Sighard
Neckel, Michael Schwab-Trapp - Şiddet Düzenleri -
Notlar
Şiddet Düzenleri: Şiddet ve Savaşın Siyasal Sosyolojisine
Katkılar
Ordnungen der Gewalt, Beiträge zu einer politischen
Soziologie der Gewalt und des Krieges, Springer Fachmedien Wiesbaden, Wiesbaden,
1999
Bu kitap Haziran 1998'de Alman Sosyoloji Derneği'nin
"Siyaset Sosyolojisi" bölümü tarafından Siegen Üniversitesi'nde düzenlenen
"Savaş ve Şiddet" konulu konferansın belgelerinden oluşuyor.
Kitaptaki makaleler şiddet ve savaş sosyolojisine ampirik,
teorik ve tarihsel açılardan yaklaşmaktadır.
Şiddet - Eylem - Kültür
Ronald Hitzler – Bir Etkinlik Olarak Şiddet
Eylem tipolojisi açısından terimlerin açıklığa
kavuşturulması için öneriler
Sosyolojide şiddet üzerine asgari bir tanım uzlaşısı bile
yoktur.
Bunun ana nedeni, Faillerin eylemleri ile Mağdur/İzleyicilerin
deneyimleri arasındaki analitik farkın gözden kaçırılmasıdır. Sosyoloji genel
olarak failin niyetinden ziyade mağdurun acısına veya toplumun reaksiyonuna
odaklanmış, bu da analitik netliği bozmuştur.
Şiddet olgusunu tam olarak kavrayabilmek için iki ayrı
perspektifin birbirine indirgenemez olduğunu kabul etmek gerekir.
Fail Perspektifi
Mağdur / İzleyici Perspektifi
Bir fail kasıtlı olarak şiddet uygulayabilir ancak mağdur
bunu "şiddet" olarak algılamayabilir.
Bir kişi bir olayı "şiddet" olarak
deneyimleyebilir/etiketleyebilir ancak ortada kasıtlı olarak şiddet uygulayan
bir fail olmayabilir.
Alfred Schütz'ün eylem kuramına göre, şiddet uygulayan fail
-sadece zevk almak veya alışkanlıktan yapıyor olsa bile- eylemine öznel bir anlam
atfeder.
Hannah Arendt'in belirttiği gibi şiddet bir
"amaç-araç" ilişkisidir. Ancak gözlemci (izleyici), failin
eylemindeki anlamı kavrayamadığında şiddeti "anlamsız, kör bir eylem"
olarak etiketler.
Şiddetin Eylem-Teorik Tipolojisi
1.
Eyleme dönüşmeyen düşünsel şiddet
2.
Sosyal olmayan şiddet (kendine zarar verme)
3.
Sosyal eylem olarak şiddet: Baskı araçlarının
başka insanlara yöneltilmesi.
Tek taraflı - Doğrudan: Bağlı birini kırbaçlamak.
Tek taraflı - Dolaylı: Birine bombalı mektup göndermek.
Karşılıklı - Doğrudan: Yumruk yumruğa kavga etmek.
Karşılıklı - Dolaylı: İki tarafın birbiriyle ilgili
rehineler alması.
4.
Proto-Politik Eylem Olarak Şiddet: İkinci bir
kişinin rızasını almak veya zorlamak suretiyle, üçüncü bir kişinin davranışını
baskı araçlarıyla değiştirmeyi/yönlendirmeyi amaçlamak.
5.
Politik Eylem Olarak Şiddet: Bu tür baskı ve
zorlama araçlarını kullanarak toplumsal yaşamda kalıcı, bağlayıcı bir düzen
kurmayı amaçlamak (Tahakküm / Gewaltherrschaft).
Sosyolojik bir analize başlamadan önce kendimize ilk
sormamız gereken soru şudur: "Şu an kimin perspektifinden
konuşuyoruz?"
Eğer failin bakış açısından bakıyorsak bir Eylem Teorisi
(kasıt, amaç, araç kullanımı); eğer mağdurun veya izleyicinin bakış açısından
bakıyorsak bir Tanımlama/Etiketleme Teorisi (deneyim, algı, anlam atfetme)
yürütmeliyiz. Bu iki düzlemi birbirine karıştırmak, sosyolojideki şiddet
tartışmalarını çıkmaza sokan temel etkendir.
Alexander Milanes - Kendini Savunma
Yasallaştırılmış şiddetin stratejik
operasyonelleştirilmesi üzerine
İlettiğiniz metin, Alman Ceza Kanunu’nun (StGB) meşru
müdafaayı düzenleyen 32. Maddesi (§ 32) ekseninde; meşru müdafaanın hukuk
sosyolojisi, siyaset felsefesi ve eylem teorisi (action theory) açısından
detaylı bir akademik/sosyolojik analizi…
Saldırıya uğrayan kişi yalnızca kendi kişisel haklarını
korumaz; hukuka aykırı saldırıya direnerek genel hukuk düzeninin sürdürülmesine
de hizmet eder ("Hakkın adaletsizliğe geri çekilmek zorunda olmaması"
ilkesi).
John Locke: Saldırgan sadece bireye saldırmaz; akıl ve
eşitlik kurallarının dışına çıkarak tüm toplumsal yaşamın temellerine ve
insanlığa savaş açmış sayılır. Bu nedenle herkes ona karşı meşru müdafaa
hakkına sahiptir.
Thomas Hobbes: "Doğa durumu"ndan "Devlet
durumu"na geçilirken bireyler haklarını egemene (devlete) devrederler.
Ancak Hobbes'a göre hiç kimse canını veya beden bütünlüğünü koruma hakkını
sözleşmeyle devredemez. Devlet yardımı o anda mevcut değilse, bireyin kendini
koruma hakkı kendiliğinden geri gelir.
Çatışma sonrasında "kurban durumuna düşmekten
kurtulan" birey, bu kez hukuk önünde "fail" durumuna düşme
tehlikesiyle karşılaşır. Mahkeme süreci, olayın kendisinden ziyade, olayın
hukuki bir dille yeniden anlatılması ve stratejik olarak kurgulanması (usule
ilişkin stratejiler) haline gelir.
Christoph Liell - Şiddetin İkili Doğası
Söylemsel inşa ve sosyal uygulama
Modern toplumlar kendilerini uygar, pasifize edilmiş ve
şiddetten arınmış olarak tanımlarken; medya, siyaset ve kamuoyu şiddetin
sürekli arttığı ve her yerde olduğu algısını ("dramatizasyon")
üretmektedir.
Medya ve nicel araştırmalar, münferit olayları toplumsal bir
"korku iklimi" ve "güvenlik krizi" olarak sunarak şiddet
söylemini dramatize eder.
Şiddetin Tanımsal Belirsizliği
Dar Tanım: Şiddeti "insanların insanlar üzerindeki
fiziksel zorlayıcı etkisi" ile sınırlar.
Geniş Tanım: Şiddeti "insanın kendini
gerçekleştirmesinin önündeki her türlü engel" (yapısal/psikolojik şiddet)
olarak görür.
Şiddet "özsel" bir nesnelliğe sahip değildir;
tanımı bağlama göre değişir.
Aydınlanmacı / Modernleşmeci Söylem (Hobbes, Elias):
Şiddet ve modern toplum birbirinin zıddıdır. Devletin şiddet
tekelini kurması ve medenileşme süreci toplum içi şiddeti azaltır.
Rasyonellik Eleştirisi ve Şiddetin Gizemleştirilmesi (Sorel,
Bataille, Jünger, Fanon):
Burjuva toplumunun darlığına ve devlet aklına karşı şiddet;
arındırıcı, kendiliğinden ve özgürleştirici bir güç olarak kutsanır.
Bu yaklaşım, şiddetin sadece bir araç olmadığını, aktörün
öznelliğini ve eylem çerçevesini dönüştüren kendine özgü bir dinamiğe sahip
olduğunu gösterir.
Eleştirel / Agnostik Modernite Söylemi (Bauman, Derrida,
Sofsky, Popitz):
Şiddet, modernitenin sapması veya istisnası değil; kurucu
bir bileşenidir (Örn. Holokost deneyimi).
Dirk Triller - Duyguların Gücü - Güç Duyguları
Sağcı derilerin müzik sahnesinde şiddet içeren fanteziler
ve duygusallık
Grupları ayakta tutan esas unsur; stilizasyon, semboller ve
müzik aracılığıyla üretilen kolektif duygusallık ve hayali/gerçek şiddet
deneyimidir.
Gruplar duygusal açıdan istikrarlı sistemlerdir.
Dazlak kültürü homojen bir neo-Nazi hareketi değildir;
apolitik, solcu ve aşırı sağcı kanatları içeren geniş bir yelpazedir.
Bu çeşitlilik, bireylere farklı deneyim alanları (reggae/ska
ile dans etmekten aşırı sağcı eylemselliğe kadar) ve geçiş imkânları sunar.
Şiddet fantezilerinin arkasında erkeklik hegemonyasını
kaybetme korkusu, statü utancı ve aşağılık duygusu yatar. Nefret, bu utancı
gurur ve güce dönüştürme tepkisidir.
Sağcı dazlak sahnelerinde şiddet, duygular ve semboller
aracılığıyla Popitz'in temel iktidar biçimleri yeniden üretilir.
Savaş Sosyolojisi
Trutz von Trotha - Savaş Biçimleri
Askeri harekât gücünün tipolojisi üzerine
Savaş; kolektif, örgütlü, maddi zarar vermeye ve mutlak
şiddete (öldürmeye) dayalı, silah teknolojisinin kullanıldığı bir eylemdir.
Savaş, hem başkalarını öldürme hem de kendisinin
öldürülmesine izin verme "hazır olma durumunu" (veya emirlere boyun
eğmeyi) gerektirir.
Savaşta olağan kurallar ve yaptırımlar askıya alınır.
Sürpriz, pusular ve belirsizlik ana unsurdur; toplumlar bu öngörülemezlikle
başa çıkmak için ritüeller, siperler veya lojistik sistemler geliştirir.
Savaş Tipolojisi
1.
Topyekûn Savaş (Total War)
Savaşan ve hedef alınan toplumun tüm üyelerini kapsar.
Asker-sivil ayrımı ortadan kalkar; herkes "savaş makinesinin" bir
parçası veya mutlak şiddetin hedefidir.
2.
Pasifleştirme Savaşı
Batılı devlet egemenliği ütopyasını ve bölgesel devlet
yönetimini kurmak/dayatmak amacıyla yürütülen fetih savaşlarıdır.
3.
Neo-Hobbesçu Savaş
Zayıf örgütlenmenin, çürüyen devlet otoritesinin ve kurumsal
yapının olmadığı veya dağıldığı coğrafyalardaki çatışmalardır.
Katliamda rasyonel, askeri veya politik hedefler arka plana
düşer; eyleme tamamen "öldürmenin kendi mantığı" ve imha arzusu hakim
olur.
19. yüzyılın son üçte birindeki silah devrimi (özellikle
Maxim makineli tüfeği), sömürgeci güçlere ezici bir teknolojik üstünlük
sağladı. Metropol askeri kanadı (örn. Alman Genelkurmayı) makineli tüfeğin
Avrupa'daki kullanımını tartışırken, sömürgelerde kısıtlamasız kullanımını
derhal onayladı.
Katliam anlık bir öfke/sarhoşluk iken; açlık ve susuzluk
yavaş, nesnel ve mesafeli bir öldürme tekniğidir. Katilin mağdura karşı
küçümseyici kayıtsızlığı mekânsal bir boyut kazanır.
Mekânsal Şiddet Silsilesi
Katliam: Şiddet alanı, silahın yetiştiği yerle sınırlıdır.
Açlık/Kuşatma (Örn. Omaheke Çölü): Alan genişler, kaçış
yolları ve kaynaklar kesilir.
Kamp (Toplama Kampı): Güç artık hareket gerektirmez; dikenli
teller ve kulelerle kural/tahakküm maddileşir. Mağdur tamamen nesneleşir ve
soykırımcı yönetim tamamlanır.
Neo-Hobbesçu savaş zayıf/çöken devletlerin veya
devletsizleşmiş alanların savaşıdır. Amacı devlet inşa etmek değil; yağma,
şöhret, bölgesel hakimiyet ve şiddetin kendisidir (Hobbesçu "herkesin
herkese karşı savaşı"na dönüş).
Geleceğin çatışma haritası; devlet otoritesinin eridiği
alanlarda gelişen Neo-Hobbesçu savaşlar ve bunlara karşı yürütülen yeni tip
pasifleştirme savaşları tarafından şekillendirilecektir.
Jens Warburg - Yok Etme Makineleri
Sanayileşmiş savaş alanı
Savaş olgusu, sadece ölü sayıları (100 veya 1000 kişi gibi
keyfi sınırlar) gibi nicel kriterlerle açıklanamaz.
Bir şiddet olayının "savaş" olarak
nitelendirilebilmesi için, toplumda bireyler arasındaki anlaşmazlıkları
düzenleyen ve şiddeti tekelleştiren bir devlet/düzenleyici otorite yapısının
varlığı şarttır.
Tek taraflı güç kullanımı veya sivillerin eylem yetisinden
mahrum bırakılarak öldürülmesi (katliam/soykırım), bir ordu tarafından yapılsa
bile tek başına savaş değildir.
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren makineli silahlar,
kullanıcısının bireysel yeteneğinden bağımsız olarak çok kısa sürede (saniyeler
içinde) muazzam bir yıkım gücü üretmiştir.
Sanayileşmiş silahlar sürekli malzeme ve mühimmat tedriki
gerektirdiğinden, cephe ile arka bölge (hinterland) arasında kopmaz bir
lojistik bağ kurulmuştur.
Savaş artık mevsimsel bir "sefer" olmaktan çıkıp,
sanayi üretimine bağlı olarak kesintisiz bir hal almıştır.
Savaş, siyasi amaçlar için araçsal olarak kullanılsa bile
bir kez serbest kaldığında kontrolden çıkma, barış sonrasında da toplumları
dönüştürme ve etki bırakma eğilimindedir.
Disiplin artık subayların bireysel baskısından değil,
makinelerin ürettiği nesnel şiddetten doğmuştur.
Eylemi yapan ile kurban arasındaki fiziki ve zihinsel mesafe
artmış; bu durum askerlerin sorumluluk hissetmeden yıkıcı gücü
uygulayabilmesini (nesneleştirme) kolaylaştırmıştır.
Savaş Sonrası Toplum (Almanya Örneği)
Savaştan dönen askerler, evde kalan ve yaşanan sefaleti
anlamak istemeyen sivil toplum tarafından dışlanmış ve anlaşılmamıştır. Yas
süreçleri tamamlanamamıştır.
Yaşanan aşırı şiddet deneyimleri konuşulamayıp kapsüllenmiş;
gaziler aracılığıyla şiddet evlerin içine, kadınlara ve çocuklara taşınmıştır.
Yenilginin kabul edilmediği, "arkadan bıçaklanma"
(Hancherschok) efsanesinin yayıldığı ve "cephe yoldaşlığı" mitinin
kutsandığı savaş sonrası ortam, bu travmatize olmuş kitleleri demokratik
olmayan, şiddet odaklı ve Nasyonal Sosyalist fikirlere açık hale getirmiştir.
Michael Schwab-Trapp - Srebrenica - Fikir Birliği Oluşturma Etkinliği Mi?
Söylemsel seçkinler ve Yugoslavya savaşına ilişkin söylem
Medya, siyaset ve akademi alanında söz sahibi olan,
kamuoyunu yönlendirme ve söylemi başlatma kapasitesine sahip figürlerdir.
Söylemsel seçkinlerin otoritesi, toplum nezdinde kabul
görmüş prestijlerinden ve temsil ettikleri "söylem toplulukları"ndan
gelir.
Srebrenitsa Katliamı (Temmuz 1995), Alman dış ve güvenlik
politikasındaki pasifist gelenekten askeri müdahaleyi meşrulaştıran çizgiye
geçişte kilit bir sembol işlevi görmüştür.
Sırp saldırganlığı "yeni bir faşizm" veya soykırım
olarak tanımlanmış, İkinci Dünya Savaşı ve Nazi geçmişiyle paralellikler
kurulmuştur.
Joschka Fischer, Jürgen Habermas ve Daniel Cohn-Bendit gibi
Alman solunun önde gelen isimleri, Srebrenitsa sonrasında pasifist uzlaşıya
veda etmişlerdir.
Şiddet - Devlet - Modernite
Gerhard Armanski - Şiddet Makinesi
Yüzyılın işareti ve damgası olarak kamp
20. yüzyıldaki kitlesel şiddet tesadüf değildir. İki ana
biçim altında gelişmiştir:
Savaş alanındaki 'sıcak' dövüş (dünya savaşları).
Dövüşmeyen/dövüşemeyen rakibin 'soğuk' elenmesi (kamplar).
Şiddet, modernitenin dışındaki bir sapma değil; merkezinde
radikalleşen kendi öz ürünüdür.
Kamplar, mahkûmlar için mantığı kavranamaz, korkunun donup
günlük hayata dönüştüğü, insanın öznesizleştiği ve kurban ile fail rollerinin
uç noktada karşı karşıya geldiği çarpık bir "yeni evren" yaratmıştır.
Nasyonal Sosyalist (Nazi) Toplama Kampları: İnsanların yok
edilmesi ve aşağılanması doğrudan hedeftir.
Sovyet (Stalinist) GULag Sistemi: Amacı, ülkenin hızla
sanayileşmesi, zorla kolektifleştirilmesi, birincil sosyalist birikim ve köle
emeğiyle büyük projelerin (kanallar, madenler, altyapı) hayata geçirilmesidir.
Her iki sistem de 19. yüzyılın Aydınlanmacı "insanın
sürekli ilerlemesi ve mükemmelleşmesi" inancını paramparça etmiş; modern
bürokrasi ve tekniğin ne kadar korkunç yıkım araçlarına dönüşebileceğini
kanıtlayarak medeniyetin eşiği/sonu olmuştur.
Peter Imbusch - Şiddete Modern Ve Postmodern Bakış Açıları
Şiddet, sosyal bilimler ve politik antropoloji için merkezi
bir kavram olmasına rağmen; klasik ve modern sosyal teorilerde ya
"devletin şiddet tekelini kurmasıyla çözülmüş" kabul edilerek ya da
göz ardı edilerek ihmal edilmiş/unutulmuştur.
19. yüzyıldan bu yana egemen olan toplumsal kalkınma ve
modernleşme kuramları, şiddetin uygarlaşma süreciyle birlikte kademeli olarak
ortadan kalkacağına inanmıştır.
Erken modern dönemden itibaren şiddet azalmamış, aksine
teknik imkanlarla radikalleşmiştir.
Şiddet ile modern uygarlık arasında sosyal kuramlar
N. Elias, T. Hobbes, S. Freud, K. Marx, M. Weber, E.
Durkheim: Şiddet ve barbarlık modern öncesi döneme aittir. 20. yüzyıl suçları
(Auschwitz, Stalinizm) medeniyetin henüz tamamlanmamış olmasından veya geçici
"nüksetmelerden" kaynaklanır.
T. Adorno, M. Horkheimer, W. Sofsky: Barbarlık, modernitenin
eksikliğinden değil, aşırı başarısından kaynaklanır. Akıl araçsallaşmış,
bürokrasi soykırımın hizmetine girmiştir (Baltadan atom bombasına doğrudan
hat).
Z. Bauman, K. G. Zinn, S. Freud: Modernite şiddet için
yeterli değil ama gerekli koşuldur. Şiddet tekelinin devlette toplanması yıkım
gücünü artırmış, rasyonellik ahlaki duyarsızlık yaratmıştır.
H. P. Duerr, W. Sofsky, H. Popitz: Medeniyet süreci bir
Avrupa merkezli mittir. Şiddet insanın doğasında/kültüründe sabittir. Modern
kurumlar şiddeti yok etmemiş, sadece yıkıcı yaratıcılığı sınırsızca
büyütmüştür.
Postmodern Dönemde Şiddet
Holokost veya GULag birer "çağ dışı barbarlık"
değil, modernitenin düzen kurma, "çelişki ve yabancıyı ortadan
kaldırma" arzusu doğrultusunda uyguladığı sosyal mühendislik (bahçecilik)
faaliyetleridir.
Postmodern sosyoloji, şiddetin "toplumsal
nedenlerini" (sosyo-ekonomik arka plan) aramaktan ziyade, şiddeti
"saf bir toplumsal eylem biçimi" (sebepsiz, gerekçesiz ve bağımsız
bir durum) olarak inceler.
Klasik devletlerarası savaşların yerini, toplumun kılcal
damarlarına yayılan "moleküler iç savaşlar" almıştır (H. M.
Enzensberger).
Modernitenin kolektif ve devlet merkezli kimlik yapılarının
çözülmesiyle merkezde bir boşluk oluşmuş; bu boşluğu "neo-kabileci"
(neo-tribal) varsayılan topluluklar doldurmuştur (Zygmunt Bauman).
Modernite şiddeti "bastırarak" veya
"patoloji" ilan ederek sorunu çözdüğünü varsaymış, ancak 20. yüzyılın
kitlesel makro suçları bu özgüveni yıkmıştır.
Wolfgang Knöbl - Yola Bağlı Gelişmeler ve Şiddet
'Uzun' 19. Yüzyılda Prusya, Almanya, İngiltere ve ABD'de
devlet iktidar yapılarının doğuşu
Max Weber ve Heinrich Popitz gibi düşünürler modern devleti
"şiddet tekelini elinde tutan yapı" olarak tanımlamış, ancak
sosyoloji uzun süre bu tekelin sahada (polis ve ordu aracılığıyla) fiilen nasıl
kurulduğunu araştırmayı ihmal etmiştir.
Sanayi Öncesi Dönemde İç Güvenlik
Prusya: Güvenlik neredeyse tamamen orduya
dayanıyordu. Büyük şehirlerin çoğunun garnizon kenti olması (Berlin nüfusunun
%20'sinden fazlası askerdi) ordunun doğrudan polis işlevi görmesini sağladı.
Polisimsi yapıların kurulması artan suça değil; krallığın, kent burjuvazisinin
özerklik arayışlarını baskılama arzusuna dayalıydı.
Örgütlü kitlelerin ve grevlerin ortaya çıkmasıyla eski
yöntemler (küçük polis gücü ve ordu müdahalesi) yetersiz kaldı. Asker
konuşlandırmanın ölümlere ve devletin meşruiyet kaybına yol açması üzerine
1870'lerden itibaren sistematik ve güçlü bir polis teşkilatı inşa edildi.
İngiltere: Güçlü bir merkezi ordu varlığı yoktu
(35.000 kişilik ordunun çoğu kolonilerdeydi). Şehirler askeri varlığa sert
tepki gösterdiği için güvenlik, yarı zamanlı yerel idarecilerce sağlandı.
Israrlı kolektif protestolara (açlık isyanları vb.) rağmen devlet uzun süre
profesyonel bir polis kurmaya direnç gösterdi.
Siyasi işçi hareketi Liberal Parti'den geç ayrıldığı ve
devrimci bir tehdit oluşturmadığı için devlet sistemli bir polis reformuna veya
sert tedbirlere ihtiyaç duymadı.
ABD: İç güvenlik tamamen yerel bir mesele olarak
görüldü. Düzenli ordu son derece zayıftı (1800'de sadece 4.000 asker). Güney
eyaletlerinde köle nüfusunun denetimi dahi profesyonel bir polisle değil, köle
sahiplerinin ve topluluğun kendi imkanlarıyla yürütüldü.
Federal devlet veya eyaletler düzeyinde merkezi bir polis
politikası ya da tekelci devlet gücü uygulanmadı.
Polis reformlarını ve güvenlik aygıtının büyümesini
tetikleyen unsur bireysel şiddet suçları veya sanayileşmenin suç oranını
artırması değildir. Belirleyici olan, seçkinlerin kamu düzenine tehdit olarak
gördüğü kolektif şiddet ve protestolardır.
…