16 Ağustos 2019 Cuma

Baskın Oran - Türk Dış Politikası - Cilt 1 - Lozan ve Boğazlar


Baskın Oran - Türk Dış Politikası - Cilt 1 - 1919 - 1980

Kurtuluş Yılları

(Ekonominin durumunu anlatırken: “buğday bile Konya yerine Kırım’dan gelmekteydi; Karadenizliler bunun için pastacı ve fırıncıdırlar,” diyor)

…ulusal duygu çok zayıftı.
…istiklal Mahkemelerinin savaş içindeki kuruluş nedeni, esas olarak asker kaçaklarını caydırmaktı; halk isyanlara, Kurtuluş Savaşına katıldığından daha istekli katılıyordu…

Kurtuluş Savaşının dış politikası revizyonizm (idi).
…varmak istediği sınırlar rasyoneldi, gerçekçiydi…
…bu “anti-sistem” nitelikli bir revizyonizm değildi. Yani (Nazi Almanyası gibi) siyasal açıdan Batı üstünlüğüne, (Sovyetler gibi) sosyo­ekonomik açıdan da kapitalizme karşı çıkmadı…

Misak-ı Milli: s. 106 vd.
…madde l’de “mütareke hattı içinde ve dışında” denmekteydi. M. Kemal sonradan "ve dışındaki” ibaresini atarak, yalnızca "içinde"yi bıraktı…
MM’nin diğer maddeleri, mevcut uluslararası sistemin temel ilkelerine karşı çıkmamaya büyük özen gösterildiğini ortaya koymaktaydı. Madde 2 ve 3, halkı büyük çoğunlukla Türk olduğu halde, sözünü ettiği bölgelerde dönemin moda yöntemine uygun olarak halk oylaması yapılmasını; madde 4, uluslararası kapitalizmin çok önemli bir öğesi olan denizlerin serbestliğini simgeleyen Bogazlar’da serbestlik ilkesini, madde 5 de yine dönemin en önem verdiği husus olan azınlık haklarını yükümlenmeyi kabul etmekteydi.

Aydınların Batılılaşma amacı Batiyla savaşırken bile belirgindi…

Türkiye’nin komünist olmayacağı ve kapitalist kampta kalacağı mesajı özellikle Lausanne konferansının kesildiği bir sırada, Şubat-Mart 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresinde verildi.

Moskova Misak-ı Milli’yi tanıyan ilk devlet olarak Ankara’ya büyük bir diplomatik nefes de aldırdı.
…komünizmin yayılmasından korkan Batı’nın Ankara’nın üzerine fazla gitmekten kaçındı…
Kurtuluş Savaşı döneminde Türkiye’nin tavrı, "Komünizme hayır, Sovyetlere evet” biçiminde özetlenebilir…

Mondros Silah Bırakışması
İngiltere-Fransa-İtalya donanmaları İstanbul’a 13 Kasım 1918’de gelip burada üslendiler…
İngilizler Musul’u 15 Kasım 1918’de yani silah bırakışmasından 15 gün sonra işgal ettiler…

Avrupa’nın Parlaması
Avrupa’da 9. Yüzyıldan itibaren gelişmeye başlayan feodal yapı (…) köylünün büyük sömürü altında yaşamasına yol açıyordu.
…bu büyük sömürü düzeni aynı zamanda sermaye birikiminin de çok hızlı İmasını sağlamaktaydı.
…gelişen burjuvazi, feodal topluluğun ticaret kapitalizmi aşamasına geçmesine yol açtı.
…feodal beylerin içinde “kral” olarak anılan güçlü bir tanesi (…) diğer feodal beyleri, diğer yandan Kilise’yi tasfiye etti.
(Krallıklar kurulduktan sonra) Avrupa burjuvazisi dünyaya açıldı.
Bunun arkasından Avrupa bu ülkeleri (Amerika ve Uzak Doğu) sömürgeleştirdi ve buraların doğal zenginliklerini kıtaya akıtmaya başladı.

Osmanlı ekonomisi kapitalizme geçmek üzerine kurulmamıştı; bir parça sermaye biriktireni padişah (kendine rakip olmasın diye) bir bahaneyle idam ettirir, mülkünü hâzineye irat kaydederdi.
Türkmenlerin önünü Çandarlı Halil Paşa’dan itibaren kesmesi ve onların yerine -arkalarında aşiret bulunmayan- devşirmeleri geçirmesi, hep rakip görmek istememesindendir).

Sevres’e varıldığında (…) Dünya, Avrupa emperyalizminin denetimine girmişti…

(Sevr’de)
Marmara Denizi kıyıları, “Boğazlar Bölgesi" adıyla Boğazlar Komisyonunun yetkisi altına konulmuştu. Yine Marmara Denizinin güney kıyıları da; Karadeniz’de Şile ile Kandıra arasındaki bir noktadan başlayan, İzmit’i içine alan, Bursa’nın hemen kuzeyinden geçen ve batıda Edremit Körfezini de içine alan biçimde Ege Denizine varan bir hatla sınırlanacak biçimde Boğazlar Komisyonunun yetkisine bırakılmıştı.

Boğazlardaki “ulaşım özgürlüğünü sağlamak” için bir Boğazlar Komisyonu kurulmaktaydı. Komisyon’un yetkisi Boğazların sularını ve her iki girişin 3 mil açıklarını kapsamaktaydı. Bu yetki, gerektikçe, “kıyı Çizerinde de” kullanılabilecekti…
Komisyon’da oylar eşil değildi.
Komisyon “devlet içinde devlet” olacaktı…
Bölge askerî amaçlarla yalnızca İngiltere, Fransa ve İtalya tarafından kullanılabilecekti…

Anadolu hareketi, ilk başlarda halkın desteğini alabilmek için saltanat ve hilafeti koruma amacı taşıdığını vurguluyordu.
Anadolu hareketinin dinsel bir görünüm almasının Hindistan’da yaratacağı etkilerden çekinen İngiltere, halifeliğin Türklerin elinden alınmasını istiyordu.

Anadolu hareketi güçlendikçe İslam etkeninin önem ve ağırlığı azalmaya başladı. Bunun en önemli aşaması 1 Kasım 1922’de saltanatın, 3 Mart 1924’te de halifeliğin kaldırılmasıdır.
Türkiye’nin Batılılaşma çabaları
Buradaki temel zorluk Batı emperyalizmine karşı savaşılırken Batılı bir siyasal-toplumsal-ekonomik sistemin oluşturulmasıydı.

Londra Konferansı (Şubat 1921
21 Şubat 1921’de Londra'da başlayan Konferansa İngiltere’den başka Fransa,
İtalya, Japonya ve Yunanistan temsilcileri de katıldılar.
Türk tarafı görüşmeler sırasında Batı Trakya’nın Türkiye’ye bırakılmasını, İstanbul’daki yabancı kuvvetlerin geri çekilmesini, İzmir’in işgaline son verilmesini ve Boğazlarda Türk egemenliğinin sağlanmasını istedi.
Konferans başarısızlıkla sonuçlandı.
Türk heyeti dönüş yolundayken Yunan ordusu Anadolu’da yeni bir harekâta başladı.

Sakarya muharebesi Batılı devletlerin Anadolu’daki milliyetçi uyanışı Yunanistan aracılığıyla bastıramayacakları gerçeğini açıkça ortaya çıkarmıştı.

TBMM hükümeti, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal’i Şubat 1922’de anlaşma koşulları üzerinde yoklamalarda bulunmak üzere Londra ve Paris’e gönderdi.
Lord Curzon’la görüşen Yusuf Kemal Misak-ı Milli’yi kabul ettirmeye çalıştı ama başarılı olamadı.

Türk ordusunun İzmir’in kurtarılmasından sonra kuzeye Çanakkale’ye yönelmesi İngiltere’yle Çanakkale (“Chanak”) bunalımı denen bir gerginliğe yol açtı.

TBMM Hükümeti Edirne ve Meriç ırmağının batısına kadar olan bölgenin boşaltılması koşuluyla Mudanya’da silah bırakışması görüşmelerine başlamayı kabul etti.

Bu dönemde Fransa’yla ilişkilerin en önemli yönü, bu ülkenin Ankara Hükümetiyle temas kuran ve anlaşma yapan ilk Batılı büyük devlet olmasında yatar.
İşgal ettiği güney bölgesinde Ocak 1920’den itibaren sert bir direniş çıkması üzerine bir Fransız heyeti Ankara’ya geldi ve 30 Mayıs 1920’de 20 günlük bir ateşkes imzalandı.
18 Haziran 1920’de Zonguldak’a asker çıkarması ilişkileri tekrar bozdu.
Bu bölgedeki Ergani madenine göz diken Fransa bundan sonra bütün anlaşma girişimlerinde burada ayrıcalık talebinde bulunacaktır.

Bekir Sami Bey 11 Mart 1921’de başbakan Aristide Briand ile bir anlaşma imzaladı. Fransa’ya siyasi ve iktisadi tavizler veren bu anlaşma TBMM tarafından reddedildi.

Fransa Ankara’ya Senato Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Henri Franklin-Bouillon’u gönderdi. 20 Ekim 1921’de Franklin-Bouillon ve Yusuf Kemal arasında, müzakerelerini bizzat M. Kemal’in yürüttüğü bir anlaşma imzalandı.
7. Maddede "İskenderun bölgesi için özel bir yönetim rejimi kurulacaktır. Bu bölgenin Türk soyundan gelen halkı, kültürlerinin gelişmesi için her türlü kolaylıktan yararlanacaktır. Türk dili orada resmî bir niteliğe sahip olacaktır" denir…

9. Maddeye göre, “(...) Süleyman Şah’ın Caber kalesinde bulunan ve Türk Mezarı adı ile tanınan kabri (...) Türkiye’nin malı olarak kalacak ve Türkiye orada koruyucular bulundurup Türk bayrağını çekebilecektir.”

28 Ekim 1921’de yürürlüğe giren bu anlaşmayla Ankara ilk defa bir Batılı ülke Ankara’yı de-jure, yani hukuken de tanımış olur…

Milli Mücadele başladığında İtalya, kendi işgal ettiği topraklarda Kuvay-ı Milliye’nin örgütlenmesine izin verdi…
Kuşadası ve Antalya limanlarını denetimi altında bulunduran İtalya bunların Anadolu hareketinin dış bağlantısı için kullanılmasına da izin verdi.

Faşistler İtalya’da Ekim 1922 ’de iktidarı ele geçirdiler.
İtalya bu tarihten itibaren Mussolini'nin liderliğinde savaşta elde edemediği yerleri ele geçirmeye dayalı bir politika izlemeye başlayacaktır.

Mart 1921’de (Almanya’dan) kaçak olarak 26 uçak ve çeşitli silah ve malzeme satın alındı.
TBMM gizli oturumunda bunların Almanya üzerinden Karadeniz’deki Novorossisk limanına ve oradan da Anadolu’ya gönderildiği belirtilmektedir.

TBMM’nin 26 Nisanda (1920) dışişleriyle ilgili ilk kararı, Moskova’ya bir heyet göndermek oldu.
TBMM Azerbaycan’ı Bolşevik devletler grubuna sokmayı yükümleniyor ve karşılığında 5.000.000 altınla, gerekli savaş ve gıda donanımı yardımı istiyordu.
TBMM’nin bu kararının ardından 3 Mayıs 1920’de ilk hükümet kuruldu.

“Bir Oset prensi olan” Bekir Sami Bey…

1921 Moskova Antlaşması resmî adıyla “Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması" TBMM Hükümetinin bir büyük devletle imzaladığı ilk antlaşmadır…

20 Eylül 1922’de Lausanne’a katılmak üzere çağrı yapılan devletler arasında Sovyet cumhuriyetleri yoktu.
Sonunda, Sovyet delegasyonu (Rusya, Ukrayna ve Gürcistan delegelerinden oluşuyordu) Lausanne konferansının birinci bölümüne ve yalnızca Boğazlar konusu görüşülürken katıldı.

Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşından yenik çıkması (…) Rumlar arasında ve Yunanistan’da büyük sevinçle karşılandı.
…her Yunanlı için bir hayal olan Megali İdea (Büyük Ülkü) ilk kez gerçekleşebilme olanağına kavuşuyordu…

Yunanistan, savaş sırasında Müttefiklerin tüm isteklerini yerine getirmişti. Zaferden sonra ödül alma hakkını kendinde görüyordu.

Yunanistan kurulduktan sonra, fakir ve bir müddet sonra da Batılı devletlerin "unuttuğu" bir ülke haline geldi.
Yunan Krallığının kalkınma yolu (…) zengin toprakları içine alacak biçimde sınırlarını genişletmekti. Bu hedef Megali İdea (Büyük Ülkü) olarak adlandırıldı ve ilk kez 1844 yılında Dışişleri Bakanı Kolettis tarafından Kurucu Meclis'te dile getirildi.
1912-13'deki Balkan savaşları sonunda kuzey Ege kıyıları ve adaları Yunanistan Krallığı topraklarına katıldı. Bu hızlı genişleme süreci, Venizelos'u efsaneleştirmişti.

Mudanya Silah Bırakışması
Çanakkale (“Chanak”) Bunalımı sonrasında (…) Edirne’nin Türkiye’de kalması konusunda Fransa’nın İngiltere’yi ikna etmesinin ardından, 3 Ekim 1922’de silah bırakışma konferansı Mudanya’da toplandı.
…imzacı tarafların Türkiye ve Yunanistan olması gerekirdi, (…) Fakat, Kurtuluş Savaşının asıl taraflarını gösterir biçimde, görüşmeler bir yanda Türkiye (İsmet Paşa), diğer yanda İngiltere (General Harrington), Fransa (General Charpy) ve İtalya (General Mombelli) arasında yapıldı ve sonunda da imzalayan taraflar bunlar oldu.

Lausanne Barış Antlaşması
Konferansa katılan Türk heyeti toplam 33 kişi…
Hükümet, heyete 14 maddelik bir talimat verdi: talimatın amacı sınırları çizmek ve içeride bağımsız devlet kurmaktı.

Resmî adıyla, “Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lausanne Konferansı” iki dönem halinde yapıldı.
Ara verilen dönemde İzmir iktisat Kongresi yapıldı.
Kongre’deki konuşmalarda egemen tema yeni kurulacak devletin “sistem” dışına çıkmayacağını gösteriyordu: Türkiye kapitalist Batı kampında kalacaktı, Bolşevik Rusya düzeniyle bir ilgisi yoktu.
Musul’da petrol vardı, Boğazlar İngiliz donanması için çok önemliydi; Düyun-ı Umumiye alacaklılarının büyük çoğunluğu Fransız vatandaşıydı; İtalya üç büyükler içinde en eski kapitülasyoncu ülkeydi (Venedik ve Ceneviz)…

Müttefikler “Mondros’tan geliyoruz”, Türkler de “Mudanya’dan geliyoruz” düşüncesindeydiler.

Yabancıların ve gayrimüslimlerin ayrıcalıklarına son vermenin önkoşul Müslüman-Hıristiyan ayrımını ortadan kaldırmak ve bütün vatandaşları eşit kılmaktı.

Boğazlar konusunda Türk tezinden çok, İngiliz ve Sovyet tezleri çatıştı.
İngiltere Boğazlardan geçişin tamamen serbest olmasını istiyordu.
Sovyetler ise büyük devletlerin Karadeniz’e geçişinin mümkün olduğu kadar kısıtlanmasını talep ediyordu.

Cumhuriyetin kurulması 3 ay sonra gerçekleşecektir. Lausanne’ın asıl önemi buradadır.

Azınlıkların Korunması
Lausanne’da azınlık, “gayrimüslimler” olarak tanımlandı.
Md. 37: “Türkiye, 38. Maddeden 44. Maddeye kadar olan maddelerin kapsadığı hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiçbir kanunun, hiçbir yönetmeliğin ve hiçbir resmî işlemin bu hükümlere aykırı ya da bunlarla çelişir olmamasını ve hiçbir kanun, hiçbir yönetmelik ve hiçbir resmî işlemin söz konusu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlenir”.
Bu hüküm Sevres’in 140. Maddesinde temel nitelikleriyle bulunmaktaydı.

Lausanne Boğazlar Sözleşmesi (s. 232 vd.)
Lausanne Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’ye iki tür egemenlik kısıtlaması getiriyordu. Birincisi, askerden arındırılmış bölgeler; İkincisi, Boğazlar Komisyonu. Her ikisi de 1936 Montreux’de kaldırılacaktır.

Lausanne-Sevres Farkları
Sevres’in en önemli özelliği olan “(...) Osmanlı İmparatorluğu bu konuda ileride getirilecek hükümleri şimdiden kabul etmiş sayılır" biçimindeki açık çek Lausanne’da yoktur.

1923-30 döneminin ekonomi politikası, Şubat-Mart 1923’te yapılan İzmir iktisat Kongresinde belli olmuştu.
Ekonomi “dışa açık” olacak, yabancı sermayeye hoşgörülü davranılacak, temel slogan da “liberalizm” olacaktı.

Montreux Boğazlar Konferansı
Lausanne Boğazlar Sözleşmesi 13 yıl yürürlükte kaldı.
İkinci Dünya Savaşı nın hemen öncesinde gelişen olaylar, Türk Boğazlarında geçerli olan rejimin gözden geçirilmesini gerekli kıldı.

Milletler Cemiyeti üyeleri, silahsızlanma konusunda birtakım yükümlülükler altına girmişlerdi.
1931’den sonra deniz ve kara silahlarında yarış yeniden başladı.
1925’te MC’de kurulan silahsızlanma komisyonu ancak 1932’de bir konferans toplayabildi; o da başarısızlıkla sonuçlandı. Yeniden toplandığında artık Hitler vardı ve Almanya görüşmelerden Ekim 1934’te tamamen çekildi. Bu ortamda “kuvvet politikası” yeniden ortaya çıktı (s. 370).

Türkiye ilk kez, 1933’te Londra’da yapılan silahsızlanma konferansında, LBS’nin Boğazların kıyılarım ve Marmara denizindeki adaları (İmralı dışında) askerden ve silahtan arındıran hükümlerinin kaldırılmasını istedi. Ama bu istek, konferansın konusuyla ilgili olmadığından dikkate alınmadı.

Türkiye bu istemini Nisan 1935’te MC Konseyinde, Mayıs 1935’te Balkan Antantı Konseyinde, Eylül 1935’te de MC Genel Kurulunda yineledi. Ama bunlardan da bir sonuç alamadı.

MC’nin, Habeşistan’a saldırdığı gerekçesiyle İtalya’ya karşı zorlama önlemleri aldığı Kasım 1935’teki toplantıları sırasında istemini tekrarlayan Türkiye, bu kez olumlu bir hava yaratmayı başardı.

Türkiye, LBS’ye taraf devletlere 10 Nisan 1936’da bir nota gönderdi ve yeni bir rejim saptanması için uluslararası bir konferans toplanmasını istedi.

Bulgaristan, Türkiye’nin Boğazları sıkı biçimde denetlemesini istememekle birlikte, Türk girişiminin kendisine 1919 Neuilly antlaşmasının silahtan arındırmaya ilişkin hükümlerini değiştirme fırsatı vereceğini umduğundan, yeni rejim girişimi ne karşı çıkmadı. Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya ise, Balkan Paktı nedeniyle bu konuda Türkiye’ye destek vermişlerdi.

Fransa, statükocu olmasına rağmen, 1935’te Almanya’ya karşı Sovyet dostluğunu elde etmek amacıyla SSCB’yle imzaladığı ittifak antlaşmasının da etkisiyle, Moskova’nın sıcak baktığı bir değişikliğe engel olmak istemedi.
LBS’nin mimarı İngiltere ise, Akdeniz’deki İtalyan tehdidine karşı Türkiye’yi kendi yanma çekmek istediğinden Türk önerisini olumlu karşıladı, LBS’nin değiştirilmesi önerisine tepki, Avrupa’nın revizyonist devleti İtalya’dan geldi.

Türk hükümeti ticaret gemilerinin geçişi bakımından, LBS’de yer alan kurallara benzer bir düzenleme yapılmasını istiyor (…) Savaş gemileri konusundaysa, LBS’den farklı olarak Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin aleyhine birtakım kısıtlamalar öneriyordu.
Tasarı ayrıca, Türkiye’nin kendini “pek yakın bir savaş tehdidi” altında hissetmesi durumunda, savaş gemilerinin geçişini bu devletin iznine bağlıyordu. Tasarıda belirtilmemiş olmakla birlikte Türkiye, Lausanne’daki Boğazlar Komisyonunu kaldırmak ve bölgeyi askerileştirmek istemekteydi.

Konferans sırasında İngiltere Karadeniz’e kıyıdaş olmayan, SSCB ise bu denize kıyıdaş devletlerin savaş gemilerinin geçişi lehine düzenlemeleri kabul ettirmeye çalıştı.

20 Temmuz 1936’da Montreux Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. 9 Kasım 1936’da yürürlüğe girdi.
Montreux, LBS’nin bütün imzacı taraflarınca (İtalya hariç) onaylanarak yürürlüğe konmuştur. İtalya 1938’de sözleşmeye katılmış, Japonya ise 1951’de Müttefiklerle imzaladığı San Fransisco Antlaşmasıyla sözleşmeden çekilmiştir.

Montreux’nün ana metninde, LBS tarafından askerden arındırılmış bölgelerin yeniden askerileştirilmesine ilişkin olarak doğrudan bir hüküm yoktur.
…sözleşmeye eklenmiş Protokolün birinci maddesi çok açıktır: “Türkiye, işbu Sözleşmenin Başlangıç kesiminde tanımlandığı biçimde Boğazlar bölgesini, hemen yeniden askerîleştirebilecektir.”
Türkiye bu ek protokolün hükümlerine dayanarak Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazına ordusunu sokmuş ve bölgeyi askerîleştirmeye başlamıştır.

“Boğazlar Komisyonu”yla ilgili olarak, Montreux’nün 24. maddesi “Boğazlar rejimine ilişkin 24 Temmuz 1923 tarihli Sözleşme gereğince kurulmuş olan Uluslararası Komisyonun yetkileri Türk Hükümetine aktarılmıştır (...)” demektedir.

Karasuları Sorunu / s. 750 vd.
Lausanne Barış Antlaşmasının imzalanmasından itibaren Türkiye ile Yunanistan Ege’deki karasularını 3 mil olarak belirlemişlerdi.
Yunanistan’ın karasularını 1936’da tek taraflı olarak 6 mile çıkardığını ilan etmesine karşı çıkmayan Türkiye (…) 15 Mayıs 1964’te 476 sayılı Karasuları Kanunu çıkararak, karasularım ilke olarak 6 mil kabul etti.

1970’lerde kıta sahanlığı sorunuyla birlikte karasuları konusu da iki ülke arasında gündeme gelmeye başlayınca ve uluslararası hukukta yaşanan gelişmeler karasularının 12 mile çıkarılması doğrultusunda olunca, Türkiye 27 Şubat 1974 Yunanistan’a bir nota vererek şunları söyledi: Genel kapsamlı kurallar, Ege gibi kapalı ya da yan kapalı özellikler taşıyan denizlerde uygulanamaz; kendi karasularının genişliğini belirleyen bir devlet, komşu bir devletin açık denize çıkışını engelleyemez ve engellememek zorundadır.

Yunan yetkililerin özellikle 1982’den sonra karasularını 12 mile çıkarma hakkı bulunduğuna dair demeçleri Türkiye tarafından sert bir biçimde yanıtlanacak, Türkiye uluslararası hukuka aykırı gördüğü bu durumu kabul edemeyeceğini ve savaş nedeni (casus belli) sayacağını bildirecektir.

İletişim Yayınları
15. Baskı, 2009, İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder