Michael
von Brück - Dünya İç Mekânı - Notlar
Rainer Maria Rilke'nin Duino Ağıtları ile Buda Arasındaki
Rezonans
Weltinnenraum: Rainer Maria Rilkes Duineser Elegien in
Resonanz mit dem Buddha, Verlag Karl Alber, Freiburg, 2015
Önsöz
Dünyanın İç Alanı (Weltinnenraum): Dünyadaki
tüm nesne, olay ve deneyimlerin şiirsel-ruhsal bir yoğunlaşmayla maneviyata ve
sonsuzluğa dönüştüğü kapsayıcı enerji alanıdır.
Melek Sembolü: İnsani mükemmelliğin şiirsel bir
kurgusudur. Melekler, insanoğlunun içinden dışarıya parıldayan "ışık
eklemleri" olarak tanımlanır.
Duino Ağıtları: İnsanın varoluşsal deneyiminin her
köşesine dönüştürücü ruhsal ışığı yönlendiren şiirsel kanallar ve kanıtlardır.
Budist öğretiye göre gündelik yaşamın acı dolu, parçalanmış
görünüşünün arkasında her şeyi kuşatan evrensel bir bağ vardır. Rilke’nin şiiri
bu bütüncül bağın deneyimlenmesine ve kavranmasına açıktır.
Çalışma, yazarın 2014 yılında Münih Ludwig Maximilian
Üniversitesi'nde verdiği veda derslerine dayanmaktadır.
Giriş
Rilke - "Nasıl biri?"
Anna Freud'un babası Sigmund Freud'a sorduğu soru: "Şair
Rilke'yi gerçekten Münih'te tanıdınız mı? Nasıl olur? Peki o nasıl biri?"
Rilke; Sigmund Freud, Lou Andreas-Salome, Carl Gustav Jung,
Hugo von Hofmannsthal gibi dönemin önde gelen zihinleriyle kesişen bir hayata
sahiptir. Kendisine yöneltilen psikanaliz tavsiyelerine, bunun sanatsal
yaratıcılığı sağlayan içsel kaynağını "dezenfekte edeceği"
endişesiyle mesafeli durmuştur. Rilke hem inzivaya çekilen bir yalnız hem de
kışkırtıcı bir baştan çıkarıcı; evsiz, savaştan ve felaketlerden kaçan serseri
bir ruhtur. Annesiyle olan gerilimli ilişkisinin yanı sıra hayatındaki en
belirleyici figür, onun için "açıklığa ilk çıktığı kapı", sevgilisi,
ilham perisi ve ruh annesi olan Lou Andreas-Salome'dir. Rilke'nin şiiri,
kurumsal dinlerin ötesinde sekülerleşmiş bir tinsellik arar ve çağının
korkularını, varoluşsal krizlerini "mümkün olanın şiiri" haline
getirir.
Sanat ve dinde çığır açan bir kırılma
19. yüzyılın başında Avrupa uygarlığında, felsefede
Nietzsche, resimde Kandinsky, müzikte Mahler ve Schönberg ile simgelenen büyük
bir estetik ve zihinsel kopuş yaşanmıştır. Güzelliğin, uyumun ve bütünlüğün
eski değer hiyerarşileri yıkılmış; sanat artık dünyayı sahte bir uyum veya
iyileştirici bir ütopya olarak sunamaz hale gelmiştir.
Hristiyanlığın bütünleştirici sembolü olan haç
bağlayıcılığını yitirmiş, geleneksel din krize girmiştir. Vassily Kandinsky'nin
nesnel dünyadan içsel dünyaya yönelişi, nesnelerin zamansallaştırılması ve
atonalite (Schönberg), Rilke'nin şiirsel evreniyle derin bir paralellik taşır.
Rilke, parçalanmış dünyada zıtlıkların ötesine geçen "dünyaya nihai,
özgürce evet demeyi" hedefleyen bir varoluş normu arar.
Gerileme ve ayrılış – ayrılış ve çöküş
1. Dünya Savaşı öncesinde hızlanan teknoloji, uzay ve zaman
algısını göreceli hale getirmiş, milliyetçilik Avrupa'yı parçalamıştır. Savaşın
patlak vermesi başta bir arınma gibi algılansa da kısa sürede milyonların
katledildiği yıkıcı bir felakete dönüşmüştür. Bu kriz ortamında Rilke, 1912'de
Duino Kalesi'nde başladığı ve 1922'de Château de Muzot'ta adeta bir kasırga
gibi tamamladığı Duino Ağıtlarını kaleme almıştır.
Ağıtların özü; sonlu şeyler dünyasının ruhsallaştırılması,
benmerkezci mülkiyet ve ego hırsından vazgeçilerek ölüm ve sonluluğun yaşamın
ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmesidir.
Gece metaforu - yeni yaratım ve sonsuzluk
Gece imgesi, Rilke'nin estetiğinin ve Duino Ağıtlarının
merkezinde yer alır. Dinler tarihinde ve Romantizmde (Novalis'in Geceye
İlahileri, Wagner'in Tristan ve Isoldesindeki Aşk Gecesi, Nietzsche'nin
Zerdüşt'ün Gece Yarısı Şarkısı) gece; sınırsızlığın, formsuzluğun,
dualitesizliğin ve yeni bir bilincin doğuş alanıdır. Işık sınırlandırır ve
ayırır; gece ise zamanı ve mekânı aşan ebedi bir bütünleşme ortamı sunar.
Yöntem üzerine
Ağıtları yorumlamada üç ana yaklaşım ayırt edilir: ideolojik
yorum, psikolojik yorum ve metni kendi sembolik yapısı ve dinsel-tarihsel
bağlamı içinde ele alan sembolik/fenomenolojik yorum.
Rilke'nin şiiri "yeni bir din" veya antropolojik
bir aşkınlık arayışı olarak işlev görür. Rilke'nin "dünyanın iç
mekanı" (Weltinnenraum) kavramı, nesnelerin dışsal, kaba maddesellikten
zihinsel ve ruhsal bir bütüne dönüştürülmesini ifade eder. Şair, 1912'de Duino
parkındaki bir ağaca yaslanırken yaşadığı mistik deneyimle, benliğin nesnelerle
ve evrensel bağlamla olan ilksel iç içe geçmişliğini (pratītyasamutpāda)
tecrübe etmiştir.
İlk Ağıt
İlk Ağıt, şairin fırtınalı bir günde Duino kayalıklarında
yürürken duyduğu meşhur nida ile açılır: "Çığlık atsam beni meleklerden
kim duyabilir?"
Rilke'nin Meleği, geleneksel Hristiyanlığın sevimli koruyucu
meleği değildir; o korkunçtur, yücedir, insani ihtiyaçlara ve bireysel
kaygılara kayıtsızdır. Melek, görünen nesneler dünyasını zaten görünmez ruhsal
aleme dönüştürmüş varlıktır.
Şiir, insanın yeryüzündeki yabancılaşmasını, sahiplenici
aşkın yetersizliğini ve "terkedilmiş aşıkların" (Gaspara Stampa gibi)
nesnesiz, geçişsiz aşkının yüceliğini işler.
Yaşayanlar ile ölüler arasındaki sınır yapaydır; "erken
ölenler" dünyevi bağlardan sıyrılarak ebedi akışa katılırlar. Linos
efsanesinde olduğu gibi, ağıt ve yas, boşluğu titreştirerek müziğe ve şifaya
dönüştürür.
İkinci Ağıt
İkinci Ağıt, birincideki temayı derinleştirerek "Her
melek korkunçtur" haykırışıyla başlar. Melekler, insani ölçüleri aşan
"erken başarılar", yaratılışın şımartılmışları, "ışık
eklemleri" ve kendilerinden akan güzelliği yine kendi yüzlerine yansıtan
"aynalar"dır. İnsan ise sürekli büzülen, hissettiği yerde buharlaşan
ve kendini tüketen geçici bir varlıktır.
Aşıklar, dokunuşlarında ebediyeti yakaladıklarını sansalar
da bu bir ilüzyondur; sarılmanın ilk anındaki çekingenlik ve geçicilik hissi
kaçınılmazdır. İnsan kalbi nesnelere ve kişilere tutunarak kalıcılık elde
edemez.
Attika mezar stellerindeki antik figürlerin ölçülü,
baskısız, hafif dokunuşları, insan varoluşunun trajedi ile haysiyet arasındaki
kırılgan dengesini gösterir. İnsan, "akarsu ile kaya arasında,"
dinamik ile statik arasında kendine ait dar bir meyve tarlası bulmalıdır. Tıpkı
arkaik Apollon heykeli gibi, bu görünüş de insanı sarsarak şu hayati çağrıyı
yapar: "Hayatını değiştirmelisin."
Üçüncü Ağıt
Üçüncü Ağıt, insanın içindeki karanlık, dizginsiz, erotik ve
ilksel güçleri sorgular. Sevgiliye söylenen yüzeysel aşk şarkısının arkasında,
kanda kaynayan "o gizli suçlu kan tanrısı" (Neptün) yükselir. Erkeğin
cinsel dürtüsü, gündüz bilincinin kontrol edemediği gece tarafıdır.
Genç adamın kalbini sarsan şey sadece genç kızın varlığı
değildir; kızın dokunuşuyla birlikte erkeğin içindeki "daha eski
korkular" ve atalardan gelen kolektif mirasa ait karanlık dalgalar uyanır.
Annenin koruyucu varlığı çocuklukta kaosu örtmeye çalışmışsa da, içsel
taşkınları tamamen engelleyememiştir.
İnsanın sevgi nesnesine yönelişi tekil ve saf değildir;
sevdiğimiz anda kollarımıza kadim özler, geçmiş babaların ve annelerin karmik
tortuları, "dağın molozu" gibi biriken tarihsel yükler yükselir. Yine
de bu karanlık ormanın içinde kalbin "açık yeşili" büyüme imkânı
taşır.
Kaotik ve boğucu ormana tezat olarak bahçe, insan ruhunun
düzenleyici ve biçimlendirici bilincini simgeler. Rilke, geçmişin baskıcı
karmik yüklerinden ve ego odaklı zorlamalardan kurtulmak için Nietzsche'nin
bahsettiği ruhun üç dönüşümünü (deve, aslan ve nihayet masumiyet ve yeni bir
başlangıç olan çocuk) çağrıştıran bir dönüşümü ve gündelik "güvenilir
eylemlere" odaklanmayı önerir.
Dördüncü Ağıt
Dördüncü Ağıt, insanın kendi doğasıyla ve zamanın ritmiyle
olan uyumsuzluğunu "Ağaç" simgesi üzerinden ele alır. Göçmen kuşlar
zamanı hissederek hareket ederken; insan doğayla içsel bir birlik kuramaz, aynı
anda hem çiçek açtığının hem de solduğunun farkında olarak bölünmüş bir
bilinçle yaşar.
İnsan algısında "düşmanlık" ve ikilik esastır; her
şey karşıtı üzerinden tanımlanır. Oysa gerçek aşk, nesneyi tüketmeden sınırlara
doğru yola çıkmayı ("avlanma") ve ebedi bir açıklık alanını
("ev") ortaklaşa yaratmayı gerektirir.
Rilke, ikiyüzlü ve yüzeysel roller oynayan insani oyuncular
yerine "kuklayı" (bebeği) tercih eder. Kukla, özü itibarıyla boştur,
yapmacıksızdır ve kendi ağırlık merkezini takip eder. İnsanın amacı, Heinrich
von Kleist'ın belirttiği gibi, "bilgi ağacından yeniden yiyerek" yeni
bir masumiyet düzeyine ulaşmaktır.
Kukla sahnesinde oyuncak bebeği oynatan bir Melek
belirdiğinde, oyun gerçek bir gösteriye dönüşür. İnsanın varlığıyla sürekli
böldüğü yaşam ve ölüm, geçmiş ve gelecek parçaları Melek ve Kukla'nın
birleştiği bu saf süreçte bir araya gelir.
Beşinci Ağıt
Beşinci Ağıt, Pablo Picasso'nin Saltimbanques (Gezici
Hokkabazlar) tablosundan esinlenmiştir. Akrobatlar ve gezginler; köksüzlüğün,
huzursuzluğun, sadece izleyiciyi memnun etmek için bedenlerini büken ve
yıpranmış halı üzerinde beyhude çaba harcayan modern insanın (homo faber)
simgesidir.
Sanatçıların mekanik ve zorlama gösterilerinin ortasında,
acı çeken çocuğun yüzünde birdenbire anasına doğru beliren utangaç, "körü
körüne bir gülümseme" belirir. Bu gülümseme, ticari ve sahte gösterinin
ötesinde insani hakikatin ve direncin kıvılcımıdır.
Ağıtın sonunda Melek'e çağrıda bulunulur: Acı içindeki bu
küçük gülümseme bitkisini toplamalı, onu ölümsüzlük vazosuna koymalı ve üzerine
"Gülümseyerek dans etmek" yazmalıdır. Şair, samimi ve gerçek
aşıkların "tarifsiz bir halı" üzerinde, yapmacıklıktan uzak bir denge
ve dikey bir aşkınlıkla kuracakları "şehvet kulelerini" düşler. Ancak
orada, sessiz ölülerin tanıklığında, gerçek ve ebedi bir mutluluk mümkündür.
Altıncı Ağıt
Altıncı Ağıt, 1912’de Duino’da başlayıp Ronda, Paris ve
nihayetinde 1922’de Valais’de tamamlanan karmaşık ve pan-Avrupa ölçekli bir
doğuş sürecine sahiptir. Beşinci Ağıt’taki yapay şehir gösterilerinden doğaya
doğru dramatik bir kopuşu temsil eder. Metin iki ana eksen etrafında
şekillenir: Çiçek açma evresini geçip doğrudan meyve veren incir ağacı ve
başarılı varoluş imkânını temsil eden kahraman.
Kahraman figürü mitolojiden dine, sosyolojiden edebiyata
kadar insanın sınırı aşma çabasını simgeler. Kahraman, sıradan insanların
aksine sürekli bir oluş ve eylem halindedir; ölüm ve geçicilik onu felç etmez,
aksine o her an yaratılışın ilk sabahındaki gibi tazedir.
İncir ağacı, gösterişli ve estetik bir çiçeklenme safhasına
oyalanmadan tüm hayati enerjisini doğrudan meyveye, yani özgün varoluş amacına
yöneltir. Rilke bu botanik olguyu kahramanın ve gerçek sanatçının içsel
zorunluluğuna bir metafor yapar.
Zeus ve Leda Mitosu
Rilke, Zeus’un Kuğu kılığına girerek Leda ile birleştiği
Yunan mitine gönderme yaparak, ilahi olanın insani alanla doğrudan ve
durdurulamaz kucaklaşmasını işler. Tanrısal enerjinin dünyaya inişi ve
zıtlıkların birliği (maddi ile ilahinin bütünleşmesi) diyalektik bir coşkuyla
aktarılır.
Çoğu insan geçicilik karşısında tereddüt eder, kararsız
kalır ve "oyalanır". Kahramanlar ve erken ölenler ise yaşam güçlerini
duraksamadan eyleme dönüştürürler; ölüm onlar için gelişimlerini bölen bir
düşman değil, hayatı olgunlaştıran bir bahçıvandır.
Kutsal Kitap’taki Şimşon (Samson) figürü üzerinden
kahramanın trajedisi ele alınır. Şimşon’un rahimdeki seçilimi, fiziksel
doğumuyla daha dar bir dünyaya gelişi ve nihayetinde tapınak sütunlarını
yıkarak kendi sonunu hazırlaması, kahramanın kaçınılmaz trajik sınırlarını ve
bağ kuramama durumunu simgeler.
Yedinci Ağıt
Ağıt, benmerkezci "reklam" ve arzu davetlerinden
vazgeçip, bir kuşun baharın gelişiyle hiçbir çıkar gözetmeksizin çıkardığı saf
sevinç ve varoluş çığlığına dönüşme çağrısıyla başlar.
Nefes almak, yalnızca biyolojik bir işlev değil; iç dünya
ile dış uzay arasındaki mekânsal ve ruhsal alışverişin, tüm canlıları birbirine
bağlayan görünmez şiirin ifadesidir.
Dünyevi varoluşun ve anın sunduğu imkânların eşsizliğini
vurgulayan ünlü "Hiersein ist herrlich"
(Burada olmak harika) ilkesi işlenir.
Dış dünyadaki somut ve teknik binaların, tapınakların yerini
"zamanın ruhu" ve teknolojik rezervuarlar alırken, insanoğlunun
görevi dışarıdaki nesneleri kalbin görünmez iç mekanına (Weltinnenraum)
taşımaktır.
İnsanın tarih boyunca yarattığı büyük eserler (Gotik
katedraller, Chartres, kuleler, müzik ve aşıkların derinliği) Melek karşısında
savunulur. Ancak Melek’e yapılan bu çağrı bir hırs değil, insani başarının
samimi itirafıdır.
Sekizinci Ağıt
İnsan bilinci sürekli nesneleştiren, karşıtlık kuran ve
ölüme odaklanan "ters çevrilmiş" gözlere sahipken; hayvanlar ve
yaratıklar dünyayı kesintisiz, yorumlanmamış bütünlüğüyle, yani "Açık" (Das Offene) olarak görürler.
İnsan hiçbir zaman sınırlandırılmamış saf mekâna adım
atamaz; her zaman karşısında dünyayı ve onun kaygılarını bulur. Sadece çocukluk
anlarında, ölüm anında veya aşkın derinliklerinde bu sınırlama kısa süreliğine
aralanır.
Yuvada veya rahimde (Schoof) kalan küçük canlılar
(sivrisinek, kuş) varoluşla birdir. Buna karşılık memeliler ve insan, rahimden
çıktıktan sonra çift yönlü bir yabancılaşma ve melankoli yaşarlar.
İnsanoğlu dünyada özne-nesne ikiliğine hapsolduğu için
sürekli bir izleyici, dünyadan ayrılan ve vedalaşan bir duruş içindedir.
Dokuzuncu Ağıt
Geri dönülemez dünyevi varoluşun değeri, onun sadece
"bir kez" (Einmal) yaşanabilmesinde yatar. Bu teklik, insana dünyayı
kalbinde dönüştürme sorumluluğu yükler.
İnsan bu dünyadan göçerken yanına mülk veya öğrenilmiş
teorileri götüremez; götürebileceği tek şey acı, aşkın zorlu deneyimi ve
nesneleri anlamlandıran "edinilmiş saf bir kelime"dir.
İnsanın dünyadaki temel görevi, eşyayı (ev, köprü, çeşme,
kapı, testi) adlandırmak, söylemek ve onların içsel varlığını dille görünür
kılmaktır.
Melek’e kavranamaz soyut kavramlar değil, insan elinden ve
gözünden geçmiş, nesilden nesile şekillenmiş sade ve dünyevi şeyler
övülmelidir.
Yeryüzü, insan ruhunda görünmez olarak yeniden doğmayı
arzular. İnsan bu çağrıyı kabul ettiğinde süpernümerik (sayıüstü) bir varoluşa
ulaşır.
Onuncu Ağıt
İnsanoğlu acıyı hüzünlü bir kayıp olarak boşa harcar; oysa
acı, varoluşun "koyu, anlamlı yeşili", kışın bile solmayan gerçek
yaprağıdır.
Rilke, modern kentin gürültülü eğlencelerini ve
kurumsallaşmış kilisenin acıyı bastıran "ucuz teselli pazarı"nı sert
bir dille eleştirir.
Leidland (Hüzün Ülkesi)
Eğlence panayırının arkasında gerçek acılar diyarı açılır.
Ağıt (Şikayet) figürü, genç ölü adama Hüzün Ülkesi'nde (Leidland) rehberlik
eder.
Görünmeyen alemde Sfenks’in yüzü, Mısır krallarının taçları
ve insan yüzünün ebediyen yıldızların terazisine konuluşu görünür.
Hüzün Ülkesi’nin gökyüzünde insanın içsel haritasını
oluşturan yeni takımyıldızlar belirir: Binici, Bıçak/Asa, Meyve Çelengi, Beşik,
Yol, Yanan Kitap, Oyuncak Bebek, Pencere, Anneler.
Yolculuğun sonunda ölü adam Sevincin Kaynağı’na ulaşır ve
dağlara tırmanır. Ağıtlar, düşen fındık püskülleri ve karanlık toprağa yağan
bahar yağmuru gibi düşüşün içindeki bereketi simgeleyen bir benzetmeyle
kapanır.
Rilke ve Buda
Rilke’nin Budizm algısı sistemik okumalardan ziyade,
Rodin’in Meudon’daki atölyesinde karşılaştığı Buda heykelleri ve Paris
metropolünün yabancılaşmasına karşı Buda’nın temsil ettiği "dünyanın
merkezi" ve "ilahi denge" sezgisiyle şekillenmiştir.
Rilke’nin 1905, 1906 ve 1908 yıllarında yazdığı üç Buda
şiiri, Buda’yı evrensel bir merkez, varlığı kendinde tamamlanmış bir ışık ve
badem çekirdeği olarak tasvir eder.
Rilke, Budist epistemolojideki "Boşluk" (Şūnyatā),
varlık ve yokluğun ötesindeki "Mutlak Hiçlik" (Zettai Mu) ve
"Açıklık" ilkeleriyle derin bir sezgisel paralellik kurar.
İnceleme ve Özet
Rilke, şiirlerinde süreci veya gerekçeleri değil; uzun
olgunlaşma aşamalarının son ürünü olan yoğunlaşmış içgörüleri sunar. Saatler
Kitabı'ndaki somut ve doğrudan metaforlardan Duino Ağıtları'ndaki
soyutlama, dilbilgisel yapının bozulması ve kesintili ifadelere geçiş bu
yöntemin sonucudur.
Rilke’nin tutumu, duyusal formların ardındaki görünmez/ince
manevi yapıyı görünür kılmaya çalışan Kandinsky’nin soyut resim anlayışıyla
yapısal bir paralellik taşır. Her ikisi de somut olguların ardındaki düzeni
arar.
Rilke için ölüm, yaşamın olumsuzlanması veya karşı kutbu
değil; "ayın görünmeyen arka yüzü" gibi yaşamın ta kendisidir. Modern
insanın ölümden kaçışına/onu sürgün etmesine karşı çıkıp, ölümü yaşamın
"gerçek evet diyen" bir parçası ve arkadaşı olarak kabul eder.
Dünya, nesneler, ağaçlar ve toprak; insanın içsel
hafızasında ve bilincinde manevi/zaman-ötesi bir boyuta dönüştürülür.
Rilke, Hıristiyanlığın öte-dünya/ahiret anlayışının
zamansal-mekânsal gerçeklik bağını kopardığını düşünür. Bunun yerine tamamen
dünyevi, toprakla ve varlıkla doğrudan akraba olan bir "dünyanın iç
alanı" kavramını savunur.
"Hiçbir şey karşılaştırılamaz" ilkesi
doğrultusunda, rasyonel kavramsallaştırmaların varlığın bağlamını örttüğünü
belirtir.
1908 tarihli Gece Yürüyüşü’nden Duino Ağıtları’na
uzanan yıldız metaforu, insanın kozmik düzen içindeki tekil kaderini temsil
eder. Yıldızlar soyut birer ışık değil, kişinin kendi varoluşuna talepte
bulunan, insana sorumluluk yükleyen güçlü kozmik güçlerdir.
I. Dünya Savaşı'nın yıkımı, büyük şehirlerdeki kitlesel
yabancılaşma ve 1918 Alman Devrimi (Ernst Toller, Sophie Liebknecht gibi
isimlerle ilişkileri) Rilke’nin arka planını oluşturur. Politize bir eylemci
olmamakla birlikte, toplumun ve Alman militarizminin (II. Wilhelm)
ahlaki/tövbekâr bir dönüşüm geçiremeyip yüzeysel kurtuluş aramasından derin
üzüntü duyar.
Siyasi kaosun altında, bilincin gizli ve iyileştirici bir
büyüme sergileyebileceğini (özellikle Fransa ve edebiyat üzerinden) düşünür.
Şiir, bu "kalp eğitimi"nin ve insanlığın birliği sezgisinin
yaratıcısıdır.
Rilke, kurumsallaşmış ve kapalı bulduğu Hıristiyanlığa karşı
Buda imgesini bir yönelim olarak görür. Buda, çelişkileri ve acıyı reddetmeden
bütüncül ilişki ağına dahil eden varoluşsal bir figürdür.
Rilke’nin insanoğlu ile doğa/evren arasında kurduğu bu derin
ve bütüncül bağ, günümüz kavramlarıyla bir "ekozofik biliş" (doğal
dünya ile manevi bütünleşme) örneğidir.
Duino Ağıtları, acı ile neşenin, hastalık ile
zarafetin (charis, ananda) birleştiği devasa bir ruhsal/müzikal
yapıdır.
"Gerçeklerle yetinmeyin, ruhsal olarak mümkün olana
olan özleminizi canlı tutun. Çünkü insanlar muhasebeci değil şarkıcıdır."
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder