3 Haziran 2026 Çarşamba

Sighard Neckel, Michael Schwab-Trapp - Şiddet Düzenleri - Notlar

Sighard Neckel, Michael Schwab-Trapp - Şiddet Düzenleri - Notlar

Şiddet Düzenleri: Şiddet ve Savaşın Siyasal Sosyolojisine Katkılar

Ordnungen der Gewalt, Beiträge zu einer politischen Soziologie der Gewalt und des Krieges, Springer Fachmedien Wiesbaden, Wiesbaden, 1999

 


Bu kitap Haziran 1998'de Alman Sosyoloji Derneği'nin "Siyaset Sosyolojisi" bölümü tarafından Siegen Üniversitesi'nde düzenlenen "Savaş ve Şiddet" konulu konferansın belgelerinden oluşuyor.

Kitaptaki makaleler şiddet ve savaş sosyolojisine ampirik, teorik ve tarihsel açılardan yaklaşmaktadır.

 

Şiddet - Eylem - Kültür

Ronald Hitzler – Bir Etkinlik Olarak Şiddet

Eylem tipolojisi açısından terimlerin açıklığa kavuşturulması için öneriler

 

Sosyolojide şiddet üzerine asgari bir tanım uzlaşısı bile yoktur.

Bunun ana nedeni, Faillerin eylemleri ile Mağdur/İzleyicilerin deneyimleri arasındaki analitik farkın gözden kaçırılmasıdır. Sosyoloji genel olarak failin niyetinden ziyade mağdurun acısına veya toplumun reaksiyonuna odaklanmış, bu da analitik netliği bozmuştur.

 

Şiddet olgusunu tam olarak kavrayabilmek için iki ayrı perspektifin birbirine indirgenemez olduğunu kabul etmek gerekir.

Fail Perspektifi

Mağdur / İzleyici Perspektifi

 

Bir fail kasıtlı olarak şiddet uygulayabilir ancak mağdur bunu "şiddet" olarak algılamayabilir.

Bir kişi bir olayı "şiddet" olarak deneyimleyebilir/etiketleyebilir ancak ortada kasıtlı olarak şiddet uygulayan bir fail olmayabilir.

 

Alfred Schütz'ün eylem kuramına göre, şiddet uygulayan fail -sadece zevk almak veya alışkanlıktan yapıyor olsa bile- eylemine öznel bir anlam atfeder.

 

Hannah Arendt'in belirttiği gibi şiddet bir "amaç-araç" ilişkisidir. Ancak gözlemci (izleyici), failin eylemindeki anlamı kavrayamadığında şiddeti "anlamsız, kör bir eylem" olarak etiketler.

 

Şiddetin Eylem-Teorik Tipolojisi

1.     Eyleme dönüşmeyen düşünsel şiddet

2.     Sosyal olmayan şiddet (kendine zarar verme)

3.     Sosyal eylem olarak şiddet: Baskı araçlarının başka insanlara yöneltilmesi.

Tek taraflı - Doğrudan: Bağlı birini kırbaçlamak.

Tek taraflı - Dolaylı: Birine bombalı mektup göndermek.

Karşılıklı - Doğrudan: Yumruk yumruğa kavga etmek.

Karşılıklı - Dolaylı: İki tarafın birbiriyle ilgili rehineler alması.

4.     Proto-Politik Eylem Olarak Şiddet: İkinci bir kişinin rızasını almak veya zorlamak suretiyle, üçüncü bir kişinin davranışını baskı araçlarıyla değiştirmeyi/yönlendirmeyi amaçlamak.

 

5.     Politik Eylem Olarak Şiddet: Bu tür baskı ve zorlama araçlarını kullanarak toplumsal yaşamda kalıcı, bağlayıcı bir düzen kurmayı amaçlamak (Tahakküm / Gewaltherrschaft).

 

Sosyolojik bir analize başlamadan önce kendimize ilk sormamız gereken soru şudur: "Şu an kimin perspektifinden konuşuyoruz?"

Eğer failin bakış açısından bakıyorsak bir Eylem Teorisi (kasıt, amaç, araç kullanımı); eğer mağdurun veya izleyicinin bakış açısından bakıyorsak bir Tanımlama/Etiketleme Teorisi (deneyim, algı, anlam atfetme) yürütmeliyiz. Bu iki düzlemi birbirine karıştırmak, sosyolojideki şiddet tartışmalarını çıkmaza sokan temel etkendir.

 

Alexander Milanes - Kendini Savunma

Yasallaştırılmış şiddetin stratejik operasyonelleştirilmesi üzerine

İlettiğiniz metin, Alman Ceza Kanunu’nun (StGB) meşru müdafaayı düzenleyen 32. Maddesi (§ 32) ekseninde; meşru müdafaanın hukuk sosyolojisi, siyaset felsefesi ve eylem teorisi (action theory) açısından detaylı bir akademik/sosyolojik analizi…

 

Saldırıya uğrayan kişi yalnızca kendi kişisel haklarını korumaz; hukuka aykırı saldırıya direnerek genel hukuk düzeninin sürdürülmesine de hizmet eder ("Hakkın adaletsizliğe geri çekilmek zorunda olmaması" ilkesi).

 

John Locke: Saldırgan sadece bireye saldırmaz; akıl ve eşitlik kurallarının dışına çıkarak tüm toplumsal yaşamın temellerine ve insanlığa savaş açmış sayılır. Bu nedenle herkes ona karşı meşru müdafaa hakkına sahiptir.

 

Thomas Hobbes: "Doğa durumu"ndan "Devlet durumu"na geçilirken bireyler haklarını egemene (devlete) devrederler. Ancak Hobbes'a göre hiç kimse canını veya beden bütünlüğünü koruma hakkını sözleşmeyle devredemez. Devlet yardımı o anda mevcut değilse, bireyin kendini koruma hakkı kendiliğinden geri gelir.

 

Çatışma sonrasında "kurban durumuna düşmekten kurtulan" birey, bu kez hukuk önünde "fail" durumuna düşme tehlikesiyle karşılaşır. Mahkeme süreci, olayın kendisinden ziyade, olayın hukuki bir dille yeniden anlatılması ve stratejik olarak kurgulanması (usule ilişkin stratejiler) haline gelir.

 

Christoph Liell - Şiddetin İkili Doğası

Söylemsel inşa ve sosyal uygulama

Modern toplumlar kendilerini uygar, pasifize edilmiş ve şiddetten arınmış olarak tanımlarken; medya, siyaset ve kamuoyu şiddetin sürekli arttığı ve her yerde olduğu algısını ("dramatizasyon") üretmektedir.

 

Medya ve nicel araştırmalar, münferit olayları toplumsal bir "korku iklimi" ve "güvenlik krizi" olarak sunarak şiddet söylemini dramatize eder.

 

Şiddetin Tanımsal Belirsizliği

Dar Tanım: Şiddeti "insanların insanlar üzerindeki fiziksel zorlayıcı etkisi" ile sınırlar.

Geniş Tanım: Şiddeti "insanın kendini gerçekleştirmesinin önündeki her türlü engel" (yapısal/psikolojik şiddet) olarak görür.

 

Şiddet "özsel" bir nesnelliğe sahip değildir; tanımı bağlama göre değişir.

 

Aydınlanmacı / Modernleşmeci Söylem (Hobbes, Elias):

Şiddet ve modern toplum birbirinin zıddıdır. Devletin şiddet tekelini kurması ve medenileşme süreci toplum içi şiddeti azaltır.

 

Rasyonellik Eleştirisi ve Şiddetin Gizemleştirilmesi (Sorel, Bataille, Jünger, Fanon):

Burjuva toplumunun darlığına ve devlet aklına karşı şiddet; arındırıcı, kendiliğinden ve özgürleştirici bir güç olarak kutsanır.

Bu yaklaşım, şiddetin sadece bir araç olmadığını, aktörün öznelliğini ve eylem çerçevesini dönüştüren kendine özgü bir dinamiğe sahip olduğunu gösterir.

 

Eleştirel / Agnostik Modernite Söylemi (Bauman, Derrida, Sofsky, Popitz):

Şiddet, modernitenin sapması veya istisnası değil; kurucu bir bileşenidir (Örn. Holokost deneyimi).

 

Dirk Triller - Duyguların Gücü - Güç Duyguları

Sağcı derilerin müzik sahnesinde şiddet içeren fanteziler ve duygusallık

Grupları ayakta tutan esas unsur; stilizasyon, semboller ve müzik aracılığıyla üretilen kolektif duygusallık ve hayali/gerçek şiddet deneyimidir.

Gruplar duygusal açıdan istikrarlı sistemlerdir.

 

Dazlak kültürü homojen bir neo-Nazi hareketi değildir; apolitik, solcu ve aşırı sağcı kanatları içeren geniş bir yelpazedir.

Bu çeşitlilik, bireylere farklı deneyim alanları (reggae/ska ile dans etmekten aşırı sağcı eylemselliğe kadar) ve geçiş imkânları sunar.

 

Şiddet fantezilerinin arkasında erkeklik hegemonyasını kaybetme korkusu, statü utancı ve aşağılık duygusu yatar. Nefret, bu utancı gurur ve güce dönüştürme tepkisidir.

 

Sağcı dazlak sahnelerinde şiddet, duygular ve semboller aracılığıyla Popitz'in temel iktidar biçimleri yeniden üretilir.

 

Savaş Sosyolojisi

Trutz von Trotha - Savaş Biçimleri

Askeri harekât gücünün tipolojisi üzerine

Savaş; kolektif, örgütlü, maddi zarar vermeye ve mutlak şiddete (öldürmeye) dayalı, silah teknolojisinin kullanıldığı bir eylemdir.

Savaş, hem başkalarını öldürme hem de kendisinin öldürülmesine izin verme "hazır olma durumunu" (veya emirlere boyun eğmeyi) gerektirir.

 

Savaşta olağan kurallar ve yaptırımlar askıya alınır. Sürpriz, pusular ve belirsizlik ana unsurdur; toplumlar bu öngörülemezlikle başa çıkmak için ritüeller, siperler veya lojistik sistemler geliştirir.

 

Savaş Tipolojisi

1.     Topyekûn Savaş (Total War)

Savaşan ve hedef alınan toplumun tüm üyelerini kapsar. Asker-sivil ayrımı ortadan kalkar; herkes "savaş makinesinin" bir parçası veya mutlak şiddetin hedefidir.

 

2.     Pasifleştirme Savaşı

Batılı devlet egemenliği ütopyasını ve bölgesel devlet yönetimini kurmak/dayatmak amacıyla yürütülen fetih savaşlarıdır.

 

3.     Neo-Hobbesçu Savaş

Zayıf örgütlenmenin, çürüyen devlet otoritesinin ve kurumsal yapının olmadığı veya dağıldığı coğrafyalardaki çatışmalardır.

 

Katliamda rasyonel, askeri veya politik hedefler arka plana düşer; eyleme tamamen "öldürmenin kendi mantığı" ve imha arzusu hakim olur.

 

19. yüzyılın son üçte birindeki silah devrimi (özellikle Maxim makineli tüfeği), sömürgeci güçlere ezici bir teknolojik üstünlük sağladı. Metropol askeri kanadı (örn. Alman Genelkurmayı) makineli tüfeğin Avrupa'daki kullanımını tartışırken, sömürgelerde kısıtlamasız kullanımını derhal onayladı.

 

Katliam anlık bir öfke/sarhoşluk iken; açlık ve susuzluk yavaş, nesnel ve mesafeli bir öldürme tekniğidir. Katilin mağdura karşı küçümseyici kayıtsızlığı mekânsal bir boyut kazanır.

 

Mekânsal Şiddet Silsilesi

Katliam: Şiddet alanı, silahın yetiştiği yerle sınırlıdır.

Açlık/Kuşatma (Örn. Omaheke Çölü): Alan genişler, kaçış yolları ve kaynaklar kesilir.

Kamp (Toplama Kampı): Güç artık hareket gerektirmez; dikenli teller ve kulelerle kural/tahakküm maddileşir. Mağdur tamamen nesneleşir ve soykırımcı yönetim tamamlanır.

 

Neo-Hobbesçu savaş zayıf/çöken devletlerin veya devletsizleşmiş alanların savaşıdır. Amacı devlet inşa etmek değil; yağma, şöhret, bölgesel hakimiyet ve şiddetin kendisidir (Hobbesçu "herkesin herkese karşı savaşı"na dönüş).

 

Geleceğin çatışma haritası; devlet otoritesinin eridiği alanlarda gelişen Neo-Hobbesçu savaşlar ve bunlara karşı yürütülen yeni tip pasifleştirme savaşları tarafından şekillendirilecektir.

 

Jens Warburg - Yok Etme Makineleri

Sanayileşmiş savaş alanı

Savaş olgusu, sadece ölü sayıları (100 veya 1000 kişi gibi keyfi sınırlar) gibi nicel kriterlerle açıklanamaz.

Bir şiddet olayının "savaş" olarak nitelendirilebilmesi için, toplumda bireyler arasındaki anlaşmazlıkları düzenleyen ve şiddeti tekelleştiren bir devlet/düzenleyici otorite yapısının varlığı şarttır.

 

Tek taraflı güç kullanımı veya sivillerin eylem yetisinden mahrum bırakılarak öldürülmesi (katliam/soykırım), bir ordu tarafından yapılsa bile tek başına savaş değildir.

 

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren makineli silahlar, kullanıcısının bireysel yeteneğinden bağımsız olarak çok kısa sürede (saniyeler içinde) muazzam bir yıkım gücü üretmiştir.

Sanayileşmiş silahlar sürekli malzeme ve mühimmat tedriki gerektirdiğinden, cephe ile arka bölge (hinterland) arasında kopmaz bir lojistik bağ kurulmuştur.

 

Savaş artık mevsimsel bir "sefer" olmaktan çıkıp, sanayi üretimine bağlı olarak kesintisiz bir hal almıştır.

 

Savaş, siyasi amaçlar için araçsal olarak kullanılsa bile bir kez serbest kaldığında kontrolden çıkma, barış sonrasında da toplumları dönüştürme ve etki bırakma eğilimindedir.

 

Disiplin artık subayların bireysel baskısından değil, makinelerin ürettiği nesnel şiddetten doğmuştur.

 

Eylemi yapan ile kurban arasındaki fiziki ve zihinsel mesafe artmış; bu durum askerlerin sorumluluk hissetmeden yıkıcı gücü uygulayabilmesini (nesneleştirme) kolaylaştırmıştır.

 

Savaş Sonrası Toplum (Almanya Örneği)

Savaştan dönen askerler, evde kalan ve yaşanan sefaleti anlamak istemeyen sivil toplum tarafından dışlanmış ve anlaşılmamıştır. Yas süreçleri tamamlanamamıştır.

Yaşanan aşırı şiddet deneyimleri konuşulamayıp kapsüllenmiş; gaziler aracılığıyla şiddet evlerin içine, kadınlara ve çocuklara taşınmıştır.

Yenilginin kabul edilmediği, "arkadan bıçaklanma" (Hancherschok) efsanesinin yayıldığı ve "cephe yoldaşlığı" mitinin kutsandığı savaş sonrası ortam, bu travmatize olmuş kitleleri demokratik olmayan, şiddet odaklı ve Nasyonal Sosyalist fikirlere açık hale getirmiştir.

 

Michael Schwab-Trapp - Srebrenica - Fikir Birliği Oluşturma Etkinliği Mi?

Söylemsel seçkinler ve Yugoslavya savaşına ilişkin söylem

Medya, siyaset ve akademi alanında söz sahibi olan, kamuoyunu yönlendirme ve söylemi başlatma kapasitesine sahip figürlerdir.

Söylemsel seçkinlerin otoritesi, toplum nezdinde kabul görmüş prestijlerinden ve temsil ettikleri "söylem toplulukları"ndan gelir.

 

Srebrenitsa Katliamı (Temmuz 1995), Alman dış ve güvenlik politikasındaki pasifist gelenekten askeri müdahaleyi meşrulaştıran çizgiye geçişte kilit bir sembol işlevi görmüştür.

Sırp saldırganlığı "yeni bir faşizm" veya soykırım olarak tanımlanmış, İkinci Dünya Savaşı ve Nazi geçmişiyle paralellikler kurulmuştur.

 

Joschka Fischer, Jürgen Habermas ve Daniel Cohn-Bendit gibi Alman solunun önde gelen isimleri, Srebrenitsa sonrasında pasifist uzlaşıya veda etmişlerdir.

 

Şiddet - Devlet - Modernite

Gerhard Armanski - Şiddet Makinesi

Yüzyılın işareti ve damgası olarak kamp

20. yüzyıldaki kitlesel şiddet tesadüf değildir. İki ana biçim altında gelişmiştir:

Savaş alanındaki 'sıcak' dövüş (dünya savaşları).

Dövüşmeyen/dövüşemeyen rakibin 'soğuk' elenmesi (kamplar).

 

Şiddet, modernitenin dışındaki bir sapma değil; merkezinde radikalleşen kendi öz ürünüdür.

 

Kamplar, mahkûmlar için mantığı kavranamaz, korkunun donup günlük hayata dönüştüğü, insanın öznesizleştiği ve kurban ile fail rollerinin uç noktada karşı karşıya geldiği çarpık bir "yeni evren" yaratmıştır.

 

Nasyonal Sosyalist (Nazi) Toplama Kampları: İnsanların yok edilmesi ve aşağılanması doğrudan hedeftir.

Sovyet (Stalinist) GULag Sistemi: Amacı, ülkenin hızla sanayileşmesi, zorla kolektifleştirilmesi, birincil sosyalist birikim ve köle emeğiyle büyük projelerin (kanallar, madenler, altyapı) hayata geçirilmesidir.

 

Her iki sistem de 19. yüzyılın Aydınlanmacı "insanın sürekli ilerlemesi ve mükemmelleşmesi" inancını paramparça etmiş; modern bürokrasi ve tekniğin ne kadar korkunç yıkım araçlarına dönüşebileceğini kanıtlayarak medeniyetin eşiği/sonu olmuştur.

 

Peter Imbusch - Şiddete Modern Ve Postmodern Bakış Açıları

Şiddet, sosyal bilimler ve politik antropoloji için merkezi bir kavram olmasına rağmen; klasik ve modern sosyal teorilerde ya "devletin şiddet tekelini kurmasıyla çözülmüş" kabul edilerek ya da göz ardı edilerek ihmal edilmiş/unutulmuştur.

 

19. yüzyıldan bu yana egemen olan toplumsal kalkınma ve modernleşme kuramları, şiddetin uygarlaşma süreciyle birlikte kademeli olarak ortadan kalkacağına inanmıştır.

Erken modern dönemden itibaren şiddet azalmamış, aksine teknik imkanlarla radikalleşmiştir.

 

Şiddet ile modern uygarlık arasında sosyal kuramlar

N. Elias, T. Hobbes, S. Freud, K. Marx, M. Weber, E. Durkheim: Şiddet ve barbarlık modern öncesi döneme aittir. 20. yüzyıl suçları (Auschwitz, Stalinizm) medeniyetin henüz tamamlanmamış olmasından veya geçici "nüksetmelerden" kaynaklanır.

 

T. Adorno, M. Horkheimer, W. Sofsky: Barbarlık, modernitenin eksikliğinden değil, aşırı başarısından kaynaklanır. Akıl araçsallaşmış, bürokrasi soykırımın hizmetine girmiştir (Baltadan atom bombasına doğrudan hat).

 

Z. Bauman, K. G. Zinn, S. Freud: Modernite şiddet için yeterli değil ama gerekli koşuldur. Şiddet tekelinin devlette toplanması yıkım gücünü artırmış, rasyonellik ahlaki duyarsızlık yaratmıştır.

 

H. P. Duerr, W. Sofsky, H. Popitz: Medeniyet süreci bir Avrupa merkezli mittir. Şiddet insanın doğasında/kültüründe sabittir. Modern kurumlar şiddeti yok etmemiş, sadece yıkıcı yaratıcılığı sınırsızca büyütmüştür.

 

Postmodern Dönemde Şiddet

Holokost veya GULag birer "çağ dışı barbarlık" değil, modernitenin düzen kurma, "çelişki ve yabancıyı ortadan kaldırma" arzusu doğrultusunda uyguladığı sosyal mühendislik (bahçecilik) faaliyetleridir.

 

Postmodern sosyoloji, şiddetin "toplumsal nedenlerini" (sosyo-ekonomik arka plan) aramaktan ziyade, şiddeti "saf bir toplumsal eylem biçimi" (sebepsiz, gerekçesiz ve bağımsız bir durum) olarak inceler.

 

Klasik devletlerarası savaşların yerini, toplumun kılcal damarlarına yayılan "moleküler iç savaşlar" almıştır (H. M. Enzensberger).

 

Modernitenin kolektif ve devlet merkezli kimlik yapılarının çözülmesiyle merkezde bir boşluk oluşmuş; bu boşluğu "neo-kabileci" (neo-tribal) varsayılan topluluklar doldurmuştur (Zygmunt Bauman).

 

Modernite şiddeti "bastırarak" veya "patoloji" ilan ederek sorunu çözdüğünü varsaymış, ancak 20. yüzyılın kitlesel makro suçları bu özgüveni yıkmıştır.

 

Wolfgang Knöbl - Yola Bağlı Gelişmeler ve Şiddet

'Uzun' 19. Yüzyılda Prusya, Almanya, İngiltere ve ABD'de devlet iktidar yapılarının doğuşu

Max Weber ve Heinrich Popitz gibi düşünürler modern devleti "şiddet tekelini elinde tutan yapı" olarak tanımlamış, ancak sosyoloji uzun süre bu tekelin sahada (polis ve ordu aracılığıyla) fiilen nasıl kurulduğunu araştırmayı ihmal etmiştir.

 

Sanayi Öncesi Dönemde İç Güvenlik

Prusya: Güvenlik neredeyse tamamen orduya dayanıyordu. Büyük şehirlerin çoğunun garnizon kenti olması (Berlin nüfusunun %20'sinden fazlası askerdi) ordunun doğrudan polis işlevi görmesini sağladı. Polisimsi yapıların kurulması artan suça değil; krallığın, kent burjuvazisinin özerklik arayışlarını baskılama arzusuna dayalıydı.

 

Örgütlü kitlelerin ve grevlerin ortaya çıkmasıyla eski yöntemler (küçük polis gücü ve ordu müdahalesi) yetersiz kaldı. Asker konuşlandırmanın ölümlere ve devletin meşruiyet kaybına yol açması üzerine 1870'lerden itibaren sistematik ve güçlü bir polis teşkilatı inşa edildi.

 

İngiltere: Güçlü bir merkezi ordu varlığı yoktu (35.000 kişilik ordunun çoğu kolonilerdeydi). Şehirler askeri varlığa sert tepki gösterdiği için güvenlik, yarı zamanlı yerel idarecilerce sağlandı. Israrlı kolektif protestolara (açlık isyanları vb.) rağmen devlet uzun süre profesyonel bir polis kurmaya direnç gösterdi.

 

Siyasi işçi hareketi Liberal Parti'den geç ayrıldığı ve devrimci bir tehdit oluşturmadığı için devlet sistemli bir polis reformuna veya sert tedbirlere ihtiyaç duymadı.

 

ABD: İç güvenlik tamamen yerel bir mesele olarak görüldü. Düzenli ordu son derece zayıftı (1800'de sadece 4.000 asker). Güney eyaletlerinde köle nüfusunun denetimi dahi profesyonel bir polisle değil, köle sahiplerinin ve topluluğun kendi imkanlarıyla yürütüldü.

 

Federal devlet veya eyaletler düzeyinde merkezi bir polis politikası ya da tekelci devlet gücü uygulanmadı.

 

Polis reformlarını ve güvenlik aygıtının büyümesini tetikleyen unsur bireysel şiddet suçları veya sanayileşmenin suç oranını artırması değildir. Belirleyici olan, seçkinlerin kamu düzenine tehdit olarak gördüğü kolektif şiddet ve protestolardır.

 

2 Haziran 2026 Salı

Erich Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri - Notlar

Erich Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri - Notlar

The Anatomy of Human Destructiveness

Mütercim: Şükrü Alpagut, 2. Basım, Payel Yayınları, 1993


 

Önsöz

Bu inceleme ruhçözümsel kurama ilişkin kapsamlı bir çalışmanın birinci cildidir,

Kitabın yazılma nedeni hem teorik bir mesele hem de dünyadaki yıkıcılık dalgası sebebiyle pratik bir zorunluluk olmasından dolayıdır.

Araştırma; ruh çözümlemenin yanı sıra sinir fizyolojisi, hayvan ruhbilimi, fosilbilim ve insanbilim verileriyle desteklenmiştir.

 

Terimler

"Saldırganlık" sözcüğünün kullanımındaki kavram karmaşası

 

Konrad Lorenz'in biyolojik ve uyarlanabilir saldırganlık ile akıldışı insan zalimliğini aynı terim altında birleştirmesi yıkıcılık ve zalimlik doğuştandır" şeklinde hatalı bir çıkarıma yol açıyor.

 

Yumuşak (Savunmaya Dönük) Saldırganlık: Biyolojik olarak gerekli ve tepkici durumlar.

Kıyıcı Saldırganlık (Yıkıcılık ve Zalimlik): İnsana özgü olan, mutlak denetime ulaşma ve yıkıma uğratma amacı taşıyan durumlar.

 

Bu kitapta, 'yumuşak saldırganlık' adı altında topladığım savunmaya dönük, tepkici saldırganlık için 'saldırganlık' terimini kullandım; ama insanlara özgü bir eğilim olan yıkıma uğratma ve mutlak denetime ulaşma eğilimini... 'yıkıcılık' ve 'zalimlik' olarak adlandırıyorum.

 

Sözcüklerin çok önemli olduklarına inanıyorum ama şuna da inanıyorum ki, sözcükler putlaştırılmamalı.

 

N. Tinbergen: İnsan... kavga eden binlerce tür arasında, kavgasını yıkıcılığa ulaştıran tek türdür... İnsan, kitle katliamcısı olan tek türdür.

 

Giriş: İçgüdüler ve İnsan Tutkuları

Konrad Lorenz, Robert Ardrey ve Desmond Morris gibi yazarlar insan şiddetini doğuştan gelen, kalıtımsal ve boşalma arayan bir içgüdü olarak tanımlar.

İçgüdücü kuramın bu derece ilgi görmesinin sebebi; toplumsal, siyasal ve ekonomik düzeni sorgulamak yerine şiddeti "kaçınılmaz hayvansı doğamız" diyerek akılcılaştırma kolaylığı sağlamasıdır.

 

Davranışçı yaklaşım (özellikle Skinner), insanın içsel/öznel durumlarını, tutkularını ve coşkularını yok sayarak insanı yalnızca çevre koşullarına göre biçimlenen bir nesne veya mühendislik konusu olarak ele alır.

Bu yaklaşım, insanların zihinsel olarak yönlendirildiği, az hissettiği ve mekanikleştiği çağdaş sanayi toplumunun bir yansımasıdır.

 

Savunmaya Dönük (Yumuşak) Saldırganlık: Hayvanlarda ve insanlarda ortak olan, yaşamı korumaya dayalı, biyolojik olarak uyarlanabilir saldırganlık biçimidir.

 

Kıyıcı (Biyolojik Olarak Uyarlanamayan) Saldırganlık: İnsana özgü olan, sadizm, işkence etme ve yok etme arzusudur. Fosilbilim ve insanbilim verileri, insanın uygarlık geliştikçe daha yıkıcı hale geldiğini göstermektedir.

 

İçgüdüler (organik itkiler) bedensel yaşamı sürdürür; kişilik-kökenli tutkular (sevgi, özgürlük arayışı, sadizm, ölüseverlik) ise insanın varoluşsal gereksinmelerine bir yanıttır.

 

Freud, insan tutkularını bilimsel inceleme alanına getiren ilk kişidir. İkinci döneminde geliştirdiği "yaşam içgüdüsü" (Eros) ve "ölüm içgüdüsü" (Thanatos) kavramlarıyla insan yıkıcılığını temel bir tutku olarak kabul etmiştir.

 

Bu inceleme, sevme, özgür olma uğraşları olarak ve yıkma, işkence etme, denetim altına alma ve boyuneğme dürtüsü olarak bu tutkuları içgüdülerle olan zoraki evliliklerinden boşamaktadır.

 

Mekanikleşme

Çağdaş toplumda insan, makinelerin bir eki haline geldikçe ölü, çürüyen ve mekanik olana duyulan hayranlık (ölüseverlik) artmaktadır.

 

Şiddeti ve yıkıcılığı azaltmanın tek yolu, insanı mekanik bir nesne olmaktan çıkarıp gerçek özgürlüğe ve yaşam sevgisine (biophilia) yöneltecek kömlü toplumsal/siyasal düzenlemeler yapmaktır.

 

Birinci Bölüm: İçgüdücülük, Davranışçılık Ruhçözümleme

İçgüdücüler, Eski İçgüdücüler Yeni Içgüdücüler

Çağdaş içgüdü araştırmaları Charles Darwin’in evrim kuramıyla başlamıştır.

Eski ve yeni tüm içgüdücülerin (McDougall, Freud, Lorenz) ortak paydası, içgüdüsel enerjiyi "hidrolik" veya "mekanik" terimlerle kavramalarıdır.

 

Freud ilk dönemlerinde cinsellik (libido) ve kendini koruma içgüdülerini merkeze alırken, 1920'lerden sonra (Eros / Yaşam İçgüdüsü ve Ölüm İçgüdüsü) ikilemini ortaya atmıştır.

 

Ölüm İçgüdüsü: Organizmanın kendisine yöneldiğinde kendini yıkıcı bir dürtüdür; dışa yöneldiğinde ise başkalarını yıkıma uğratma (saldırganlık/yıkıcılık) şeklinde belirir. Cinsellikle birleştiğinde sadizm veya mazoşizme dönüşür.

Freud, birbirinden tamamen farklı saldırganlık türlerini tek bir "yıkıcı içgüdü" şemsiyesi altında toplayarak gerçekte ilişkisiz eğilimleri bir araya getirmiştir.

 

Konrad Lorenz’in Saldırganlık Üzerine (On Aggression) kitabı, toplumsal ve siyasal sorunların sorumluluğunu biyolojik etkenlere yüklediği için geniş kitlelerce kolayca benimsenmiştir.

Lorenz, insandaki aşırı saldırganlığın Taş Devri'nden bu yana süregelen kabile savaşlarıyla (tür-içi ayıklanma) evrimleştiğini iddia eder.

 

Taş Devri'ndeki avcı-toplayıcı topluluklar arasında sürekli savaşlar olduğuna dair hiçbir arkeolojik/antropolojik kanıt yoktur; bu sadece Hobbes'çu bir klişedir.

 

Lorenz, sevgi ve kişisel bağların yalnızca yüksek tür-içi saldırganlığa sahip hayvanlarda görüldüğünü ve "saldırganlık olmaksızın sevginin olamayacağını" iddia eder.

Sevginin nefrete dönüşmesi durumunda asıl zedelenen şey sevgi değil, yaralanmış özseverliktir (narsisizm).

 

Çevreciler ve Davranışçılar Aydınlanma Çağı Çevreciliği

B.F. Skinner’ın Yeni-Davranışçılığı

Davranışçılar insan ruhbiliminden "duygu, niyet, arzu, bilinç" gibi öznel kavramları tamamen çıkarır. İnsanı yalnızca dışsal uyaranlara ve pekiştirmelere (ödül/ceza) yanıt veren bir sistem olarak görür.

 

Laboratuvar ortamında bir davranışı pekiştirmek mümkündür; fakat toplumda "İnsanı neye koşullandıracağız ve bu hedefleri kim belirleyecek?" sorusu yanıtsız bırakılmaktadır.

 

Skinner, yaratıcılık ve özgünlük arayışını dışsal pekiştirmelerin bir sonucu olarak görür.

 

Davranışçılık için garsonun zoraki gülümsemesi, düşmanın sahte gülümsemesi ile bir dostun sevecen gülümsemesi arasında fark yoktur. Oysa davranışı anlamlı kılan, onun altındaki bilinçli ve bilinçaltı karakter yapısıdır.

 

Skinner'ın modeli, liberal ilerleme iyimserliği ile sibernetik çağın insanı nesneleştiren yapısını birleştirdiği için tutulmuştur. İnsanlara, maruz kaldıkları yabancılaşma ve yönlendirilme süreçlerinin aslında "bilimsel temelli daha iyi bir toplum kurma" yolunda ilerleme olduğu illüzyonunu ve tesellisini sunar.

 

Milgram / itaat deneyi

 

Zimbardo Stanford hapishane deneyi

 

İnsan davranışı sadece dışsal durumların ve bulunulan ortamın bir sonucu (durumculuk) değildir. Davranışın arkasındaki karakter yapısı, vicdan ve bilinçdışı süreçler hesaba katılmadan yapılan "durum her şeyi belirler" genellemeleri eksik ve yanıltıcıdır.

 

Engelleme-Saldırganlık Kuramı

Engelleme (frustration) hem "devam eden bir eylemin kesilmesi" hem de "bir arzunun reddedilmesi / yoksunluk" anlamında kullanılmıştır.

İnsanın gelişimi engellemelerle karşılaşmayı ve onları aşmayı gerektirir. Bir reddedilmenin saldırganlık yaratıp yaratmayacağı, o olayın kişi için taşıdığı anlama (haksızlık, aşağılanma hissi) ve kişinin karakter yapısına (açgözlü, narsisist vb.) bağlıdır.

 

Evrim mekanizmayı açıklayabilir, ama spesifik bir insanın şu an neden korktuğunu (psikodinamik süreçleri) açıklayamaz.

 

Her iki yaklaşım da (İçgüdücülük ve Davranışçılık) insanı iplerle (içgüdü veya koşullanma) yönetilen bir kuklaya dönüştürür; insanın kendi yaşamındaki sorumluluğunu, karakter yapısını ve vicdanını yok sayar.

 

Organik vs. Organik-Olmayan Dürtüler

Organik Dürtüler (İçgüdüler): Bireyin ve türün hayatta kalmasını sağlayan fizyolojik ihtiyaçlardır (açlık, cinsellik, kaçma, kavga). Bunlar evrimseldir ve nörofizyolojik kökenlidir.

 

Organik-Olmayan Dürtüler (Karakter-Kökenli Tutkular): Sadece insana (insanlık durumuna) özgü olan, kalıtsal olarak programlanmamış tutkulardır (sevgi, özgürlük, sadizm, mazoşizm, narsisizm, yıkıcılık).

 

İnsanlar sıklıkla organik-olmayan tutkularını organikmiş gibi yaşarlar.

 

Saldırganlık Anlayışına Ruhçözümsel Yaklaşım

Freud, cinsel içgüdüyü tek bir ana kaynak olarak genişleterek, çevrenin çocukluktaki kişiler aracılığıyla insan karakterini nasıl biçimlendirdiğini göstermiştir. Bu sayede geleneksel katı içgüdücülüğü aşmıştır.

Freud'un asıl devrimci katkısı cinsellik kuramı değil; bilinçdışı süreçleri, bastırma mekanizmasını ve davranışların arkasındaki dinamik karakter sistemini keşfetmesidir.

Tüketim toplumu cinsel tabuları kaldırdığı için Freud'un cinsel kuramları artık rahatsız edici değildir. Ancak insanın kendi narsisizmini, sadizmini, yabancılaşmasını ve otoriteye boyun eğişini yüzüne vurmak toplumsal bir dinamittir.

 

İkinci Bölüm: İçgüdücü Teze Karşı Kanıtlar

Nörofizyoloji

Nörofizyoloji ve Psikoloji / İki bilim dalının da kendine has yöntemleri ve inceleme alanları vardır. Günümüzde nörofizyoloji, psikologların özseverlik, sadizm veya mazoşizm gibi karmaşık insani tutkulara ilişkin sorularına tam olarak yanıt verememektedir.

Gelecekte gerçek bir "insan bilimi" oluşturabilmek için yalnız psikoloji ve sinirbilimin değil; fosilbilim (paleontoloji), insanbilim (antropoloji), evrimsel biyoloji ve tarihin bütünleştirilmesi gerekir.

 

Beyin, saldırganlığı hem tetikleyen (amigdala, yan hipotalamus vb.) hem de engelleyen (septum, kuyruksu çekirdek vb.) bir ikili denge sistemine sahiptir.

 

Hayvanlarda ve insanlarda kalıtımsal olarak programlanmış temel saldırganlık, organizmanın yaşamsal çıkarlarına (beslenme, üreme, yaşam alanı) yönelik bir tehdit karşısında ortaya çıkar. Bu yönüyle biyolojik olarak yaşama hizmet eden, savunucu (defansif) bir tepkidir.

 

Beyindeki savunma mekanizmaları incelendiğinde (W. R. Hess'in çalışmaları), tehdit karşısında kaçış (fear/flight) ile dövüş (rage/fight) tepkilerinin aynı derecede temel ve nörolojik olarak tanımlı olduğu görülür.

Biyolojik olarak kaçış, canlıyı korumada kavgadan daha etkilidir. İnsanın tarihteki kavgacılığı nörolojik zorunluluktan çok kültürel, siyasal ve toplumsal baskıların bir sonucudur.

 

Hayvan Davranışı

Saldırganlık;

(1) Yağmacı/yırtıcı, (2) Tür-içi ve (3) Türlerarası olmak üzere üçe ayrılır.

 

Doğada kendi türünü kitleler halinde katleden, sadistçe acı çektiren tek memeli insandır. Bu durum insana özgü olup, hayvanlardan kalıtım yoluyla devralınmış biyolojik bir miras değildir.

 

Kısıtlı alan, özgürlük kaybı ve aşırı kalabalığın hayvanlarda ağır yaralanmalara, hiyerarşi bozulmalarına, acımasız zorbalıklara ve ölümlere yol açtığını göstermiştir.

 

Yalnızca mekânın daralması değil; toplumsal yapının yıkılması, yabancı unsurların girmesi ve canlılığın/uyaranların kaybolmasıyla oluşan sıkıntı saldırganlığı artırır.

 

Modern sanayi toplumunun bireyi yalnızlaştırması, geleneksel bağları ve topluluk (Gemeinschaft) hissini koparması insanı bir "atom" haline getirir. Şiddeti doğuran şey mekan darlığından ziyade bu toplumsal çözülme, anlam kaybı ve yabancılaşmadır.

 

Hayvanlar bölgelerini korumak için kıran kırana savaşmazlar. Ayrıca doğada bölgesel sınırlar sıklıkla çakışır ve esnektir.

 

Fosilbilim

Hayvanlar kendi türdaşlarını koku, renk ve biyolojik reflekslerle anında tanır. İnsan ise zayıf içgüdüsel donanımı nedeniyle türdaşını biyolojik olarak değil; dil, giyim, gelenek ve kültür üzerinden tanır.

Dolayısıyla insandaki tür-içi şiddet, aslında Lorenz’in bahsettiği biyolojik tür-içi saldırganlık değil; zihinsel olarak türlerarası (yırtıcı) saldırganlığa dönüştürülmüş yapay bir durumdur.

 

İnsanbilim

İnsanı tanımlarken alet yapımına veya alet kullanımına verilen aşırı vurgu, modern teknik zihniyetin bir yanlılığıdır.

 

İşkenceden, savaştan ve öldürmekten zevk alma durumları doğuştan gelen biyolojik bir miras değil; güçsüzleşmiş, bastırılmış, hüsrana uğramış bireylerin ve sadist kültürlerin (örneğin Roma alt sınıfı veya Nazi Almanya'sındaki alt-orta sınıf) ürettiği toplumsal/psikolojik bir sapmadır.

 

Taş devri mağara resimlerinde insanlar arasındaki savaşları veya kavgaları gösteren çizimler bulunmamaktadır.

 

İlkel Avcılar

Modern insanın varsaydığı "kârı en çoğa çıkarma", "ucuz alıp pahalı satma" veya "bireysel birikim yapma" gibi dürtüler doğuştan değildir. İlkel halklar tam tersine aşırı cömertlik gösterir, cimriliği cezalandırır.

 

İhtiyaçların sonsuz kışkırtıldığı pazar ekonomisinde insan hep "yetersizlik ve yoksulluk" hisseder.

 

Şiddet ve baskı organları olmaksızın toplumsal düzen gelenekler, kamuoyu, alaya alma, dışlama gibi yaptırımlarla sağlanır.

Bireysel çatışmalar yıkıcı savaşlara dönüştürülmez; güreş, mızrak sakınma düellosu veya sözcüklerin silah olarak kullanıldığı şarkı düelloları ile çözülür. Kamuoyu hangi tarafın haklı olduğuna kanaat getirince anlaşmazlık son bulur.

 

Quincy Wright’ın 653 ilkel halk üzerindeki istatistiksel çalışması şunu gösterir: En az savaşsever olanlar "aşağı avcılar ve toplayıcılar" iken; işbölümü, hiyerarşi ve sınıf farkı arttıkça (yüksek tarımcılar ve çobanlar) savaşseverlik en üst düzeye çıkar.

 

Cilalı Taş (Neolitik) Devrimi

Tarımın ve hayvancılığın keşfiyle insan, ilk kez doğanın verdikleriyle yetinmeyip üretim yapmaya başlamıştır. Tohum ekme ve evcilleştirme, insanın istendik sonuçlar yaratma istencini doğurmuş ve tüm bilimsel/teknolojik gelişmelerin temeli olmuştur.

James Mellaart’ın Çatal Höyük ve Hacılar kazılarına dayandırılan analizde; bakır-kurşun eritme, madencilik, gelişmiş taş işçiliği, dokumacılık ve lüks tüketim maddeleri (doğal cam aynalar vb.) mevcuttur.

800 yıllık Çatal Höyük katmanlarında hiçbir katliam, yağma veya şiddete bağlı ölüm izine rastlanmamıştır.

 

Toplumsal Dönüşüm ve Zihniyet Değişimi

Özel mülkiyetin ve biriktirilebilir sermayenin olmadığı bu dönemde; açgözlülük, hırs ve mülkiyet kıskançlığı bir toplumsal karakter öğesi olarak gelişemezdi.

 

Karasaban, tekerlek, sulama kanalları ve madencilikle birlikte artı-değer üretildi. Bu fazlalık sadece yiyecek yedeği değil, doğayı dönüştürme ve genişletilmiş üretim için sermaye haline geldi.

İnsanın kendi emeğinden fazlasını üretebildiği anlaşıldığında, insan bir ekonomik araç, köle ve sömürü nesnesi haline geldi.

 

Su kanallarını kapatarak insanları aç bırakma yetkisi gibi fiziksel/ekonomik zorlama araçları, kralların ve rahiplerin gücünü doğurdu. Kurumsal savaş, insanın içsel saldırganlığından değil; devletin, bürokrasinin ve sınıfsal seçkinlerin genişleme ve güç ihtiyacından (nesnel koşullardan) bir icat olarak ortaya çıktı.

 

Doğanın verimliliğine dayalı dişil/anaerki düzen; zihne, tekniğe, yasaya ve devlete dayalı eril düzen tarafından yıkıldı. Babil efsanesindeki Marduk'un "söz ile yaratma/yıkma" sınavı, erkeğin doğurma yeteneksizliğini soyut düşünce/yasa ile aşarak Ana Tanrıça Tiamat’ı alt etmesinin simgesidir.

 

Saldırganlık, sadizm ve ölüseverlik (necrophilia); insan doğasının değiştirilemez biyolojik kaderi değil, Kentsel Devrim'le birlikte gelişen ataerkil, hiyerarşik, sınıflı ve sömürücü toplumsal yapıların ürettiği bir "toplumsal karakter" bozulmasıdır.

 

Üçüncü Bolüm: Saldırganlık İle Yıkıcılığın Çeşitleri ve Kendilerine Ait Koşulları

Yumuşak Saldırganlık

Russell ve Russell gibi düşünürler, insanın aşırı saldırganlığını kalabalıklaşma ve doğal olmayan koşullara bağlar

İnsan, kalabalıklaşma veya belirgin bir tehdit bulunmayan durumlarda dahi kasten acı vermekten, yok etmekten haz duyabilen tek canlıdır. Kedinin fareyle oynaması ya da güvercinin tüyleri yolması birer kısıtlanmışlık/alan tepkisidir (antropomorfik yanılgı); sadizm içermez.

 

Yalandan Saldırganlık

Zarar verme amacı ve nefreti taşımayan, ancak dışarıdan bakıldığında saldırgan gibi görünen eylemlerdir.

Aggression kelimesi Latince aggredi ("ileriye doğru gitmek, adım atmak") kökünden gelir. Başlangıçta düşmanca bir anlam taşımaz; bir amaca doğru kararlılıkla, korkusuzca ilerlemek demektir.

 

Savunucu Saldırganlık

Amaç yıkım ya da vahşet değil, tehdidi ortadan kaldırmaktır. Tehlike geçtiğinde saldırganlık ve bunun yarattığı heyecan sona erer.

 

Hayvanlar yalnızca o an var olan "açık ve seçik" tehditlere tepki verirken; insan, gelecekte ortaya çıkabileceğini kurguladığı/düşlediği tehditlere karşı da şimdiden savunma saldırganlığı geliştirebilir.

 

İnsanlar, önderleri veya yönetici gruplar tarafından gerçekte var olmayan tehditlere inandırılabilir.

Kişinin dünyayı anlama ve kimlik kurma biçimine yönelik fikirsel tehditler, yaşamsal bir saldırı gibi algılanır.

İnançlar, bayrak, ilke, atalar, ülke veya gelenekler tehdit edildiğinde insan tıpkı canına kastedilmiş gibi tepki verir.

 

İnsanın zihinsel ve bedensel bütünlüğünü koruyabilmesi için özerklik/özgürlük şarttır.

 

Bireysel Özseverlik: Kişinin benlik imgesine, üstünlük sanrısına veya özsaygısına yönelik eleştiri, yenilgi veya hafife alma durumlarında yoğun bir öfke ve nefret açığa çıkar.

 

Küme (Grup) Özseverliği: Bireyin dahil olduğu gruba (millet, din, sınıf) duyduğu aşırı hayranlıktır. Özellikle kişisel tatmini düşük, yoksul veya baskı altındaki bireylerde "En harika grubun parçasıyım" duygusu yetersizlikleri telafi eder. Gruba ait simgelere (bayrak, önder vb.) yapılan saldırılar şiddetli kitlesel saldırganlığı tetikler.

 

Psikanalizde olduğu gibi, bir insanın bastırdığı bilinçdışı güdülere (fırsatçılık, gizli güç arzusu vb.) dokunulduğunda kişi yoğun öfke ve saldırganlıkla tepki verir. Nezaket kuralları aslında bu saldırganlığı tetiklememek için geliştirilmiş toplumsal bir tampon işlevi görür.

 

Gerçeği söyleyen kişilerin (filozoflar, muhalifler) iktidarlar tarafından zindana atılması veya öldürülmesi sadece bir iktidar savunması değildir. Gerçek, egemenlerin bilinçli yönelim sistemlerini ve kendilerini kandırdıkları "ussallaştırmaları" (gerekçelendirmeleri) yıktığı için derin bir nefret uyandırır.

 

Uyumcu Saldırganlık

Yıkma arzusundan değil, emirleri yerine getirme ve otoriteye uyma (söz dinleme) zorunluluğundan doğar. Toplumlarda otoriteye itaat bir "erdem", dikbaşlılık ise "suç" kabul edilir.

 

Araçsal Saldırganlık

Saldırganlık nihai bir amaç (yıkım) değil; arzulanan veya gerekli olan bir hedefe ulaşmak için kullanılan bir araçtır.

Biyolojik ihtiyaçları (açlık vb.) gidermek için yapılan saldırganlık araçsaldır.

Açgözlülük içsel boşluğun, depreshonun ve gelişememişliğin hastalıklı bir dışavurumudur. Kapitalist sistemde açgözlülük, "biyolojik bir özçıkar" gibi gösterilerek meşrulaştırılmıştır (ussallaştırılmıştır).

 

Savaşın Nedenleri

Savaşı insanın doğuştan gelen "yıkıcılık içgüdüsüne" bağlamak tarihsel gerçeklerle bağdaşmaz ve sorumluları gizlediği için zararlıdır.

Uygarlık geliştikçe savaşların sıklığı ve kan dökücülüğü artmıştır. İlkel avcı-toplayıcı toplumlar en az savaşan topluluklardır.

Savaş, kitlelerin saldırganlık birikiminden değil; askeri, siyasi ve sınai elitlerin araçsal çıkarlarından (toprak, pazar, hammadde) kaynaklanmıştır.

 

Kıyıcı (Zalimce) Saldırganlık: Temel Önermeler

Uyarlanabilir (Biyolojik) Saldırganlık: Hayvanlarla ortak paylaştığımız, yaşama hizmet eden, tehdit anında savunma odaklı ve biyolojik olarak anlaşılabilir bir dürtüdür.

 

Kıyıcı (Uyarlanamayan) Saldırganlık: Yalnızca insana özgüdür. Biyolojik veya ekonomik bir çıkar olmaksızın öldürmek, işkence etmek ve bundan haz duymak şeklinde ortaya çıkar. İçgüdüsel değildir; insanın varoluşsal gereksinmelerinden ve zihinsel yapısından kaynaklanır.

 

İnsan, karmakarışık dünya içinde yolunu bulabilmek için zihinsel bir "haritaya" ihtiyaç duyar. Bu harita (büyü, din, bilim veya siyasal ideolojiler olabilir) dünyayı anlamlı kılar.

 

Harekete geçirici uyaranlar (şiir, sanat, fikirler, sevgi dolu bir insan) bireyi içeriden etkin kılar ve doyuma ulaşmaz; aksine sürekli yeni üretken tepkiler yaratır. Buna karşılık basit uyaranlar (televizyon, tüketim nesneleri, heyecan uyandırıcı haberler, cinsellik) pasifleştiricidir. Uyaran ne kadar edilgenleştiriciyse, o kadar hızlı tüketilir ve etkisi çabuk geçer; dolayısıyla sürekli doz/içerik değişikliği (yenilik) gerektirir.

 

Çocuklar 5 yaşına kadar kendi uyaranlarını (oyun dünyalarını) kendileri yaratırken; zamanla toplumsallaşma ve tüketim kültürüyle edilgenleşerek dışarıdan hazır ve tüketilebilir uyaranlar (karmaşık oyuncaklar, nesneler) talep eden ve bunlardan hızla sıkılan bireylere dönüşürler.

 

Yıkıcılık, öfke ve zalimlik, can sıkıntısını gidermenin ve bireyin "yaşadığını hissetmesinin" en zahmetsiz yoludur.

 

Sevmek, üretmek ve derin ilişkiler kurmak çaba, sabır ve disiplin gerektirir.

 

Oysa nefret etmek, yıkmak veya şiddete yönelmek hiçbir zihinsel ve duygusal hazırlık gerektirmez; anında yüksek bir heyecan ve "etkide bulunma" duygusu üretir.

 

İnsan kalıtsal değişikliklerle değil, toplumsal karakter geliştirerek çevresine uyum sağlar. Toplumun aksamadan işlemesi için üyelerinin "yapmaları gereken şeyi yapmayı istemeleri" gerekir.

 

Modern toplum insanlara hazır anlam kalıpları (başarı, tüketim, iyi bir aile kurma) sunar. Ancak bu yüzeysel telkinler insanın içindeki derin varoluşsal boşluğu dolduramaz. Aşılanan kalıplar aşındıkça; uyuşturucu bağımlılığı, üretici ilgisizlik, sanatsal/zihinsel gerileme, şiddet ve yıkıcılık artış gösterir.

… 

Erich Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, 2. cilt - Notlar

Erich Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, 2. cilt - Notlar

Mütercim: Şükrü Alpagut, 2. Basım, Payel Yayınları, 1995

 


Kırıcı Saldırganlık: Zalimlik ve Yıkıcılık

Görünür Yıkıcılık

Kan 'yaşam özsuyu' olduğu için, kan içme eylemi, birçok durumda, kişinin kendi yaşam enerjisini artırması olarak algılanmıştır.

 

Kendiliğinden Biçimler

Uyuşuk durumdaki yıkıcı tepilerin olağandışı koşullarda patlak vermesi…

Tarihsel kayıtlar, savaşlar ve toplu kırımlar bu tür patlamaların en dehşet verici örnekleridir.

 

Kinci Yıkıcılık

Haksız yere uğranılan yoğun bir acıya verilen kendiliğinden bir tepkidir.

Kan davası ve ceza hukuku bunun örnekleridir.

 

Esrik Yıkıcılık

İnsanın kendi güçsüzlüğünden ve yalıtılmışlığından kurtulmak için bir esrime (vecde gelme) durumuna ulaşma çabasıdır.

 

Yıkıcılığa Tapınma

Bir kişinin tüm yaşamını sürekli olarak nefrete ve yıkıcılığa adamasıdır.

 

Yıkıcı Karakter: Sadistlik

Sadistlik, cinsel bir sapkınlık olmanın ötesinde, başka bir canlı üzerinde mutlak denetime sahip olma tutkusudur.

 

Stalin'in hoşuna giden özel bir yöntem, insanları güvencede olduklarına inandırmak, ama bir iki gün sonra tutuklatmaktı.

 

Sadistliğin özü, "bir canlı varlık üzerinde mutlak ve kısıtlanmamış denetime sahip olma tutkusu"dur.

Sadist karakter genellikle "dışkıl-biriktirici" (anal-hoarding) özellikler gösterir ve her şeyi denetlenebilir bir nesneye dönüştürmek ister.

Güçsüzlüğün mutlak güçlülük deneyimine dönüşmesidir; ruhsal sakatların dinidir.

 

Sadistliğin gelişimi bireysel ve toplumsal etmenlere bağlıdır. Sömürücü denetime dayalı toplumlar ve bireyin kendisini güçsüz duyumsamasına neden olan korku yaratıcı koşullar (yıldırıcı ceza vb.) bu tutkuyu besler.

 

Heinrich Himmler: Klinik Bir Dışkıl-Biriktirici Sadistlik Olgusu

Dışkıl-biriktirici bürokratik, yetkeci karakterin aşırı biçimleri ile sadistlik arasındaki bağlantı konusunda söylenen şeyleri açıkça doğrulayan aşağılık, sadist karakterin eksiksiz bir örneği Heinrich Himmler'dir.

 

Kıyıcı Saldırganlık: Ölüseverlik

Geleneksel psikoloji ve adli tıp literatüründe ölüseverlik (necrophilia), genel olarak bir erkeğin kadın cesediyle cinsel ilişki kurma isteği (cinsel ölüseverlik) veya cesetleri izleme, dokunma ve organlarını kesip ayırma isteği (cinsel olmayan ölüseverlik) olarak iki temel sınıfta ele alınmıştır.

 

Yunanca nekros sözcüğü, 'ceset', ölüler ya da yeraltı dünyasında yaşayanlar anlamına gelir. Latince'de nex, necis, vahşi ölüm, cinayet anlamına gelir...

 

(Vaka Örneği)

Veremden ölen sevgilisinin cenazesinde onunla gömülmek isteyen ve morgda çalıştığı süreçte onlarca kadın cesediyle cinsel ilişkide bulunan bir gencin vakası aktarılır. Bu kişinin sapkınlığı ilerleyerek cesedin kanını içme ve etini ısırma (ölüyiyicilik/kanibalizm) boyutuna varmıştır.

 

Ölüseverliğin ikinci temel biçimi, cinsellik içermeyen katıksız bir "yok etme" ve canlı yapıları parçalama arzusudur.

Bu eğilimdeki kişilerin (ölüsever katiller) asıl amacı kurbanı öldürmekten ziyade organlarını kesip parçalamaktır.

 

"Ölüsever" terimini tıbbi bir sapkınlık olmanın ötesinde bir "karakter özelliği" olarak ilk kullanan kişi, 1936'da Salamanca Üniversitesi Rektörü İspanyol düşünür Miguel de Unamuno olmuştur. İspanya İç Savaşı sırasında General Millan Astray'ın "Viva la Muerte!" (Yaşasın Ölüm!) sloganına tepki gösteren Unamuno, bunu hastalıklı bir zihniyet olarak nitelendirmiştir.

 

Karakterbilimsel anlamda ölüseverlik, ölü, çürümüş, kokuşmuş, hastalıklı her şeye duyulan yeğin ilgi olarak tanımlanabilir; ölüseverlik, canlı şeyleri cansız şeylere dönüştürme, sırf yıkım olsun diye yıkma tutkusudur; katıksız biçimde mekanik her şeye duyulan olağandışı ilgidir.

 

Kandaşıyla Cinsel İlişki ve Oedipus Karmaşası Üzerine Varsayım

Ölüseverliğin kökenlerinden biri…

 

Freud'un Belirlendiği Yaşam ve Ölüm İçgüdüleri ile Canlıseverlik ve Ölüseverlik Arasındaki İlişki

Çocuk anneyle sağlıklı bir bireyleşme ve sevgi bağı kuramadığında (içeyönelik/otistik eğilimler veya annenin soğukluğu nedeniyle), anne nesnesi yaşam veren bir figür olmaktan çıkıp toprağın, kargaşanın, karanlığın ve ölümün simgesi haline gelir.

Bu bağ, sıcak bir sevgi değil; kişiyi kendine çeken manyetik bir çekim veya boğulma arzusu gibidir.

 

Ölüsever Tipler: Nüfusun küçük bir azınlığını oluştururlar ancak terör, işkence ve yıkım düzenlerinin (örneğin diktatörlüklerin) cellatları ve liderleri bu gruptan çıkar.

 

Toplumsal Tehlike: Toplumdaki canlısever eğilimlerin baskılanması, ölüsever eğilimlerin güçlenmesine yol açar. Yalnızca bireysel tutumları değil, toplumun bilinçdışı karakter yapısını ve insan enerjisinin yönünü anlamak, toplumsal ve siyasal yıkımları önlemek açısından hayati önem taşır.

 

Kıyıcı Saldırganlık: Adolf Hitler Klinik Bir Ölüseverlik Olgusu

Hitler'in Anne-Babası ve İlk Yılları

Klara Hitler: Hitler'in annesi sevecen, sorumlu ve çocuklarına düşkün bir kadın

Klara'nın oğluna aşırı düşkünlük gösterdiği, onda eşsiz olduğu duygusunun doğmasını özendirdiği yolundaki suçlama... belki de doğrudur…

 

Alois Hitler: Baba Alois, otoriter ama yıkıcı olmayan, yaşamı seven ve arıcılık gibi yapıcı ilgileri olan bir memurdur.

 

Çocukluğunda Hitler annesinin gözbebeğidir, el üstünde tutulur

Babasının emekli olması ve okul disipliniyle tanışmasıyla Hitler'in "cenneti" sona erer.

Bu dönemde Hitler, özgürlüğü sorumsuzluk ve gerçeklikten kaçış olarak algılamaya başlar; savaş oyunları ve çete yönetme tutkusu bu yıllarda gelişir.

 

Hitler lisede (Realschule) ağır bir başarısızlığa uğrar. Kendi anlatımında bunu babasına başkaldırı olarak sunsa da asıl neden Hitler'in disiplinli çalışma yetisinden yoksun olması ve yaralanan özseverliğidir.

 

Sanat Akademisi'ne kabul edilmemesi (1907, Viyana) Hitler için büyük bir yenilgi ve aşağılanma olur. Bir süre serseri hayatı yaşar.

Yenilgiye uğramış aşırı özsever kişiler... yüksek düşlemlerinin gerçek olduğunu kanıtlayacak biçimde gerçekliği değiştirmeye çalışabilirler.

 

Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi Hitler için bir kurtuluş olur; başarısız sanatçı kimliğinden sıyrılıp "kahraman" rolüne bürünür.

Ancak Almanya'nın yenilgisi ve devrim, onun yıkıcılığına kesin ve önlenemez biçimini verir; artık tek amacı kendisine bu aşağılanmayı yaşatanlardan öç almaktır.

 

Yöntem Üzerine Bir Yorum

Ölüsever bir kişi miydi?

Hitler, sahip olduğu ölüsever tutkuya ilişkin bilinci olağandışı bir ölçüde ve birçok değişik biçimde bastırmıştır.

 

Hitler'in Yıkıcılığı

Hitler'in yıkım nesneleri sadece insanlar değil, şehirler ve kültürdür.

Paris'i yıkma arzusu ve savaş sonunda ilan ettiği "yakılıp kavrulmuş toprak" kararnamesi, onun Alman halkını bile yok etmeye hazır olduğunu gösterir.

İnsanlıktan iğrenen, yaşamın kendisinden iğrenen bir kişiydi.

 

Yıkıcılığın Bastırılması

Hitler, yıkıcılığını rasyonalizasyon (ulusun bekası) ve tepki geliştirme (vejetaryenlik, ceset görmekten kaçınma) yoluyla bastırmıştır.

 

Hitler'in Kişiliğinin Başka Yönleri

Hitler aşırı özseverdir; sadece kendi fikirleriyle ilgilenir ve başka insanları sadece araç olarak görür.

Hiç arkadaşı yoktur ve sevecenlikten tamamen yoksundur.

 

Kadınlarla İlişkiler: Kadınlara karşı ya mesafeli ve utangaç ya da (Eva Braun ve Geli Raubal örneğindeki gibi) sadist ve düşüncesizdir.

 

En büyük yeteneği demagoji ve insanları etkileme gücüdür.

Şaşırtıcı bir belleğe sahiptir ancak bilgisi derinlikten yoksun, "yarı-eğitilmiş" bir adamın parçalı bilgileridir.

 

Hitler dışarıya karşı nazik ve düşünceli bir "beyefendi" rolünü ustalıkla oynamıştır.

 

Hitler'in istenci rasyonel bir güç değil, irrasyonel tutkuların esiri olan bir sürükleniştir.

Gerçeklik algısı kusurludur; stratejik kararlarında bile nesnel verileri değil, kendi önyargılarını esas almıştır.

 

Sonsöz: Umudun Belirsiz Anlamı Üzerine

Saldırganlık, insanın genlerinde biyolojik olarak varolduğu sürece, kendiliğinden bir tepki değil, insanın dirimsel çıkarlarına, bir başka deyişle, gelişmesine, kendisinin ve türünün varlığına yönelik tehditlere karşı bir savunmadır.

 

İnsandaki savunucu saldırganlık doğuştandır ve tehditlere karşı koymayı amaçlar; sadizm ve ölüseverlik gibi kıyıcı saldırganlık biçimleri ise doğuştan değil, insanı ruhsal kötürümlüğe iten toplumsal ve ekonomik sömürü koşullarının bir ürünüdür. Dolayısıyla uygun insani koşullar sağlandığında yıkıcılığın yeniden en alt düzeye indirilmesi mümkündür.

 

İyimserler: Teknik ilerlemeyi ve tüketim özgürlüğünü insani gelişmeyle karıştırırlar. "Sürekli ileriye gidiş" dogmasına inandıkları için eylemsizleşirler.

 

Kötümserler: "İnsan doğası kötüdür" diyerek insanlığın geleceğini umursamazlar. Bu tutum, bir şeyler yapma sorumluluğundan kaçmak için koruyucu bir kılıftır.

 

Ussal İnanç Sahipleri: Yanılsamalara kapılmadan, durumun risklerini ve gerçek olasılıklarını açıkça görerek eyleme geçen kişilerdir.

 

Pasif veya sabırlı bir bekleme değil; bilginin, sorumluluğun, eylemin ve en önemlisi yaşam sevgisinin (canlıseverliğin) birleştiği insancıl bir köktencilik, insanlığın son ve kesin yıkımdan kaçınmasının tek yoludur.

 

Ek: Freud'un Saldırganlık ve Yıkıcılık Kuramı

Freud'un saldırganlığa bakışı üç ana evreden geçmiştir:

 

1920 Öncesi (Erken Dönem): Freud, 1920'ye kadar insan yıkıcılığına ve saldırganlığına bağımsız bir dürtü olarak neredeyse hiç yer vermemiştir.

Saldırganlık ilk başta cinsel içgüdünün (örneğin sadizmin) tali bir bileşeni olarak görülmüş, bağımsız bir "saldırganlık içgüdüsü" fikri reddedilmiştir.

 

1915 Dönemi (Geçiş): İçgüdüler ve Gösterdikleri Değişiklikler yapıtında Freud iki çelişik görüşü bir arada yürütmüştür:

Saldırganlığın cinsel gelişimin (ağızcıl/dışkıl sadist aşamalar) bir parçası olduğu.

Nefret ve saldırganlığın, dış dünyadan gelen rahatsız edici uyarılara karşı koyan benlik / özkorunma içgüdülerinden köken aldığı.

 

1920 ve Sonrası (İkinci Dönem - Dönüm Noktası): I. Dünya Savaşı'nın yarattığı büyük yıkım ve "yineleme zorlanımı" gözlemleri sonucunda Freud kuramını tepeden tırnağa değiştirtmiştir (Haz İlkesinin Ötesinde, 1920).

Eski Benlik İçgüdüleri vs. Cinsel İçgüdüler ikiliği yerini Eros (Yaşam İçgüdüsü) ve Ölüm İçgüdüsü (Yıkıcılık/Thanatos) ikiliğine bırakmıştır.

 

Organizma kendisini yok etmemek için ölüm içgüdüsünü kas sistemi ve libido yardımıyla dış dünyadaki nesnelere yöneltir. Engellenen saldırganlık içeriye dönerek öz-yıkıma (mazoşizm) yol açar.

 

Freud'un düşünce yapısı her zaman ikici (dualist) olmuştur (çatışan iki zıt güç). Özseverlik (narsisizm) kavramı geliştikçe, benlik dürtüleri de "libido" (cinsel enerji) şemsiyesi altına girmiş ve kuram tekçi (monist) bir yapıya kayma tehlikesi geçirmiştir. Freud, eski öğrencisi ve rakibi Carl Jung'un "tek tip ruhsal enerji" fikriyle aynı çizgiye düşmemek için libidoya karşıt yeni bir güce, yani "Ölüm İçgüdüsüne" ihtiyaç duymuştur.

 

Freud’un ikici (dualist) modeli koruma çabası, sevgi kapsamına girmeyen tüm davranışları (zalimlik, sadizm, yıkıcılık, üstünlük kurma, güç istenci) tek bir "Ölüm İçgüdüsü" başlığı altında toplamasına yol açmıştır.

 

Freud’a göre zihinsel aygıt uyarılma miktarını en alt düzeyde ya da değişmez tutmaya çalışır.

 

Gerilimin yükselmesi → Hoşnutsuzluk

 

Gerilimin düşürülmesi/dengelenmesi → Haz

 

Gerilimin tamamen ortadan kaldırılması (inorganik duruma dönme) → Nirvana / Ölüm İçgüdüsü

 

Freud, hem Hazzın hem de Ölüm İçgüdüsünün aynı ilkeye (uyarılmayı sıfırlama/düşürme) dayanmasının yarattığı mantıksal çıkmazı fark etmiş (Mazomizmde Ekonomik Sorun, 1924), ancak bunu tatmin edici bir kuramsal temele oturtamayıp "Nirvana ilkesinin canlıda haz ilkesine dönüştüğü" şeklinde bir kararla geçiştirmiştir.

… 

Abram De Swaan - Kitle Katliamları - Notlar

Abram De Swaan - Kitle Katliamları - Notlar

Cinai Bölmeler

The Killing Compartments, The Mentality of Mas Murder

Mütercim: Mine Karataş, Ayrıntı Yayınları, 2019


 

Giriş

Barış içinde olduğumuz zamanlardayız.

 

Şiddet türleri

Nizami Savaşlar

 

Uzak Mesafeli/Orantısız Yıkım: Havadan bombardımanlar, nükleer füzeler veya dron (İHA) saldırıları gibi katil ile kurbanın yüz yüze gelmediği durumlar.

 

Kasıtlı İhmal ve Açlık: İrlanda veya Bengal kıtlıkları gibi yönetimlerin cezai ihmaliyle oluşan kitlesel ölümler.

 

Kitabın asıl konusu katillerin ve kurbanların doğrudan karşı karşıya geldiği, örgütlü/silahlı faillerin tamamen savunmasız ve örgütsüz kurbanlara uyguladığı büyük çaplı ve orantısız şiddet eylemleridir.

 

Kitle katilleri, tek başlarına değil; topluluklar halinde, iktidardaki rejimlerin, devlet kurumlarının talimatı ve toplumsal desteğiyle hareket ederler.

Failler, devletten aldıkları yetkiyle hiçbir cezalandırılma korkusu duymadan hareket eder; ancak teröristlerin aksine eylemlerini kamuoyuna duyurmaktan kaçınırlar.

 

Faillerin kurbanlarıyla doğrudan temas kurarken vicdanlarını, acıma ve tiksinti duygularını bir kenara bırakabilmesi için kurbanlarını "aşağılık, nefret edilen ve yok edilmesi gereken bir nesneye" dönüştürmeleri gerekir.

 

Soykırım rejimleri, toplumsal normları ve bireysel şiddet denetimini askıya aldıkları özel "cinayet bölmeleri" (killing compartments) yaratırlar.

Şiddetin cezasız kaldığı bu cinayet bölmelerinde failler, zamanla katliama alışırlar. Başlangıçta hevesle, mekanik bir kayıtsızlıkla veya öfkeyle hareket etseler de normatif sınırlamalarını kaybederek rejimin ölümcül amaçlarına hizmet eden barbar infazcılara dönüşürler.

 

Kitlesel şiddetin uygulanabilmesi için toplumsal ve zihinsel yaşamın katı çizgilerle ayrılması gerekir.

Zihinsel: Baskın grubun kendi içinde "biz" özdeşleşmesini güçlendirip, dışlanan grubu duygusal, zihinsel ve ahlaki olarak tamamen "öteki"leştirmesi.

 

Toplumsal: Dışlanan kitle ile temasın kesilmesi ve onların tecrit edilmesi.

 

Kurumsal: Hedef grubun okul, hastane, ticaret, yargı ve kamu hizmetlerinden soyutlanması.

 

Siyasi: Rejimin askeri ve militer gücüyle hedef kitle arasındaki mesafeyi büyütüp bu ayrışmayı meşrulaştırması.

 

20. yüzyıldaki kitlesel imha eylemleri

Fatihlerin Cinneti: Galip orduların, kendi yurtlarından uzakta ve yerel halkın haberi olmadan ele geçirilen yabancı topraklardaki nüfusa uyguladığı şiddet.

 

Terör Egemenliği: Yerleşik rejimin profesyonel şiddet aygıtları (milis, gizli polis) eliyle yalıtılmış tutuklama ve imha merkezlerinde yürüttüğü süreç.

 

Kaybedenlerin Zaferi: Yenilmek üzere olan soykırımcı rejimlerin, askeri kayıplar pahasına hedef grubu imha etme hırsını son ana kadar sürdürmesi (örn. Nazilerin savaşın son aylarında dahi tecrit ve sevkiyatları hızlandırması).

 

Megapogromlar: Savaş yenilgisi veya toprak kaybı tehdidi gibi kriz anlarında rejimin örtülü/açık desteğiyle halkın katıldığı, kendiliğinden gelişen kitlesel yerel isyan ve şiddet dalgaları.

 

Kitlesel Şiddetin Oluşum Süreçleri

Makrososyolojik: Uzun süreli tarihsel süreçler, düşmanlık oluşturan kolektif zihniyet ve habitus.

 

Mezososyolojik: Kurumsal düzey; soykırım durumunu yaratan ve yürüten rejim yapısı.

 

Mikrososyolojik: Suçluların kurbanları katlettiği küçük grup dinamikleri ve ortam şartları.

 

Psikososyolojik: Suçluların kendi kişisel geçmişleri, motivasyonları ve bireysel eğilimleri.

 

Geleneksel Durumcu Görüş (Arendt, Milgram, Browning, Waller): Katillerin hasta veya psikopat olmadığını, olağanüstü koşullar altına giren "sıradan insanların" (siz veya ben) bu tür kitlesel kötülükleri işleyebileceğini savunur.

Durumcu yaklaşım kişisel yatkınlıkları, bireysel geçmişi ve kişisel tercihleri ihmal eder. Milgram eksperinde bile bazı deneklerin otoriteye direndiği unutulmamalıdır. Soykırımcılar sadece durumun bir ürünü değil; ahlaki sorumluluk hissetmeme, acımasız davranabilme, inkar etme ve yalan söyleme gibi kişisel yatkınlıkları önceden (veya süreç içinde) barındıran bireylerdir.

 

Sıradan Suçlular ve Modernlik Durumcu Mutabakat

Nazi liderlerine uygulanan testlerin genelde olağandışı sonuçlar vermemesi, katillerin "sıradan insanlar" olduğu tezini güçlendirmiştir.

Akademisyenler arasındaki mutabakata göre, suçluların kişiliklerindeki hiçbir şey, onları başkalarına nazaran cinai eylemlere daha yatkın hale getirmemektedir.

 

Eichmann Kudüs'te: Kötülüğün Sıradanlığı

Eichmann, iddia edildiği gibi düşüncesiz bir bürokrat değil, fanatik bir Yahudi avcısıydı.

 

Hannah Arendt, Eichmann Kudüs'te kitabının altbaşlığı olan Ranality of Evil'e (Kötülüğün Sıradanlığı) kendisi bile inanmadı. Arendt daha sonra bu yanıltıcı ifade tarzını, kötülüğü icra edenlerin sıradanlığını ifade etmeye çalışmış olduğunu söyleyerek düzeltti. Lakin söyledikleri hemen rağbet görmüştü ve bugün Holokost ya da genel olarak soykırıma dair az ama yaygın olarak alıntı yapılan klişeler dizininin muhtemelen en büyük saçmalığını (betise) ifade etmektedirler.

 

Milgram'ın Cezalandırma Deneyleri ve Muğlak Sonuçları

Milgram deneylerinin, insanların otoriteye itaat ederek başkalarına zarar verme eğilimini gösterdiği kabul edilse de, deneklerin önemli bir kısmının (üçte bir ila dörtte beş) itaat etmeyi reddettiği gerçeği göz ardı edilir.

 

Sıradan İnsanlar Ya Da Sıradan Almanlar

Christopher Browning, faillerin "sıradan insanlar" olduğunu savunurken Goldhagen, Alman kültüründeki antisemitizme vurgu yapar.

Eğilimler zaman içerisinde yaşanan durumlarla, yani sosyal süreçlerle şekillenirler. Sosyal süreçler de kısmen eğilimlerine göre hareket eden insanlar arasındaki sayısız etkileşimin bir sonucudur. Kültürel bağlamda derinlemesine kökleşmiş ortak eğilimlerin özel bir türü, soykırım dönemlerinin izahatının merkezini oluşturur: Bir grubun diğer insanlarla özdeşleşme ve özdeşleşmeme kapasitesi.

 

Toptan İmha ve Modernite

Zygmunt Bauman, meşhur Modernity and the Holocaust eserinde Holokost'un modern medeniyetin bir sapması/arızası değil; bürokrasi, sanayileşme, rasyonelleşme ve teknolojik araçların ürettiği özgün bir modern fenomen olduğunu savunur.

Nazilerin soykırım projesi tamamen soğukkanlı, önceden tıkır tıkır planlanmış bir bürokratik mekanizma değildi; savaş şartlarına göre geliştirilen uydurma ve koşullara bağlı bir önlemdi.

 

Modernlik sözcüğü her şeyi kapsayacak kadar genişletildiğinde hiçbir şeyi açıklayamaz hale gelir.

 

Sosyolog Michael Mann, The Dark Side of Democracy kitabında cinai etnik temizliklerin ve soykırımların demokrasinin ve demokratikleşme süreçlerinin bir sonucu olduğunu ileri sürer.

 

Tarihteki en büyük toplu imhalar (Kral II. Leopold'un Kongo'su, Almanların Herero katliamı, Çarlık Rusyası'nın Kazak katliamları, Stalin ve Pol Pot rejimleri) yerleşimci demokrasilerden ziyade otoriter ve diktatörlük rejimleri tarafından işlenmiştir.

 

Suçluluğu "bütün insan türüne", "moderniteye" veya "içinde bulunulan duruma" yüklemek, asıl failleri, rejimi ve katilleri banalleştirerek/sıradanlaştırarak suçsuzlaştırma riski taşır.

 

Soykırımı ve kitlesel imhayı sadece "modernliğin zorunlu bir meyvesi" veya "demokrasinin kaçınılmaz bir yan etkisi" olarak görmek, olayın arkasındaki barbarca şiddeti, ideolojik fanatizmi, rejimlerin kasıtlı yapılanmasını ve katillerin şahsi psikolojik/ahlaki sorumluluklarını gölgeleyen aşırı teorik ve yanıltıcı yaklaşımlardır.

 

Özdeşleşme ve Özdeşleşmeme Çevrelerinin Yaygınlaşması

Özdeşleşme, Özdeşleşmeme ve Grup Oluşumu

Sosyal özdeşleşme, kimin "bizden" kimin "öteki" olduğuna dair zihinsel bir süreçtir.

Özdeşleşmeme süreci, "kişinin kendisinden olanı idealleştirilmesini, kendi çevresindeki 'kabul edilemez' özelliklerin reddedilmesini ve bu tür özelliklerin 'diğerlerine' yansıtılmasını" içerir.

 

Birincil Özdeşleşmeler: Akrabalık ve Yakınlık

İnsanlar tarih boyunca akrabalık ve fiziksel yakınlık üzerinden özdeşleşme kurmuşlardır.

Köy ve klan düzeyindeki bu bağlar, zamanla daha geniş dini veya askeri ağlara eklemlenmiştir.

 

Ulus Devletlerin Doğuşu ve Özdeşleşme Çevrelerinin Yaygınlaşması

Ulus devletlerin yükselişiyle özdeşleşme çok daha geniş kitlelere yayılmıştır. İnsanlar hiç tanımadıkları milyonlarca kişiyle "hayali" bir birlik kurarlar.

Bu geniş özdeşleşmeler genellikle aile veya arkadaş gibi küçük birincil gruplarda pekiştirilir: "insanlar vatan uğruna ölmeye o kadar da hazır olmayabilirler, fakat ailelerinin onurunu kirlettiğine inandıkları bir durumun öcünü almak için öldürmeye" yönelebilirler.

 

Önemsememe ve Kayıtsızlık, Özdeşleşme ve Özdeşleşmeme

İnsanların çoğu birbirine karşı kayıtsızdır; ancak bir grup hedef alındığında bu kayıtsızlık yerini düşmanlığa bırakır.

Kölelik örneğinde olduğu gibi, kurbanların hem insan olarak kabul edilip hem de "alt insanlar olarak dışlanmaları" gerekmiştir.

 

İnsanlık Tarihi Boyunca Şiddet Dönüşümleri

Tarihöncesinde Şiddet

Şiddet sadece moderniteye özgü değil elbette, tarihöncesi devletsiz toplumlar modern uluslardan daha sık savaştı ve katliam yaptı.

İlkel dünya kesinlikle modern dünyaya nazaran daha barışçıl değildi.

 

Tarihte Kitlesel İmha

Antik çağlardan (Asurlular, Romalılar) Haçlı seferlerine, Moğol istilalarından sömürge katliamlarına kadar kitle katliamları hep var olmuştur.

Modernite sadece bu duruma yeni ideolojiler ve teknolojiler eklemiştir.

 

Ruanda

Kendi Kendini Yok Etme

1994 Ruanda soykırımı, modern kitle iletişim araçları ve devlet bürokrasisi kullanılarak planlanmış bir katliamdır.

 

Hutu-Tutsi Ayrımının Sömürge İnşası

Sömürge yönetimleri, aslında kültürel ve dilsel olarak aynı olan Hutu ve Tutsileri ırkçı teorilerle (Hami hipotezi) birbirinden ayırmış ve kartlara bağlamıştır.

 

Ötekilerin Özdeşleşmesi Üzerine Bir Parantez

Hutu ve Tutsi gibi gruplar arasındaki sınırlar genetik veya değişmez biyolojik temellere değil, tarihsel ve "toplumsal" süreçlere dayanır.

Hutu Gücü propagandası bir yandan Tutsilerin genetik olarak tamamen farklı ve ayırt edilebilir olduğunu iddia ederken; diğer yandan Tutsilerin kendilerini Hutu gibi gizleme "hilekarlığına" sahip olduklarını ileri sürmüştür.

 

Hutular ve Tutsiler: Kişisel Özdeşleşmelerden Genel Özdeşleşmemelere

Sömürgecilik öncesinde "Hutu" ve "Tutsi" terimleri irksal/etnik kategoriler olmaktan ziyade, sosyo-ekonomik konumları (patron-müşteri, çoban-çiftçi ilişkisini) ifade eden esnek terimlerdi. Zenginleşen bir Hutu "Tutsi", ast konumdaki bir Tutsi ise "Hutu" olarak adlandırılabiliyordu.

 

Alman ve Belçika sömürge idareleri, fiziksel antropoloji mitlerini ("Tutsilerin Nil/Hami kökenli dışarıdan gelen fatihler olduğu" tezi) sisteme entegre etmiş; sivil kayıtlar ve kimlik kartlarıyla bu esnek yapıyı düşmanca iki ebedi kategoriye dönüştürmüştür.

 

Fantezilerin Harekete Geçirilmesi

"Hamamböceği" (inyezi) gibi aşağılayıcı terimlerin medya (radyo) aracılığıyla yayılması, özdeşleşmeme sürecini tamamlamıştır.

Bu dil, kurbanı insanlıktan çıkarma (dehumanization) sürecinin son aşamasıdır.

 

Kurban bir "mikrop" veya "zararlı böcek" seviyesine indirildiğinde, ona karşı uygulanan şiddet nefretin ötesine geçerek duygusuz, mekanik ve rutin bir temizlik eylemine dönüşür.

 

Ruanda Soykırımı

Soykırımın "sıradan Hutular" tarafından işlenmesi ve komşunun komşuyu öldürmesi, devletin desteğiyle oluşan bir "cinai karnaval" atmosferinde gerçekleşmiştir.

 

1959’dan itibaren Uganda’ya sığınan Tutsi mültecilerin oluşturduğu Ruanda Yurtseverler Cephesi’nin (RYC) 1990’dan itibaren kuzeyden başlattığı askeri müdahaleler ve komşu Burundi’de Hutu çoğunluğa uygulanan Tutsi baskısı (özellikle 1972 katliamı), Ruandalı Hutularda varoluşsal bir tehdit algısı ve korku yaratmıştır.

 

Başkan Habyarimana’nın uçağının düşürülmesi kitlesel katliamların fitilini ateşlemiştir. Fransız birlikleri, katliamları gerçekleştiren Başkanlık Muhafızlarını eğitmiş ve soykırımın sonunda "Turkuaz Operasyonu" ile katliamcı Hutu birlikleri ile Interahamwe milislerinin Doğu Kongo’ya (Bukavu) kaçışına güvenli koridor sağlayarak göz yummuştur. Bu durum, ilerleyen yıllarda Kongo'da milyonlarca insanın öleceği zincirleme iç savaşları tetiklemiştir.

 

Ruanda, dünyanın en yüksek nüfus yoğunluğuna sahip ve ekilebilir arazinin son derece kıt olduğu bir ülkedir.

 

1993'te ana ihraç kalemi olan kahve fiyatlarının %70 düşmesiyle derinleşen ekonomik kriz; toprak ve kaynak rekabetini "birinin kazandığı diğerinin kaybettiği" şiddetli bir sıfır toplamlı oyuna dönüştürmüştür.

 

Ruanda ordusu ve Interahamwe milisleri, kuzeyden Kigali’ye doğru ilerleyen ağır silahlı ve sıkı örgütlü RYC ordusuna karşı direnmek yerine, bütün enerji ve kıt kaynaklarını savunmasız Tutsi sivillerini (kadın, çocuk, yaşlı) imha etmeye yöneltmiştir.

Askeri yenilgi kaçınılmaz hale geldiğinde bile Hutu Gücü rejimi ve radyolar, "tek bir Tutsi kalmayana dek" cinayetleri sürdürme çağrısı yapmıştır.

Rejim savaşı kaybedebilir ama düşmanı tamamen imha ederek tarihsel bir "zafer" kazandığı illüzyonuna sığınır.

 

Katliamların %90'ını gerçekleştiren çekirdek grup (yaklaşık 50 bin kişi); işsiz, topraksız, az çocuklu ve manipülasyona açık genç erkeklerden oluşuyordu. Ancak toplam suçlu/katılımcı sayısı 200 bin ila yarım milyon arasındadır.

 

Katiller klinik anlamda "psikopat" değil, "sıradan Hutular"dı. Katliama katılmayı reddeden, Tutsileri saklayan ya da rüşvet vererek kurtarmaya çalışan Hutular da yine "sıradan" toplumsal kesimlerden çıkmıştır. Dolayısıyla "sıradanlık" tek başına felaketi açıklamaya yetmemektedir.

 

Ruanda Soykırımı düşük bölmelere ayırma koşullarında gerçekleşmiştir. Cinayetler kapalı kapılar ardında değil; köylerin merkezinde, okullarda, kiliselerde ve komşuların gözü önünde işlenmiştir.

 

Sabah ellerinde palalarla avlanmaya çıkan failler, akşamları kurbanların mal ve hayvanlarını yağmalayarak ziyafetler düzenlemiş, gece ise evlerine dönüp normal aile hayatlarına devam etmişlerdir.

 

Maskeler, muz yaprakları, palmiye biraları, ıslıklar ve ritmik sesler eşliğinde yürütülen şiddet; normallik ve ahlak anlayışının askıya alındığı geçici bir "şölen/karnaval" ortamı yaratmıştır.

 

Katiller eylemlerini gizlemek bir yana, yoldan geçenleri izlemeye ve sıradan insanları bizzat insan öldürmeye zorlayarak kolektif bir suç ortaklığı yaratmış; böylece bireysel sorumluluğu eritip "cezasızlık illüzyonu" üretmişlerdir.

 

Soykırım Rejimleri ve Toplumun Bölmelenmesi

Devletlerin Oluşumu ve Soykırım Rejimleri

Devletin şiddeti tekelleştirmesi medenileşmeye yol açarken, aynı zamanda kitleleri savunmasız sivillere karşı imha etme kapasitesini de artırmıştır.

 

Bölmeleme (Parçalama)

Soykırım rejimleri, hedef grubu toplumun geri kalanından fiziksel, hukuksal ve zihinsel olarak ayırır (apartheid).

Barbarlık sadece belirli zamanlarda ve sınırlı alanlarda meydana gelmiştir.

Failler cinayet işledikten sonra normal hayatlarına dönerek bir çeşit "rejimin hizmetinde gerileme" yaşarlar.

 

Toptan İmhanın Dört Tarzı

1. Fatihlerin cinneti: Fetih sonrası dirençsiz halka yönelik intikam ve yağma.

 

2. Terör egemenliği: Kurulu rejimin sistematik baskı ve imhası (Sovyet ve Çin örnekleri).

 

3. Kaybedenlerin zaferi: Yenilgi yaklaşırken rejimin hedef grubu yok etme çabası (Naziler, Ruanda).

 

4. Megapogromlar: Merkezi kontrolden bağımsız görünen ama yerel otoritelerce kışkırtılan kalabalık saldırıları.

 

Toptan İmhanın Dört Tarzı

Vaka Çalışmaları

İspanyol Fatihler

500 yıl önce Güney Amerika yerlilerinin işgalci İspanyol ordusu tarafından keyfi biçimde imha edilmesi, kendilerine tamamen yabancı toplumlara karşı uygulanan kitlesel katliamın temel örneğidir.

 

Hollanda'nın Açe Seferleri (1873–1913)

Hollanda'nın en kanlı savaşlarından biri olan Açe'nin fethi, 50 bin ila 100 bin arası yerlinin ölümüyle sonuçlanmış, yüzlerce köy yakılmıştır. Ancak bu olay sömürgeci ülkenin hafızasından büyük ölçüde silinmiş ve bastırılmıştır.

 

Kral II. Leopold ve Özgür Kongo Devlet (1887–1908)

Fildişi ve kauçuk kotasını doldurmayan Kongoluların sakat bırakıldığı, ellerinin kesildiği, köylerinin yakıldığı ve açlık/hastalıklar nedeniyle 1880-1920 arasında Kongo nüfusunun 20 milyondan 10 milyona düştüğü daimi bir terör rejimi kurulmuştur.

 

Alman Güneybatı Afrikası ve Herero Soykırımı (1904)

Lothar von Trotha komutasındaki Alman birlikleri, Hereroları ve Namaları susuz çöplere sürerek maksatlı bir soykırım uygulamıştır. Bu seferde yer alan bazı figürler, ilerleyen yıllarda Freikorps ve Nazi Partisinde aktif rol almıştır.

 

Çarlık Rusyası

I. Dünya Savaşı sırasında 200 bin Alman kökenli halkın sürülmesi, Orta Asya'da yarım milyon göçerin öldürülmesi ve savaş esirlerinin imhası gibi eylemlerle 1 milyonun üzerinde "demosid" (halk katliamı) gerçekleştirilmiştir.

 

Japonya ve Nanking Katliamı (1937)

İkinci Çin-Japon Savaşı sırasında Nanking'i ele geçiren Japon ordusu, geride tanık bırakmamak adına 3 ay içinde 300 bin silahsız Çinliyi katletmiştir.

 

Yerleşimci Demokrasiler

ABD, Avustralya, Yeni Zelanda ve Tazmanya gibi yapılarda yerleşimciler, toprağın tekeli uğruna yerli halkı ortadan kaldırmıştır. Michael Mann'ın "Demokrasinin Karanlık Yüzü" olarak adlandırdığı bu durumda, iç kısımdaki demokratik kurumlar çeperlerde uygulanan vahşeti görmezden gelmiş veya alan açmıştır.

 

Meksika Devrimi (1890–1920)

İç savaş ve orduların savunmasız halka uyguladığı orantısız şiddet neticesinde yaklaşık 2,1 milyonluk toplam nüfus kaybı yaşanmıştır.

 

Nazilerin Doğu Cephesi

Haziran 1941'deki SSCB işgalinin getirdiği "zafer sarhoşluğu" ile SS ve infaz mangaları, Wehrmacht desteğiyle 1,5 milyon Sovyet Yahudisini kendi kazdıkları mezarların önünde vurarak katletmiştir.

 

Terör Egemenliği

Kurulu rejimlerin kendi halklarına veya kontrol ettikleri gruplara uyguladığı sistematik şiddettir.

 

Stalin dönemindeki Büyük Terör, Gulag kampları ve etnik tehcirler…

Rejim, felç eden terör etkisini korumak için toplumun tamamının herhangi bir zamanda ve yerde tutuklanabileceğini iyice anlamasını istedi.

 

Çin

Kültür Devrimi'nde "Mao anarşist despotluğu seçti" ve Genç Kızıl Muhafızlar aracılığıyla toplumu terörize etti.

 

Kuzey Kore

Günümüzde halen devam eden, kıtlığın bir silah olarak kullanıldığı nihai terör rejimidir.

 

Endonezya (1965)

Komünist avı adı altında 1 milyona yakın insanın ordu ve sivil çetelerce katledildi.

Devlet insanlar arasında kendiliğinden gelişen nefret duygularından yararlandı ve onlara yön verdi.

 

Guatemala

Yerli Maya halkına karşı topyekun bir imha seferi düzenlendi.

 

Kaybedenlerin Zaferi: Pasifin Aktife Çevrilmesi

Yenilgiyle karşılaşan rejimlerin, güçlerini dış düşman yerine içerideki savunmasız azınlıklara yöneltmesi durumudur. Psikolojik terimlerle, kaybedeceğine kesin gözüyle bakılan savaş yüzünden kazanabileceği bir savaşa girişir.

 

Osmanlı'nın çöküş sürecinde Jön Türk rejimi…

 

Savaşın gidişatı tersine döndükçe Yahudi soykırımının endüstriyel ve sistematik bir hal alması…

 

Doğu Pakistan’ın ayrılma arifesinde Pakistan ordusunun aydınları ve gençleri hedef alarak yaptığı katliamlar: Pakistan Bangladeş'i tamamen kaybetti fakat 'kaybedenlerin zaferi'ni elde etmiş oldu.

 

Pol Pot rejiminin "yeni halk" olarak adlandırdığı şehirli kesimi zorunlu çalışma ve açlıkla yok etmesi…

 

Sırp milliyetçiliğinin "etnik temizlik" faaliyetleri…

 

Megapogromlar

Merkezi otoritenin doğrudan rolünün belirsiz olduğu, ancak sivil çeteler ve yerel liderler tarafından koordine edilen kitlesel şiddet eylemleridir. Burada elebaşları yerli ileri gelenler, politikacılar, haydutlar ve din adamlarıdır.

 

Asgari örgütlenme nedeniyle yerel ölçekteki şiddet birkaç gün veya hafta sürer.

 

Kitlesel imhaya dönüşmesinin nedeni, koordinasyonsuz şekilde ülkenin pek çok yerinde neredeyse eşzamanlı patlak vermesidir. Büyük bir ulusal/uluslarüstü kriz dönemi, ortak kültürel algılara sahip kitleler için şiddet eylemlerini tetikleyen bir "hızlandırıcı" (katalizör) işlevi görür.

Otorite-itaat modelinden ziyade akran baskısı, taklit, geçmişten gelen utancı silme arzusu, cezasız kalma inancı ve kolektif intikam hissi etkilidir. Şiddet genellikle alenidir ve kamusal alanda ritüelleşmiş/teatral bir karnaval havasında gerçekleşir.

 

Saldırıların arkasında sıklıkla hedef alınan grupların evlerine, tarlalarına ve mülklerine el koyma hesabı yatmaktadır.

 

Savaş sonrası Orta ve Doğu Avrupa’dan 12 milyon Alman’ın şiddetle sürülmesi. Dünün cellatları bugünün kurbanları haline gelmişti ve eski kurbanlar yeni kazandıkları hakimiyetle aşırı hareket ettiler.

 

1947’de bağımsızlık sonrası Hindular, Müslümanlar ve Sihler arasındaki karşılıklı katliamlar gerçekleşti.

Bu olaylar 20. yüzyılın en büyük göçü ve 1 milyon civarı ölümle sonuçlanmıştır.

 

Soykırım Suçluları ve Kişiliğin Bölmelenmesi

 

Yaygın düşünceye göre soykırımcılar sıradan insanlardır ve kişiliklerinden bağımsız olarak içinde bulundukları durum sebebiyle kitlesel cinayetler işlerler. Daha kategorik bir deyişle, bugün yaygın olan yaklaşımlara göre önemli olan "yatkınlık" değil "durum"dur.

 

Soykırım Analizinde 4 Temel Düzey

Makrososyolojik Düzey (Toplumsal Dönüşümler): Savaş yenilgileri, ekonomik krizler, kolektif travmalar ve "gayrimedenileşme süreçleri" aracılığıyla topluma ortak anılar, hınç duygusu ve kolektif bir zihniyet aşılanır.

 

Mezososyolojik Düzey (Rejim Müdahaleleri): Rejimin propaganda, eğitim ve kurumlar aracılığıyla nefret söylemini, ideolojik bölmelemeyi ve yok edici ilkeleri meşrulaştırıp yaygınlaştırmasıdır.

 

Mikrososyolojik Düzey (Kurumsal Bağlam): Bireylerin şiddeti bizzat uyguladıkları okul, hapishane, kışla veya toplama kampı gibi spesifik kurumsal mekânlar ve çalışma koşullarıdır.

 

Psikososyolojik Düzey (Bireysel Yatkınlık ve Değerlendirme): Bireylerin kendi kişisel geçmişleri, ahlaki duyguları, empati düzeyleri ve içinde bulundukları durumu kendilerine has yorumlama biçimleridir.

 

Ortak Anılar, Kolektif Zihniyet ve Gayrimedenileşme

Katillerin eylemlerini sadece "doğuştan gelen soykırımcı bir dürtüye" bağlamak analitik bir hatadır.

 

Gayrimedenileşme Süreci (Norbert Elias): Toplumların medenileşme adımlarının tersine dönerek toplumsal ahlakın barbarlığa, düellocu/askeri zihniyete ve kolektif intikam hislerine gerilemesidir.

 

Daniel Goldhagen ve Harald Welzer gibi araştırmacılara göre katiller ahlaki tereddütlerini aşarak değil; tam tersine öldürmeyi "gerekli, haklı ve ahlaki bir görev" olarak gören bir ideolojik kodla hareket etmişlerdir.

 

Toplumsal Bağlamda Soykırım Durumları

Soykırımın gerçekleşmesi için gerekli en önemli makro koşul, savaş veya ekonomik kriz gibi temel tahribatlardır.

Mezo düzeyde ise rejimin hedef kitleyi insanlıktan çıkaran ve şeytanlaştıran propagandası ve "nihai çözüm" gibi örtmeceler (euphemisms) kullanması dikkat çeker.

Bu süreçte failler, kendi halklarının ayakta kalabilmesi için gerekli bir görevi yerine getirdiklerine inandırılırlar.

 

Failler ve Diğer Sıradan İnsanlar: Farklar

 

Failler boş birer levha değildir; her birinin duygularını, ideallerini ve vicdani bariyerlerini şekillendiren kendilerine has çocuklukları, eğitimleri, meslekleri ve aile hayatları vardır.

Görev alma süreçlerinde sadizme, zorbalığa ve şiddete yatkınlığı olan kişiler ("şiddet uzmanları", yerel kabadayılar) eylemlere daha kolay çekilir ve seçilir.

 

John M. Steiner’ın eski SS ve Wehrmacht askerleri üzerinde yaptığı testlerde, SS üyelerinin Otoriter Kişilik (Faşizm) Ölçeği puanları belirgin şekilde yüksek çıkmıştır. SS'ler çoğunlukla aşırı otoriter ailelerden gelmektedir.

 

Soykırım failleri ne yaptıklarının farkında olan, eylemlerini ideolojik veya kişisel gerekçelerle meşrulaştıran, partileşmiş ve kitle hareketine dönüşmüş gerçek ideolojik faillerdir.

 

Gönülsüz Suçlular, Kayıtsız Suçlular ve Hevesli Suçlular

Faillerin tek tip değildir.

 

Soykırım Suçluları ve Diğer Sıradan İnsanlar: Vicdan, Eylemlilik, Empati

Soykırım suçlularının hayat hikayelerinde plan, iç görüş ya da karar yoksunluğu, kısacası eylemlilik (agency) eksikliği dikkat çeker.

Çoğu, ibretlik bir şekilde tercih etmemeyi tercih etmişlerdir.

 

Zihinselleştirme ve Zihinselleştirmeme: Empati ve Eksikliği

Psikolojik bir kavram olan "zihinselleştirme", bireyin başkalarının davranışlarını zihinsel durumlara (duygu, ihtiyaç, inanç) dayanarak yorumlama kapasitesidir. Soykırımcıların en belirgin özelliği kurbanlarına yönelik bariz şefkatsiz olmalarıdır.

 

Cinai Bölmelerde Zihinselleştirmeme

Soykırım durumunda suçlular, kurbanlarına dair derinlerine yerleşmiş olabilecek her türlü empati izinden tamamen kurtulmalarına yönelik baskı altındadır. Bu, rejimin hizmetinde gerçekleşen bir kolektif gerilemedir.

 

Soykırım Sonrası Soykırımcıları

Birçok Nazi faili savaştan sonra başarılı iş insanları, sevgi dolu eşler ve ilgili babalar olarak sivil hayata sorunsuz adapte olmuştur.

Batı Almanya veya sürgündeki faillerin terapistlere veya din adamlarına vicdan azabı itirafında bulunma oranı neredeyse sıfırdır.

 

Suçlular ne robot ne de psikopattır. İki farklı gerçekliği/benliği zihinsel ve toplumsal olarak farklı "kapalı bölmelerde" tutarak vicdani çelişkileriyle yaşamayı başarırlar.

Soykırım bittiğinde cinai bölmenin kapısı kapatılır. Fail, "O zamanlar başkasıydım" diyerek eski sivil benliğine döner.

 

Sonuç

Failler toplumun geri kalanıyla benzer koşullarda yetişmiş genç erkeklerdir ve soykırım ortamına girdiklerinde emir-komuta zinciri ve grup baskısı nedeniyle kitleler halinde katil olabilmektedirler.

 

Bireyler katliamlara aynı güdüyle katılmaz; kimi gönülsüzce, kimi kayıtsızca, kimi ise isteyerek/hevesle öldürür.

 

Kurbanın insanlığı failler için sürekli bir iç çatışma riski doğurur. Failler bu çelişkiyle başa çıkmak için kendi insanlıklarını indirgemek ve zamansız/yersiz empatik duygularını tamamen devreden çıkarmak zorunda kalmışlardır.

 

Sonuç

Soykırımı anlamak için makro (toplumsal), mezo (kurumsal), mikro (durumsal) ve psikososyolojik (bireysel) düzeylerin hepsine birden bakılması gerekir.

 

Hannah Arendt’in "kötülüğün sıradanlığı" kavramı hatalı sonuçlara götürür.

Eichmann gibi isimler “sıradan” insanlar değildir; bunlar fanatik, yorulmaz birer avcıdır.

Milgram deneyi insanların otoriteye itaat etme eğilimini gösterir fakat istisnaları açıklayamaz.

 

Soykırım rejimleri toplumu ideolojik, mekansal ve zihinsel olarak katı kategorilere ayırır.

 

Kitlesel Şiddetin Dört Tarzı

Fatihlerin cinneti: Uzaktaki yabancı halkın katledilmesi.

Terör egemenliği: Kurulu rejimin iç reformları korumak için uyguladığı şiddet.

Kaybedenlerin zaferi: Yenilgi ufukta görünmesine rağmen imha kampanyasının hızlandırılması.

Megapogromlar: Rejimin daha mesafeli durduğu, güruhlar eliyle yapılan katliamlar.