistan’da herhangi bir siyasi parti veya seçim yoktur. Tüm yetkiler kralda toplanmıştır. Suudi Arabistan kralları saltanat yoluyla Suudi ailesinden seçilirler. Kral, devleti büyük ölçüde kendi ailesinden kişilerle birlikte yönetir.

Yarı teokratik modelle yönetilen ülkelerden biri de İsrail’dir. Demokrasiyle yönetilen bir ülke olmasına rağmen ulusal kimliğin inşasında, kamusal alandaki değerlerin belirlenmesinde ve çıkarılan yasalarda dine dayanan bir sisteme sahiptir. İsrail’de yazılı bir anayasa yoktur. Bütün kararlar İsrail Meclisi olan Knesset tarafından alınır. Fakat Knesset hiçbir şekilde Yahudi Ortodoks inancına aykırı bir karar alamaz.

KÜRESEL DÜNYADA DİNİN SİYASAL BOYUTLARI
1920’lerden sonra İslam dünyasında sömürgeciliğe karşı başlatılan mücadele sürecinde İslami kaynaklara dönüş önemli bir siyasi proje haline geldi. Müslümanların yaşadığı topraklarda İsrail devletinin kurulması radikal hareketlerin filizlenmesine neden oldu.
Radikal dinî gruplar dinin bir ibadet ve ahlak biçimi olmasıyla yetinmezler; aynı zamanda dinin siyasi yorumunu geliştirerek onu bir siyasal rejime dönüştürmek isterler.
Amerika’da faaliyet gösteren Evanjelik gruplar Amerikan siyasetini kendi inançları doğrultusunda şekillendirmeye çalışmaktadırlar.
Yahudiler arasından çıkan Siyonist gruplar Nil nehrinden Fırat nehrine kadar uzayan toprakların Yahudiler için vaat edilmiş topraklar olduğunu ileri sürmekte ve bu geniş coğrafyaya hükmeden bir devlet kurmak için mücadele etmektedirler.

Din Temelli Şiddet ve Terörizm Sorunu
Tüm radikal guruplar mutlak ve tek bir hakikate inanırlar. Kendi karşıtlarını şeytanlaştıran bir dil ve inanç geliştirirler.

Sömürge karşıtı din temelli hareketlerin İslam dünyasında değişik suretleri gelişmiştir. İslam âlemi, siyasi ve askeri gücünü kaybettikten sonra (Osmanlı Devleti’ydi bu güç) emperyalistlerin av sahası haline gelmiştir. Emperyalistler Yahudi ve Hıristiyan oldukları için onlara karşı mücadelede İslam kendine yer bulmaktadır. İslam coğrafyasındaki milliyetçilik akımlarının beslendiği ana damar yine emperyalistlerdir.
Libya ve Sudan’da gelişen Senusilik, Fransızlara ve İtalyanlara karşı direniş göstermiştir.
Hasan El Benna’nın başlattığı İhvanı Müslimin (Müslüman Kardeşler) İngilizlerin Mısır’ı işgaline tepki olarak gelişti. Müslüman Kardeşler bugün hemen tüm İslam ülkelerinde taban bulmuş bir harekettir.
Filistin’de İsrail’e karşı silahlı mücadele yürüten Hamas, radikal guruplara bir başka örnektir.


Radikal guruplar iktidara yaklaştığı zaman bulundukları ülkelerde, ne hikmetse, kanlı olaylar yaşanmaktadır. Müslüman Kardeşler Mısır’da siyasal bir güç olarak fark edildiğinde, hareketin öncü isimleri idam edildi (Seyyit Kutup bu isimlerdendir). Cezayir’de İslami Selamet Cephesi 1991’deki genel seçimlerin ilk turunu kazandıktan sonra ülkede askeri darbe oldu ve hemen ardından yüz bin kadar insanın ölümüyle sonuçlanan bir iç savaş yaşandı.  
---
Din ve Toplum
Editör: Prof. Dr. Yasin Aktay
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın no: 2991
Kasım 2015, Eskişehir

Din ve Toplum: Feodalizmden Kapitalizme Dinin Ekonomik İşlevi

Feodalizmden Kapitalizme Dinin Ekonomik İşlevi
Feodalizmin doğuşuna yol açan nedenler arasında iki husus, önemli bir rol oynar. Bunlardan birincisi Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıdır. İkincisi ise bu yıkılışa da gerekçe gösterilen, literatüre “kavimler göçü” diye de geçen Doğu’daki çeşitli barbar Cermen kabilelerinin Batı’ya göç etmesinin ve Batı’yı istila etmesinin yarattığı karmaşadır.
Feodalizmi nitelendiren hususların, kentli bölgeler dışında, daha çok tarımsal alanlarda kendisini göstermesi, onu en dikkat çekici hususlarından birisidir.
Batı Roma’da Latifundiumlar (daha çok zeytin ve üzüm yetiştirilen köle emeğine dayalı çok büyük araziler) yönetici sınıfın elindeydi. İmparatorluk dağıldıktan sonra bu kıymetli araziler imtiyazlı sınıfın elinde kaldı. Merkezi otoritenin olmadığı dönemlerde kilise de geniş araziler edindi. Zaman içinde manoryanizm denilen bir sistem ortaya çıktı: Manoryanizmde araziler üç ayrı kategoriye ayrılır. Demesne denen araziler imtiyazlı sınıfa aitti. Bu arazileri köylüler/köleler işliyor ancak gelirin tamamı imtiyazlı sınıfa kalıyordu. Diğer bir arazi türünü yine köylüler işliyor ancak imtiyazlı sınıfa belirli bir vergi ödüyorlardı. Bunların dışında bir de serbest araziler vardı.

Feodal Toplumun Özellikleri
“Feodal” kelimesi, öncelikle, hukuki risalelerde eski dönemin yönetim tarzını ifade etmek üzere ilk kez Fransızcada kullanılmıştır. 19. yüzyıla kadar “feodal” kelimesinin kullanılması, Roma hukukuyla, daha çok da bu hukukun Roma İmparatorluğu yıkıldıktan sonra geçirdiği dönüşümlerle alakalı tartışmalarla sınırlıdır.
19. yüzyılın ortalarından itibaren “feodalizm” kavramı bir tarih yazımı sorunu olarak ortaya çıkmıştır. Feodalizm kavramı altında üç ayrı unsur öne çıkar: Bunlardan ilki, toprağa dayalı bir örgütlenmenin hiyerarşisini belirleyen kurallar, haklar ve yükümlülüklerle alakalıdır.
İkinci unsur, idarenin ademimerkezileşmesinin neticesinde ortaya çıkan toplumsal ve ekonomik niteliklere ağırlık verilmesidir.
Üçüncü unsur ise Orta Çağlarda ortaya çıktığı ifade edilen bu adem-i merkeziyetçiliği kendi içinde bütünleşmiş bir yapı olarak inşa eden anlayıştır. Soylular, derebeyleri ve köylüler arasındaki hiyerarşik, siyasal ilişkidir burada inceleme konusu olan. Öncelikle politik bir örgütlenmedir bu; bu politik örgütlenmenin tepesinde asalet bağlarıyla birbirlerine bağlı bir derebeyi zümresi vardır. Hiyerarşinin ikinci ayağı ise “vassal” adı verilen başka bir zümre bulunur. Vassalların işlevi, en altta kalan köylülerin toprağı işlemesini sağlamak, gerektiğinde ise mülklerinin korunması için asiller zümresine gerekli olan askeri toplamaktır. Şövalyeler ve kilise zümresi feodal yapıyı oluşturan diğer unsurlardır.

Feodalizm konusundaki temel başvuru kaynağı Marc Bloch’un Feodal Toplum adlı eseridir.

Feodalizmin Özgüllüğü
Feodalizm yoğun olarak Batı Avrupa’da görüldü. Akdeniz kıyıları ve Doğu Avrupa farklı bir yapılanmaya sahipti. Batılı tarih yazıcılarının kalabalık bölümü feodal yapıyı Avrupa’ya özgü bir örgütlenme olarak değil, evrensel bir süreç olarak görmeye çalışır. Modern dönemden önce başka toplumlardaki siyasal örgütlenmeleri zorlama bir yolla feodalizmin türevleri olarak okumaya çalışır (bu çaba kapitalizmin yayılmacılığına hizmet eder).

Feodal Yapılarda Din ve Kilise’nin Rolü
Avrupa, merkezi bir otoriteden yoksunken Hıristiyanlık yeni yeni yayılmaya başlıyordu. Kiliseler etrafında örgütlendiler. Pavlusçu, Ariusçu ve Donatiler olmak üzere üç ayrı kola ayrıldı bu kilise misyonları. Batı Roma’da kurumsallaşan kiliseler Katolik Kilisesi olarak şekillendi. Konuyu dağıtmadan şunun altını çizelim: kiliseler arasında Hıristiyanlığın yorumuna dayalı ayrılıkların yaşanması, feodal yapılanmaya katkı sağlamıştır. Yorum farklılıklarının bir nedeni de kavimler göçü döneminde kuzeyden ve doğudan gelen pagan kavimlerdi. Hepsinin kendine has bir kültü vardı. Yeni geldikleri topraklarda farklı bir inanç ve kültürle karşılaştılar. Zaman içinde birbirlerine eklemlendiler. Bulanan suyun durulması uzun zaman aldı. Bu uzun süre, feodal yapıların görüldüğü dönemdir.

Kırsal Kesimlerin Hristiyanlaştırılması
Feodalizm toprak ve üzerindekileri örgütleme çabalarından oluştu. Roma Kilisesi eliyle yaygınlaşmaya başlayan Hristiyanlık bu örgütlenmeyi kolaylaştırdı. Kiliseler ve manastırlar, toprağa dayalı bir üretimin gerçekleştiği feodal Avrupa’da hem sistemin bir parçası oldular, bozulan otoriteyi yeniden tesis etmek için gayret gösterdiler hem de ortak bir ahlak anlayışından yoksun kırsal kesime Hristiyanlık ve Latinlikle sentezlenmiş, kimi zaman da yerel pagan adetlerle kaynaşmış ortak bir ahlak anlayışı yerleştirmeye çalıştılar.

MODERNLİK VE DİN
İngiltere’nin tarıma dayalı ve kendine yeten üretimden sıyrılıp sanayi devrimine koşması, Fransa’nın krallık rejimini yıkıp cumhuriyete geçmesi, Almanya’nın düşünce alanında ortaya koyduğu “üretim” modern döneme geçişin önemli aşamalarıdır. Avrupa’da üç ayrı dilde yaşanan gelişmeler; ekonomik, siyasal ve düşünsel… Modernliğin belirgin iki özelliği seküler ve kapitalist olmasıdır.

Seküler ve Modern
Modern kelimesi ilk olarak beşinci yüzyılda Hıristiyanlığı benimsemiş olan Roma imparatorluğunun pagan olan geçmiş dönemle arasını ayırmak için kullanılmıştır. Hristiyanlaşmış Roma’ya modernus denildi.

Reform hareketleri kilisenin maddi hırslarına karşı biriken tepkiden beslenmiştir bu bakımdan seküler bir yönü vardır. Kilisenin varlıklarına yerel yönetimlerin ve devletin el koyması bu varlıkların daha sonra üretime entegre edilmesi korelasyonu üzerinden kapitalizm için bir koşul öneriyor kitap fakat bu önerme, sıçanın duvarla olan münasebetini akla getiriyor.
Kilisenin (yaptıklarının bedeli olarak) uğradığı itibar kaybı dolayısıyla insanların manevi ufkunda da belli bir kayıp yaşanmıştır. Bunun da etkisiyle yüzlerce yıl itiraza uğramaksızın vaaz edilenler artık sorgulanır hale geldi. Farklı ve yeni şeyler konuşulmaya başlandı. Yerleşik dogmaları yutmaktan vazgeçti insanlar. Bu önemli, yeni bir dönem işte böyle oluşmaya başladı.

Akıl ve Akılcılık
İnsan, bilginin ölçüsü olarak kendini merkeze alabilir; bunu Protagoras’da görürüz. Bütün ortaçağ boyunca ölçü manevi otoriteydi (kilise ne diyorsa o). Yeniçağın eşiğinde insan yeniden kendini merkeze koymaya teşebbüs etti. Şeyleri kendi aklı çerçevesinde tanımlamaya başladı. Akılcılık sözüyle işaret edilen budur.
Deneysel bilgiye kıymet verilmesi neticesinde bilimsel ilerleme mümkün oldu. Batı’yı diğer medeniyetlerden ayıran faktörlerin başında gelen unsurlar akılcılık ve bunun üzerinde yükselen bilimdir.
Weber yeniçağda orta çıkan (yeniçağı ortaya çıkaran) bu topluma rasyonel toplum nitelemesi yapar. Akılcılaşmayla birlikte üretilen toplumsal değerlerin insanda varolan duygu, arzu vb. rasyonel olmayan taleplerini baskı altına alır buna da “demir kafes” adını verir.

PROTESTAN AHLAKI VE DİNİN EKONOMİK İŞLEVLERİ
Protestanlık siyasal ve toplumsal birliğin hem entelektüel ve hem de pratik uygulamalarına yol açan bir gelişmeyle paralel olarak gelişir.
Batı’da gelişen kapitalist girişim sanayileşmeyle birlikte artık toprağa bağlı olmaktan kurtulmuş, insan emeğini belli bir disiplin içinde örgütlemiş ve böylece ekonomik faaliyet insanın hayatını biçimlendirme niteliğini kazanmıştır. Weber’in “kapitalist ruh” derken kastettiği budur.
Weber’e göre, Protestan ahlakı, “öte dünya”ya dair mükafat ya da ceza yerine “bu
dünya”lı bir mükafat ya da ceza beklentilerine yol açmıştır. Bu ahval üzere Weber kapitalist sistemin Protestanlıktan beslendiği tezini dillendirir. Yani ahlakî bir arka planı vardır.

Kalvinizmin Beş İlkesi
Protestanlığın en önemli kollarından olan Kalvinizim, beş temel inanç üzerine bina olur. Bunlar:
1. Dünyayı yaratan ancak işlerinin insanın akıl erdiremeyeceği mutlak bir Tanrı vardır.
2. Her bireyin kurtuluşu ve helakı Tanrı tarafından önceden belirlenmiştir. Kişinin çabaları bu kaderi değiştirmeye yetmez.
3. Tanrı dünyayı kendi şanı için yaratmıştır.
4. İster kurtuluşa ersin isterse de helaka uğramış olsun, kişinin dünyadaki ödevi, Tanrı’nın şanını yüceltecek işler yapmaktır.
5. İnsan için kurtuluş ancak Tanrı’nın merhametiyle mümkündür.

Kalvinistlere göre insanın alacağı mükâfat bu dünyadaki çalışmalarının karşılığı olacaktır. Weber buna “ödev” ahlakı adını verir.

Püriten Ahlak, İslam ve Diğer Dinler
Weber, kapitalizme zemin hazırlayan püriten ahlakın İslam da dahil başka dinlerde ve kültürlerde neden dolayı gelişmediğini araştırır.
Weber’e göre, İslam, dünyayı bir çile yeri olarak görmekten ziyade dünyanın nimetlerinden olabildiğince istifade etmeyi meşru gören bir din olarak değerlendirir.
Weber’in İslam konusundaki yaklaşımı, Doğu’da bir “yokluklar” dizisine yaslanır: Doğu toplumları ve özelde de İslam toprakları, sivil toplumun yokluğu; sermaye birikiminin yokluğu; ticari burjuvazinin gelişmesini sağlayacak kentlerin yokluğu; toplumun hukuki zeminini oluşturacak ve hakları standartlaştıracak akılcı bir hukukun yokluğu…

Durkheim dinin toplumun biraradalığı için yüklendiği işlevlere atıf yapar. Bu çerçevedeki önermeleri soyuttur. Hülasası din, toplumu oluşturur.
Marx’a göre toplumda hayatiyet bulan kültür, din, hukuk ve benzeri zihniyetler ve teşekküller, toplumda üretim ilişkilerini belirleyen maddi bir altyapının tezahürleri olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla Marx, toplumu, bu üretim ilişkilerinin mahiyetinin belirlediği kanısındadır. Doğu toplumlarının ekonomik örgütlenmelerini Asya Tipi Üretim Tarzı terkibiyle kategorize eder. ATÜT, daha feodal dönemden itibaren Batı ile Doğu’yu birbirinden ayırır ve tıpkı Weber’deki gibi toprak üzerindeki güçlü patrimonyal hâkimiyet (Doğu toplumlarında toprak devlete aittir, miras yoluyla sonraki kuşaklara devredilmez, dolayısıyla sermaye birikimi olmaz) nedeniyle Doğu toplumlarında kapitalist üretim biçimine geçilemediğini veya geç geçildiğini varsayar.

Werner Sombart, kapitalizm ile Protestanlık arasındaki Weberci açıklamanın aksine, kapitalizmin, şövalye ahlakının toplumda yol açtığı yozlaşma ve lükse düşkünlük nedeniyle geliştiğini; bu düşkünlüğü karşılayabilmek için üretimin teşvik edildiğini ileri sürer. Weber’in Protestanlıkta bulduğu ekonomik akılcılığın Yahudilerde zaten baştan beri var olduğunu belirterek Protestanlık ile Yahudilik arasında bir ilişki kurar.
---
Din ve Toplum
Editör: Prof. Dr. Yasin Aktay
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın no: 2991
Kasım 2015, Eskişehir

Din ve Toplum: Dinin Toplum ve Diğer Kurumlarla İlişkisi

Dinin Toplum ve Diğer Kurumlarla İlişkisi

18. yüzyılda İngiliz aydınlanma düşünürü D. Hume, dini “korku” ile tanımlıyordu. İnsanın değişik varlıklardan korkması onu, bunların üstesinden gelebilecek bir varlık tasarımına götürmüş ve böylece Tanrı inancı doğmuştur.
Feuerbach’a göre din, insanın kendi sınırlılığını ideal bir varlıkla karşılama eğiliminden doğan bir projeksiyon sistemidir.
Durkheim’a göre din toplumun ürettiği kutsallıktan doğmuştur. Dinin tasarıları, toplumların karakterini temsil eden birer sembolden, Tanrı veya kutsal fikirleri de topluluğun kişileşmesinden başka bir şey değildir.
Marx dini toplumsal şartlardan biri olan ekonomiye bağladı.

Batıda Latince “Religio” kökünden religion (din), bağlanma, korkma anlamlarına gelirken Arapçada din, yargı, yol, ödev, borç karşılıklarında kullanılmaktadır ki İslam’ın ana kaynağı olan Kur’an’da da bu manalarda geçmektedir.

Din ve toplum arasında etkileşim vardır. Zerdüşt dini bir ziraat toplumuna geldiğinden, ekip biçmenin, hayvanlara iyi muamelede bulunmanın önemi üzerinde durmuştur ama aynı dinin Hind kolu, çalışmaksızın Ganj kıyılarında pasif bir düşünme yolunu seçmiştir.
Weber’e göre de dinlerin başlangıçtaki pratikleri bile, dayandıkları hâkim zümreye göre şekil kazanmıştır. Mesela hiyerokrasinin hâkim olduğu yerlerde din, bireysel ruhi tatmine; siyasi makam sahiplerinin egemen olduğu yerlerde şekil ve kuralcılığa bürünmüştür.

Dinler farklı ilkelere göre, ilkel-gelişmiş, evrensel-ulusal, gibi farklı şekillerde sınıflandırılagelmiştir. Bu sınıflamaların en önemlilerinden birisi dinleri beşerî ve ilahi dinler olarak ayıran sınıflamadır. Beşerî dinler toplumların zamanla kendi şartları içinde oluşturdukları dinlerdir. İlahi dinler ise toplumüstü vahiy gibi bir kaynağa dayalı dinlerdir.

DİNİN DİĞER SOSYAL OLGU VE OLUŞUMLARLA İLİŞKİSİ
Sosyal aktörler: sosyal kişiler, gruplar/örgütler ve kurumlar/kuruluşlardır. Kültürel olması bakımından din, şüphesiz kurumsal olgularla daha bir yakından ilgili olmuştur.
Bireysel ve sosyal davranışlarımız belli aşamalardan geçerek gerçekleşmektedir. Sıradüzeni soyuttan somuta, değerler, normlar, kurumlar ve nihayet eylemler zincirinden oluşmaktadır.
Ahlak, eyleme yüklenen değerlerle ilgilidir. Dini dayanak gösterilerek önerilen eylemlerin etki gücü de fazla olur. Hiçbir kurum dinin meşruiyet sağlayıp içselleştirme işlevini yerine getiremez.
Dinlere dayanan, İslam hukuku (Fıkıh), Hristiyan hukuku (Credo), Yahudi hukuku (Talmut) gibi sırf dinî hukuklar vardır. Ahlaki ve hukuksal, normların önemli bir kısmı bizzat dinden doğmuş veya ondan ilham almıştır.

DİNİN KURUMLARLA GENEL İLİŞKİSİ
Günlük dilde genellikle kurumsal bir işlevi yerine getiren “kuruluş”lara kurum denmektedir. Sosyoloji açısından ise kurum kültürün bir kısmıdır, insanların yaşam tarzlarının örüntüleşmiş bir parçasıdır.
Kurumlar, gurup ve örgütlerle karıştırılabilir. Gurup her şeyden önce bir insan birlikteliğine tekabül eder ve dolayısıyla somut bir varlığa sahiptir. Örgüt ise bir gurubun belli bir kategorisiyle ilgili rollerinin yönetmelik, tesis, teknik, vb. gibi maddi bir dayanağa bağlı olarak düzenlenmesidir. Kurum ise süreklilik kazanmış ilişki sistemleri, davranış örüntüleridir.
Kurumların başlıca işlevleri
Kurumlar insan değirmenleri gibi çalışır. Toplumun belli bir karaktere ulaşması kurumlar yoluyla mümkündür ve bireyler, içine doğdukları toplumda belirli davranışları bu kurumlar aracılığıyla öğrenirler.
Her toplumda asgari bir düzey/seviye gözlenir. Bu seviyenin artı veya eksi yönündeki davranışlar yine toplumsal kurumlar yoluyla engellenir. Bu engelleme olumlu olabileceği gibi olumsuz da olabilmektedir. Zira toplumsal müşterek kendi devamlılığını gözetir.

Sosyoloji, kurumları temel kurumlar ve yardımcı kurumlar olarak ikiye ayırır. Temel kurumlar: insan soyunu sürdürme, fiziksel varlığını sürdürme, aşkınla bağ kurma, düzen sağlama, bireyi topluma uyarlamadır. Bu işlevleri yerine getiren kurumlar: aile, ekonomi, din, siyaset ve eğitim kurumlarıdır.

AİLE VE DİN
Aile ile din arasında sıkı bir ilişki var; politeist dönemlerde aile yapısı inanışlara şekil veriyordu. Yüksek tipli dinlerde ise inanış aileyi şekillendirmektedir.
Dinin, kandaş ve çekirdek, iki aile tipinden kandaş aileye daha yakın durduğu söylenebilir. Çünkü törenselliği, toplulukla yapılan ritüellere daha müsaittir. Nikâh, düğün, doğum, sünnet ve ölüm gibi pek çok olgu içerisinde dini motifler vardır hatta bazıları dini kurallara göre yapılır.
Tek Tanrılı din mesajı ulaşmamış bu toplumlarda aile, kendi yapısına uygun bir kült oluşturmuş, buna uygun bir din geliştirmiştir.

EKONOMİ KURUMU VE DİN
Ekonomik olarak insanlar, üretir, tüketir ve dağıtırlar. Dünden bugüne toplumlarda bu eylemlerin kendilerine özgü az çok farklılık arz eden kalıpları vardır. Ekonomiyi sosyolojik kılan da bu toplumsal bağlantıdır.
Ekonomik davranış altta belli ahlaki tasarımlara dayanır. Weber bu konuyu çokça eşelemiş ekonomik tarz ve modelleri belirleyip yönlendiren en önemli dinamiklerden birisinin, ahlakın ekonomi alanındaki şekli olan “iktisat ahlakı” olduğunu göstermiştir. Dinin ahlaki ilkeleri toplumdaki ekonomik şartlarla birleşerek bir tutum ahlakı oluşturmaktadır. Weber’e göre modern kültürün biricik ekonomik modeli olan kapitalizm dinin Protestan yorumu olan, Allah için çok çalışma ama israf etmeme ilkeleri arasında toplanan servet ile doğmuştur.
Dinin ekonomik tüketim kalıpları üzerinde de önemli bir etkisi vardır. Yiyecek diyetleri ve yasakları, bu kapsamdaki ürünlerin ekonominin dışında kalmasını sağlayabilir. Ekonominin de din üzerinde etkili olduğunu göz ardı etmeyelim, Weber’in önermesini tersten okumak da mümkündür: kapitalim, Protestanlığı doğurmuştur.

SİYASET VE DİN
Siyasetin temel işlevi yönetim işlerinin yürütülerek kamu düzeninin sağlanmasıdır. “Siyaset”, Arapça kökenli bir kelimedir ve sözlük karşılığı eğitmek, yetiştirmek, düzenlemek anlamlarına gelir (Ölüm cezalarının infaz edildiği yere de siyaset denir). Sözcüğün Batı dillerindeki karşılığı politikadır ve Grekçe şehir yönetimi, kamu düzeni anlamlarına gelen “police”den türetilmiştir.
Dini çevreler, en azından bu dünyada daha rahat hareket edebilme bakımından güçten bir pay almak için siyasete, siyaset ise kendisi için mutlak ihtiyaç duyduğu meşruiyeti elde edebilmek için dine yönelmiş ve böylece arada zorunlu bir ilişki doğmuştur. Günümüzde din, siyaset için rant/oy kaynağı, siyaset ise dini görünümlü cemaatler için maddiyat kaynağıdır.

EĞİTİM KURUMU VE DİN
Eğitim gayriresmî olarak evde ve genel kültür olarak çevrede, resmî olarak da toplumun karmaşık eğitimsel düzenlemelerinde gerçekleştirilen sistemli bir sosyalizasyon sürecidir.
Eğitim olgusunun üç temel özelliği:
A-Eğiten ve eğitilen ayrımı.
B- Planlı ve bilinçli olması.
C- Toplumsal oluşu.

Eğitimin sosyalliğinin en belirgin görüntülerinden birisi onun öğrenilip aktarılabilir ve değişebilir olmasıdır. Değişme toplum bağlantılı olarak eğitimin en önemli niteliklerinden birisidir.

Eğitim dinin doğasında vardır. Özellikle yüksek tipli dinlerin en önemli olgularından birisi olan vahy bir bilgilendirme ve davranış kazandırma sürecidir.

---
Din ve Toplum
Editör: Prof. Dr. Yasin Aktay
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın no: 2991
Kasım 2015, Eskişehir