9 Aralık 2022 Cuma

Carlo Diano - Sanat Fenomenolojisi İçin Ana Hatlar - Notlar

Carlo Diano - Sanat Fenomenolojisi İçin Ana Hatlar - Notlar

Carlo Diano, Opere, Giunti Editore S.p.A. Bompiani, Floransa, 2022

 


Giriş

Form ve Etkinlik

Her oluşum veya sıradan olay bir "etkinlik" değildir. Bir durumun etkinlik (evento) sayılması için, bilincin onu doğrudan kendisi için gerçekleşiyormuş gibi deneyimlemesi gerekir.

Tyche, sırf rastlantısallık değil, biçimsel nedenlerin insan amacı ve bilinciyle karşılaşmasıdır. Tyche, tanrıça, kader, tesadüf ya da "ilahi olanın anlık tezahürü" olarak hep bir özneye göre şekillenir.

 

Şimdi ve Burada (Hic et Nunc)

Etkinlik, zamandaki algılanmamış akışın (sürenin) ansızın bir kesintiye uğramasıdır. Zaman mekândan önce gelir; kesintinin olduğu an (Şimdi), mekânı (Burada) tanımlar ve üretir.

 

Apeiron Periechon

Etkinlik her zaman iki kutup arasındaki dinamik ilişkiden doğar:

İnsanın Sonlu Varlığı: Şimdi ve Burada’da yer alan sınırlı birey.

Apeiron Periechon: Anaksimander ve Yunan teologlarının "ilahi" olarak adlandırdığı, tüm uzayı/zamanı kapsayan sonsuz çevre (her yerde ve her zaman).

 

Her etkinlik, yaşandığı an dünyadaki "tek etkinlik" haline gelir; zamansal bir duraklama/girdap ve mekânsal bir soyutlanma duygusu yaratır. Bu durum Stoacılıktaki Logos akışı, Heidegger'in Dasein (Dünyada-olma) ve Jaspers'ın Kapsayıcı (Das Umgreifende) kavramlarıyla doğrudan paralellik taşır.

 

Etkinliğin gerçekleştiği her kutsal mekân (tapınak, dağ, şehir) bir çelişki barındırmaksızın "Merkez" haline gelir. Mitin zamanı da Apeiron Periechon içinde "tüm zamanları/başlangıcı" temsil eder ve ritüel aracılığıyla tekrar güncel kılınır.

 

Sembolik Biçimler ve Şekiller

İnsanoğlu, etkinliğin yarattığı o dehşet, şaşkınlık (thambos) ve sonsuzluk açılımına yanıt olarak mekânı ve zamanı "kapatır" (sınırlandırır). Ritüeller, tabular, mitler ve kutsal mekânlar birer kapanış aracıdır.

Etkinlikte beliren güce bir isim vermek, onu sonsuzluğun yıkıcı belirsizliğinden kurtarır ve insanı özgürleştirir.

 

Yunan düşüncesinde Eidos (görülen şey), mutlak olarak "kendisi için" var olandır. İlişkiyi dışlar ve özü tefekkür edilebilirliğinde tükenir.

Mitler, isimler veya ritüeller saf "Biçim" değildir; onlar birer semboldür.

Sembol kendi dışında zorunlu bir "öteki"yi varsayar.

Mitin "öteki"si, ancak yaşanabilen Apeiron Periechon ve etkinliğin kendisidir.

Bu yüzden gösteren ile gösterilen arasında varoluşsal bir özdeşlik vardır.

 

Fiilden isme

Antik dünyadaki isimlerin arkasında sabit bir "kişi" bulunmaz/bulunmayabilir.

 

Romalıların Rediculus ("Geri getiren") ilahı ya da Yunanca Tyche, anlık bir olayın (evento) aorist zamanlı bir fiilinden türemiş isimlerdir.

 

Yansıma ve kutuplaşma: iki kategorinin uzlaşmazlığı

Saf Biçim (Eidos / Görülen şey), mutlak olarak aynasaldır ve kendisiyle özdeştir.

Parmenides'in "akıl ve varlığın özdeşliği" ilkesinde varoluş, özne ve yüklemden soyutlanmış yalın varoluştur.

 

Teorik akılda özne ve nesne birdir. Ancak saf olay alanına geçildiğinde bu birlik kırılır; özne "yaratılmışlık ve terk edilmişlik" hissiyle karşı karşıya kalır. Olaydan saf biçime geçiş dereceli bir evrimle değil, aşkın bir sıçramayla / aniden gerçekleşir.

 

Uzay ve zaman

Etkinliğin/Kutsalın Zamanı: Şimdi ile Her Zaman arasındaki kutupsallıktan doğar. Kesintilidir, biriciktir ancak ritüel aracılığıyla tekrarlanabilir. Bu, Tanrı'nın zamanıdır (Pozitif sonsuzluk).

 

Rastlantısal Zaman (Şansın Zamanı - Tyche): Uzayda bağımsız biçimlerin çarpışması ve karşılaşmasıyla doğar. Doğrusal bir hat üzerinde akar, tekrarlanamaz ve geri döndürülemezdir. Bu, Tanrı'dan kopmuş insanın zamanıdır (Negatif olasılık).

 

Dairesel Zaman (Logos’un Zamanı): Başlangıç ile sonun örtüştüğü, uç noktaların eşitlendiği sürekli zaman modelidir. Ne yaşanabilir ne de düşünülebilir; rasyonel kurgunun bir ürünüdür.

 

Sonsuz Doğrusal Zaman (Tarihsel Zaman): Dairesel zamanın sayı dizisi gibi sonsuza açılmasıyla elde edilen soyut, boş zamandır. Kırılmadan yaşanamaz; eskatolojik bir son veya ampirik soyutlama dışında anlamsızdır.

 

Sanat

Yunanlıların deneyiminde ışık ve biçim

Yunan düşüncesinde biçim, kaynağını dışarıdan almaz; kendi içinden aydınlıktır. Var olmak ile ışıkta olmak eş anlamlı kabul edilir. Şiirden heykeltıraşlığa kadar biçim, kendi merkezindeki gerilim ve titreşimle varlığını mutlaklaştırır.

 

Formun ortaya çıkış anı (exaiphnes) ve doğru zamanı (kairos) yakalamak estetik dengenin özüdür. Formun belirmesiyle ortaya çıkan kutsal ürperti (thambos), dehşete dönüşmek yerine zevk ve haz duygusuna (charis) evrilir.

 

Yunanlılara sanatta gösterildiği şekliyle biçimi karakterize eden titreşim ve gerilim, biçimin değil, sanatın bir özelliğidir.

 

Poiesis ya da "yapılan bir şey" olarak sanat

Sanat, tek başına soyut bir biçimden ibaret değildir; yaratıcısından (şairden/sanatçıdan) ve onu meydana getiren eylemden ayrı düşünülemez.

Sanat eserini var eden temel unsur, yaratım esnasındaki varoluşsal eylemdir.

 

…biçime 'dalmış' olduğunuz için yapma eylemini unuttunuz ve onu tefekkürle yok ettiniz.

 

Biçim ve olayın bir sentezi olarak​ Sanat

Sanat, yalnızca düşünülebilen "saf biçim" (akıl/bilim) ile yalnızca deneyimlenebilen "saf olay"ın (ruh/din) birleşimidir. Sanat eseri bu sayede hem zamanın ve mekânın içinde hem de ötesinde yer alan dinamik bir eylem alanına dönüşür.

 

Alètheia, epiphàneia ve sanatın "hakikat"i

Aletheia, var olanın üzerindeki örtünün kalkması ve açığa çıkmasıdır. Sanat, biçimi olayların ve zamanın geçiciliğinden kurtararak hakikatin kendisine dönüştürür.

 

Exaiphnes’te iki hakikatin birleşimi

Exaiphnes / "An"

Özün temsil ettiği biçimsel hakikat (Aletheia) ile varoluşun/olayın sunduğu vahiy, tek başlarına mutlaklaştırıldıklarında mantıksal ya da eksik birer soyutlamaya dönüşürler. Sanat, birbirini dışlar gibi görünen bu iki kutbu "üçüncü bir gerçek" bünyesinde birleştirir.

 

Bu sentez, zamanın akışında izole edilemeyen ancak Platon'un bahsettiği o "an" (exaiphnes) içinde gerçekleşir: Biçimin aynasallığı (öz) ile olayın kutupsallığı (varoluş) birleşir.

 

Biçim statiktir, olay ise dinamiktir. Biçim, olayın ortaya çıkışına direnerek dinamikleşir; bu gerilim ve direnç biçimi titreştirir, ona "imge" görünümünü kazandırır.

 

Imge, bir yandan mekânsızlık ve zamansızlığı korurken, diğer yandan "burada ve şimdi" olanın rastlantısallığını üstlenir. Böylece parçalı varoluş, "her yerde ve her zaman" olan aşkınlıkla (periekhon) ve Bir olanla bağ kurar.

 

Güzellik, mutlak anlamda görünmez olan İyiliğin görünür kılınmış halidir (charis). Güzellik, aşkın olana uyum sağlayıp yok olmak yerine onun gölgesinde kalır ve onu görünür kılar. Bu durum, kutsalın yarattığı "dehşet" duygusunu sanatsal bir "haz", "hayranlık" ve "aşk"a dönüştürür.

 

Sentezin sonsuz çeşitliliği ve dört sınırlayıcı konum

Maksimum Biçim / Pozitif Vahiy (Örn. Yunan Sanatı): Varoluşun ve biçimin en yüksek düzeyde ışıkla kaynaştığı, aydınlanmanın pozitif olduğu konum.

 

Minimum Biçim / Negatif Vahiy (Örn. Çin Sanatı / Varoluşçuluk): Aşkınlığın Hiçlik (fundus / uçurum) olarak tecrübe edildiği, varoluşun belirsizleşip ironi, çirkinlik ya da yalnızlığa çekildiği durum.

 

Diğer Uçlar: Negatif aydınlanmayla maksimum biçim veya pozitif aydınlanmayla minimum biçim (Örn. Erken Hristiyan Dönemi Bazilika sanatı).

 

Ateizm sadece kelimelerde var olur, çünkü onsuz hiçbir olay olmaz... Ve insan sadece bir biçim değil, her şeyden önce bir olaydır.

 

Yaşamın hakikati olarak sanatın hakikati ve bilimin ve "kutsal"ın karşıt hakikatleri karşısındaki konumu

Felsefe / Bilim: Yalnızca nesne alanında, zekâ ve biçimin aynasallığında (mantık/özdeşlik) hareket eder. Yaşamın trajik çelişkilerini diyalektik formüllerle çözmeye çalışır.

 

Din: Olayın ve mutlak Özne olan Tanrı'nın/aşkın olanın alanındadır; varoluşu "başlangıç ve son" (eskatoloji) üzerinden okuyarak yaşamın ötesine taşır.

 

Sanat: Zihinsel kavramlar ile tecrübe edilen olayı (içkinlik ile aşkınlığı) ayrıştırmadan bir arada tutar. Bu yüzden felsefe ve din insanı yaşamdan soyutlayabilirken, sanat insanı doğrudan yaşamın gerçeğine bağlar.

 

Sanatın gerçeği, her ikisine de katılan ama ne biri ne de diğeri olmayan, yalnızca o anda var olan, zaman içinde olan ve zaman içinde olmayan, yaşam 'içinde' olan ve yaşamdan 'olan' bir şeydir.

 

Bizler, rüyalardan yapılmış bir maddeyiz ve küçük hayatımız tamamen uykuyla kuşatılmış durumda.

 

Bireyin ve anlamın hakikati olarak sanatın ve yaşamın hakikati

Yaşamın gerçeği; varoluş ile varlığın, gerçeklik ile rüyanın tam sınırında yer alan istikrarsız ve belirsiz bir birliktir.

 

Birey ve anlam, ancak bu iki kutbun askıda kaldığı "içkinlik" alanında var olabilir. Epikuros'un belirttiği gibi, "anlamın sona ermesi, yaşamın sona ermesidir".

 

Anlam, zihnin soyut evrensel ilkeleri ile duyuların kaba tikel dünyası arasındaki çatışmayı aşan yegâne zemindir.

 

Zeka (akıl/öz) ile duyuyu (nesnel varoluş) diyalektik olarak birbirinden ayırmak ebedi bir çıkmaza (doxa) yol açar:

Saf Akıl Yolu: Ölümü ve yokluğu dışlayan ebedi özlere sığınır; fakat bu durumda somut insanın ölümü ve yaşamın somut acısı açıklanamaz, "piç bir aletheia" üretilir.

Saf Duyu Yolu: Akıl terk edilip sadece duyulara sığınıldığında ise Sokrates'in ölümü veya varoluşun trajedisi tamamen anlaşılmaz ve saçma kalır. Şiirsel anlatımda Shakespeare'in dediği gibi her şey bir rüyaya indirgenir: "Küçük yaşamımızın tamamı uykuyla çevrili."

 

Aristoteles'in varoluşu/maddeyi işaret etmek için kullandığı "Bu" (tode ti), ancak insan bilincinin ve duyusunun orada bir "anlam" olarak bulunmasıyla mümkündür.

 

"Bu" ve "Burada ve şimdi", yalnız başına nesnelleştirilip düşünülemez; insan ruhu ve aklıyla birleştiğinde bir anlam kazanır.

Anlam; akıl ile ruhun, varlık ile yokluğun aynı anda mevcut olduğu o dinamik birliktir. Sanat da gücünü tam olarak bu birlikten alır.

 

Algı doğru veya yanlış olabilirken, anlam her zaman doğrudur, çünkü onun doğruluğu bireyin doğruluğudur.

Anlam, sanatsal form dışında tam olarak aktarılamaz. İnsanın her eyleminde ve ânında az da olsa bir "şiirsellik" (estetik duyarlık) bulunmalıdır. Şiirselliğin reddedildiği veya yok sayıldığı yerde insanlığın kendisi de eksilir ve duyarsızlığa dönüşür.

 

Bir anlam yaratma eylemi olarak sanat üretimi ve nedensellik ile teknik arasındaki çelişki

Sanat Üretimi ile Teknik Üretim Arasındaki Fark

Teknik (Teknoloji): Biçim ile maddeyi, yaratıcı ile eseri birbirinden ayıran iki ayrı nedene dayanır. Nesne yaratıcısından ayrıldığı için "yeniden üretilebilir" (kopyalanabilir) niteliktedir.

Sanat: Yapma eylemi bir "anlam yaratımı"dır. Sanatta ruh/varlık hem biçim hem de maddi neden (materia) olarak iş görür. Eser, yaratıcısının varoluşundan ve ruhundan ayrılamaz.

 

Mantıksal (Biçimsel) Nedensellik: Döngüseldir ve ilişkiler çift yönlüdür (özsel özdeşlik). Varoluşsal çeşitliliği açıklayamaz; iki “A” varoluşsal olarak da aynı olsaydı iki ayrı şey değil, tek bir şey olurdu.

 

Tarihsel (Maddi) Nedensellik: Doğrusal ve geri döndürülemez bir hatta ilerler (sadece sonuçtan öncüle doğru tarihsel olarak saptanabilir). Geleceğe dönük bir zorunluluk barındırmaz. Hume'un reddettiği gibi, A'nın ardından B'nin gelmesi bir doğa zorunluluğu değil, olgusal bir tespittir.

 

Özden ayrılmış varoluş hiçliğe eşittir.

Tarihsel nedensellik serisi, varoluş dışında nedeni olmadığı için hiçlikten yaratılmıştır.

 

Aristoteles evrenin ve göklerin dairesel hareketini açıklamak için "hareketsiz ilk hareket ettirici"ye ve ruh taşıyan kürelere başvurur. Ancak bu adım felsefeyi/bilimi doğrudan "mit" alanına taşır.

 

Bilim, nesnel varoluş ve biçimle ilgilenir; fakat burada ve şimdi olan tarihsel olayı yakalayamaz.

 

Matematik, kendisini ilkelere ve mantıksal zorunluklara kapatarak kesinliğini korur. Matematiksel ve mantıksal zorunluluk, zaman ve mekânın dışında olan zihinsel (dianoia) zorunluluktur.

 

Modern operasyonizm (bilimi yalnızca teknik işlemlere ve homo faber'e indirgeyen anlayış), insanı ve bilim insanını sadece önermeler üreten bir "işlemciye" dönüştürmeye çalışır.

 

Ancak operasyonizm, dili ve bilimi ebedi bir sanı (doxa) ve anlamsızlık alanına iter. Parmenides'in belirttiği gibi, düşünce varlıktan ayrılamaz; dili ve bilimi yönlendiren şey insanın o söze sığmayan varoluşsal zeminidir.

 

Anlam oluşturma sürecinde mantıksallık ve tarihsellik antinomisinin birleşimi ve bunun dört sınırlayıcı biçimi

Bilimsel akıl yürütme; maddeyi (hypokeimenon / en alttaki zemin) ile görünür özü ayrıştırdığında maddeyi bir "hiçliğe" indirger. Bu durumda "Ben" (özne), bilimin nesnel aynasına baktığında ya Narcissus gibi kendi imgesinde boğulur ya da Dionysos gibi parçalanıp o hiçlik uçurumuna düşer.

 

Maddede ve insanda "ruh" dediğimiz şey, tikel varoluşun merkezden çevreye genişleyip kutsal/aşkın olanla birleştiği o dinamik andır.

 

Ruh, "sürekli hareket halinde olma" niteliğidir.

 

Bir'in (Aşkın olanın) katında hareket ile durağanlık birleşik ve aşılmış durumdadır. Varoluşta ise olasılık bir rastlantısallıktır (tyche); ancak insan yüreği bu hareketin içinde hiçliğine dokunup Bir'e ulaştığında huzura (sükunet) erer.

 

Tarihselciliğin Diyalektik AşılmasıÇizgisel Tarihselcilik (A -> B): Nesnel ve mekaniktir; antinomi üretir.

Sonsuz Dönüş Çemberi (Nietzsche / Nihilizm): İnsanı yok eder.

Varoluşsal / Yaşanan Tarihselcilik: Antinomi içinde yaşanan, vahiyle (revelatio) o dikey "an"da keşfedilen tarihselciliktir. Bu an; özgürlük ile kaderi, sorumluluk ile önceden belirlenmişliği, liyakat ile lütfu (charis) birleştirir.

 

Eylemin/etiğin bir kural bilimi veya tekniğe dönüştürülmesi imkansızdır; zira etik hesaplanamaz, muğlaklık (doxa) barındırır.

 

Sanat bir araç veya nesne üretimi değil, "anlamın yaratılmasıdır."

Sanat icrası hem "istenerek" yapılan bir şey değildir hem de engellenemez. Sanatçı her anı yeniden kazanmak zorundadır.

 

Anlam Yaratımının 4 Sınırlayıcı Biçimi

Maksimum Biçim / Pozitif Vahiy (Klasik Yunan Anlayışı): Doğanın (phya) lütuf ve aydınlanmayla (charis) kavrandığı, bilgeliğin (sophia) biçim kazandığı dengeli sentez.

 

Maksimum Biçim / Negatif Vahiy (Hellenistik Dönem / Teknik): Aşkınlığın kaybolduğu, tekniğin ön plana çıktığı ve işbirlikçisinin sadece şans/rastlantı (tyche) olduğu mekanik konum.

 

Minimum Biçim / Pozitif Vahiy (Romantik Anlayış): Olayın ve coşkunun tamamen baskın olduğu, tekniğe ve biçimsel kalıplara düşman olan saf esrime konumu.

 

Minimum Biçim / Negatif Vahiy (Çin / Taoist Sanat Anlayışı): Biçimden ziyade duygunun, kavramlara sığmayan "ruh yankısı"nın (Ch'i-yün) ve yaşamın hareketinin (sheng-tung) ön planda olduğu; niyet edilmeden doğan eylemsizlik (Wu-wei) sanatı.

 

Teknik üretimi ile ritüel eyleminin birliği olarak sanatın yapımı: sanatın tarihselliği

Anlamda yaratılan bir biçim (sanat) neden nesneleştirilerek maddeye aktarılır? Eylemden (erlebnis) neden ayinin eylemine (dromenon) geçilir?

 

Nedeni: Varlığın ve onu kuşatan çevrenin (periekon) kutupsallığını nesnel düzlemde tekrarlama arzusudur.

 

Ritüelde: Kutupsallık bir olaya dayanır; simge ancak ilahi olana yeniden açıldığı anda "gerçek" kılınır.

 

Sanatta (Aletheia + Vahiy): Biçim özgündür; iptal edilemez. Sanattaki tekrarlama, anın "bir kez daha" (Nietzsche'nin ebedi dönüşü) yaşanması ve anlamın muhafaza edilmesidir.

 

Ruh bedenden, beden de ruh/varlık zemininden tamamen ayrılamaz.

 

Sanatın en üstün türü olarak şiir sanatları ve bunların sistemi

Sanatlar Sistemi

Plastik ve Heykel (En Yüksek Biçim / En Düşük Olay):

Mekânsallığın maksimum, zamansallığın minimum olduğu; biçimin ve özselliğin zirveye ulaştığı uç nokta.

 

Mimari:

Ritmin mekânsallaştırılması ve görselleştirilmesidir; heykel ile müzik arasında bir köprüdür.

 

Resim:

Sesin ve ışığın mekânsallaştırılması; çizgi, renk ve derinlik aracılığıyla zamanı mekâna taşır.

 

Müzik (En Yüksek Olay / En Düşük Biçim):

Zamanın, ritmin ve hareketin maksimuma çıktığı; maddesi saf zaman olan kozmik/kutsal sanat.

 

Şiir (Merkezdeki Sanat):

Dilin; isim (biçim) ve fiil (olay) karşıtlığını bünyesinde barındıran, tüm sanat kategorilerini kapsayan evrensel merkez.

 

Dram (Tiyatro): Heykel (biçim) ile Müzik (olay) arasındaki çatışmanın sözleştiği, insanlık tarihinin ve sanatsal tarihselliğin doruk noktasıdır.

 

Sözün Yönelimi: Tüm sanatlar kendini ifade edebilmek için "söze" yönelir; ancak söz de insanı aşan o mutlak aşkınlığın (periekon) sınırında "sessizliğe" yönelir.

 

Sanatın Doğası: Sanat durduğu yerde biten bir "son" değil; her eserde doruğa ulaşıp bir sonrakine devreden bitimsiz bir "yoldur".

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder