9 Aralık 2022 Cuma

Carlo Diano - Anaksimandros'tan Stoacılara Yunan düşüncesi - Notlar

Carlo Diano - Anaksimandros'tan Stoacılara Yunan düşüncesi - Notlar

Il pensiero greco da Anassimandro agli stoici, Bollati Boringhieri, Torino, 2007

 


Felsefe ve trajedi

Carlo Diano'nun izinde

Massimo Cacciari

Felsefe tarihi, somut tarihsel ve kültürel bağlamından (Aeschylus, Perikles, Euripides, Phidias) soyutlanmış "saf ilkeler" tarihi olarak yazılamaz. Filoloji uzmanlığı şarttır; ancak tikel olanı gözlemleyen uzman, tikeldeki bütünsel bağları (evrenseli) yakalayabilmelidir.

 

Diano'nun geliştirdiği ve Padua Okulu bağlamında öne çıkan temel kategoriler "Form" ve "Etkinlik/Olay"dır. Felsefe tarihi, bu iki kategorinin çatışması ve etkileşimi üzerinden okunmalıdır.

 

Logos; sadece dildeki bir hijyen ya da kavramsal ayrıştırma (krisis) değil, doğanın (physis) özsel dokusunu ifade eden ilahi-kozmik bir ilkedir.

Herakleitos’un Logos’u bölüp ayırmaz; karşıtları kendi iç gerilimleri, çatışmaları (polemos) ve hareketleri içinde bir arada tutar (armozein). Gece ile gündüz, yaşam ile ölüm, yükseliş ile batış birbirini sürekli besleyen ve dönüştüren bir dinamizmdir.

 

Görünür uyum (phaneres), görünmeyen ve gizli olan daha güçlü uyumun (aphanes) bir işaretidir (semainein).

 

Anaximandros’un sınırsız/sonsuz ilkesi olan Apeiron, olayların (dran) cereyan ettiği ilahi arka planı oluşturur.

 

Parmenides'te düşünmek (noein), gözle kavramak, biçimi/formu (eidos) bütünlüğü içinde görmektir. Öz ile varoluş, düşünce ile varlık tam bir özdeşlik içindedir (tauton).

Parmenides için varlık hareketsiz, bölünmez, ebedi bir Şimdiki Zaman'da duran ve sınırları (peras) içinde mükemmelce tamamlanmış bir bütündür (tetelesmenon). Sınırsız olan (apeiron), formdan yoksun olduğu için düşünülemez (noema olamaz) ve varlık alanından dışlanır.

 

Herakleitos: Varlığı karşıtların gerilimli hareketi, ilişkiselliği ve olay boyutu içinde kavrar.

Parmenides: Varlığı zamansız, değişmez, ilişkisiz ve kendi içine kapalı form olarak kavrar.

 

Parmenides’in Tanrısı iki yol sunar: Hakikat yolu (Aletheia/Pistos Logos) ve Görünüş/Sanı yolu (Doxa). Hakikat ile Görünüş diyalektik olarak uzlaştırılamaz. Ancak insan, varlığın sarsılmaz birliğini bilirken aynı zamanda görünüşler dünyasının (ta dokounta) zorunlu düzenini de öğrenmek zorundadır.

Hakikat dünyayı açıklayamaz; olgular ve eylemler alanında (pragmata) elimizde sadece salınan ve huzursuz bir ölçüsü olan Doxa vardır.

Doğru bilginin kendisini olgular alanında "şematize edememesi" (Kantçı anlamda) trajik gerilimi doğurur.

 

Herakleitos, Parmenides’in "yasakladığı" şeyi arar: Biçim (Form) ile Olay’ın (Evento) dinamik uyumu. Herakleitos’un Logos'u "Her şeyin Bir olduğunu" bilir; ancak bu Bir, zıtlıkların ve oluşun içindeki kırılmaz yasadır.

 

Saf formdan türetilen mantıksal kıyaslar olayın tekilliğini açıklayamaz.

Oysa insanı varoluşsal olarak ilgilendiren şey tam olarak bu tekil olaydır.

Klasik çağda halkın tanrılaştırdığı Tyche (şans/kader), zorunlu form ile olumsal olay arasındaki kesişim noktasını simgeler.

 

Form ve Olay diyalektik bir kavramsal sentezde değil, yalnızca Sanat Eserindeki "Figür"de somutlaşır.

Güzellik, Form ile Olay’ın anlık, büyüleyici dengesidir.

 

Diano’ya göre "Güzellik, İyi’nin (Bonum) görünmezliğinin görünür hale getirilmesidir."

Sanatın ve trajedinin ulaştığı en son sınır Sessizliktir. Bütün sanatlar söze/logos'a yönelir; fakat söz, kendi tarifsiz ve anlatılamaz (arrethon) başlangıcına, yani Sessizliğe yönelir.

 

Anaksimandros'tan Stoacılara Yunan düşüncesi

 

I. İyonya Fizyologları

Spekülasyon ve "tarih"te daire ve düz çizgi

İlk Yunan spekülasyonunun bize gerçeklik konusunda verdiği vizyon tarihseldir.

Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes’in aradığı Arke (ilke/başlangıç), sadece zamanda ilk olan değil; varlığı uzaysal ve zamansal bir daire içinde "kuşatan ve yöneten" (periechein) ilahi bir güçtür.

 

"Şeylerin kökeni neyse, yok oluşları da zorunlu olarak ona doğrudur; çünkü onlar zamanın sırasına göre birbirlerine yaptıkları haksızlıkların cezasını ve bedelini öderler."

Anaksimandros’un ünlü fragmanında ifade edildiği gibi, şeylerin birbirinden doğması, ayrışması ve tekrar Arke'ye dönerek ölmesi bir "suç" ve "adalet" mekanizmasıdır. Döngünün dışına çıkma çabası kibirdir (hybris). Daire; kaçınılmaz kaderi, adaleti ve Herodot'un ifadesiyle "insani şeylerin çemberini" simgeler.

 

İlk filozoflar (ve Herodot gibi ilk tarihçiler) hem her şeyi kuşatan ilahi çemberi (mistik/metafizik boyut) hem de olguların düz çizgisini (rasyonel/ampirik boyut) aynı anda barındıran bir gerilim ve kutupsallık yaşarlar.

 

Efsanede daire ve düz çizgi

Hesiodos’un Theogonia’sı veya Orfik metinler nesiller boyu süren bir zaman akışı (düz çizgi) sunuyor gibi görünse de bu zaman doğrusal tarihsel zaman değildir.

 

Olimposlu tanrılar, oluşun dışındaki zamansız biçimleri ve doğrusal zamanı belirler.

 

Biçim ve Olay

Olay/Etkinlik

Bir şeyin sadece gerçekleşmesi (ghinetai) onu "olay" yapmaz. Bir vakanın olay haline gelmesi için, özne tarafından "benim için gerçekleştiğinin" hissedilmesi gerekir.

 

Olay, akıp giden algılanamaz süre çizgisinde bir "kesinti" yaratarak şimdiyi (nunc) zamansallaştırır, ardından buradayı (hic) mekânsallaştırır. Mekân ve zamanı belirleyen şey olaydır.

 

Apeiron Periechon

Olay, her zaman iki kutup arasındaki ilişkide gerçekleşir: Bir yanda olayı yaşayan sonlu özne (cui-que), diğer yanda olayı kuşatan sonsuz zaman-mekân çevresi (Apeiron Periechon).

 

Sembolik şekiller ve form

Her dinsel ayin ve mit, bu periechon ilişkisini yeniden üretir. Kutsal mekânların "Dünyanın Merkezi" sayılması ve mitik zamanın ritüeller aracılığıyla her an burada ve şimdiye taşınabilmesi, olayın kuşatıcı sonsuzlukla kurduğu bu dinamik bağdan doğar.

 

İnsanın, olayın yarattığı zamansal girdap ve mekânsal boşluk karşısında hissettiği dehşete (thambos / numen tremendum) verdiği ilk yanıt, ona bir "kapanış" vermektir. Kutsal alanlar, tabular, ritüeller ve mitler bu kapanışın araçlarıdır.

 

Kapanışın en temel şekli İsimdir.

İsim vermek, olayın yaratabileceği sonsuz dehşeti sınırlandırır, kontrol edilebilir kılar ve ayin yoluyla "tekrarlanmasına" imkân tanır.

 

Mit ve ritüel birer alegori değil, olayla ilişki kuran "sembol"dür. Taş, tahta parçası veya boşluk (Yahveh'nin sandığı gibi) biçimden ne kadar yoksunsa, taşıdığı olay ve ilahi güç (mana) o kadar yüksektir.

 

Fiilden İsme

Olay, burada ve şimdi ile her yerde ve her zaman kutupları arasında gidip gelirken bilince yansır. Bu yansımanın yarattığı "tekrarlama ve aynasallık" eylemi durdurur ve İsim doğar. İsim, sembolik yapısı gereği her an tekrarlanarak yeniden bir olaya ve fiile dönüşme potansiyelini korur.

 

Olayın biçiminin ve kutupluluğunun özgüllüğü

Biçim ve olay ilişkisinde karşıtların diyalektik bir özdeşliği (identity) söz konusu değildir; çünkü terimlerin ontolojik olarak eşitlenmesi imkânsızdır. İki terimden biri (aşkın olan Apeiron Periechon) diğerini yok etme noktasına kadar aşar.

 

Dini vicdanda ve insan varoluşunda gerçekleşen birlik, spekülatif bir mantık değil, dolaysızca yaşanmış (experienced) anlatılamaz bir birliktir.

 

Hakiki Biçim (Eidos), "görülen şeydir". Kendisini gören göz veya akıl (nous), onu gördüğü eylemde onunla bir olur.

Öznesiz veya nesnesiz saf biçim düşünülemez; ikisi teorik edimde birdir. Kierkegaard’ın vurguladığı gibi, "soyut düşünme, düşünenin içinde bulunmadığı düşüncedir."

 

Olaysal biçimden saf biçime geçiş bir derece meselesi değil, Radikal bir Sıçramadır.

Biçim/Töz kategorisi deneyimden türetilemez; zihinde kategorik olarak mevcuttur veya yoktur.

 

İki kategoride uzay ve zaman

Olayın zamanı nunc (şimdi) ve semper (her zaman) kutupluluğuna sahip ritmik zamandır; formun zamanı ise nesnelerin karşılaşmasından doğan düz, geri döndürülemez doğrusal zamandır.

 

Yunanlıların tarihi ve dünyayı keşfi, görme edimine (vid / ideiti) dayanan Eidos (biçim) algısından doğmuştur. Historia, nesnelerin ve formların coğrafi mekânını ve olumsal zamanını görünür kılar.

 

Parmenides: Olayı tamamen saf kaza/araz seviyesine indirgeyerek nesnel biçimin (Varlık) bilimi haline getirmiştir.

Herakleitos ve Stoacılar: Biçim ile olayın dinamizmini bir sistem içinde uzlaştırmaya çalışmışlardır.

 

Pisagorcular

Sayı olarak biçim ve sonlu ile sonsuzun karşıtlığı

Anaksimandros için ilahi ve pozitif olan sonsuz (Apeiron), Pisagor’da olumsuz/pasif bir ögeye dönüşür.

 

İlk kez bu dönemde görünür formlar (Olimpos tanrıları ve sanat nesneleri) düşüncenin nesnesi haline gelir. Sayı, dünyayı aşan ilkel bir "sembol" değil, kendisi için var olan (koriston) hakiki bir biçim (eidos) ve tözdür.

 

Varlığın ilk ilkesi Monaddır (nokta-birim). Birimler arasındaki "boşluk" (karanlık/hava) dünyaya solutulan sonsuzluktur.

 

Teorik katarsis ve eskatoloji

Pisagor, theoria (seyir/tefekkür) eylemini dini alandan alıp felsefi düzleme taşımıştır. Bu durum kutsalın dünyevileşmesi değil, dünyevi bilimin "kutsal" mertebesine çıkarılmasıdır.

 

Orfik gelenekte ruh, ilahi hafıza kaynağından (Mnemosyne) içerek zamanı (ölüm ve unutuş olan zamanı) aşar ve Tanrı ile olaysal birliğe ulaşır.

Pisagor, olaysal birliğe ilave olarak formların tefekkürü (theoria) yoluyla zamandan kaçışı tanımlar. Özne, düşündüğü biçimsel nesneyle tam olarak eşleşerek zamanın ötesine geçer.

 

Herakleitos

Pisagor karşıtı Herakleitos

Herakleitos; Pisagor, Hesiodos ve Hekataeus’un temsil ettiği çok-bilmişliği (polymathie) ve görünür olguların ampirik araştırmasını (historia) aldatıcı bulur. Form, dünyayı yalıtılmış parçalara bölerek durdurur ve insanı duyusal gözlerin yanılsamasına hapseder.

 

Hakikat, durağan biçimlerde (eidos) değil, gizli ve görünmez olan ahenktedir.

 

Zıtlıkların öğretilmesi ve «logos» çemberi

Karşıtlıklar statik ya da geometrik olarak yan yana durmaz; biri diğerine çekilen ve geri dönen (palintropos) dinamik bir gerilim barındırır.

Herakleitos’ta hareket sadece ileri gitmez; her noktada hem ayrılışı hem varışı temsil eder. Çevrenin her noktası hem başlangıç hem sondur.

 

Gerçekliği ayakta tutan şey görünmez logos’tur.

 

Mantıksal söylem (logos), hiçbir tekil sözcükte ya da formda sabitlenmeyen, karşıt kutuplar arasında durmaksızın hareket eden bütünselliğin ifadesidir.

 

Birlik (Hen), uzun bir rasyonel araştırmanın neticesi değil, araştırmayı gereksiz kılan ilk sezgidir. Karşıtların diyalektik birliği, mantıksal bir kurgu değil; Apeiron Periechon’un (kuşatıcı sonsuzluğun) doğrudan tecrübe edilmesidir.

 

Parmenides

Pisagor Parmenides

Parmenides varlığı, zihnin saf görme edimi olan noein ile özdeşleştirir; yokluğun (apeiron) var olduğunu düşünmeyi kesin olarak reddeder.

Düşünce ile varlık aynı şeydir (noein te kai einai). Varlık olmadan, onun ifade edildiği düşünceyi bulamazsınız.

 

Öz ve varoluşun birliği olarak form ve form olarak varlık

Parmenides, Varlık’ı parçalanmaz bir bütünlük ve durağanlık içinde tanımlar. Zorunluluk (Ananke), Varlık’ı kendi sınırları (péras) içinde sabit tutar.

 

Varlık tikel ve sarsılmaz bir "şimdi"dedir.

 

Varlık; bölünmez, hareketsiz, zamandışı, sonlu ve mükemmel bir küre gibidir.

 

Hakikat ve Görünüş

Parmenides felsefesindeki temel trajedi, Hakikat (Aletheia) ile Görünüş/Sanı (Doxa) arasındaki uzlaşmaz çelişkidir:

Aletheia: Yasa ve mantık zorunluluğuna sahiptir; Varlık’ın birliğini doğrular ancak duyusal dünyayı ve değişimi açıklamaz.

Doxa: Dünyayı ve fenomenleri açıklar; ancak kendi içinde çelişkili olup "yokluğa varlık kazandırdığı" için hakikat mertebesine erişemez.

 

Bu karşıtlık, Parmenides'te bir çatışkı olarak kendini gösterir: trajik, tedavi edilemez ve şimdiye kadar çözümlenmemiştir.

 

Empedokles

Parmenides ve Pisagorcuların mirası

Empedokles, Parmenidesçi varlığı korumak için dört değişmez ana maddeyi (hava, su, toprak, ateş) kabul eder.

 

Mutlak anlamda "doğum" ve "ölüm" kavramlarını reddeder. Bunların yerine hava, su, toprak ve ateş şeklinde dölümsüz/değişmez 4 ana unsuru (element) koyar. Doğum bu elementlerin birleşmesi, ölüm ise ayrılmasıdır.

 

Hareket ilkesinin mitolojileştirilmesi

Parmenides’in Varlık’ı hareketsiz bir "biçim" (form) olarak ele almasına karşın, Empedokles bu elementleri harekete geçirecek dışsal bir kuvvete ihtiyaç duyar. Bu durum onu iki karşıt ilkeyi mitolojik düzeyde tanımlamaya götürür:

Sevgi (Philia): Elementleri birleştirir ve karıştırır.

Nefret (Neikos): Elementleri ayırır ve kendi özdeşliğine çeker.

 

Anaksagoras

Akıl ve varlığın ayrılması. Bilim olarak «tarih»

Tüm nesnelerin kökeni sonsuzca bölünebilen tohumlardır (homeomeriler). Onları harekete geçiren dışsal, saf zihin ilkesi ise Nous’tur.

 

Maddeler sonsuzca bölünebilir ve karışabilir. Bir nesne, içinde en çok hangi tohum baskınsa onun niteliğini alır.

 

Nous, kozmosun oluşumu için kaostaki sonsuz küçük bir noktadan dairesel bir dönme hareketi başlatır. Bu ilk hareketten sonra dünya mekanik ilkelerle kendi kendini biçimlendirir.

 

Mekanizm ve finalizm

Nous'un hareketi başlatması olumsal (rastlantısal bir irade eylemi) bir durumdur. Bu olumsallık, ilkenin maddeden bağımsız mutlak aşkınlığını doğrular.

Nous, evren (kozmos) henüz var olmadan önce gelecekteki detaylı düzeni bilemez; çünkü Yunan düşüncesinde düşünce varlığı sıfırdan yaratmaz, sadece var olanı biçimlendirir.

 

"Nous"ta olmanın somutlaştırılması

Nous, varlığın katıksız aynasallığı ve özgür iradesidir.

 

Evrenin merkezindeki insan ve ilerleme teorisi

Anaksagoras ile birlikte zaman doğrusal ve ilerlemeci bir nitelik kazanır. İnsan artık kozmik bir kısırdöngüye hapsolmuş bir "ruh" değil, kendi tarihini inşa eden akıllı bir aktördür. Anaksagoras insanı ilahi güçlerin tahakkümünden kurtarıp evrenin merkezine yerleştirir; insan deneyim, hafıza, zeka (gnome) ve elleri (Techne) sayesinde uygarlık inşa eder.

 

Anaksagoras ve Perikles Çağı

Anaksagoras’ın insanı evrenin merkezine koyan felsefesi, M.Ö. 5. yüzyıl Atına kültürünü, trajedilerini ve Sofist hareketi derinden etkilemiştir.

 

Aiskhylos’un Prometheus’u ve Sophokles’in Antigone’sindeki "Korkunç ve üstün insan" (deinos) imgesi, Anaksagorasçı insan ve ilerleme fikrinin edebiyattaki karşılığıdır.

 

Euripides’in "İçimizdeki Nous, Tanrı'dır" sözü bu felsefenin özetidir. Protagoras, Critias ve Antiphon gibi Sofistler ile Sokrates, Anaksagoras’ın açtığı hümanist yoldan yürümüşlerdir.

 

411 Peloponnesos Savaşı ve Sicilya felaketinin ardından gelen kriz döneminde Sophokles (Oedipus) ve Euripides (Bakkhalar), insanın bu aşkın kibirini eleştirmiş; insanın sınırsız bilgeliğinin körlüğe yol açabileceğini ve "ilahi olana" teslim olması gerektiğini savunmuşlardır.

 

Anaksagorasçı tarihçi Thukydides

Anaksagoras’ın doğayı incelemekte kullandığı tümevarımcı ve rasyonel yöntem, Thukydides tarafından tarih bilimine uyarlanmıştır.

 

Thukydides, Herodot’un ilahi takdir ve tanrısal müdahaleler içeren anlatısını reddeder. Geçmişi eleştirel kanıtlar ve belgeler üzerinden yeniden inşa eder.

 

Tarihsel süreç üç ana güçle açıklanır: Zekâ (Synesis), Güç (Kratos) ve Şans/Rastlantı (Tyche).

 

Anaksagoras'ın insanı

Anaksagoras’ın insanı, kaba güçten ziyade zeka ve teknik beceriyle (metis) hareket eden eyleyen insandır.

 

Sofistlik

Protagoras, Anaksagoras'ın halefi

Protagoras, Nous’un evrensel ilkesini insana uygular: "İnsan her şeyin ölçüsüdür." Algıların tümü algılayan için doğrudur.

 

Parmenides'in "Düşünce ile Varlık aynıdır" ilkesi duyumlara uygulandığında, algılayan insan doğrudan varlığın ölçüsü haline gelir.

 

Anaksagoras’ta Nous (Zihin), evrendeki ilahi güçtür ve en yüksek yetkinliğine insanda ulaşır. Sofistler bu ilkeyi "Tanrı insandır" radikalizmine kadar taşımışlardır.

 

En radikal yanıt: Antiphon ve Critias

Anaksagoras’ın sistemindeki rasyonellik ve ilahi düzen algısı bozulduğunda, Sofist hareket iki farklı kanada ayrılmıştır:

Ilımlı kanadı Protagoras temsil eder. Anaksagorasçı ilerleme ve uygarlık mitini savunmuştur.

 

Antiphon, Critias, Thrasymakhos radikal/nihilist kanadı temsil eder. Anaksagoras'ın evrensel düzenini reddederek ilk durumdaki "düzensizliği" (kaos) esas almışlardır.

Yasalar (nomos) yapay ve ek şeylerdir; tek gerçek doğadır (physis).

 

Anaksagorasçı evrenselliğin kırılması ve radikal sofistliğin yükselişi Attika kültürünü derinden dönüştürmüştür.

 

Trajedi artık kozmik/ilahi boyuttan çıkıp insanın iç tutkularına ve karakter odaklı peripeteia'lara (ani kader değişimleri) dönüşmüştür (Euripides).

 

Atomistler

Yokluğun varlığı ve materyalizmin yükselişi

Atomcular nesnel gerçekliği yalnızca akılla kavranabilir niteliklere (şekil, büyüklük, konum, çokluk) indirgedi. Duyusal nitelikler ise geçici ilintilerdir.

Atomcular zekâyı ilk neden olmaktan çıkardılar. Aklı ve ruhu da atomların mekanik hareketinin bir sonucu haline getirdiler.

 

Atomculuk, evrendeki hareketi açıklayabilmek adına Parmenides'in tabusunu yıkarak "boşluğa" (yokluğa) ontolojik bir varlık kazandırdı.

Dünyalar ve biçimler, sonsuz bir boşlukta hareket eden atomların rastlantısal çarpışmalarından doğar ve yine bir çarpışmayla yok olur.

Demokritos’ta biçimler, sonsuz bir denizin yüzeyindeki geçici köpüklerden ibarettir.

 

Sokrates

İnsani alandaki formların yeniden fethi

Sokrates, doğanın mekanik işleyişini bir kenara bırakarak, yalnızca zekaya ve zanaat/sanat yeteneğine (techne) sahip olan insanı felsefesinin merkezine koyar.

 

Protagoras’tan farklı olarak, adalet ile yasayı (nomos) veya doğayı (physis) karşı karşıya getirmez. İyiyi hakikatten, eylemi ise rasyonellikten ayırmaz.

 

Anaksagoras'ta adalet ve düzen zamanla, deneyimle birikir. Ancak deneyim (empeiria), Antiphon ve Thukydides'in gösterdiği gibi güç, çıkar ve olumsallıktan (tyche) başka bir şey vermez. Deneyimden evrensel bir "Adalet" çıkarılamaz.

 

Sokrates, "Adalet nedir?", "İyi nedir?" sorularıyla adaletin tarihsel veya deneyimsel bir süreçten doğmadığını, ontolojik olarak varlığın başında yer alan ebedi formlar olduğunu savunur.

 

Sokrates, Euripides trajedilerindeki kadın kahramanlar (İphigenia, Alkestis) gibi, tanımlayamadığı ama sezdiği ebedi yasaya ve erdem formuna sadık kalmak adına baldıran zehrini içmiştir.

 

Sokrates’teki "İlahi Ses", ona ne yapması gerektiğini emretmez; sadece yapmaması gerekeni söyler. Çünkü ne yapılması gerektiği zaten varlığın özünde (formlarda) yazılıdır; zekanın görevi bunu açığa çıkarmaktır.

 

Tümel kavramlar parmakla gösterilemez ve lafla tam anlatılamaz. Tümelin gerçekliği, ancak Sokrates’in hapishanede kalıp yasaya uyarak ölmesi gibi eylemle kanıtlanabilir.

 

Platon

Sokratik miras: anlaşılır evren

Platon, Yasalar ve Phaidon diyaloglarında doğa filozoflarına (Demokritos, Anaksagoras) temelden karşı çıkar.

Materyalist filozoflar evreni akıl veya sanatın değil, doğanın (physis) ve tesadüfün (tyche) eseri sayarlar; sanatı ve yasayı (nomos) ikincil/ölümlü kabul ederler.

Anaksagoras Nous (Zihin) kavramını ortaya atmış ama onu sadece mekanik/fiziksel bir itici güç olarak kullanmıştır. Kozmos oluşmadan önce Nous kozmosun bilgisine sahip değildir; ayrıca madde ile etkileşime geçemez.

 

Platon, Sokrates’in adaleti ararken işaret ettiği anlaşılır dünyayı (ebedi, kendisiyle özdeş Formlar/İdealar) asıl gerçeklik kabul eder. Duyulur dünya (duyusal evren) ise bu ebedi modelin yalnızca geçici bir "kopyası" veya "görüntüsüdür".

 

Ruhun gerçekliği: bilim ve mit

Formlar basit zihinsel yapılar veya soyutlamalar değildir; düşünce her zaman var olan bir şeyin düşüncesidir. Parmenides’in diyalogda genç Sokrates’e belirttiği gibi, zorluklarına rağmen Formlar kabul edilmezse diyalog ve bilginin imkânı tamamen ortadan kalkar.

 

Formların/İdeaların bilgisi sıradan bir öğretimle devredilemez (Mektuplar, VII). Tanım, isim ve imge aşamalarından sonra, ruhta tutuşan bir ateş gibi "birdenbire" (exaiphnes) beliren bir kavrayıştır.

 

Platon duyulur ile anlaşılır arasındaki çelişkiyi aşmak için Sofist diyalogunda beş yüce formu tanımlar: Varlık, Durağanlık, Hareket, Aynı ve Başka. Formlar mutlak birer izole adacık değil, bir organizma gibi birbirine bağlı diyalektik bir bütündür.

 

Anlaşılır evren ile duyulur evren arasındaki köprü ancak Ruh aracılığıyla kurulur.

 

Timaios’taki Tanrısal Mimar (Demiurge), saf iyilikle hareket eden yetkin bir ruhtur. Evrenin ve yıldızların ruhunu "Aynı" ve "Farklı" ilkelerini harmanlayarak inşa eder.

 

Yunanlıların deneyimlerinde ışık ve biçim

Yunan estetiğinde biçim ışıklıdır. Sanat katıksız form değil, biçim ile olayın/Dasein’ın somut sentetik eylemidir (poiesis).

 

İyi (Agathon): Nesnelere sadece bilinir olma imkânı değil, aynı zamanda varlık ve öz (einai kai ten ousian) verir. Bilginin ve varlığın ötesindedir (epekeina tes ousias).

 

Güzellik/Lütuf (kharis), ışıklı biçimin anlık kavranışıdır (kairos). Bu an hem dehşet (thambos) hem de yüksek bir hayranlık uandırır.

 

Ruhun özü ve kaderi doğrudan bilimsel söze (logos) sığmaz; bu yüzden Platon ruhu ve yaratılışı semboller, oranlar ve mitler aracılığıyla anlatır.

 

"Poiesis" veya "yapılmış şey" olarak sanat

Bir şey sırf var olduğu veya görüldüğü için bir "biçim"e (form) sahiptir; kendi içinde durağan bir özdür. Oysa sanat, statik bir nesne veya soyut bir biçim değil, bir "eser"dir (yapılan şeydir).

 

Sanat, kendisini yapan kişiden (şair/sanatçı) ve yapma eyleminden ayrılamaz. Eser, varlığını onu yaratandan alan bir oluş sürecidir. Eserin varlığını sürdürmesi, izleyicinin veya başkasının onu zihninde/deneyiminde "yeniden yapması" ile mümkündür.

 

Sanat nesneleştirilip sadece mermer, tuval veya soyut bir biçim olarak düşünüldüğünde özünü kaybeder. Sanatın arkasındaki varlık, Heidegger'ci anlamda her zaman "benimdir" diyebileceğimiz Daseindır (orada-olma/varoluş).

 

Biçim ve olayın sentezi olarak sanat

Sanat, düşünülebilen "form" ile deneyimlenebilen "olay"ın diyalektik olmayan, dinamik bir sentezidir. Form statiktir, olay ise dinamiktir. Sanat eseri bu ikisinin geriliminden ve kutupsallığından doğar.

 

Sanat form değil, form ve olayın bir arada olmasıdır.

 

Felsefe olayı kavramsallaştırıp diyalektikleştirmeye çalışırken çıkmaza girdiğinde sanata/mitoslara yönelir; din ise sembolleri tükettiğinde mistisizme veya dogmaya kayar. Sanatta ise bu sentez tamamlanmış bir sonuç değil, her an ilerleme halinde olan bir süreçtir.

 

"Aletheia" ve "epiphaneia" ve sanatın "gerçeği"

Aletheia (Gizlenmemişlik / Biçimin Hakikati): Akla, bilime, öze ve statik biçime aittir. Nesneldir, zamansızdır ve zihinsel bir tefekkürle (aynasallık) kavranır.

 

Epiphaneia (Epifani / Belirme / Olayın Hakikati): Gizli olanın aniden kendini açığa vurmasıdır. Aorist (belirli bir şu an ve burada) nitelik taşır. Yaşantıya, kutsala, ruhsal ve varoluşsal boyutlara aittir.

 

"Exaiphnes"te iki gerçeğin birleştirilmesi

Exaiphnes (An / Aniden) Birleşimi: Sanatın hakikati, ne mutlak aletheia ne de mutlak epiphaneiadır. Sanat, Platon'un Exaiphnes (An) olarak adlandırdığı boyutta bu iki hakikati birleştirir. Biçim dinamikleşir, olay ise biçim kazanarak zamansızlığa ve aşkınlığa çekilir.

 

Güzellik: Aşkın ve görünmez olan "İyi"nin biçim aracılığıyla görünür kılınmış halidir.

 

Sonsuz çeşitlilikte sentezler ve dört limit konumu

Form (Biçim / Aletheia): Akla, bilime, öze, nesnselliğe ve statik aynasallığa karşılık gelir.

 

Olay (Epiphaneia / Belirme): Varoluşa, ruha, yaşantıya, kutsala ve Dasein’a (orada-olmaya) karşılık gelir.

 

Sanatta/varoluşta 4 sınır konum

Maksimum Form + Pozitif Epifani (Yunan Sanatı):

Varlık kendisini pozitif olarak açığa vurur (Aletheia maksimumdur).

Şaşkınlık, zevk, ışık, güzellik ve sevgi egemendir.

 

Minimum Form + Negatif Epifani (Çin Sanatı / Doğu Mistisizmi):

Biçim soyutlanmış/asgariye inmiş, periekon (kuşatan/ilahi) kendisini Hiçlik olarak açığa vurmuştur.

Şaşkınlık yerini ıssızlığın sessizliğine, dehşet ve acıya bırakır. Buradaki Hiçlik yokluk değil, varlığın aşkın bir boyutudur (Lucretius'un boşluğu, Lao-Tze ve Buda'nın Hiçliği).

 

Maksimum Form + Negatif Epifani: (Tarihsel ve estetik ara konumlar).

 

Minimum Form + Pozitif Epifani (Erken Hristiyan Sanatı / Bazilika):

Biçimin azaldığı ama ilahi belirişin pozitif olarak deneyimlendiği konum.

 

Yaşamın hakikati olarak sanatın hakikati ve bilimin ve "kutsal"ın karşıt hakikatleri karşısındaki konumu

Felsefe ve Bilim (Saf Akıl / Nesne): Öz ile varlığı aynasallık (özdeşlik mantığı) içinde ele alır. Özneyi dışlayıp sadece nesneye ve açıklanabilir mantığa yöneldiği için yaşamın çelişkisini çözemez.

 

Din (Saf Ruh / Aşkın Özne): Tanrı'yı mutlak Özne olarak koyar. Yaşamın olaysal boyutunu mutlaklaştırarak insanı dünyadan/yaşamdan uzaklaştırabilir.

 

Sanat ve Yaşam (Gerçek İçkinlik):

Sanat; felsefe gibi sadece akıl/nesne, din gibi sadece ruh/özne değildir. Özne ile nesnenin tek gerçek sentezidir.

 

Felsefe ve din insanı yaşamdan koparma riski taşırken, yaşam insanı her zaman sanata geri getirir. Çünkü sanat, yaşamın "an" içindeki muğlak, istikrarsız ama biricik gerçeğini ifade eder.

 

Bireyin ve anlamın hakikati olarak sanatın ve hayatın hakikati

Algı (Perception): Nesneldir, ölçülebilir, uzam ve zaman içindedir. Herkes için ortak ve doğrulanabilirdir.

 

Anlam (Sense / Duyu): Bireye özeldir (bana ait), ölçülemez ve ancak duygusal/estetik yolla açığa çıkar.

 

Anlam, ne sırf zihinsel bir kavram ne de sırf duyusal bir veridir; ruh ile aklın, varlık ile olayın birliğidir. Sanat, işte bu "özel anlamı" dışarıya aktarabilen yegâne kanaldır.

 

Sanatın anlamlı hale getirilmesi ve nedensellik ile tekniğin çatışkıları

Teknikte nesne (madde) ve onu yapan (etkin neden) birbirinden ayrıdır (örneğin ahşap ile marangoz). Sanatta ise yapanın varlığı (ruh) ile maddenin varlığı tek bir bütün oluşturur.

 

Sanat sadece nesnel bir "biçim verme" işlemi değil, bir "anlam yaratma" eylemidir. Bu yüzden sanatsal form bir kez kurulduğunda zihinde ve ruhsal boyutta tarihselliğiyle tekrar yaşanabilir ("yeniden yapılabilir").

 

Aristoteles duyumu (algıyı) balmumundaki mühür izine benzeterek madde ile formu ayırmış, zihinsel formlar ile duyusal dünyayı tam birleştirememiştir. Ancak sanatsal anlam, biçim ile maddenin/ruhsal varoluşun ayrılmaz birliğidir.

 

Anlamın oluşumunda mantık ve tarihsellik çatışkısının ve bunun dört sınırlayıcı biçiminin birleştirilmesi

Biçimsel / Mantıksal Nedensellik (A -> A): Dairesel ve tersine çevrilebilirdir. Ancak burada gerçek bir zaman ve oluş yoktur; özdeşlik korunurken "varoluş" gözden kaçırılır.

 

Tarihsel / Maddi Nedensellik (A -> B -> C): Düz bir çizgide ilerler, geri döndürülemez. Ancak mantıksal zorunluluk ortadan kalktığı an, nedensellik zinciri kırılır. Hume'un vurguladığı gibi, sadece olayların peş peşe gelmesi onların birbiri nedeniyle olduğunu göstermez.

 

Saf nedensellik mantığı bireysel/tarihsel olayı açıklamakta yetersiz kalır ve en sonunda rastlantısallığa (araza) veya "hiçlik" zeminine dayanır.

 

Bilim ve teknik; zamandan, mekândan ve olaydan soyutlanmış biçimler ve zorunlu mantıksal önermeler ile işler. Özneyi (insanı/ruhsal varoluşu) sistemin dışına iter.

 

Bilimi sadece tekniğe ve Homo Faber’e (yapan insana) indirgeyen modern yaklaşımlar, düşüncenin arkasındaki yaşayan özneyi (Dasein) dildeki ve mantıktaki belirsizliklere kurban eder. Bilim alanında "özne" veya "madde" en nihayetinde bir hiçliğe çözünür.

 

Sanat; tekniğin dairesel mekanikliği ile insan eyleminin tarihselliğini "An" içinde birleştiren yegâne alandır.

 

Sanatın 4 Sınır Konumu

Sophia / Phya (Yunan Sanatı): Maksimum biçim ve doğanın içsel aydınlanması.

 

Coşku / Çin Sanatı (Chi-yung): Teknikten sıyrılmış, biçimden ziyade "yaşamın hareketi" ve sessizlikle anlaşılan akış (Tao'nun eylemsizliği).

 

Teknik İşbirlikçilik (Hellenistik Dönem): Tekniğin öne çıktığı yapım.

 

Erken Dönem Kutsal/Ritüel Sanatı: Epifaninin biçimden önce geldiği durumlar.

 

Tekniğin yapımı ile ritüel eyleminin birliği olarak sanat yapımı: sanatın tarihselliği

Beden olmadan ruh, ruh olmadan beden deneyimlenemez. Ruh saf aşkınlığa (dünyadan kopuşa/mistik ölüme) geçmediği sürece bedenle bir bütündür.

 

İnsan duyu ve ruh aracılığıyla bu şekilsiz alçak maddeye (kaosa) form vererek dünyayı kurar. Sanat eserinin nesnelleşmesi ve malzemeye dökülmesi, insanın bedensel tarihselliğinin zorunlu bir gereğidir.

 

Sanat; süreksiz, sıçramalı ama insanı ve evreni aynı anda ifade eden bir tarihsellik kurar.

 

Tarih, mereolojik (parça-bütün) kayıtlar toplamı değildir; anlamın dışavurumudur. Sanat, ruhun aradığı anlamı bedensellik alanında durdurup saklayan yegâne güç olduğu için tarihin varoluşsal koşuludur.

Sanatı olmayan halkların tarihi yoktur.

 

Maksimum Form + Minimum Olay: Heykel (Plastik Sanatlar)

Maksimum Olay/Varoluş + Minimum Form: Müzik

 

Mimari ve resim: Heykel ve Müzik Arası

 

Şiirin üstün türleri olarak sanatlar ve sistemleri

Tüm sanatların (isim, fiil, ses, ritim, renk, yapı) kategorilerini içinde barındıran en yüksek ifade formu şiirdir.

 

Biçimin kapalı mekânı (Heykel) ile olayın açık zamanı (Müzik) arasındaki metafizik çatışma, en yüksek insani tarihselliğe Drama (Tiyatro) ile ulaşır. Drama, insani varoluşun tüm zıtlıklarını söze dönüştürür.

 

Bütün sanatlar söze (insani ifadeye) yönelir; söz ise en nihayetinde Sessizliğe yönelir. Sanat bir varış noktası (amaç) değil; varlığın mutlak aşkınlığına ve ilahi birliğe yönelen, sürekli yeniden başlayan sonsuz bir yoldur.

 

Platon'da ışık ve biçim

Platon’da "Biçim" (eidos), yalnızca teorik aklın (dianoia) soğuk bir nesnesi değildir; anlık bir "aydınlanma" (epiphaneia) ile beliren ve kökeni itibarıyla "şiirsel" olan bir vizyondur.

 

Platon'un düşündüğü biçim, her ne olursa olsun, her zaman Parmenides'in varlığıdır.

 

Parmenides ve Pindar’ın izini takip eden Platon düşüncesinde biçim, tıpkı sıçrayan bir ateş gibi anda parlar. Bilgelik saf akla dönüşmeden önce; güzellik, sevgi ve ıstırapla örülü bir Eros ve ilahi bir charis (armağan/zarafet) olarak tecrübe edilir.

Biçim, teorik aklın (dianoia) nesnesi hâline gelmeden önce "şiirsel" aklın bir nesnesi olarak kendisini bir "aydınlanma" şeklinde açığa çıkarır. Varlığın görünür kılınması ve kavranması, ruhun varlığı "görmesi" ve orada olmanın "duygusu" ile doğrudan bağlantılıdır. Bilgelik noktasına ulaşmadan önce ruh, aşka (eros) ve acıya dayalı karşı konulamaz bir hareket yaşar.

 

Formların varlığını ve görünürlüğünü sağlayan İyi (Güneş), varlığın aşırı olaysallaşmasından doğan aşkın ışığın kendisidir.

 

Yunan dininde ışık deneyimi ve "kutsal" deneyimi

İlkel dinlerden Yunan teolojisine kadar ışık, evreni kuşatan aşkın bir periekon (kuşatan/evreleyen) olarak "ilahi" olanı görünür kılar.

 

Aşkın ışık başlangıçta mesafeli ve pasiftir; ancak Güneş, Zeus, Apollon veya Dionysos gibi figürlerle birleştiğinde hem yaratıcı hem de yıkıcı/kurtarıcı (soterik) tam bir ışık deneyimine dönüşür.

 

İlk kozmogoni tasavvurlarında çevreyi kuşatan periekon karanlık/Kaos iken; Orfik eskatoloji ve Pisagorcu gelenekle birlikte bu anlayış tersine döner. Ruhun nihai kaderi ebedi ışık (Eter) olduğundan, başlangıç ve ilk ilke de "Işık/Eter" ile özdeşleştirilir.

 

Platon’un Tanrısı

Platon’un Tanrısı (Demiurgos/İyi/Bir), varlığı ve düzeni kuran mutlak bir iradedir. Evrene düzenini verdikten sonra kendi aşkın durumuna (periekon) çekilir.

 

Platon’un teolojisi, Sofokles tragedyalarındaki veya Eyüp dramındaki gibi "insanı sarsan, yok eden veya kıskanan" bir Tanrı fikrini dışlar.

Platon'un Tanrısı yalnızca iyilik sunar; kötülük ve acı varlığın eksikliğinden (zorunluluktan) kaynaklanır.

 

Platon’un Tanrısı; halk dindarlığının korkularından sıyrılmış, Parmenides'in Hakikat'i (Aletheia) ile Pindar'ın epifanik ışığının buluştuğu, hem sanatın hem de bilimin temeli olan "Form"un Tanrısıdır.

 

"Timaeus"un kozmogonisi

Duyulur dünya (görünen) ve üzerinde düşünülen, anlaşılan dünya (İdea); hem "iki" hem de "tek ve aynı" dünyadır.

Bu ikili yapı teknolojide "yapan şey" ile "yapılan şey/çıktı" ayrımına karşılık gelirken; sanatta "rüya" ve "gerçeklik" kutupsallığı üzerinden işler.

 

İkilik ve birlik

Sanatın ve yaşamın dinamik ikiliği (aletheia-epiphaneia) yalnızca birlik aracılığıyla var olur.

Teknik düzlemde bu dinamizm statikleşip tıkanarak "fikir/biçim" ve "fenomen/algı" ayrışmasına dönüşür. Böylece tek bir dünya, "olan varlık" (öz) ve "oluşan varlık" (doğuş) olmak üzere ikileşir.

Bu ayrılık mantıksal açıdan çelişkili olsa da, mit düzeyinde arketipsel/örnekleyici bir anlam kazanır.

 

Anlaşılır dünya (İdealar/Model) ile duyulur dünya (Görünür Kozmos), hem iki ayrı dünya hem de tek bir özün iki farklı katmanıdır.

 

(Teknik) "Yapılan/tamamlanan şey" (ürün) ile onu "yapan neden" ayrıdır; fakat ürünün arkasındaki formel/nihai biçim bakımından bir ve aynıdır.

 

(Sanat) "Rüya" ile "Gerçeklik" iki ayrı kutup gibi görünse de özde aynı hakikatin (aletheia) anlık çelişkili tezahürleridir (epiphaneia).

 

Timaeus (31a-b) ve Devlet (597c) metinlerinde Demiurgos’un evreni tek yaratmasının nedeni, Model’in (Anlaşılır Canlı) tek olmasıdır.

 

Öz ile varoluş birbirinden ayrılamaz. Gerçeklik form haline geldiğinde; algı ve görünüş ise bir "rüya/gölge"ye dönüşür. Platon, bu sonsuz çelişki zincirini "Bir"in aşkın iradesi ve anlık tezahürü (exaiphnes) ile aşar.

 

Demiurge ve Bir

Platon'un Timaeus diyaloğundaki evrenin yaratılışı; Demiurge’un "iyi" oluşuna, her şeyi kendisine benzetme iradesine ve mutlak kapsayıcı ilke olan periekon kavramına dayandırılır. Anlaşılır dünya ile duyulur dünya (veya yaratıcı irade ile yaratılan evren) iki ayrı varlık alanı gibi görünse de özünde "Bir" olan mutlak hakikatin iki farklı görünümüdür.

 

Yaratan (Demiurgos) ile Model (Anlaşılır Tanrı) ontolojik olarak aynı aşkın ilkenin tezahürleridir. Yaratan "iyi" olduğu için ve varlığın var olmasını "istediği" için evreni yaratmıştır.

Platon bu birliği doğrudan düz bir rasyonalizmle açıklamak yerine bilinçli olarak mitik/gizemli bir dil tercih etti.

Çelişki ve gizem kaldırıldığında dünya "bu dünya" olma özelliğini (tarihselliğini ve varoluşsal tekliğini) kaybeder; Aristotelesçi rasyonalizme ya da Sonsuz Gerileme ("üçüncü insan") çelişkisine düşülür.

 

Dünya benzersizdir ve bunun nedeni periekon benzersizdir ve bunun nedeni O'nun Bir olmasıdır ve iki dünyayı birleştiren O'dur.

 

"Olmayan bir şey" olarak madde

"Madde" (hypodoche) varoluşun en alt sınırı…

 

Madde ya da kap (hypodoche), kendi içinde bir öze (tautotes) ve bağımsız bir varlığa sahip değildir; o mutlak "öteki"dir (heteron).

 

Mekân; kayan, her an başka bir yerde olan, "her zaman ve hiçbir zaman hiçbir yerde olan", "Tüm'ün hayaleti ve Hiç'in gerçekliği" olarak tanımlanan Kaos'tur.

 

Bir, mutlak kayıtsızlığından sıyrılıp "olan"a karar verdiği an, kendi içine kapalı aşkın durumundan çıkıp bir tezahüre (periehomenon) dönüşür.

 

Parmenidesçi diyalektikte Bir; ne "var olan"dır ne de "olmayan"dır. O, bu iki kutbun ötesindedir. Ancak dile gelip diyalektikleştiği an (yani "-dir" ile ifade edildiğinde), var olmayan biri (heteron ti) olarak tezahür eder. Bir'in varoluş sahnesine çıkışı, onun kendi "hiçliği" ve "yokluğu" üzerinden gerçekleşen bir paradoxal varlıktır.

 

İki terimi (olan ve olmayanı) ayıran o "boşluk" belirginleştiğinde, mantığın ve bilimin adlandıramadığı mutlak öteki (heteron) yükselir.

 

Bir, "var olmama"nın varlığını vaaz ettiği an; nesnel bir kimlik kazanamaz. Parmenides (164d) diyalogundaki rüya benzetmesinde olduğu gibi: En küçük parçayı elinize aldığınızda bile o rüyadaki gibi birdenbire parçalanır, sonsuzca bölünerek çokluğa (apeiron) dönüşür.

 

Uzam ve orada-oluş olarak madde

"Burada ve şimdi" parmağımızla işaret ettiğimiz (hekastot), sürekli değişen nesneler ve nitelikler kütlesi (onkoi) aslında birer hayalettir (phantasma).

 

Timaeus (52c) metninde "Dünyanın Annesi ve Hemşiresi" olarak geçen Hypodochē / Chōra; ebedi arketip (Model/Baba) ile görünür kopya (Çocuk) arasındaki "üçüncü varlık türü"dür. Aristoteles'in aksine bu, basit bir pasif maddesel alt-katman (hypokeimenon) değil; Hiçliğin uçurumunda "görünüşlerin" yer aldığı aşkın bir uzay/yerdir.

 

Pindaros: “İnsan bir gölgenin rüyasıdır.

 

Platon'un bahsettiği bu "uzay/madde", uzamsal bir nesne olmaktan ziyade phenomenology anlamında bir "orada-olma" (Dasein), dünyada var olma hissi ve bilincin henüz biçim almamış altyapısıdır (meta-esteziler / duyumun yokluğuyla duyumun rüya hali).

Platon, bilincin veya akıl yürütmenin tam ulaşamadığı bu zemini rüya deneyimi olarak tanımlar.

 

Aristoteles

 

 

Platoncu düalizmi töz kavramında çözme çabası

Aristoteles'in temel amacı, Platon'un "gökte" veya "ayrı bir dünyada" konumlandırdığı İdeaları/Formları yeryüzüne indirmek ve töz (ousia) kavramı içinde tekil nesnelere ("buna" / tode ti) kazandırmaktır.

 

Bu çaba başarısızlığa mahkûmdur. Çünkü Aristoteles Platon'un ayrı dünyasını reddederken, kendi sisteminde "formların formu" olan ve tüm formları içeren "Aktif Akıl" (Nous) ile aynı ayrı dünyayı yeniden diriltmek zorunda kalmıştır.

 

Aristoteles Parmenides diyalogundaki "Üçüncü İnsan" argümanını Platon'u çürütmek için kullanmıştır. Oysa Platon bu çelişkiyi gizlememiş, aksine onun sınırlarını bilimin kurtuluşu için mit/efsane düzeyinde kapsayarak korumuştur. Aristoteles ise "madde-form", "güç-eylem" (dynamis-energeia) ve "İlk Hareketsiz Hareket Ettirici" gibi kavramsallaştırmalarla bu diyalektik çelişkiyi gizlemiş, bilimi dogmatik totolojilere (örneğin "insanı yaratan insandır" döngüsü) dönüştürmüştür.

 

"Bu"nun dünyası

Parmağımızla işaret ettiğimiz tekil varlık ("bu" / Akhilleus), bir tarafıyla özne olmayan bir hiçliğe, diğer tarafıyla ise genel bir kavrama (katholou / "insan") açılır. Tekil olan, sadece "tesadüfen" akılla kavranabilir.

 

Aristoteles'in töz ile ilintileri (symbebekota) ayırma çabası "tarihsel bir uzlaşma"dır. Bu uzlaşma, insanlığa olayları şematize etme, tanımlama ve düzenleme imkânı sağlamıştır. Ancak bu yaklaşım mantıksal bir zorunluluk değil, bir uzlaşma ve filolojik ilk adımdır.

 

Aristoteles neden ile formu özdeşleştirmiştir. Oysa "Nihai Nedenler" (eschata) metafizik ve eskatoloji alanına aittir. İlkeller, mistikler ve sanatçılar bu nihai nedenler konusunda Aristotelesçi rasyonalizmden daha derin bir bilgiye sahiptir.

 

Aristoteles ve Helenistik kültür

Aristoteles'in asıl büyüklüğü soyutlamalarında değil; devletin anayasasını derlemesi, tiyatro belgelerini toplaması, hayvan ve bitkileri titizlikle gözlemlemesindedir.

 

Helenistik kültürde "tür olarak insan" (cins/tür) ile eylemleri ve tutkuları içindeki "somut birey" (bu adam) arasında derin bir uçurum doğmuştur.

 

Klasik çağın kozmos/gökyüzü anlayışı yerini "Oikoumene"ye (insanların üzerinde yaşadığı, politikanın gerçekleştiği coğrafi uzay) bırakmıştır.

 

Tarih artık soyut bir mantık değil; yaşanmış gerçekler (pragmata), şans/kader (Tyche) ve Roma'nın etrafında şekillenen "tarihsel olgular bütünlüğü"dür. Polybius, Aristotelesçi kategorileri kullanarak somut eylemlerin ve olayların mantığını tarihe uygulamıştır.

 

Epikuros

Epikuros; Demokritos'un atom ve boşluk (uzay/kora) fikrini alıp Aristoteles'in töz ile ilinti ayrımındaki boşlukları bunlarla doldurur. Boşluk (periekon), bedenlerin hareket ettiği, olumsallığın gerçekleştiği ve "kaza"ların şekillendiği aşkın zemindir.

 

Parmenidesçi katı kaderciliği ve doğa yasalarını kırmak için atomlara "sapma" (clinamen) hakkı, yani bir tür özgürlük tanır. İzonomi (güçler dengesi) sayesinde evren, ebedi bir dönüş çemberi içindedir; bu da zorunluluk dizisini kırarak olumsallığa ve bireyin özgürlüğüne alan açar.

 

Epikuros varlığı Aristoteles gibi kategorik nesnelere ("bu şu" / tode ti) değil, Parmenidesçi çıplak varoluşa ("o-o") indirger.

 

Ruhun dinginliği (ataraxia) arayışında Epikuros, teorik soğukluğu aşarak "uğrunda ölmeye hazır olunan dostluğa" sığınır. Dostluk tüm yerleşik dünyayı (oikoumene) kapsayan varoluşsal bir sığınaktır.

 

Stoacılık

Stoacılar Epikuros'un aksine atomları ve boşluğu reddederler. "Beden" kavramını kabul etseler de onu tözsel içeriğinden yoksun bırakıp Logos’un (Tanrı, Kader, Akıl) diyalektiğine tabi kılarlar.

 

Stoacı sistemde birey, ancak Logos ile kurduğu uyum (sympatheia) oranında vardır. Logos’a karşı duran insan iradesi bir "hata" değil, "günah" üretir. İnsan günah işlediğinde Tanrı'dan ve Bütün'den koparak katı bir maddeselliğe düşer.

 

Stoacıların zamanı, mekânı ve dünyayı Logos’un doğum-ölüm döngüsüne bağlayan katı tutumu, klasik Grek zihniyetinden ziyade Sami/Doğu (Fenike) aşkıncılığına yakındır. Stoacılıkta tarih, yalnızca "aptalların" ve "günahkârların" eğitildiği ebedi bir döngüdür.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder