21 Mayıs 2022 Cumartesi

Pamela Cooper - John Fowles'un Eserleri - Notlar

Pamela Cooper - John Fowles'un Kurgu Eserleri - Notlar

Güç, Yaratıcılık, Kadınlık

Fictions of John Fowles, Power, Creativity, Femininity, University of Ottawa Press, 1991

 


Önsöz

(Linda Hutcheon)

 

Fowles edebiyatı genellikle "varoluşsal özgürlük" ve liberal hümanizm üzerinden okunur. Pamela Cooper ise bu iyimser söylemi tersine çevirerek metinlerin karanlık alt yüzünü, yani güç, manipülasyon ve kontrol mekanizmalarını açığa çıkarır.

Fowles’un başarısı; geleneksel liberal hümanist değerler (etik sorumluluk, bireysel yaratıcılık) ile postmodern anlatı tekniklerini (sınıf, cinsiyet, metinlerarasılık, açık uçlu sonlar) birleştirmesinden kaynaklanır.

 

Fowles’un romanlarındaki kadınlar (örneğin Fransız Teğmenin Kadını’ndaki Sarah Woodruff) görünüşte güçlü, bağımsız ve özgür gibi sunulsa da, anlatı teknikleri ve olay örgüsü vasıtasıyla yeniden sınırlandırılırlar.

 

Kadın karakterlerin yaratıcı potansiyelleri yalnızca "kadınsı içgüdüsel alana" indirgenir; sesleri kısılır. Kadın, yaratıcı bir özne değil; erkeğin sanatsal üretimi için edilgen bir ilham nesnesi (model) durumuna düşürülür. Tam ve olgun yaratıcı güç nihayetinde yine erkek karakterlere/yazara atfedilir.

 

Cooper’ın tezine göre 1974 yapımı Abanoz Kulesi, Fowles kurgusunda yeni fikirlerin ve radikal dönüşümlerin gerçekleşebileceği bir "atılım anı"dır.

Ancak Fowles bu radikal meydan okumayı tam olarak sürdürememiş; 1974 sonrası romanlarında daha güvenli, tanıdık ve geleneksel edebi alanlara geri çekilmiştir.

 

Pamela Cooper'ın Fowles edebiyatı üzerinden yürüttüğü bu "görünürdeki özgürlükçü söylemin altındaki güç ilişkilerini ve otorite biçimlerini açığa çıkarma" çabası, edebiyat kuramının ötesinde sosyolojik ve tarihsel çözümlemeler için de ufuk açıcı bir metodolojidir.

…

 

Giriş

Fowles’un romanları (Koleksiyoncu’daki Clegg-Miranda çatışmasından Büyücü’deki Conchis-Nick ilişkisine kadar) hep bir güç mücadelesini barındırır. Conchis gibi sadist/aydınlanmış despot figürler, Fowles kurgusunun tipik güç odaklarıdır.

 

Yazar, yarattığı karakterler üzerinde bir tiran/diktatör gibi otorite kurar. Anlatısal kapanışın (finalin) reddedilmesi (Fransız Teğmenin Kadını, Bulut), Fowles'un bu otoriter yazar gücünü (mücbir sebep) sözde teslim edip karakterlerine ve okuyucusuna alan açma çabasıdır.

 

Sarah Woodruff (Fransız Teğmenin Kadını) veya Rebecca Hocknell (Kurtçuk / A Maggot) gibi kadınlar dönemin dar kalıplarına başkaldırıyor gibi görünse de; Fowles bir yazar olarak onları tam anlamıyla özgürleştirmez. Onları kurtarırken arka planda başka kategorilerle yeniden sınırlandırır ve pasifleştirir.

 

Fowles, akademisyenlere ve edebiyat kritiğine karşı sert duruşuyla bilinir ("İngiliz Edebiyatı profesörlerinin denize atılmasını isterim"). Ancak bir sanatçı olarak yaşlandıkça kendisi de ister istemez geçmiş eserleri değerlendiren bir "eleştirmen" rolüne bürünür.

 

Fransız Teğmenin Kadını’ndaki Sarah taşradaki cezalandırıcı ve dindar Bayan Poulteney'nin sekreteri/hizmetçisi iken; Londra'da Bohem sanatçı D. G. Rossetti'nin modeli ve asistanı olur. Bir "efendi" değişmiştir ancak hapsedilme biçimi değişmemiştir.

Sarah ve Isobel gibi karakterler potansiyel birer anlatıcı/sanatçı adayı olarak yola çıkarlar; ancak anlatı ilerledikçe yaratıcılıkları ellerinden alınarak birer "sanat ilhamı/malzemesi" veya "cinsel arzu nesnesi" konumuna indirgenirler.

 

Fowles'un dünyasında resim veya edebiyat öğrencisi olan kadınlar vardır (Miranda, Diana, Sarah, Isobel); fakat tam teşekküllü, "büyücü/usta" niteliğindeki olgun sanatçı figürü daima erkektir.

 

Fowles'a göre kadınsı güç; eyleme geçen, şekil veren veya dille ifade edilen bir güç değildir. Kadın, erkeğin ilham alacağı "biçimsiz bir ham madde", "sessiz bir gizem" veya "pasif bir varoluş" olarak tanımlanır. Kadının dili kullanma beceriksizliği, erkek yazarın metinsel üstünlüğünü garanti altına alır.

 

Fowles metinlerinde kadınlar sıklıkla tablolardaki ve fotoğraflardaki figürlerle özdeşleştirilir (Büyücü'deki Julie'nin Renoir/Goya kadınlarına benzetilmesi, Abanoz Kule'deki Diana'nın Gauguin veya Manet figürü yapılması).

 

Kadın bir "sanat nesnesi" olarak dondurulur ve erkek sanatçının röntgenci (voyeuristic) ve denetleyici bakışına tabi kılınır.

 

Abanoz Kule (The Ebony Tower): Fowles bu eserde postmodernizmin "anlatının ve kurgunun ölümü" tehdidiyle doğrudan yüzleşmiş; ancak sonraki romanlarında (Daniel Martin, Mantissa, Kurtçuk) bu radikal yoldan geri dönerek daha güvenli/tematik zeminleri yeniden işlemeyi tercih etmiştir.

…

 

Koleksiyoncu

Fowles'un yayımlanan ilk romanı olan Koleksiyoncu (1963), yazarın tüm külliyatında merkezi bir yer tutan güç, yaratıcılık ve cinsiyet konularına anlamlı bir giriş sağlar. Eser, 1950'lerin kurgusal eğilimlerini polisiye, gerilim ve Gotik roman ögeleriyle birleştirir.

 

Koleksiyoncu, Fowles’un daha sonraki eserlerinde (Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını) inceleteceği incelikli güç biçimlerine kıyasla gücü; fiziksel kaba kuvvet, hapsetme ve tiranlık olarak en doğrudan haliyle ele alır.

 

Clegg'in Miranda'yı hapsettiği Fosters evi ve bodrum katı; gizemden, güzellikten ve hayal gücünden tamamen arındırılmış, "sıradanlığın ve kötülüğün" hüküm sürdüğü bir alandır.

 

Roman, Kingsley Amis (Şanslı Jim) ve Alan Sillitoe (Cumartesi Gecesi ve Pazar Sabahı) gibi yazarların işlediği işçi sınıfı ve eğitimli üst-orta sınıf arasındaki gerilimi dramatize eder.

 

Fowles, James Dean tarzı "yanlış anlaşılan, kendini ifade edemeyen asil proleter/isyan eden genç" figürüne karşı çıkar. Clegg, asil bir öfkeye değil; sessiz, titiz, bencil ve bürokratik bir kötülük kapasitesine sahiptir. Peter Conradi'nin deyimiyle Clegg, "Leonard Bast’ın cazibesiz büyük yeğenidir."

 

Canlı kelebekleri iğneleyip dondurmak gibi, Clegg de Miranda’yı canlı bir birey olarak deneyimlemek yerine onu durağanlaştırmak, nesneleştirmek ve "sahip olmak" ister.

 

Clegg’in kamerasını kullanarak Miranda’nın elbiseli ve çıplak resimlerini çekmesi, kaba gücün ve pornografik nesneleştirmenin zirvesidir. Fotoğraf makinesi, canlı olanı "öldüren" ve parçalayan (yüzü kesilmiş fotoğraflar, bağlı eller) erotik bir işkence aletine dönüşür.

 

Roman pornografiyi otoerotik, tekbenci ve edilgen güç arayışı olarak konumlandırır. Clegg'in dili, Miranda'nın öznelliğini tüketme eğilimindedir. Metinde dilbilgisi atlamalarıyla "ben"den "biz"e geçiş yaparak Miranda'yı kendi zihninin bir işlevi haline getirir. Dil, Clegg için nesneleri ve geçmişi yapay olarak koruyan bir "mumyalama sıvısı" işlevi görür. Clegg romanın sonunda yeni kurbanı Marian'ı planlarken "Marian hakkında henüz karar vermedim... Bu sefer aşk olmayacak, sadece ilgi ve karşılaştırma için olacak... Elbette kimin patron olduğunu ve ne beklediğimi en baştan açıkça belirtirdim" diyerek erotik fantezisini dairesel bir döngüde tekrarlamaya hazırlanır. Yapısal olarak Clegg'in anlatısı Miranda'nın günlüğünü kelimenin tam anlamıyla çevreler ve hapseder.

 

Miranda’nın gözünde Clegg "sanat bilmeyen, hasta, dar kafalı bir zindan bekçisi" iken, akıl hocası ressam G.P. (George Paston) "yaratıcı, hayati ve özgürleştirici" bir sanatçıdır.

Clegg kadını fiziken kilit altına alarak pasifleştirir.

G.P. ise entelektüel, cinsel ve psikolojik baskıyla kadının yaratıcılığını sınırlandırır, onu bir "malzeme/nesne" olarak kullanır ("aşk sanatı", kadınları baştan çıkarma, cinsel manipülasyon).

Miranda, Clegg’in tutsağıdır ancak ruhen de G.P.’nin fikirlerine bağımlıdır. İdealist ve toyluğu nedeniyle G.P.’nin yıkıcı, sado-mazoşist yönlerini göremez; bir koleksiyoncudan kaçıp bir diğerinin zihinsel ağına düşer.

 

Miranda’nın ölümü, yazar Fowles tarafından uygulanan bir anlatı kontrolüdür. Miranda ölerek, akıl hocası G.P.’nin veya yazarın erkek egemen yaratıcı otoritesine rakip olabilecek olgun bir kadın sanatçıya dönüşmekten alıkonur; ebedi bir "öğrenci/pasif ilham kaynağı" olarak dondurulur.

 

Büyücü

Yayımlanan ikinci romanı (1966) olsa da aslında Büyücü, Fowles'un ilk kurguladığı ve yazmaya başladığı (1952-53) eserdir.

 

Fowles'un sonraki eserlerinde (Koleksiyoncu, Fransız Teğmenin Kadını, Abanoz Kulesi, Daniel Martin) işleyeceği temel temalar, motifler, ulaşılamayan prenses/kadın ve büyücü figürleri ilk kez burada şekillenmiştir.

Romanın 1966 ilk baskısı ve yazarın 1977'de yayımladığı gözden geçirilmiş versiyonu bulunmaktadır.

 

Nicholas Urfe, Fowles kurgusundaki duygusal olgunlaşmamışlığa sahip sıradan orta sınıf erkeğin ("Sıradan Adam") ilk tam örneğidir.

Nicholas, hayatı ve kendi deneyimlerini edebiyat üzerinden anlamlandıran, gerçeklikten kaçıp estetiğe sığınan "narsist bir okuyucu" ve aktördür.

 

Büyücü, Koleksiyoncu'daki kapalı alan temasını Phraxos adası ve Bourani mülkü üzerinden yeniden yapılandırır. Bourani'de gizemli büyücü Maurice Conchis, sanatsal ve ontolojik oyunların orkestratörüdür.

 

Nick'in adadaki eğitimi metin parçalarıyla (Eliot, Auden, Pound) başlar. Eliot'ın "Little Gidding" dizeleri ("Keşiften vazgeçmeyeceğiz / Ve tüm keşiflerimizin sonu / Başladığımız yere varmak olacak...") romanın dairesel yapısını ve Nick'in dönüşünü müjdeler. Bourani olayları, Conchis tarafından kurgulanan tiyatral bir "maske" veya yazılı metindir. Nick hem kurgunun içindeki bir okuyucu hem de yaşadıklarını metne döken anlatıcı/yazardır.

 

Bourani tiyatrosunun sonunda Conchis ve ekibinin ortadan kaybolması, yazarın baskıcı kontrolünden vazgeçerek karakterlerini özgür bırakması ilkesini simgeler.

Nick, Alison'a yöneldiğini iddia etse de Jojo ve Alison'a karşı indirgemeci, küçümseyici tutumlarını sürdürür; hatasını "Alison'dan ihtiyacım olan rolü onun gerçek benliğine dayatmaktı" diyerek kabul eder ancak ders çıkaramaz.

 

Nick, kadınları kendi erotik fantezilerine göre yeniden biçimlendirir. Ulaşılamaz idealize kadın Julie Holmes ile ulaşılabilir fiziksel gerçeklik Alison Kelly arasında salınır. Alison'ı "İngiltere'nin Helicon'u" ve "Havva" göndermeleriyle estetize edip mitolojikleştirerek araçsallaştırır. Julie ise Conchis'in kurguladığı zehirden arındırma sahnesinde Goya'nın Çıplak Maja (la maja desnuda) tablosu gibi canlı bir sanat eseri olarak sunulur.

Fowles’ın ilk romanı Koleksiyoncu’daki zihniyet burada daha incelikli bir biçimde tekrarlanır. Koleksiyoncu’daki Clegg, Miranda’yı nasıl hapsedip pornografik anti-sanatının nesnesi haline getirdiyse; Nick ve Conchis de kadınları (örneğin Goya'nın Çıplak Maja tablosunun canlandırıldığı sahnede Julie'yi) dondurulmuş, pasif birer estetik nesneye dönüştürür.

Romanda kadınlar sanatın esnek malzemesi ve tefekkür nesnesi (art object) olarak konumlandırılır; bağımsız bir kadın sanatçı figürüne yer verilmez.

Erkeğin kendi imajında yarattığı ve kontrol etmek istediği kadın, aslında narsisistik bir arzulama (onanizm) aracından ibarettir.

 

Büyücü, bir gelişim romanı olma iddiasındadır; ancak Nick'in ahlaki ve duygusal olarak yerinde sayması (hatta gerilemesi) romanı bir ilerleme sürecinden ziyade anlatısal bir "durağanlığa" hapseder.

Nick, bir insan olarak ahlaken olgunlaşmak yerine bir yazar/anlatıcı olarak inatçılığı seçer. Conchis’in dili aşan "sözsüz kurgusunu" (Bourani’deki tiyatroyu) kelimelere döküp bir romana dönüştürerek, kendisini tiranlaştıran "büyücüyü" bir kitabın sayfaları arasına hapseder.

 

Bourani deneyiminden geçen adamlar arasında gerçekten değişmiş görünen tek kişi Leverrier'dir. O, deneyimi hakkında konuşmayı veya yazmayı reddederek dili ve açıklamayı reddeder; böylece bilgiyi teolojik/gizemli bir boyutta yaşar.

 

Nick'in Bourani deneyimini yazarak kitaba dönüştürmesi, sanatsal "babası" Conchis'e karşı bir başkaldırı ve intikam eylemidir. Conchis romanı dilden ve kitaplardan kurtarmaya çalışırken, Nick onu sözcüklerin içine hapsederek kurgusallaştırır. Böylece her yazma eylemi bir yeniden yazma ve Oedipal bir güç mücadelesidir.

 

Romanın sonunda Conchis ve ekibinin ortadan kaybolması ("tiyatronun boşalması"), Tanrı'nın veya ahlaki açıdan sorumlu yazarın dünyayı/metni kendi haline bırakarak insanlara/karakterlere özgürlük alanı açmasını simgeler. Sanatçı/büyücü, tıpkı Cheshire Kedisi gibi geride sadece "kaybolan bir gülümseme" bırakarak bedensizleşir.

 

Fransız Teğmen'in Kadını

Fowles bu romanında Viktorya dönemi roman geleneklerini ve her şeyi bilen yazar-tanrı illüzyonunu açıkça yıkar. Ünlü 13. Bölüm'de anlatıcı doğrudan araya girerek: "Anlattığım bu hikaye tamamen hayal ürünü. Yarattığım bu karakterler hiçbir zaman kendi zihnimin dışında var olmadı" der. Anlatıcı, "Romancı hâlâ bir tanrıdır, çünkü o yaratır... değişen şey, artık her şeyi bilen ve hükmeden Viktorya dönemi imajının tanrıları olmamız değil, ilk prensibimiz otorite değil özgürlük olan yeni teolojik imajda olmamızdır" diyerek Viktorya romanını 20. yüzyıl postmodernist bilinciyle yeniden değerlendirir. Anlatıcı hem 19. hem de 20. yüzyıla bakan "Janus yüzlü" bir tarihsel merkezdir.

 

Sarah Woodruff, kendi otobiyografisini kurgulayan yetenekli bir anlatı sanatçısı olarak ortaya çıkar. Charles'ı kendi kurguladığı senaryonun oyuncusu haline getirir. Ancak romanın üstkurmaca yapısı, Sarah'nın bu yaratıcı gücünü kısıtlar. Anlatıcı Sarah'nın gizemini vurgularken onun kurgusal bir yapı olduğunu sık sık hatırlatarak kadın kahramanın yaratıcı otoritesini üst anlatıcının denetimi altına sokar.

 

Bölüm'de Sarah, Charles'a Yamaçaltı'ndaki "yeşil amfitiyatro"da Varguennes hikayesini anlatır. Kendisini ritüel olarak "Ben Fransız Teğmenin Fahişesiyim" diyerek yeniden adlandırır. Bu anlatım bir baştan çıkarma ve Charles'ı Varguennes rolüne davet etme eylemidir. Exeter'deki karşılaşmada hikayesiyle cinsel eylemi tamamlar.

 

Sarah romanın sonunda Rossetti'nin bohem evinde ortaya çıkar ancak artık bir anlatı yaratıcısı değil, "Ben onun katibiyim. Onun asistanı... Benim deham yok" diyerek ressamın hizmetkarı ve ilham perisidir. Sanatçı olma yetkisinden vazgeçerek Ön-Rafaelci (Pre-Raphaelite) kadın idealine (Blessed Damozel) ve resimsel bir nesneye dönüştürülür.

 

Fowles; Hardy, Tennyson, Darwin, Marx gibi dönemin yazar ve düşünürlerinden yaptığı bol alıntılarla 19. yüzyıl entelektüel tarihini kendi yaratıcı metnine dönüştürür. On dokuzuncu yüzyıl Viktorya dönemi romanı, Fowles için bir tür "lapsarian öncesi masumiyet alanı" (domaine) olarak işler.

 

Abanoz Kule

Fowles, Abanoz Kule’yi ana eserlerinden bağımsız tuhaf bir kısa öykü deneyi olarak değil; önceki kitaplarındaki temaların (Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını) ve anlatı yöntemlerinin bir varyasyonu/devamı olarak görür.

Metindeki "Ucube" Anne karakterinin Büyücü romanını okuyup "astroloji saçmalığı" diyerek kenara atması, Fowles'ın kendi eserine yaptığı ironik ve bilinçli bir göndermedir.

 

Fowles, düzyazı anlatının ve kurgunun kökenini ortaçağ romantizminde (Kelt folkloru, Britanya Meselesi / Matter of Britain) görür.

Fowles bir yandan İngiliz roman geleneğinin özünün "gerçekçilik" olduğunu savunurken, diğer yandan kaçışçı, mitik ve gerçeklikten uzak ortaçağ romantizmine büyük bir hayranlık duyar. Bu durum, Fowles kurgusundaki temel bir felsefi bölünmüşlüğü/paradoksu ele verir.

Fowles, Marie de France’ın tekniklerini "saflık" ve "ilkel" olarak nitelendirerek üstü kapalı bir küçümseme sergiler; ancak akademisyenler Marie de France'ın anlatısındaki incelik ve sofistike yapıyı savunarak Fowles'ın bu yaklaşımını eleştirir.

Fowles, tarihteki güçlü kadın sanatçı (Marie de France) figürünü bir tercüme ve kurgusal çerçeveleme hamlesiyle tıpkı öykülerindeki kadın karakterler (Diana, Miranda, Sarah) gibi bir ilham perisine/aracıya dönüştürür. Sanatsal şekillendirme gücünü kadından alıp tekrar erkek yazara aktarır.

 

Fowles’ın diğer büyücü/sanatçı figürlerinin (Conchis, G.P.) aksine Henry Breasley sözlü ifadede beceriksizdir. Dilden, teoriden ve entelektüel çözümlemelerden kaçınır. Sanatını ilkel, içgüdüsel ve bilinçaltı/pagan kaynaklardan besler.

 

David, dili akıcı kullanan bir eleştirmen ve soyut ressamdır. Ancak Breasley onu "yüreksiz bir söz çarpıtıcısı" olarak görür. David’in soyut ve uysal sanatı, gerçek deneyimden ve tutkudan yoksundur.

 

Fransız Teğmenin Kadını’ndaki Sarah Woodruff’un dilden uzak içgüdüselliği onu yalnızca bir "sanat nesnesi/ilham perisi" yaparken; Breasley’nin benzer içgüdüselliği onu büyük bir "sanatçı" yapar. Aradaki bu fark, Fowles'ın dünyasında yaratıcı otoritenin erkekliğe özgü bir ayrıcalık olarak kurgulanmasından kaynaklanır.

 

Diana hem iffetli "Diana" hem de cinsel bir meta olan "Fare"dir. O, tıpkı Eliduc’teki gelincik gibi, erkeğin sanatsal dönüşümü için var olan bir aracıdır.

 

Breasley için gerçeklik "bir çift meme ve am"dan ibarettir. Kadın bedeni, sanatın üzerine inşa edildiği hammadde ve somut gerçekliktir.

Metindeki kadınlar (Diana, Anne, Beth) sürekli Uccello, Gauguin, Goya, Chardin veya Pisanello tablolarının içine yerleştirilerek kurgulanır. Kadınlar kendi öznellikleriyle değil, erkek sanatçıların ve anlatıcının onları dönüştürdüğü yaşayan başyapıtlar olarak var olurlar.

 

David Williams, Kelt ormanına (Broceliande / Paimpont) gelen gezgin bir şövalye gibidir. Önüne çıkan sanatsal ve cinsel sınavı (Diana ile tutkulu bir kaçamak yapma ve güvenli burjuva hayatından/sanatından sıyrılma şansı) başaramaz.

David’in başarısızlığı sadece cinsel bir yetersizlik değil; estetik ve varoluşsal bir korkaklıktır. O, abanoz kulesinin (güvenli soyutlamasının ve konforunun) içinde kalmayı seçmiştir.

 

Öykü, hem makro düzeyde Marie de France’ın Eliduc’ünü hem de mikro düzeyde Manet’nin Çimlerde Öğle Yemeği (L'Édouard Manet's Le Déjeuner sur l'herbe) tablosunu edebi/görsel bir ortamda bilinçli olarak yeniden kurgular (mise en abyme).

Manet’nin tablosu Raphael’in Paris’in Yargısı eserine (Marcantonio gravürü üzerinden) dayanır. Fowles da benzer bir zincir kurarak ortaçağ romantizmini (Marie de France), 19. yüzyıl Empresyonizmini (Manet) ve 20. yüzyıl varoluşçuluğunu üst üste bindirir.

 

"Zavallı Koko"

Anlatıcı (Peacock biyografi yazarı), kendisini kelimelerin koruyucusu olarak tanıtsa da dille olan ilişkisi saygıya değil, saldırganlığa ve güç arzusuna dayanır.

Hırsızın (eylem adamının) elindeki kitapsal emeği yakması, eylemin göz alıcı belagatine karşı sözün yenilgisidir. Ancak anlatıcı, bu yenilgiyi eylem adamını "kendi hırsızım", "isyankar gençliğim" diyerek metinsel/dilsel olarak sahiplenip metne dökerek intikamcı bir edebi zafere dönüştürür.

Bu durum, eleştiri eyleminin doğası gereği yaratımı/eylemi kontrol altına alma, mülk edinme ve manipüle etme arzusu taşıdığını gösterir.

 

Muamma / Enigma

Öykü, klasik bir polisiye/kayıp vakası belgeseli gibi başlar (akılcı, tümevarımsal dedektif zihniyetini temsil eden Mike Jennings).

Yetişmekte olan kadın romancı Isobel Dodgson’ın devreye girmesiyle analitik yaklaşım yerini estetik/lirik bir hayal gücüne bırakır. Isobel, kaybolma olayına mantıksal bir vaka olarak değil, kurgusal/estetik bir metin olarak yaklaşır ("Hepimizin bir romanda olduğunu varsayalım...").

 

Isobel (tıpkı Marie de France gibi), olayı lirik bir dönüştürme gücüyle çözer; ancak anlatı ilerledikçe Isobel'in yaratıcı/okuyucu gücü gölgelenir ve cinselliği/aşkı ön plana çıkarılır.

Isobel, "Her şey kurgudur" derken Fowles’ın kukla iplerini açık eder. Yaratıcı kadın figürü, Fowles’ın baskın yazar otoritesi tarafından sömürgeleştirilir ve bir "yazar/sanatçı" olmaktan çok "aşka/metrese" dönüştürülür.

 

"Bulut" (The Cloud)

Cildin son öyküsü "Bulut", "Abanoz Kule"deki bütünlüğün ve lirik atmosferin karanlık bir parodisidir.

Öykü; yalıçapkını, balıkçı, çorak arazi coğrafyası, kuraklık ve iletişim bozukluğu gibi motiflerle T.S. Eliot’ın Çorak Ülke eserine ve Balıkçı Kral mitine yoğun göndermeler yapar.

Şair kocasını kaybetmiş olan Catherine, parçalanmış bilincin, anlamsızlığın ve yapısökümün simgesidir. Catherine kurgunun işlevsizleştiğini söyler: "Kirlilik, enerji, nüfus... Kurgunun ölümü; ve yüksek zaman da". Öykünün sonunda Catherine metinden tamamen kaybolarak bir buluta dönüşür; bu durum abanoz kulenin yerini bir "kara deliğin" almasını simgeler.

 

Sonuç - Daniel Martin, Mantissa, Kurtçuk

Daniel Martin

Abanoz Kulesi (özellikle "Bulut" öyküsü), dilin anlamı ifade etme yetisinden şüphe duyan, postmodern parçalanmayı ve kurgunun ölümünü araştıran bir metindir. Daniel Martin ise bu parçalanmayı reddeder; gösterge ile gönderge arasındaki kopukluğu iyileştirmeye ve "tam görüş" (full sight) ya da bütünlük ilkesini benimsemeye çalışır.

 

Roman, Dan’in geçmişi (İngiltere), bugünü (Amerika) ve geleceği arasında gidip gelen parçalı anlatılarla (pointillism) başlasa da, zamanla sürdürülebilir bir anlatı sesine ve tutarlı bir bütüne kavuşur.

 

Roman dairesel bir yapıya sahiptir. Dan’in yazmayı öngördüğü romanın son cümlesi, eldeki romanın ilk cümlesi haline gelir. Anlatı, kimliğin keşfi ile yaratıcı kökenlere dönüşü eşzamanlı gerçekleştirir.

 

Geleneksel Bildungsroman geleceğe ve ilerlemeye odaklanırken, Daniel Martin geleceğe değil geçmişe, kökenlere ve çocukluğa/ergenliğe geri çekilmeyi esas alır.

 

Jane, Dan için politik/gerçeklik takıntılı bir kadından ziyade arketipsel bir simgedir (Tanrıça Isis, kayıp anne imgesi, rahme dairesel dönüş). Dan'in Jane ile Mısır'da (kazı ve mezardan çıkarma simgeselliğiyle) yeniden bir araya gelmesi, erotik ve yaratıcı dirilişi temsil eder.

 

Dan, gerçek babası ve akademik "baba-vekili" Anthony Mallory'yi anlatı yoluyla aşar/yenilgiye uğratır. Georg Lukács ve Walter Scott göndermeleriyle kendisini büyük gerçekçi gelenekle eşitleyip yüceltir.

 

Dan, kaybettiği aşkı ve arketipsel annesini bularak "Düşüş"teki yarığı kapatır. Yazar/anlatıcı olarak Dan, Eden'i (Cenneti) simgesel olarak restore eden ve "kurgunun ölümünü" dirilişle aşan bir tür yaratıcı figürüne/tanrıya dönüşür.

 

Mantissa

Daniel Martin’in tanımlanabilir insani ve sosyo-politik gerçekliğinin aksine Mantis, tamamen Miles Green’in zihninde/beyninde geçen, dış dünyayı tamamen dışlayan klostrofobik bir "zihinsel/erotik fantezi" (psikomaki) olarak kurgulanmıştır.

 

Fowles, cinselliği (özellikle kadın cinselliğini) aşırı zekâya ve soyutlamaya karşı bir panzehir olarak görse de, Mantis’te tuhaf bir biçimde "kafadaki seks"i (entelektüel mastürbasyonu) işler.

 

Miles, akademisyenlerin ve eleştirmenlerin yorum yükünden muaf, yazılmamış, tamamlanamaz ve sözcüksüz bir "Yazılamaz Metin" üretme peşindedir. Ancak bu durum ontolojik bir imkânsızlıktır; çünkü yazılmamış metin yalnızca fantezide var olabilir.

 

Sanatçının ilham perisi olan Erato, dille doğrudan ilişkisi olmayan, sanatsal/dilsel yeterlilikten yoksun, klişelerle konuşan ve tamamen Miles’ın fantezilerine hizmet eden nesneleştirilmiş bir figürdür.

 

Erato'nun Odyssey’i (Odysseia) kendisinin yazdığını iddia etmesi gibi sahte kadın yazarlık teşebbüsleri, Miles’ın (ve yazarın) eril egosunu tatmin eden alaycı birer "sahte bağımsızlık" gösterisidir.

 

Eser, Fowles'un önceki eserlerindeki "kadın yanlısı" tutumun aksine, kadını cinselliğe ve araçsallığa indirgeyen örtük/açık kadın düşmanlığını (görünürde geyşa fantezisi/Japon kadın imgesiyle) açığa çıkarır. Bu yönüyle Miles Green, Koleksiyoncu’daki Frederick Clegg'in pornografik sıradanlığına tehlikeli biçimde yaklaşır.

 

Mantis, Fransız Teğmen’in Kadını veya Abanoz Kulesi’ndeki dinamizmden yoksundur; Fowles'un kendi fikirlerini geri dönüştürdüğü, kendini taklit ettiği ve bir tür "yazma yorgunluğu" sergilediği bir eserdir.

 

Romanın sonundaki mekanik guguklu saat (Flann O'Brien göndermesi), dış gerçekliğin ve eser üzerindeki acımasız "eleştiri makinesinin" simgesidir. Fowles, romana Mantis ("küçük ekleme") adını vererek eleştirmenlerin yapacağı önemsizleştirme hamlesini baştan üstlenip engellemeye çalışır.

 

Kurtçuk (A Maggot)

Mantis’teki öz-parodi ve narsistik uçurumun ardından Fowles, Kurtçuk ile Fransız Teğmen’in Kadını’nda başarıyla uyguladığı çift katmanlı tarihsel perspektife (18. yüzyılı 20. yüzyıl gözüyle inceleme) geri döner.

 

Belgesel üslup, mahkeme kayıtları, mektuplar ve üçüncü şahıs anlatımıyla Kurtçuk, tarihçinin kaydedemediği "zamanın ruhunu" ve bireysel kimlik/değişim potansiyelini yakalama gücünü romancıya iade eder. Yazar, öz-bilinçli yapısını koruyarak sanatçının otoritesini yeniden tesis eder.

 

Fowles, Daniel Defoe gibi tarihi bilimsel/sabit bir olgu olarak analiz etmek yerine, tarihsel gerçekliğin boşluklarında hayal gücünü çalıştırır. Tarihçi ile masalcıyı, eleştirmen ile sanatçıyı sentezleyerek hem kurgusal hem gerçekçi bir dönem vizyonu sunar.

 

On sekizinci yüzyıl pikaresk/soruşturma romanı kalıpları içine düşen yüksek teknolojili "uzay gemisi/kurtçuk" imgesi, geçmiş ile geleceği, arkeoloji ile havacılığı bir araya getirir. Bu durum, yazarın edebi geçmişi sömürgeleştirme ile değişimi kucaklama arasındaki içsel çatışmasını simgeler.

 

Roman, Mantis’teki öz-parodi ve narsistik çaresizlikten kaçınarak, zamanı ve kronolojiyi bilinçli bir biçimde manipüle eder. Böylece anlatının kurgusallığını kabul eden ancak gücünü yitirmeyen sorumlu bir postmodern yapıya ulaşır.

 

Rebecca’nın Devonshire’daki mağarada yaşadığı sıra dışı deneyim (uzay gemisi, kontrol panelleri vb.), dönemin dili ve kelime dağarcığı yetersiz olduğu için ancak dini metaforlarla (Protestan Madonna, Kutsal Ana Bilgelik) ifade edilebilir.

 

Okuyucu ile Rebecca arasında bilişsel bir boşluk vardır. Yirminci yüzyılın dilsel ve bilimsel araçlarına sahip olan okuyucu ve anlatıcı, karakterlerin kavrayamadığı bir anlayış düzeyine erişerek metinsel bir üstünlük sağlar.

Rebecca’nın geliştirmeye çalıştığı "içgüdüsel alfabe", gerçek bir yeni dil veya sanatsal güç yaratmaktan ziyade, dilin tarihsel gelişim içindeki sınırlılıklarını ve eksikliğini ("sözcüklerdeki beceriksizliği") görünür kılar.

 

Rebecca (tıpkı Fransız Teğmen’in Kadını’ndaki Sarah Woodruff gibi) fahişelikten Quakerizm’e geçerek tarihsel değişimi simgelese de zamansız/ebedi kadın arketipine dönüştürülerek nesneleştirilir.

 

Deneyimi yaşayan Rebecca olsa da, bu tecrübenin tam anlamına ve bilgisine sahip olan kişi "Lord Hazretleri"dir. Fowles’un kurgusundaki klasik kalıp burada da işler: Eril akıl/bilgi, kadınsı sezgisel duyarlılığı yönlendirir ve biçimlendirir.

 

Rebecca’nın dönüşümü sanatsal ya da entelektüel bir üretimle değil, fiziksel bir eylemle (Ann Lee’yi doğurmakla) tamamlanır. Böylece kadın, dehanın ve Tanrı'nın hizmetçisi/rahmi konumuna çekilir.

 

Feminist eleştirmen, Fowles’un kadın karakterlerine duyduğu hayranlık ile onları erkek zihniyetiyle kurgulanmış "fantezi nesnelerine" dönüştüren stratejileri arasında kalır. Fowles metinleri, feminist incelemeyi hem baştan çıkarır/davet eder hem de kadın yaratıcılığını sınırlandırarak bu incelemeyi boşa çıkarır.

 

Fowles’un eserlerindeki çelişkiler (kadının hem büyücü hem araç olması; dilin hem yozlaşmış hem yüce olması; sanatçının hem otorite hem aptal olması) bir yetersizlik değil, yazarın aşırı öz-bilincinden kaynaklanan temel bir anlatı üslubudur.

 

Pamela Cooper, Fowles'un külliyatında kadınların her zaman özgürleşme ve ilham simgesi olarak sunulmasına rağmen, metinsel stratejilerle erkek tanımlı sınırlar içine hapsedildiğini vurgular.

…

 

Yufang Ho - İlke ve Uygulamalarıyla Corpus Biçembilimi - Notlar

Yufang Ho - İlke ve Uygulamalarıyla Corpus Biçembilimi - Notlar

John Fowles'un Büyücü adlı eserinin üslup açısından incelenmesi

Corpus Stylistics in Principles and Practice, A Stylistic Exploration of John Fowles’ The Magus, Continuum International, New York, 2011

 


Giriş

Kitabın amacı romanın iki farklı basımı arasındaki dilsel/metinsel farklılıkları ortaya koymak ve Fowles’un yaptığı revizyonların yarattığı yeni üslup etkilerini incelemektir.

Büyücü (The Magus) romanının ilk baskısı (1966)’da yazarın yeniden gözden geçirip revize ettiği ikinci baskısı (1977)’de yapıldı.

 

Çalışmada, çok uzun ve karmaşık bir metin olan Büyücü’yü bütünsel bir üslupbilim yaklaşımıyla analiz etmek için üç temel dijital/derlem aracı kullanılmıştır:

TESAS/Crouch & WCopyfind: Romanın 78 bölüm çiftindeki metin benzerliği derecelerini ölçerek revizyonların genel niceliksel modelini belirlemek.

 

Wmatrix: İki baskı arasındaki anlamsal farklılıkları ve anlatısal bakış açısındaki değişim kalıplarını tespit etmek.

 

WordSmith Tools: İki baskıdaki metaforik dil kalıplarını ve kullanım sıklıklarını tanımlamak.

 

Bölüm I Corpus stilistikleri - genel ilkeler

Korpus Stilisti Nedir?

Üslupbilim ve Derlem Dilbilimi Birleşimi: 'Corpus stilistik', edebi dilin incelenmesine yönelik birleşik bir yaklaşım sunar. Wynne'in belirttiği gibi bu yaklaşım, "dijitalleştirilmiş edebi metinlerin sade kullanımının yanı sıra edebi eserlerin veya karşılaştırmalı ve karşılaştırmalı derlemlerin istatistiksel analizlerinin uygulanması da dahil olmak üzere bir dizi yöntemi birleştirir".

 

Karşılaştırma ve Stil İşaretleri: Üslup çalışmasının temelini karşılaştırma oluşturur. Metinde diğer metinlere kıyasla belirgin şekilde daha sık veya seyrek görülen dilsel unsurlar metnin "stil işaretleri" olarak adlandırılır.

 

Derlem Dilbiliminin İlkeleri: Derlem; "makine tarafından okunabilir", "otantik", "örneklenmiş" ve "temsilci" metinlerden oluşan bir koleksiyondur. Bilgisayarlı derlemler verileri hızla işleme, insan gözleminin kaçırabileceği kalıpları ortaya çıkarma ve nesnel niceliksel veri sağlama avantajlarına sahiptir.

 

Mevcut Araştırmalar: Derlem temelli yaklaşım; düzyazı stili, söylem sunumu (Semino ve Short 2004), anlamsal prozodi (Louw 1993) ve bireysel yazarlık üslubu (Hoover 1999, Hardy 2003, Stubbs 2005, Mahlberg 2007) alanlarında uygulanmıştır.

 

Nicel ve Niteliksel Dengesi: Van Peer gibi akademisyenler, metnin sayısal verilere indirgenmesiyle "edebi bir metinde anlam oluşumunun dinamik süreci... bir daha geri getirilemeyecek şekilde kaybolur" uyarısında bulunurlar. Bu nedenle derlem üslubunda asıl anahtar, derlem verileri ile araştırmacının sezgisi arasında "dengeyi" kurabilmektir.

 

Derlem temelli biçembilimsel analizle Büyücü'yü incelemek

Büyücü Karşılaştırması ve Araştırma Mantığı: John Fowles, 1966'da yayımladığı Büyücü romanını 1977'de gözden geçirip yeniden yayımlamıştır. İkinci baskının önsözünde Fowles, revizyonun "üslupsal bir revizyondan çok daha fazlası" olduğunu ifade eder. Yaklaşık 600 sayfalık bu metindeki değişiklikleri incelemek için nitel ve nicel yöntemler birleştirilmiştir.

 

Olası Dünyalar ve Bakış Açıları

Ryan'ın (1991) Olası Dünyalar Teorisi: Metin anlambilimi açısından kurgusal evren; Metinsel Gerçek Dünya (TAW) ve karakterlerin zihinsel yapıları olan Alternatif Olası Dünyalar'dan (APW'ler) oluşur. Bunlar; Bilgi, Yükümlülük, Dilek, Niyet ve Fantazi dünyalarıdır. Kurgu okuma eylemi "kurgusal yeniden merkezleme" içerir.

Simpson'ın (1993) Modal Dilbilgisi Bakış Açısı: Karakterlerin alternatif olası dünyalarını şekillendiren dört kiplik sistemi içerir: Deontik (görev/yükümlülük), Boulomaic (arzu), Epistemik (bilgi/inanç) ve Algı (insan algısı).

McIntyre'nin (2006) Bilişsel Bakış Açısı Modeli: Gösterimsel kayma (deictic shift) teorisini Emmott'un bağlamsal çerçeve teorisiyle birleştirir. Karakter ve dünyaların "bağlanması" (binding), "astarlanması" (priming) ve okuyucunun zihnindeki "önem/şöhret" (salience) seviyelerini açıklar.

 

Bakış Açısı İncelemesine Bütünsel Yaklaşım

Biber ve Finegan'ın (1989) Duruş Belirteçleri: Konuşmacının tutum ve yargılarını gösteren 12 kategorideki "duruş belirteçlerini" (stance markers: duygu, kesinlik, şüphe, olasılık vb.) kapsar.

 

Short'un (1996) Bakış Açısı Kontrol Listesi: Şema odaklı dil, değer yüklü dil, verilen/yeni bilgi dengesi, deixis (gösterim), düşünce/algı temsili, psikolojik sıralama, grafolojik sapma ve ön varsayımları içerir

 

Bölüm II Uygulamada Corpus stilistikleri – Büyücü’yle ilgili karşılaştırmalı bir analiz

Büyücü (M1) ve Revizyonu (M2)

 

Olay Örgüsü, Anlatı Yapısı ve Karakterler: Roman üç ana bölüme ayrılır: Bölüm I (Kendini bilmezlik), Bölüm II (Seyahat/Arayış) ve Bölüm III (Kendini tanıma).

 

Nicholas'ın Kendini Tanıma Yolculuğu ve Kusurları: Başkarakter Nicholas Urfe'nin temel kusurları; "üstünlük duygusu ve sınıf bilinci", "kadınlara yönelik cinsiyetçi tutumu" ile "bencilliği ve sahtekârlığı" olarak öne çıkar. Nicholas, Alison ile olan ilişkisini samimiyetsiz yürütür ve onu "merkezi ısıtmadan daha ucuz" diyerek aşağılar. Revize edilen M2 versiyonunda Fowles, para birimi metaforu ekleyerek onun hesapçı sahtekârlığını vurgular: "itiraf ile bunun uyandırdığı sempati arasındaki değişim oranı muhtemelen yüksek göründüğünde".

 

Karakterlerin Tematik Rolleri: Conchis "büyücü ve ahlak öğretmeni", Lily/Julie "sahtekarlığın ve yanılsamanın kişileşmesi", Alison ise "dürüstlüğün ve gerçekliğin vücut bulmuş hali" rolünü üstlenir.

 

Revizyondaki Değişikliklerin Sınıflandırılması: Revizyondaki değişiklikler beş kümede toplanır: Dil, Tema, Bitiş, Karakterler ve Bakış açısı. Seks/aşk sahneleri ve imalar daha açık hale getirilmiş, romanın son paragrafı M2'de değiştirilerek belirsizlik artırılmıştır.

 

Nicel Karşılaştırma - Metin Benzerliği Derecesinin Ölçümü

Büyücü Külliyatı: İlk baskı (M1) 222.439 kelime, revize baskı (M2) ise 241.745 kelimedir (%8,68 kelime artışı gerçekleşmiştir).

 

Derlem Araçları (TESAS/Crouch ve WCopyfind): İki metin arasındaki benzerlik n-gram (ardışık kelime dizileri), kök bulma ve eşanlamlı eşleştirmeleriyle ölçülmüştür.

 

İstatistiksel Sonuçlar ve Değerlendirme: İki versiyon arasındaki ortalama benzerlik oranı %87,53'tür. Bölüm I %97,58 ve Bölüm III %90,16 benzerlik gösterirken, Fowles en büyük değişiklikleri %74,85 benzerlik oranıyla Nicholas'ın 'tanrı oyunu' içinde dönüştüğü Bölüm II'de yapmıştır.

 

Niteliksel Üslup Karşılaştırması - Hipotezler Üretmek

Seçilen Pasajların Analizi: 29, 59 ve 61. bölümlerden alınan örneklerle metin benzerliği istatistiklerinin üslup etkilerini tek başına tam açıklayamadığı gösterilir.

 

Revizyon Eğilimine İlişkin İki Temel Hipotez

    1. Hipotez 1: Fowles, anlatının odağını metinsel gerçek dünyadaki olaylardan/eylemlerden Nicholas'ın "içsel olası dünyalarına" (duygular, algılar, bilişler, şüpheler) kaydırmıştır.
    2. Hipotez 2: Nicholas'ın deneyimlerinin anlatımında "gerçek sunum" yerini "mecazi (yeniden) sunuma" (karmaşık metafor ve benzetmelere) bırakmıştır.

 

Sözcüksel Anlam Kalıplarının Karşılaştırılması (Hipotez 1'in Test Edilmesi)

Wmatrix ve Anlamsal Analiz: Wmatrix aracıyla USAS anlamsal etiketleri kullanılarak makroskobik karşılaştırma yapılmıştır. II. Bölüm'den köklü revizyona uğramış 22 örnek bölüm taranmıştır.

Bulgular: Fiziksel hareketi tasvir eden terimler (M1) M2'de orantılı olarak "az kullanılmış" olarak çıkmıştır. Buna karşılık zihinsel ve içsel faaliyetlerle ilgili 6 anlamsal kavram M2'de önemli ölçüde "aşırı kullanılmıştır":

    1. Miktarlar (daha fazla, ayrıca)
    2. Değerlendirme: Doğru/Yanlış (gerçek, kanıt, düst)
    3. Değerlendirme: İyi/Kötü (daha iyi, daha büyük)
    4. Koşullu terimler (eğer, olsa bile)
    5. Olası değil (şüphe, tereddüt, belirsiz)
    6. Bilgi (biliyorum, hatırladım, farkındayım).

Çıkarım: Veriler Hipotez 1'i doğrular; M2'deki anlatı olaylara değil, Nicholas'ın içsel durumlarına, varsayımsal akıl yürütmelerine ve müzakerelerine odaklanır.

 

Figüratif Desenleri ve Yoğunluğu Karşılaştırma (Hipotez 2'nin Test Edilmesi)

WordSmith ve Metodoloji: Benzetme (simile) ve metafor kalıpları WordSmith Concord programı aracılığıyla taranmıştır.

Mecazi Yoğunluk: M2 versiyonu M1'e göre çok daha yüksek bir "figüratif yoğunluk" sergiler (örneğin gibi kullanımı M2'de M1'e kıyasla 3,9 kat artmıştır).

Kavramsal Metafor Kalıpları: Romandaki mecazi ifadeler M2'de M1'in 3,63 katına çıkmıştır. Üç ana kavramsal metafor öne çıkar:

    • HAYAT AMAÇLI BİR YOLCULUKTUR
    • HAYAT BİR OYUNDUR (Game/Oyun)
    • HAYAT BİR OYUNDUR (Play/Tiyatro).

Çıkarım: Sıklaşan tiyatro, satranç, avcılık, deney ve fare kapanı metaforları Nicholas'ın soyut içsel mücadelelerini aktarma aracı işlevi görür.

 

Bölüm III Derlem stilistiklerindeki diğer konular

Büyücü ve Revizyonu Arasındaki Stilistik Farklılıklar

Üstkurmaca (Metafiction) ve Dil Oyunları: M2'de Fowles, kurgusal gerçekliğin yapaylığına dikkat çeken özdüşünümsel ve üstkurmaca stratejilerini güçlendirmiştir. Nicholas, Conchis'i "bir romancı", kendisini ise "bir okuyucu" olarak kavramsallaştırır.

 

Okuyucu Katılımı ve Duygusal Tepkiler

Okuyucuların edebi metinlere tepkileri F-duyguları (kurgu duyguları - olaya ve karaktere katılım) ve A-duyguları (yapay duygular - eserin yapılışına ve edebi araçlara yönelik estetik değerlendirme) olarak ikiye ayrılır. M1 daha fazla F-duygusu yaratırken, M2'deki açık edebi araçlar ve üstkurmaca müdahaleler F-duygularını bastırarak A-duygularını ve okuyucunun işlem çabasını ön plana çıkarır.

 

Bir Korpus Stilisti Yaklaşımının Artıları ve Eksileri

Bütünsel Yaklaşımın Değerlendirilmesi: Çalışmada kullanılan derlem araçları (TESAS/Crouch, WCopyfind, Wmatrix, WordSmith) büyük metin verilerini işleme, fark edilmeyen kalıpları çıkarma ve hipotez doğrulamada büyük nesnellik ve kolaylık sağlamıştır.

 

Sonuç: Bilgisayar araçları verileri sıralamak ve görüntülemek içindir; metinlerin nihai niteliksel ve estetik yorumu araştırmacının sorumluluğundadır. Niteliksel ve niceliksel analizlerin dengeli entegrasyonu, edebi revizyon çalışmalarına güvenilir bir temel kazandırmaktadır.

…

 

Susana Onega - John Fowles'un Romanlarında Biçim ve Anlam - Notlar

Susana Onega - John Fowles'un Romanlarında Biçim ve Anlam - Notlar

Form and Meaning in the Novels of John Fowles, UMI Research Press, Ann Arbor, Michigan, 1989

 

Giriş

Malcolm Bradbury ve David Palmer, 1950'ler ve 1960'lar eleştirmenlerinin (Karl, Gindin, Rabinovitz) "savaş sonrası İngiliz romanının durgun, sığ ve hırssız olduğu yönündeki hakim görüşünü reddederler.

1960'larda yazan Amerikalı eleştirmenler, tarihsel perspektif eksikliği nedeniyle dönemin deneysel damarlarını gözden kaçırmış; kurguyu yalnızca "Hareket" (The Movement) akımının gerçekçi, sınıf odaklı sınırlarına indirgemişlerdir.

Lawrence Durrell, Malcolm Lowry, Samuel Beckett ve William Golding gibi yazarların savaş öncesinden gelen ve devam eden deneysel çalışmaları ilk etapta hak ettiği değeri görememiştir.

 

1950'lerde kitle iletişim araçlarının (BBC, The Spectator, Encounter vb.) desteğiyle "Hareket" akımı ve "kızgın genç adamlar" (Angry Young Men / Kitchen Sink) imajı bilinçli bir şekilde öne çıkarılmıştır.

İşçi Partisi'nin iktidara gelişi ve Refah Devleti'nin doğuşuyla alt-orta sınıfın bakış açısını yansıtan bu edebiyat, değişen toplumun "yeni sesi" olarak sunulmuştur.

 

1950 Sonrası Edebi Eğilimler

Neo-Gerçekçi ve Sosyo-Liberal Roman: F. R. Leavis geleneği ve Cambridge/Oxford çevresinden beslenen, Angus Wilson, William Cooper ve Margaret Drabble gibi yazarların temsil ettiği kanat.

 

Romantik / Fantezi Eğilimi: C.S. Lewis, J.R.R. Tolkien ve T.H. White'tan gelen geleneksel masalsı ve fantastik çizgi (Richard Adams vb. ile devam eden).

 

Varoluşçu ve Biçimsel Deneysel Eğilim (Üstkurmaca): Samuel Beckett, Malcolm Lowry, Muriel Spark, William Golding, Iris Murdoch, Doris Lessing, Anthony Burgess, John Fowles gibi yazarlar.

 

Varsity / Kampüs Romanı: Kingsley Amis'in Şanslı Jim (Lucky Jim) eseriyle somutlaşan bu tür; C.P. Snow, David Lodge, Malcolm Bradbury ve Howard Jacobson gibi yazarlarla gelişmiştir.

 

John Fowles ve Eserleri

Gerçekçilik vs. Deneysellik Gerilimi: Fowles, İngiliz gerçekçi geleneği ile Fransız varoluşçu/deneysel edebiyatı arasında sıkışmış; bu gerilimi üstkurmaca (metafiction), parodi ve edebi tersine çevirme teknikleriyle çözmüştür.

 

"Varyasyonlar" (Variations) İlkesi: Fowles'ın tüm romanları (Koleksiyoncu, Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını, Daniel Martin, Mantissa, Kurtçuk ve Abanoz Kulesi öyküleri) birbirini tamamlayan, aynı temel temaların (insan özgürlüğü, bireyleşme, varoluşçuluk) farklı varyasyonlarıdır.

 

Sistol-Diyastol Hareketi: Büyücü (The Magus) ile başlayan ve Kurtçuk (A Maggot) ile tamamlanan bu süreç; yazarın dünya görüşünün daralıp genişleyerek (döngüsel biçimde) sürekli yeniden üretildiği bütüncül bir yapıtlar toplamı sunar.

 

Koleksiyoncu

John Fowles'ın ilk yayımlanan romanı olan Koleksiyoncu (1963), görünüşte "itiraf" ve "pikaresk" geleneklerini takip eder. Roman iki ana anlatıcıdan oluşur: Frederick Clegg'in birinci şahıs ağzından aktardığı anlatı ve kurbanı Miranda Gray'in günlüğü. Miranda'nın günlüğü metin içinde bir ayna metni ve üstsöylem işlevi görerek olayların anlamını ve perspektifini değiştirir.

 

Karakter Analizi

Clegg, sevgi yoksunluğu, bastırılmış Oedipus kompleksi ve aşağılık duygusuyla şekillenmiş, duygusal kapasitesi körelmiş bir karakterdir. Aşkı yalnızca mülkiyet ve nesnelere sahip olma (kelebek toplama, paraya sahip olma, kadına sahip olma) olarak anlar. Fowles'ın alegorisinde Clegg, dar görüşlü kitleleri, "Yeni İnsanlar"ı veya "Çoğunluk"u (The Many) simgelerken; Miranda sanatı, yaşamı, özgürlüğü ve "Azınlık"ı (The Few) temsil eder.

 

Clegg'in dili canlılıktan ve hayal gücünden yoksundur; cinsellik, ölüm ve cinayet gibi kavramları örtmecelerle ("Büyük Ötesi", "söndürmek", "giysi") gizler.

 

Romanın sonunda anlatı zamanı ile hikaye zamanı arasındaki mesafe tamamen daraltılır. Sıfır yazma derecesine ulaşan bu "huni tekniği", tehdidin okuyucunun kendi geleceğine uzanmasına neden olur.

 

Büyücü

Roman üçlü yapı olarak kurgulanmıştır.

I. Bölüm (1–9): Maceraya Çağrı ve Eşiği Aşma. Nicholas Urfe’in Oxford sonrası bunalımı, Doğu Anglia’daki monoton öğretmenliği, ülkesini ve Alison’ı terk ederek Yunanistan’ın Phraxos adasına gitme kararı.

II. Bölüm (10–67): İnisiyasyon Ritüeli ve Testler. Büyücü Conchis’in yönettiği, Bourani’deki "tanrı oyunu" (maske/meta-tiyatro) vasıtasıyla Nicholas’ın sınandığı alan.

III. Bölüm (68–77): Dönüş ve Olgunlaşma (Bireyleşme).

 

Fiziksel Yolculuk vs. Zihinsel/Psikolojik Yolculuk

Fiziksel hat (İngiltere -> Phraxos -> İngiltere) geleneksel kahraman mitini takip ederken; zihinsel hat Jungcu manada benliğin keşfi sürecini izler.

 

Anlatıcı Yapısı

Yetişkin/olgun Nicholas’ın geçmişteki kör/eğitimsiz Nicholas’ı anlatması (Charles Dickens’ın Büyük Beklentiler’indeki Pip anlatı modeline benzer).

Conchis’in kendi hayatını anlattığı üstsöylem (metadiscourse).

Romanın sonunda ahlaki değerlendirmeler yapan yazar-benzeri heterodiegetik anlatıcı ve metalepsis kullanımı.

 

Koleksiyoncu’daki Frederick Clegg alt-orta sınıfın ve yıkıcı mülkiyetçiliğin temsilcisiyken, Büyücü’deki Nicholas hem üst-orta sınıfın züppeliğini/bencilliğini taşır hem de "kadın/fetih koleksiyoncusu" gibi davranır.

Ancak Nicholas, bünyesinde potansiyel bir sanatçı/yaratıcı nitelik de barındırdığı için Conchis’in eğitme/farkındalık kazandırma ritüeline cevap verebilir duruma gelir.

 

Conchis hem bilge hem de düzenbaz (trickster) rolünü üstlenir; biseksüel doğası ve sürekli biçim değiştirmesi, gerçekliğin çokbiçimli (polymorphic) yapısını temsil eder.

Conchis’in taktığı maskeler, insanoğlunun "mutlak bilgi" ve "mutlak güç" gibi gerçekte var olmayan nesnel doğrulara dair yarattığı yanılsamaların birer göstergesidir.

 

Maurice Conchis'in Bourani villasında düzenlediği "tanrı oyunu" veya psikodramatik maske, Nicholas'ın zihnindeki tüm mutlak inançları ve illüzyonları yıkmayı amaçlar. Conchis'in sergilediği maskeler, insanın Tanrı, mutlak bilgi ve mutlak güç hakkındaki yanılsamalarını simgeler.

 

"Var Olma Tutkusu" ve Eleutheria (Özgürlük)

Conchis’in II. Dünya Savaşı sırasında Phraxos’ta Alman işgali altında yaşadığı kırılma (1941), özgürlüğün (eleutheria) tanımını netleştirir. Bir gerilla liderinin hayatı pahasına haykırdığı bu kavram, Conchis için "ahlakın ötesine geçen, her şeyi yapma özgürlüğü ama tek bir şeyi: her şeyi yapmama yasağını kapsayan paha biçilmez tek öz" haline gelir. Conchis rehineleri sopayla öldürmeyi reddederek bu temel hakikati seçer.

 

Nicholas Urfe’in sahte intiharının ardından tüm mermileri denize sıkması ("bir şenlik ateşi, ölmeyi reddetmek"), yaşamı ve özgürlüğü her şeyin üzerinde tutan ilk varoluşsal aksiyomdur.

 

Romanın sonundaki belirsizlik ve açık uçluluk (perimeni - "bekliyor"), arayışın amacının arayışın kendisi olduğunu gösterir.

 

Fransız Teğmen'in Kadını

1867 Lyme Regis ortamında başlayan roman, Viktorya dönemi her şeyi bilen anlatıcı geleneğini üstlenir; ancak 20. yüzyıl anlatıcısının müdahaleleri, dipnotları ve parodisiyle bu geleneği yapısöküme uğratır.

13. bölümde anlatıcı, "Bilmiyorum. Anlattığım hikaye tamamen hayal ürünüdür" diyerek yaratılan gerçekçilik illüzyonunu temelinden yıkar ve post-modernist üstkurmaca düzlemine geçer.

 

Karakterler

Ernestina Freeman Viktorya döneminin tutkusuz, kalıplaşmış orta sınıf bakiresini temsil ederken; Sarah Woodruff "zulüm gören Gotik bakire" rolünü oynayarak Charles Smithson'ı toplumsal kalıplardan kurtaran ve ona varoluşçu özgürlüğü kazandıran zorunlu bir haç işlevi görür.

 

Yazarın sunduğu alternatif sonlar, olayların geleneksel nedeni-sonuç zinciri (olayların mantığı) yerine, Viktorya dönemi beyefendisinin varoluşçu bir bireye dönüşümünü tamamlayan "tutarlılık mantığına" uyar.

 

Daniel Martin

Hollywood'da başarılı bir senarist olan Daniel Martin, kırklı yaşlarında yaşamının anlamsızlığını fark eder. Film mecrası, gerçek benliği yansıtmada yetersiz, yüzeysel ve "faşist" (imgenin baskıcı yapısı gereği) bir araçtır.

 

Fowles’un tüm yapıtlarında görülen temel tema olan "aşk deneyimi yoluyla olgunlaşma ve yeni bir yaşam anlayışına ulaşma" motif, Daniel Martin’in de merkezinde yer alır.

 

Romanın epigrafı ve ilk cümlesi olan "Tüm görüş ya da gerisi ıssızlıktır" ifadesi, kahramanın T.S. Eliot’ın Çorak Ülke’sini andıran çağdaş varoluşçu boşluktan kaçışının koşuludur. Bu yapı, Büyücü’deki Conchis’in Bourani’deki "bekleme odası" ilanını hatırlatır.

 

3. Bölüm (“Oyunlar”)

Hollywood’un insanlıktan arındırılmış sahte dünyasıdır. T.S. Eliot’ın Çorak Ülke (The Waste Land) vizyonunun Fowles versiyonudur.

 

Dan’in sevgilisi Jenny’nin "Roman yaz" önerisi üzerine hayatında bir "kapı" açılır. Eski karısı Nell'in, kanserden ölmek üzere olan arkadaşı Anthony için açtığı telefon, Joseph Campbell'ın modelindeki "macera çağrısı" (call to adventure) rolünü üstlenir.

 

2. Bölüm ("Sazlıklardaki Kadın")

Oxford’da geçer. Dan’in "doğru duygu" ile Jane arasında, toplumsal normlar ile güç arasında seçim yapmak zorunda kaldığı kırılma noktasıdır.

 

Dan, tıkandığı konfor alanından ayrılıp bireyleşme yolculuğuna çıkmaktan korkar. Ancak Amerika'nın "sahte değerlerini" terk edip "çorak ülke" İngiltere'ye dönmesi gerekir (Büyücü'deki Ege adasının aksine, Dan'in efsanevi sınanma mekânı İngiltere'dir).

 

"Tüm görüş" (bütüncül bakış) ilk kez kahramanın kendi bilinciyle aradığı bir hedeftir. Burada bilge adam figürü (Profesör Otto Kimberger) rotayı çizmekten ziyade, Dan'in izlediği yolu teyit eder.

 

John Fowles ("Dan'in kötü gizlenmiş hayaleti"), karakteri Dan'in tasarladığı ama yazamadığı son cümleyi ("Tüm görüş..."), kendi romanının ilk cümlesi yapar.

Dan'in romanındaki kurgusal alter-egosu Simon Wolfe, harfleri yeniden düzenlendiğinde “Fowles” ismini oluşturur.

Böylece gerçek ile hayal, ontolojik yazar ile kurgusal karakter döngüsel bir yapıda iç içe geçer.

 

Metin, heterodiegetik (dışarıdan bakan) anlatıcı ile autodiegetik (kendi hikâyesini anlatan) anlatıcı arasında sürekli gidip gelir.

 

1. Bölüm ("Hasat")

Sinematik teknikler, geniş zaman kalıpları, fiilsiz cümleler ve plastik görsellerle anlatılan bu bölüm, 16 yaşındaki Daniel Martin'in zaman dışı/donmuş bir anını yakalar.

Wordsworthvari, mitsel bir İngiliz manzarasını çağrıştırır. Dan ve Fowles için İngiliz bilincinin özlediği mitsel "yeşil dünya" sembolüdür.

Bölüm sonundaki "D.H.M. - 21 Ağustos 42" imzası, bu anının yetişkin Dan (Daniel Freeman Martin) tarafından kurgulandığını doğrular.

 

Zamir Kaymaları (Ben / O)

Metinde anlatıcı aniden 3. şahıstan 1. şahsa geçer: "hissediyorum cebine koy ve bir tokalı bıçak çıkar... elveda benim çocukluğum..."

Simon Loveday’in Yorumu: Bu durum, Dan’in nesnellik arayışı (kamera bakışı) ile geçmişiyle empati kuran "düşünümsel benliği" (reflective self) arasındaki yarılmadan kaynaklanır. Dan, kendi travmatik/gerçek geçmişini 3. şahsa sığınarak anlatmaya çalışsa da yaşantılanan anı (1. şahıs) anlatının yüzeyine sızmaktadır.

 

32. Bölüm

Thorncombe'da tek başına düşünen Dan, Hollywood/post-Beckettçi edebiyat kanonunun dayattığı "sahte varoluşçu bulantı", "mutsuzluk" ve "moda elitist suçluluk" pozlarını reddeder. Kendisinin hayatta şanslı olduğunu ve kaderini kabul etmekten memnun olduğunu fark eder.

Dan, kurgusal bir alter-ego (Simon Wolfe) icat etmek yerine kendi "gerçek benliğini" olduğu gibi kabul etme kararı alır.

Bu karar sırf klasik gerçekçiliğe basit bir geri çekilme değildir; kurgu ile ontolojik gerçeğin iç içe geçtiği, sinemanın yüzeysel görsellerine karşı romanın karmaşık "iplikleşmiş" gerçekliğini savunma adımıdır.

 

Anlatı Düzeni

İlk 35 Bölüm: Üç farklı sesin (Heterodiegetik anlatıcı, Jenny, Dan) iç içe geçtiği, anlatı kişilerinin sürekli kaydığı deneysel bir yapı.

 

Son 11 Bölüm ("Piramitler ve Hapishaneler"den İtibaren): Birinci şahıs seslerin çekildiği, heterodiegetik anlatıcının geleneksel 3. şahıs anlatımıyla Mısır ve Palmira gezisine odaklandığı daha durağan ve bütünsel bir yapı.

 

Fowles’un diğer romanlarındaki kadın figürler gibi Jane de "opak" ve bilmeceli yapısıyla Dan'in kendi içine bakmasını sağlayan baştan çıkarıcı bir katalizördür.

 

Dan, okuyucuya ve çevresindeki kadınlara sürekli yalan söyler; kendisini "varoluşsal bunalımda düşmek üzere olan bir adam" gibi sunsa da aslında çevresindekileri uçuruma sürükler.

Dan, Jenny’yi yalnızlığa sürüklerken; eski sekreteri Andrea’nın intiharı Dan üzerinde açıklayamadığı ağır bir suçluluk duygusu bırakır.

Thorncombe’daki bahçede Dan, yapay varoluşçu pozları bırakıp kendi gerçekliğiyle yüzleşmeye karar verir. Jenny'nin sunduğu kurgusal/yapay dünyayı reddederek Jane'in "opak aynasında" kendi gerçekliğini aramaya başlar (32. Bölüm).

 

Mantissa

Fowles'un Derrida, Barthes ve Lacan'ın yapısökümcü teorileriyle şakacı bir dille dalga geçtiği varoluşçu bir edebi komedidir. Flann O'Brien'ın At Swim-Two Birds eserinden esinlenmiştir.

 

Romanın tamamı yazar Miles Green'in kapitone beyninin/kafatası odasının içinde geçer. Hafıza kaybı yaşayan Green ile farklı kılıklara giren (Dr. Delfie, Hemşire Cory, punkçı, geyşa) İlham Perisi Erato arasındaki güç ve cinsellik mücadelesi anlatılır.

 

Yazarın karakterleri üzerindeki hakimiyet arzusu erotik bir mücadeleye dönüştürülür; Barthes'ın jouissance (metnin hazzı/orgazmı) kavramı klinik bir tedavi yöntemi olarak parodileştirilir.

 

Kurtçuk (A Maggot)

1736 yılında geçen roman; sorgulama tutanakları, tanık ifadeleri ve Gentleman's Magazine vakayinamelerinden oluşan bir yama işi (pastiche) yapısındadır.

 

Lord'un gizemli oğlu Bay B.'nin (Bartholomew) kılık değiştirerek Devon ormanlarındaki bir mağarada ortadan kaybolması ve uşağı Dick'in asılı bulunması incelenir. Olaylar üç ayrı düzeyde yorumlanır:

  1. Rasyonalist/Adli (Avukat Ayscough'un cinayet/komplo teorisi).
  2. Şeytani/Gotik (David Jones ve Rebecca'nın ilk ifadesindeki karabüyü ve cadı ritüeli versiyonu).
  3. Mistik/Göksel (Rebecca Hocknell'ın Dolling Mağarası'ndaki Kutsal Ruh/Sophia vizyonu ve Shaker tarikatının doğuşu).

 

Mağaradaki mandala ve dörtlülük (quaternity) arketipi üzerinden Bay B. (bilinç), Dick (bilinçdışı/hayvanilik) ve Rebecca (anima) bütünleşmeye ulaşır. "Kurtçuk" hem ölüm ve yeniden doğuşun kozmik çemberini hem de yazarın zihnindeki heves/takıntıyı simgeler.

 

Sonuç

1950'lerden itibaren İngiliz romanında deneysellik "kurgu ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi" sorgulayan bir yöne evrildi.

 

Fowles hem İngiliz gerçekçiliği hem de Fransız deneyselciliği ile beslenmiştir. Gerçekçi anlatı geleneklerini mükemmelen uygularken, bir yandan da parodi ve kural ihlalleriyle bu gelenekleri altüst eder ("büyüyen değil, gelişen bir sanatçı").

 

Özgürlük / Bireysel düzeyde "bireyleşme/olgunlaşma", toplumsal düzeyde ise "güç ve esaret" ilişkisi olarak işlenir.

 

Fowles kitleleri değil, eğitilmiş ve duyarlı azınlığı (Aristos) öne çıkarır. Ancak Aristos olmak bir tahakküm hakkı değil, kitlelere karşı bir "sorumluluk" getirir.

 

Koleksiyoncu / Duyu hazzı ve sahip olma arzusuyla yaşar (Clegg, Urfe'nin kadın toplaması, Charles'ın fosil toplaması). Hayal gücünden yoksundur.

 

Kahramanlar (Urfe, Miranda, Charles vb.) bir "büyücü/öğretmen" figürüyle ya da varoluşsal krizle karşılaşır. Tanrı'nın yokluğu ve yalnızlıkla yüzleşen kahraman, varoluşçu boşluğu kabul ettiğinde gerçek yaşama sevincine (joie de vivre) ve özgürlüğe kavuşur.

 

Koleksiyoncu / Miranda’nın günlüğünün sonundaki şimdiki zaman ile Clegg’in hikaye zamanı en sonunda çakışır. Bu teknik, okuyucuyu geçmiş bir suçun dinleyicisi olmaktan çıkarıp, tehdidin gelecekte de devam ettiği "korkunç derecede yakın bir şimdiye" hapseder (varoluşçu zaman anlayışı).

 

Büyücü / Nicholas Urfe'nin birincil anlatısının içine Maurice Conchis'in hikayeleri ve masalları (mise en abyme / uçuruma atma) eklenir.

Story/Hayat (Alison), Maske/Tiytaro (Lily) ve Masal/Teori (Conchis). Bunlar aynı hikayenin üç farklı boyutunu sunar.

Anlatıcı-yazar romanın sonunda anlatı zamanı ile hikaye zamanını sıfırlar; Nicholas ve Alison sonsuz bir şimdiki zamanda dondurulur. Çünkü varoluşçu kahraman için "arayışın amacı arayışın kendisidir".

 

Fransız Teğmenin Kadını / Fowles, Viktorya dönemi gerçekçi roman geleneğini 13. bölüme kadar taklit eder. Ancak bu bölümde "Bilmiyorum. Anlattığım hikaye tamamen hayal ürünüdür" diyerek anlatı çerçevesini (frame-breaking) bilinçli olarak kırar.

Yazar kendisini trene binen bir yolcu olarak kurgunun içine sokar, yazı tura atarak alternatif sonlar sunar ve kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırları tamamen belirsizleştirir.

 

Daniel Martin’de anlatıcı, geçmişi hatırladıkça zaman ve anlatıcı sesi (1. şahıs / 3. şahıs) sürekli değişir. Hem gerçek bir coğrafi yolculuk (Kaliforniya'dan Mısır ve Palmira'ya) hem de geçmişe dönük bir psikolojik bireyselleşme yolculuğu iç içe geçer.

Koleksiyoncu, Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını ve Daniel Martin’in sonunda karakterler, anlatı ve öykü zamanının çakıştığı, döngüsel ve "her şeyi saran dondurulmuş bir şimdiki zamanda" bırakılır.

 

Kadın Karakterlerdeki İkileşme/İkizler Motifi

Fowles'un neredeyse tüm romanlarında kadın figürler, erkeğin kendisini keşfetme arayışında iki zıt kutba bölünür (Ruhani/Bakire vs. Dünyevi/Cinsel):

 

Büyücü: Lily (ruhani/bakire) ve Rose (cinsel/saldırgan).

 

Abanoz Kule: Fare (ideal) ve Ucube (gerçek).

 

Fransız Teğmenin Kadını: Sarah Woodruff (masum bakire vs. succuba / baştan çıkarıcı iblis).

 

Daniel Martin: Nell ve Jane ("Göksel İkizler"), Marjory ve Miriam ("Peri Kız Kardeşler"), Mary ve Louise.

 

Mantissa: İlham perisinin Dr. Delfie ve Hemşire Cory olarak bölünmesi.

 

Kurtçuk: Fanny (kısır fahişe) ve Rebecca Hocknell (dindar vizyoner/Shakers kurucusunun annesi).

 

Yazarın tüm kariyeri boyunca İngiliz gerçekçi gelenek ile Fransız deneysel çizgisi arasındaki mücadele, nihayetinde üstkurmaca (metafiction) lehine sonuçlanmıştır. Mantissa ve Kurtçuk bu çizginin en radikal uçlarıdır.

 

"Kurtçuk" hem arketipsel bir döngüyü (mandala - yaşam ve ölüm döngüsü) hem de bir "zihinsel takıntıyı" simgeler.

 

Fowles, rasyonalist dünyada insanın aşkınlık (tasavvufi/ruhsal aşama) ihtiyacını Jungcu arketipsel sembolizm ile aktarır.

 

Romanın sonunda Fowles, katı varoluşçu umutsuzluğun ötesine geçerek yalnızca bireyin değil, insan türünün de kolektif olarak gelişme ve ilerleme kapasitesine duyduğu inancı teyit eder.

…

 

Ek

Fowles, Fowles'u Anlatıyor

John Fowles Röportajı

 

"Kızgın Genç Adamlar" (Angry Young Men)

Fowles kendisini hiçbir zaman bu hareketin bir parçası olarak görmediğini belirtir. Hareketin İngiliz tiyatrosu ve sinemasında işçi sınıfı kökenli bir "temizlenme" sağladığını kabul etmekle birlikte, tarihsel işlevini tamamladığını savunur.

 

Sosyalist eğilimli olduğunu ifade etse de, edebi malzeme açısından orta sınıfın yaşam alanını işçi sınıfı gerçekliğine göre çok daha zengin ve geniş bulduğunu vurgular.

 

Gençliğinde hem Fransa'da hem de Yunanistan'da başarısız öğretmenlik deneyimleri yaşadığını söyleyen Fowles, "yaratıcı bir yazar için öğretmenliğin çok kötü bir meslek olduğunu" söyler.

 

Edebiyatı analiz etmek ile onu yaratmanın tamamen farklı zihinsel süreçler olduğunu; romancının zihninin bir "bitpazarı" veya "eski eşya odası" gibi kuralsız ve dağınık bilgilerle dolu olması gerektiğini ifade eder.

 

Romanlarının çoğunun tek bir "görsel imge" veya "resimden" (kare) doğduğunu açıklar (Fransız Teğmenin Kadını'nda rıhtımda duran kadın; Daniel Martin'de çölde ağlayan kadın imgesi gibi).

 

Yazmaya başlarken önceden hazırlanmış katı bir planı olmadığını, kurgusal yol ayrımlarında nereye gideceğini bilmemenin belirsizliğini sevdiğini söyler.

 

Yazma sürecini iki aşamaya ayırır: İlk aşama mantığın ve eleştirinin bastırıldığı, fikirlerin aniden aktığı "şamanist" veya hipnotik aşamadır. İkinci aşama ise "mavi kalemli profesör" benliğin devreye girip sert düzeltmeler yaptığı aşamadır.

 

Gençliğinde Camus ve Sartre etkisinde olduğunu kabul eder, ancak zamanla modern kurgunun kendisine yönelmiştir (Italo Calvino, Borges ve Marquez gibi isimlere büyük sempati duyar).

 

Çağdaş Avrupa edebiyatındaki "hayat cehennemdir/absürdtür" anlayışından bıktığı için Daniel Martin’i Viktorya dönemi romanlarına benzer şekilde bilinçli olarak mutlu sonla bitirdiğini belirtir.

 

Mantissa’nın sanıldığı gibi ağır bir edebi kuram kitabı olmadığını, Fransızların "badinage" (akıl oyunu / şaka) geleneğine dayanan hafif ve eğlenceli bir metin olarak kurgulandığını; Derrida veya Lacan gibi yapısökümcü teorilerle aslında dalga geçtiğini söyler.

 

Kurtçuk’ta 18. yüzyıl adli raporları ve The Gentleman's Magazine üslubunu kullanarak tamamen "soru-cevap" şeklinde yalın diyaloglara dayanan zor bir teknik seçtiğini belirtir.

 

İyi bir romancının en büyük niteliğinin "neyi dışarıda bırakacağını bilmek" olduğunu savunur. Metindeki boşlukların, okuyucunun hayal gücünü harekete geçiren temel yakıt olduğunu ifade eder.

…

 

Robert Huffaker - John Fowles - Notlar

Robert Huffaker - John Fowles - Notlar

Twayne Publishers, Boston, 1980

 


Önsöz

Fowles sadece zeki ve bilinçli kurgular üretmekle kalmaz; aynı zamanda tutkulu bir doğa bilimcidir (naturalist). Gerçekliğin kalbini doğada görür; romanlarındaki temel izlekler özgür irade, cinsel arzunun ve gizemin çekiciliği ile insan idealizminin gerçekliği perdelediği anlardaki çatışmalardır.

 

Eserlerin İnceleme Çerçevesi:

Daniel Martin: Fowles’ın en otobiyografik ve natüralist romanı olarak yazarın hayatına ve doğa anlayışına giriş çerçevesi sunar.

 

Büyücü (The Magus): Karl Jung’un psikanalitik kavramları, arketipsel yapısı ve "romantik arayış" motifi üzerinden ele alınır.

 

Koleksiyoncu (The Collector): İşçi sınıfı/alt sınıf anti-kahramanlar bağlamında toplumsal bir eleştiri ve psikolojik çalışma olarak incelenir.

 

Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's Woman): Toplumda, teolojide ve roman formunda evrim temasına odaklanır.

 

Abanoz Kulesi (The Ebony Tower): İnsanın duygularını bastırarak davranışlarını yönetme gayretini işler.

 

John Fowles, Daniel Martin, ve Natüralizm

John Fowles kendisini bir "saha doğa bilimci, ornitolog ve botanikçi" olarak tanımlar. Fowles’ın sanatı ve dünya görüşü, doğayı kontrol etme hırsından ziyade onunla uyum içinde yaşama esasına dayanır. Fowles, "Benim hayat felsefem... varoluşçu olmaktan çok biyolojiktir" diyerek insan davranışlarını bir etolog veya kuş gözlemcisinin gözünden incelediğini belirtir. Felsefesinde antik Yunan filozofu Herakleitos'un karşıtların dengesi teorisi ve Zen Budizmi’nin adlandırma ile etiketlemeye karşı duyduğu güvensizlik önemli yer tutar.

 

Bedford Okulu’nda geçirdiği ergenlik yıllarında otoriter bir yatılı okul düzeninde öğrenci başkanı olmuş ve bu deneyim ona otoriteden nefret etmeyi öğretmiştir: "On sekiz yaşıma geldiğimde altı yüzün üzerinde oğlana hükmetmiştim ve güç, hiyerarşi ve hukukun manipülasyonu hakkında her şeyi öğrenmiştim. O zamandan beri liderlere... karşı şiddetli bir nefret besliyorum". II. Dünya Savaşı sırasındaki bombalamalar nedeniyle ailesinin Devonshire'a taşınması, onun kırsal doğayla ve açık havayla ömür boyu sürecek bağını kurmasını sağlamıştır.

 

Oxford New College'daki eğitimi sırasında Fransız edebiyatına yönelmiştir. Orta Çağ Kelt romantizminden, Marie de France'ın Eliduc çevirisinden, Claire de Duras'ın Ourika eserinden ve Alain-Fournier'nin Büyük Meaulnes romanından derin biçimde etkilenmiştir. Alain-Fournier hakkında şunları söyler: "Onun gibi benim de çocukluk geçmişimde kayıp bir kırsalım vardı... Arayış, yalnızlık, cinsellik, özgürlük çılgınlığı... dışında kurgusal düşünmeyi zor buluyorum."

 

Henri Alain-Fournier (Büyük Meaulnes)

Fowles’ın yaratıcı dünyasını en çok etkileyen romandır. Kayıp bir çocukluk cenneti, gizemli mekanlar (domaine) ve ulaşılamaz kadın arayışı, Fowles'ın Büyücü ve Fransız Teğmenin Kadını gibi eserlerinin temel taşı haline gelmiştir.

 

1951-1952 yıllarında Yunanistan'ın Spetsai adasındaki Anargyrios Okulu'nda öğretmenlik yapmıştır. Bu adanın doğası ve atmosferi (genius loci), ilk romanı Büyücü’nün doğuşunu sağlamıştır. Yunanistan ortamını şöyle tarif eder: "Çam ormanı sessizlikleri, başka hiçbir yerde deneyimlediklerimin aksine tekinsizdi; Bir notu veya bir kelimeyi bekleyen sonsuza kadar boş bir sayfa gibi." Burada ayrıca gelecekteki eşi Elizabeth Whitton ile tanışmıştır.

 

Londra'ya döndükten sonra öğretmenlik yapmaya devam eden ve ardından Lyme Regis'e yerleşen Fowles, siyasi olarak güçlü bir sosyalist çizgiyi benimsemiştir. Kendisini İngiliz kimliğine hem bağlı hem de ona mesafeli hisseder: "Benim için önemli olan tüm kişisel durumlarda ben İngilizim, İngiliz değilim... En parlak dönem Britanyalısı, Britanya'nın dünyadaki herhangi bir ülkeden daha güçlü olduğuna... inanıyordu; ama gerçek bir İngiliz buna hiçbir zaman isteyerek inanmamıştır. Onun bir başka yıkıcı ideali her zaman yarı-platonik bir ideal olmuştur: Dünyanın en adil ülkesinde yaşamak."

 

Fowles, kurgularında sıklıkla kayıp bir krallık/alan (domaine) ve idealize edilmiş bir aşkın peşinde koşan karakterleri işler.

 

Daniel Martin

Daniel Martin romanı, yazarın diğer eserlerine kıyasla hilesiz, daha az yapay ve olay örgüsünden ziyade karakterin biyolojik ve varoluşsal gelişimine odaklanan belirgin bir natüralist yaklaşıma sahiptir.

 

Kahramanı Dan'in çocukluğu, Oxford yılları, tiyatro/sinema ilgisi ve babasıyla olan çatışmalı (Oedipal) ilişkisi Fowles'ın kendi yaşamıyla paraleldir.

 

Hollywood ve sinema endüstrisiyle yaşadığı hayal kırıklıkları (kendi romanlarının uyarlamalarındaki olumsuz deneyimleri), roman karakterinin sinemaya yaklaşımına yansımıştır.

 

Ana karakter Dan; doğadan, geçmişinden, İngiliz kimliğinden ve gerçek sevgiden uzağa düşmüş rahat bir Hollywood senaristidir. Ancak zamanla geçmişiyle, eski dostlarıyla ve ilk eşinin kardeşi Jane ile ilişkisini onararak kendini tanıma sürecini tamamlar.

 

Fowles’ın diğer eserlerinde de görülen "idealize edilmiş prenses/kadın" figürü Daniel Martin’de yerini gerçek bir kadını kabullenmeye bırakır.

 

Fowles, romanda gramatik zamanları (geçmiş ve şimdiki zaman) ile anlatıcı kişilerini (birinci ve üçüncü şahıs) sürekli değiştirir. Şimdiki zamanı, özellikle çocukluk anılarını ve hakikatin yaşandığı anları "zamansızlaştırmak" ve sonsuz kılmak için kullanır.

 

Büyücü

Fowles, 1965'te yayımlanan ilk versiyondan üslup ve entelektüel açılardan memnun kalmamış, 1977'de eserin gözden geçirilmiş yeni versiyonunu yayımlamıştır. İlk versiyon için "Gerçekten hazır olmadan önce kasten öldürdüğüm tek kitap bu" ifadesini kullanır. Yeni versiyon, karakterlerin güdülerini, psikolojik derinliğini ve olayların inandırıcılığını artırmıştır.

 

Eser okuyucular ve eleştirmenler için karmaşık bir labirent niteliğindedir. Times Literary Supplement kitabı "aptalca ve sağlıksız bir kitap" olarak nitelendirirken; Anthony Burgess ve diğer bazı eleştirmenler eserin anlatım becerisini ve zihinsel derinliğini takdir etmiştir.

 

Oxford mezunu burjuva genci Nicholas Urfe, varoluşsal can sıkıntısından kaçmak için Phraxos adasında öğretmenliği kabul eder. Burada gizemli milyoner Maurice Conchis ile tanışır. Conchis, Nicholas'ı sınırları ve senaryosu belirsiz bir "meta tiyatrosu" veya "tanrı oyunu" içine çeker. Nicholas; Julie/June, psikolojik duruşmalar, yanılsamalar ve sahte intiharlar arasında kendi benliğini sorgulayacağı çetin bir sınavdan geçer.

 

Nicholas, insanın kendi önemsizliği ve geçiciliği bilincini ifade eden Latince nemo ("hiç kimselik") duygusuyla mücadele eder. Varoluşçu bir şair ve bohem maskesi takarak nemo’dan kaçmaya çalışır ancak bu duruşu yüzeysel bir uyumculuktan ibarettir.

 

Fowles, Fransız varoluşçuluğunun ve yeni roman (nouveau roman) akımının gündelik hayatı sıradan/banal görmesini reddeder. Nicholas, Phraxos'un doğal güzelliği ve keçili bir kızın şarkısıyla intiharın eşiğinden döner. Yaşamı sürekli bir beklenti hali olarak gören "bekleme odası" ve "gemi enkazı" mitlerinden sıyrılarak anın gerçekliğiyle yüzleşir.

 

Büyücü, arketipsel benlik arayışını ve Jungcu "bireyleşme" (individuation) sürecini işler. Conchis bir psikoterapist ve şaman gibi davranarak Nicholas’ın bilinçdışındaki sembolleri (Tarot, Eleusis Gizemleri, Zen, anima) açığa çıkarır.

 

Nicholas, Julie şahsında idealize ettiği kadın imajının (anima) büyüsünden kurtarılarak ("zehirden arındırılarak") gerçekliğe döndürülür. Nazilerin Phraxos'taki katliamı ve gerillaların direnişi üzerinden mutlak özgürlük (eleutheria) ve ahlaki sorumluluk sorgulanır: "İnkar etme hakkı en sondu. Seçmekte özgür olmak... ahlakı aşan ama her şeyin özünden çıkan... her şeyi yapmama yasağının karşısında duran bir şeydi." Nicholas, tanrı oyununun manipülasyonundan sıyrılarak hayatının sorumluluğunu kendi eline alır.

 

Koleksiyoncu

Fowles, modern edebiyatta kalıplaşan sempatik Anti-Kahraman anlayışına ağır bir darbe indirir. Kötü adam Frederick Clegg, sınıf eşitsizliğinin yarattığı tatlı dilli ama duyarsız bir canavardır. Fowles, "Robinhoodizm aslında 'harekete geçmemekle yetinmeyen eleştirel muhalefet'tir" der; ancak Clegg'in eylemi bir Robin Hoodluk değil, Mavi Sakallıktır.

 

Sosyal olarak ezilmiş ve kelebek koleksiyoncusu olan Frederick Clegg, futbol havuzundan büyük bir para kazanır. Takıntılı bir aşk beslediği güzel sanat öğrencisi Miranda Gray'i kloroformla kaçırarak satın aldığı kır evinin sığınağına hapseder. Miranda'nın kaçış çabaları ve sığınaktaki yaşamı, hem Clegg'in hem de Miranda'nın günlüğü üzerinden çift taraflı anlatılır. Miranda hastalanarak ölür; Clegg ise pişmanlık duymaksızın yeni bir kurban bulmayı planlar.

 

Clegg, canlı güzelliğe tahammül edemeyen, onu ancak cansızlaştırıp koleksiyonuna katınca (kelebekler gibi öldürüp fotoğraflayınca) güvende hisseden bir psikolojiye sahiptir. Miranda onun durumu için şöyle der: "Onu asla iyileştiremedim. Çünkü ben onun hastalığıyım."

Eser aynı zamanda "Azınlık" (Aristoi / biyolojik olarak üstün, zeki, yaratıcı) ile "Çoğunlık" (Polloi / kitleler, Yeni İnsanlar) arasındaki acımasız çatışmayı simgeler. Fowles bu konuda şu tespiti yapar: "...biyolojik Azınlık ile biyolojik Çoğunlık arasındaki... bu gereksiz acımasız çatışmayla yüzleşmediğimiz sürece... asla daha adil ve daha mutlu bir dünyaya varamayacağız."

 

Fransız Teğmenin Kadını

1867 yılının Lyme Regis kasabasında geçen roman, Viktorya dönemi beyefendisi Charles Smithson, sığ nişanlısı Ernestina Freeman ve toplum tarafından dışlanmış "Fransız Teğmenin Kadını" olarak anılan Sarah Woodruff arasındaki ilişkiyi konu alır. Charles, Sarah'nın gizemli cazibesine kapılır ve Yeraltı (Undercliff) denilen vahşi doğada onunla buluşur. Sarah, toplumun dar kalıplarından kurtulmak için özgürce "dışlanmış" rolünü seçmiştir. Charles onun için nişanını bozar ancak Sarah ortadan kaybolur.

 

Roman, Viktorya dönemi roman kalıplarını hem sevgiyle hem de ironiyle yeniden işleyen modern bir anlatıdır. Fowles, ünlü 13. bölümde kurgusunu keserek araya girer ve Viktorya dönemi her şeyi bilen anlatıcı rolünü sorgular: "Romancı hâlâ bir tanrıdır, çünkü yaratır... ancak yeni teolojik imajda ilk prensibimiz otorite değil özgürlüktür." Yazar romana farklı kılıklarda (müjdeci, imprezaryo) bizzat bir karakter olarak dahil olur.

 

Fowles romana alternatif sonlar sunar: Geleneksel Viktorya dönemi sonu (kızları Lalage ile mutlu aile) ve çağdaş varoluşçu son (Charles'ın Sarah'dan ayrılıp açık denizlerde kendi varoluşsal yalnızlığıyla yüzleşmesi).

Eser, Darwinci evrim teorisini toplumsal ve psikolojik alana taşır. Charles, Matthew Arnold'ın "bildiğini yapmak" (acting as he knows) ilkesini benimseyerek katı geleneksel kalıplardan kurtulur ve değişen dünyaya uyum sağlayan açık uçlu bir evrim geçirir.

 

Abanoz Kule

Beş öyküden oluşan bu derleme, sanat ve yaşam arasındaki ilişkileri sorgulayan tematik varyasyonlardır. Fowles, Orta Çağ saray aşkı (courteous love) geleneği hakkında şöyle yazar: "...nazik aşk vahşi bir topluma daha fazla uygarlık (daha fazla kadın zekası) getirmek için umutsuzca ihtiyaç duyulan bir girişimdi..."

 

Abanoz Kule (Uzun Öykü)

Genç soyut sanatçı ve eleştirmen David Williams, Fransa'da yaşayan yetmiş yedi yaşındaki aykırı ressam Henry Breasley'yi ziyaret eder. Breasley, soyut sanatı cinsiyetsiz, duygusuz ve steril bulduğu için sertçe eleştirir ve ona "Lanet olası hadımın zaferi" adını verir. İnsanlığın duygularını soğuk fikirlere ve biçimlere kurban etmesini ise "Abanoz Kule" olarak adlandırır. David, Breasley’in yanında yaşayan Diana (Fare) ile duygusal bir yakınlaşma yaşar ancak kendi güvenli ve tereddütlü ahlakı nedeniyle harekete geçemez.

 

Zavallı Koko / Poor Koko

Dorset'teki bir kır evinde çalışan yaşlı bir edebiyat eleştirmeni ile evi soymaya gelen genç bir hırsız arasındaki karşılaşmayı anlatır. Sözlü kültürün temsilcisi olan yazar ile sözsüz/kültürsüz genç arasındaki iletişim uçurumu, gencin eleştirmenin yıllardır üzerinde çalıştığı yazma taslaklarını yakmasıyla trajik bir noktaya ulaşır.

 

Muamma / Enigma

Zengin Milletvekili John Marcus Fielding'in arkasında hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboluşunu konu alır. Polis müfettişi Jennings ve Fielding'in oğlunun kız arkadaşı Isobel, olayı bir dedektif romanı kurgusuyla tartışır. Öykü, çözümsüz bırakılarak son bulur: "Hiçbir şey gizem kadar sürmez."

 

Bulut

Fransa'da piknik yapan bir grubun içsel gerilimlerini, dilin yozlaşmasını ve yalnızlığı kuş bakışı bir perspektiften işler.

 

Kalıcı Kurgu

Dorset’in Yeni Doğa Bilimcisi ve Fowles'ın Natüralizmi

Fowles’ın natüralizmi Thomas Hardy gibidir ancak önemli bir farkla ayrılır: Hardy doğanın tehlikelerinden ve determinizminden muzdaripken, Fowles insana zeka, irade ve pozitif uyum gücü tanıyarak doğayı ve varoluşu adeta kutlar.

 

Fowles, insanın duygu ve iradesinin determinist (kaderci) güçlere üstün gelebileceğini gösterir; kahramanlarına pasiflik yerine varoluşsal farkındalık ve hareket etme özgürlüğü verir.

 

Fransız Teğmenin Kadını

Viktorya dönemi anlatı geleneği ile modern varoluşçuluğun (Sartre, Camus) zekice birleşimidir. İronik anlatıcı tonuna rağmen karakterler (Charles ve Sarah) yalnızlıklarının bilincine varır.

 

Koleksiyoncu

İngiliz edebiyatındaki alt sınıf anti-kahraman anlatılarının sonunu simgeler. Sıkı, derli toplu yapısıyla gerilimi koruyan küçük bir başyapıttır; alt sınıftan Clegg'in kötülüğü ile sınıf eşitsizliğini sarsıcı bir dille işler.

 

Büyücü

Gotik gölgeler taşıyan, Kelt/Fransız romantizmine ve ergenlikten yetişkinliğe geçiş (quest) temasına dayanan devrim niteliğinde bir eserdir. Kahramanını umutsuzluktan kurtarıp ona aşk ve irade olasılığını geri verir.

 

Abanoz Kule

Abanoz Kule: Aklın soğukluğu ile romantik tutku arasındaki tarihsel çatışmayı işler.

 

Zavallı Koko: Sözcükleri kullanma yetisi olmayan genç ile dili hovardaca harcayan yaşlı adamın karşılaşmasıdır.

 

Muamma: Klasik polisiye kalıplarını kırarak gizemi çözmek yerine yaşamın kendisini en büyük gizem olarak olduğu gibi bırakır.

 

Bulut: Kuşların gözünden insanları izleyen zamansız ve ironik bir nesnellik sunar.

 

Daniel Martin

Fowles'ın yedi yılda yazdığı, her türlü anlatı hilesinden, yapaylıktan ve aşırı gerilimden arındırılmış hümanist savunmasıdır. Yaşamı, doğallığı ve iyimserliği merkezine alır.

…