5 Aralık 2022 Pazartesi

Eric Havelock - Platon'a Önsöz - Özet-Notlar

Eric Havelock - Platon'a Önsöz - Özet-Notlar

Preface to Plato, Grosset & Dunlap, New York, 1967

 


Önsöz

(Sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş)

Erken dönem Yunan uygarlığı, bilgiyi depolamak ve aktarmak için Homeros'tan itibaren sözlü hafızaya güveniyordu. Homeros ile Platon arasında geçen süreçte bilgilerin alfabeyle kaydedilmesiyle birlikte, bilginin ana organı kulak yerine göz olmuştur.

 

Geleneksel felsefe tarihi (Zeller, Burnet vb.), Presokratik düşünürlerin en başından beri modern/kavramsal anlamda "metafizik" ve soyut sistemlerle uğraştığını varsayar.

 

Presokratik filozoflara dair elimizdeki veriler (Theophrastus doksografisi), aslında Aristoteles’in kendi felsefi sistemini ve terminolojisini geriye doğru yansıtmasından ibarettir (Harold Cherniss ve J. B. McDiarmid’in araştırmaları).

Hülasa, geleneksel Presokratik anlatısı tarihsel bir gerçeklikten ziyade "Aristotelesçi bir kurgu"dur.

 

Ksenophanes, Herakleitos ve Parmenides gibi ilk düşünürler henüz "soyut kavramsal terminolojiye" sahip değildiler.

Bu ilk düşünürler hazır bir metafizik sistem kurmuyorlardı; aksine somuttan soyuta geçecek, geleceğin felsefi sistemlerini mümkün kılacak yeni bir sözdağarcığı (vocabulary) ve sözdizimi (syntax) icat etmeye çalışıyorlardı.

 

John Burnet, Julius Stenzel, Bruno Snell ve Kurt von Fritz gibi araştırmacıların çalışmaları; "ruh" (psyche), "bilinç" veya "zaman" gibi kavramların verili olmadığını, dilin aşamalı olarak pekiştirilmesiyle 5. yüzyılın sonlarında biçimlendiğini gösterir. Bir düşünceye sahip olmak için önce onun uygun bağlamdaki kelimesine/terminolojisine sahip olmak gerekir.

 

Yunan zihnindeki dönüşümün asıl motoru iletişim teknolojisindeki (sözlü gelenekten yazılı alfabeye) değişimdir.

 

1. Görüntü - Düşünürler

Platon'un Şiir Üzerine

Platon'un Cumhuriyet (Devlet) adlı çalışması, popüler etiketinin oluşturduğu beklentinin aksine sadece ütopik bir siyaset teorisi makalesi değildir. Metnin yalnızca üçte biri doğrudan devlet adamlığıyla ilgilidir; kalan kısımlar insanlık durumunun çok çeşitli meselelerine ayrılmıştır.

 

Eserin onuncu ve son kitabı siyasetle değil, şiirin doğasının incelenmesiyle açılır. Platon şairi ressamla bir tutarak sanatçının "gerçeklikten iki kez kopmuş bir deneyim versiyonu ürettiğini" savunur. Şiirin ruh üzerindeki etkisini "zihnin sakatlanması" ve "psişik bir zehir" olarak nitelendirir. Homeros'tan Euripides'e kadar büyük Yunan şairlerinin eğitim sisteminin dışında tutulması gerektiğini belirtir.

Platon'un şiire yönelik sert tutumunu hafifletmek isteyen modern yorumcular eseri “ütopya” olarak niteleyerek şairlere karşı bu aşırı tutumu yumuşatmaya çalışırlar. Halbuki Platon şairleri siyasi değil entelektüel bir suçla itham eder.

Sofistlerin şiiri eğitim amaçlı kullanımını da bahane edenler vardır fakat şairlere karşı tutumunda sofistleri müttefik olarak kabul eder.

Platon’un, çağdaşı sayılabilecek drama şairlerini kastederek böyle bir tutum takındığını iddia edenler de vardır ve bu yaklaşım da tutarsıdır; Platon destan, trajedi ve Homeros dahil tüm şairlere karşı keskin ve nettir.

 

Platon’un Cumhuriyet’inde eğitimin iki aşaması tanımlanır:

Temel eğitim (başlangıç ve orta düzey) müfredatında müziğe yer verir. Burada geleneksel şiir müfredatı korunur.

Yüksek eğitim (akademi) müfredatında şiir tamamen dışlanır.

 

Mimesis

Mimesis terimi ilk olarak Üçüncü Kitap'ta betimleyici (düz anlatı) kompozisyona karşı dramatik üslubu tanımlamak için sunulur. Şair bir başkasının şahsında konuştuğunda "sözlü aracısını (lexis) konuşmacıya benzetir."

Platon terimi kullanırken üç farklı durumu birbiriyle örtüştürür: şairin yaratım eylemi, aktörün performansı ve öğrencilikteki öğrenme eylemi. Öğrenci, dersleri özümseyen ve kendisine ustalaşması söyleneni tekrarlayarak "taklit eden" bir çıraktır.

 

Onuncu Kitap'ta mimesis sadece dramatik üslup değil, "bütünüyle şiirsel temsil eylemi" haline gelir. Platon'un Formlar Kuramı çerçevesinde rasyonel ve bilimsel bilginin aksi olan şiirsel mimesis, "karanlıkta mağara duvarında görülen görüntülere benzeyen hayaletlerden oluşan bir gölge gösterisidir." Şiirsel dil, bilincin rasyonel olmayan, patolojik ve dizginsiz duygusal alanına hitap ederek akıl yetisini zayıflatır.

 

Platon şairi estetik ölçütlerle değil, bir bilgi kaynağı ve toplumsal ansiklopedi sunucusu gibi yargılar. Dönemin geleneksel kabulüne göre Homeros, "Hellas'ı insani işleri idare etmek ve orada eğitim vermek amacıyla" eğiten temel kılavuzdur. Platon, bu ansiklopedik iddiayı Formlar Kuramı açısından yetersiz ve yanıltıcı bularak mahkûm eder.

 

Korunmuş İletişim Olarak Şiir

Antik Yunan'da sözlü iletişim yaşamın tüm alanlarına hakimdir. Şiir okumak için değil, dinlemek içindir; halkın şiirle ilişkisi okur ilişkisi değil, "dinleyici" ilişkisidir. Okuryazarlık gelişse bile beşinci yüzyıl boyunca yarı okuryazarlık durumu devam etmiş ve geleneksel sözlü eğitim yöntemleri sürdürülmüştür.

 

Okuryazarlık öncesi veya yarı okuryazar bir toplumda kamusal ve özel hukuk, gelenekler (nomos) ve kişisel davranış kalıpları (ethea) yaşayan anılarda saklanmak zorundadır. Düzyazı aktarımda bozulmayı önleyecek biricik sözel teknoloji, "şeklini koruyacak kadar benzersiz sözel ve ölçü kalıplarında kurnazca düzenlenen ritmik sözcük teknolojisidir."

 

Sözlü geleneğin ezberlenmesi tutkulu bir kişisel katılım ve duygusal özdeşleşme gerektirir. Dinleyici veya oyuncu nesnelliğini tamamen kaybederek karakterle bütünleşir: "Kendinizi Aşil'in durumuna attınız, onun acısıyla ya da öfkesiyle özdeşleştiniz. Siz kendiniz Aşil oldunuz." Platon'un "sözlü ruh hali" olarak adlandırdığı bu durum, nesnel, analitik ve bilimsel rasyonalizmin önündeki en büyük engeldir.

 

Homeros Ansiklopedisi

Modern okuyucu Homeros'u saf bir hikaye anlatıcısı olarak görse da, arkaik Yunan toplumunda destandaki olay örgüsü (masal), aslında toplumsal eğitim materyallerini, yasaları ve gelenekleri taşıyan bir kılıf/araçtır.

Homeros destanlarında anlatısal masal, toplumsal ve teknik bilgileri taşıyan bir edebi araçtır.

Hesiodos'un ifadesiyle şiir "insanların ve ölümsüzlerin adetlerini/yasalarını (nomos ve ethea)" kaydeder.

 

Nomos: Kamusal hukuku, yazısız toplumsal yasaları, gelenekleri ve ortak kuralları temsil eder.

Ethea: Kişisel/ailevi davranış kalıplarını, ahlakı ve insanın yaşadığı yerdeki özel alışkanlıklarını kapsar (Aristoteles'teki "etik" kavramının kökeni).

 

İlyada'nın ilk kitabı incelendiğinde metnin bir kabile ansiklopedisi gibi işlediği görülür: Agamemnon ile Akhilleus arasındaki kavga, ganimetlerin nasıl dağıtılacağını ve geri alınacağını düzenleyen katı geleneksel kurallardan (nomos) kaynaklanır.

Akhilleus'un ordunun ortak ganimetlerinin keyfi olarak toplanamayacağını söylemesi, dönemin hukuki prosedürünün kaydıdır.

Akhilleus'un üzerine yemin ettiği asa, sadece bir tahta parçası değil; yargıçların/kralların elinde tuttuğu hukuki emsal ve otorite sembolüdür. Nestor'un araya girerek "Asayı tutan bir prensin otoritesine saygı duyulmalıdır" demesi, toplumsal yapının istikrarı için gerekli siyasi ilişkilerin formülleştirilmiş ifadesidir.

 

Apollon rahibi Chryses'in kızını kurtarmak için getirdiği fidye, savaş zamanındaki mülkiyet ve esir hukukunun standart uygulamasıdır.

 

Rahibin asası ve çelengi, dini görevlilerin dokunulmazlık teçhizatını tanımlar.

 

Rahip Chryses'in Apollon'a ettiği dua; hitap, tanrının niteliklerini sayma, geçmiş hizmetleri hatırlatma ve talepte bulunma aşamalarıyla standart bir dua/ritüel kalıbı (paradigması) sunar.

 

Etlerin kesilmesi, parçalanması, şişe dizilmesi, pişirilmesi ve sunulması aşamaları (9 satırlık detaylı tanım), sonraki nesillere kılavuzluk eden dini bir kurban/ziyafet rehberidir.

Agamemnon'un Chryseis hakkındaki sözleri; kadınların ev içindeki sorumluluklarını (dokuma, çocuk bakımı, yatak arkadaşlığı) ve bir erkeğin eş/cariye seçerken göz önünde bulundurduğu kriterleri (görünüş, zeka, beceri) tanımlayan toplumsal kodlardır.

 

Olimpos'taki ziyafet sahnesinde tanrıların Zeus gelince ayağa kalkması ve oğlu Hephaistos'un annesi Hera'ya "babayı öfkelendirmeme" öğüdü vermesi; yetişkin çocukların baba karşısındaki ikincil konumunu ve ataerkil aile yapısının normlarını öğretir.

 

Eserde pratik zanaat bilgileri de standart kalıplarla öğretilir. Örneğin, denizcilik operasyonları (geminin denize indirilmesi, kürekçilerin seçimi, yükleme, seyir, demirleme ve karaya çıkma) dört ayrı formülsel pasajda adeta bir ders kitabı ayrıntısıyla aktarılır. Bu gibi teknik süreçlerin aktarımı, hatırda kalmayı kolaylaştıracak biçimde fonetik (ses uyumları) ve ritmik formüllerle (tekerleme üslubuyla) yapılandırılmıştır.

 

Kayıt Olarak Epik ve Anlatı Olarak Epik

Sözlü ozan, "büyük ve mobilyalarla dolu bir evde yürüyen, giderken mobilyalara dokunup onların şeklini ve dokusunu bildiren bir adam" gibidir. Seçtiği anlatı rotası kendi tasarımı olsa da dokunduğu mobilyalar (toplumsal kodlar ve gelenekler) kolektif kültürün malıdır.

 

Milman Parry tarafından analiz edilen ölçülü formül tekniği, öncelikle doğaçlama aracı olarak değil, "bir ezberleme ve kayıt etme aracı" olarak ortaya çıkmıştır. Katı sınırlar içinde sonsuz sözel varyasyon imkanı sunarak geleneksel içeriğin hafızada korunmasını sağlar.

 

Modern Balkan/Doğu Avrupa halk şiiri analojileri yanıltıcıdır. Balkan şarkıcısı merkezileşmiş okuryazar yönetimin yanında sadece bir şovmene dönüşmüştür. Homeros dönemi Yunan destanı ise toplumun yönetim, hukuk, din, teknoloji ve eğitimdeki biricik ve merkezi aygıtıdır.

 

Şiir Üzerine Hesiodos

Şiirin toplumsal düzeni sağlayan, koruyan ve aktaran bir teknoloji olduğunu kavramsal seviyede sezen ilk şair Hesiodos’tur.

 

Hesiodos, Teogoni girişindeki Musalara İlahi bölümünde şairlik mesleğinin ve şiirin toplumsal rolünü kendi öz-farkındalığıyla dile getirir.

 

Alegorik Soykütük ve Şiirin İşlevi

Hesiodos'un mitolojik şemasında Musalar, Hafıza (Mnemosyne) ile Zeus'un kızlarıdır.

 

Hafıza'nın Kızları Olmaları: Şiirin ilham veya kişisel buluştan ziyade ezberleme, kaydetme ve koruma işlevine dayandığını simgeler.

 

Zeus'un Kızları Olmaları: Şiirin içeriğinin Zeus'un yönetimi altında kurulan siyasi, hukuki ve toplumsal düzen olduğunu gösterir.

Sözlü kültürde yazılı kayıt olmadığı için bilginin korunması tamamen ezberleme yeteneğine dayanır. Dolayısıyla Musaların temel görevi yeni bir şey yaratmak değil, mevcut toplumsal birikimi korumak ve hatırlatmaktır.

Musaların babası Zeus’tur. Bu soykütük, şiirsel alanın doğrudan Zeus’un kurduğu siyasi, hukuki ve ahlaki düzenle (nomos ve ethea) ilgili olduğunu gösterir. Musalar şarkı söylerken Zeus’un adaletini, evrensel düzeni ve toplumsal kuralları anarlar.

 

Homeros, olay örgüsü (anlatı) içinde kültürel bilgileri tesadüfi olarak aktarırken; Hesiodos anlatıyı en aza indirerek doğrudan toplumsal aygıtın, tarihin, hukukun ve ahlakın bir envanterini/kataloğunu (kabile ansiklopedisini) sunar.

 

Calliope ve Prensin Müzikal Otoritesi

Dokuzuncu Muse olan Calliope ("Adil ifade"), doğrudan saygı duyulan prenslerle ilişkilendirilir.

Yazılı kanunları olmadığı sözlü iletişim toplumunda prensin siyasi ve hukuki ikna gücü, kararlarını "ölçülü ve kalıplaşmış sözel formüllerle" (yani teknik anlamda müzikal bir biçimde) sunabilme yeteneğine dayanır. Prens ve şair, sözlü geleneğin korunmasında ve yönetim mekanizmasının işlemesinde birbirini tamamlayan rollere sahiptir. Bu çağda sanat ile eylem, şair ile siyasetçi/yönetici iç içedir. Ölçülü dil (ritim ve formül), toplumsal düzenin ve yönetimin temel iletişim aygıtıdır.

 

Helen Zekasının Sözlü Kaynakları

MÖ 1175 civarında Miken uygarlığının çöküşüyle başlayan Yunan Karanlık Çağı, okuryazarlık dışı sözlü bir kültür dönemidir. Bu dönem, Homeros (İlyada ve Odysseia) ile Hesiodos'un (Teogoni ve İşler ve Günler) eserlerinin MÖ 700–650 yılları arasında alfabetik yazıyla kaydedilmesiyle sona ermiştir.

 

Linear B yazısının deşifre edilmesi, Karanlık Çağ'ın ortak konuşma dili aracılığıyla Miken çağına bağlı olduğunu kanıtlamıştır. Ancak Miken hece yazısı, "yalnızca özel olarak eğitilmiş katipler" tarafından kullanılabilen karmaşık bir sistem olduğu için toplumsal hafızanın korunmasında sözlü tekniğin yerini alamamıştır.

Miken zamanlarında yazının kullanımı sözlü tekniğinin yerini alamazdı, çünkü genel toplumsal ihtiyaçlara hizmet edemeyecek kadar özelleşmişti.

 

Miken'in çöküşü sonrası yaşanan göçler ve dağılma sürecinde Yunanlılar, grup bilincini ve geleneksel hukukunu (nomos) korumak için sözlü destan geleneğine sarılmışlardır. Homeros destanları romantik bir nostalji değil, Yunan toplumunun kurumlarını, törelerini ve yaşam tarzını kuşaktan kuşağa aktaran bir "yaşayan kabile ansiklopedisi" ve pan-Helenik bir eğitim (paideia) aracıdır.

Kültürel sürekliliğin temel aracı, sözlü üslubun taze ve ayrıntılı bir şekilde geliştirilmesiyle sağlandı. Böylece sadece kahramanların eylemleri değil, bütün bir yaşam tarzı bir arada tutulacak ve nesiller arasında aktarılabilir hale getirilecekti.

 

Okuryazar olmayan bu toplumda sözlü üslup devletin ve yönetici sınıfın hizmetindeydi. Yargıçlar ve prensler kararlarını destansı üslubun kalıplaşmış formülleriyle veriyorlardı. Solon örneğinde olduğu gibi, ölçülü şiir kompozisyonu bilmek, siyasi etkinliğin temel şartıydı.

 

Yaşayan sözlü hafıza, katı bir tarihsel kronoloji tutmak yerine geçmiş ile şimdiyi iç içe geçirir. Güncel yaşam için alakasız hale gelen detaylar elenir veya yeni tecrübelerle yeniden şekillendirilir. Örneğin İlyada'daki Gemiler Kataloğu, Miken dönemi askeri toplanma emrinden Ege denizcilik rehberine dönüşmüştür.

 

Homerosvari Zihin Durumu

Modern kültürün aksine, okuryazar olmayan Yunan toplumunda şiir ile günlük dil arasında bir ayrım bulunmuyordu. Toplumun bütün kültürel hafızası ve düşünce kalıpları şiirselleştirilmişti.

Halkın tüm hafızasının şiirselleştirilmesi, onların gündelik konuşmada kendilerini ifade etme biçimleri üzerinde sürekli bir kontrol sağlıyordu.

 

Alfabe icat edilse de okuryazarlığın kitleselleşmesi yavaş gerçekleşmiş; Euripides dönemine kadar metinler sessiz okunmak için değil, kulakla dinlenmek ve topluluk önünde icra edilmek için kaleme alınmıştır. Şiir, kişisel bir sanat formu değil, toplumsal düzeni ve verimliliği sağlayan bir zorunluluktu. Bu yüzden şair, sadece bir "sanatçı" değil; kültürün, yönetimin ve eğitimin temel aktarıcısıdır.

 

Miken (Knossos/Pylos) tabletlerindeki talimatlarda, Ugarit ve Asur kraliyet yazışmalarında görülen kalıplaşmış, ritmik ve halka yapılı anlatımlar; yazının bir "düzyazı aracı" olmaktan çok, zaten kulak ve hafıza için ritmik tasarlanmış sözlü ifadeleri kâğıda/kil tabletlere dökme aracı olduğunu gösterir.

 

Çanakkale 1915

Gelibolu'da ölülerin gömülmesi için yapılan ateşkeste, Britanyalı okuryazar subayların kısa ve düz ifade kalıplarına karşılık, yarı-okuryazar Türk askerlerinin gündelik ilişkileri dahi atasözü ve ritmik ifade kalıplarıyla idare etmesi kriz ve baskı anlarında sözlü/yarı-sözlü kültürün kalıplaşmış ve korunan dile nasıl başvurduğunu kanıtlar (Siperlerden ayrılan düşman askerlerine Türkler, "Gülümseyerek gidersin, gülümseyerek tekrar gelirsin" sözleriyle mukabele etmişler, kaynak; Alan Moorehead, Gelibolu).

Lawrence’ın Arabistan'da gözlemlediği, Arapların askeri sevkiyat ve birlik organizasyonlarında doğaçlama şiirsel ritimleri kullanması; süslü bir romantizm değil, okuma yazması olmayan bir toplumda askeri disiplin ve yönetimi sağlayan işlevsel bir zorunluluktur.

 

Sözlü gelenekte üstün bir hafıza ve sözel ritim duygusu doğrudan güç ve zekayla eşdeğer görülmüştür. Okuryazar olmama durumu bir eksiklik değil, Yunan dehasının olgunlaşması için zorunlu bir ortamdı.

Yunan okuryazarlığının gelişimiyle (M.Ö. 4. yüzyıla doğru alfabenin yaygınlaşması) birlikte şiirin bu "saklama ve yönetim" işlevi geçerliliğini yitirmiştir.

Platon'un şairlere ve şiirsel geleneksel eğitime saldırmasının arkasındaki gerçek sebep estetik değil, sosyo-politik ve psikolojiktir: Platon, sözlü şiir geleneğinin Yunan zihni üzerindeki bu kapsayıcı, kabilevi ve analitik düşünmeyi engelleyen hegemonyasını yıkmaya çalışmaktadır.

 

Şiirsel Performansın Psikolojisi

Ozan (şair), kabile ansiklopedisini aktarabilmek için dinleyicilerin kişisel hafızalarını ve duygularını kontrol altına almak zorundaydı. Okuryazar insanın yalnız ezber yapmasının aksine, sözlü ezberleme dinleyicinin ozanın büyüsüne ve hipnozuna teslim olmasıyla gerçekleşirdi.

 

Sözlü ezberleme; ölçü (daktilik heksametre), melodi (lir) ve dans gibi tüm sinir sistemini ve bedensel motor refleksleri harekete geçiren ritmik kalıplarla sağlanıyordu. Gırtlak, dil, kulak ve uzuvların paralel ritmik hareketleri zihnin ezberleme yükünü hafifletiyordu. Adeta tüm sinir sistemi ezberleme görevine ayarlanmıştır.

 

Ritmik hareketlerin otomatizmi, kişiliğin bilinçdışı katmanlarında şehvet ve erotik duyguları serbest bırakarak beden ve zihindeki korku, kaygı ve kederi yatıştırıyordu. Hesiodos'un İlham Perilerini (Musaları) anlatırken vurguladığı gibi şiir icrası dinleyicilere haz verir ve kederi unuttururdu.

 

Platon'un eleştirdiği mimesis kavramı, basit bir "taklit" değil; icracı ve dinleyicinin kahramanların eylemleriyle ve gelenekle tam bir psikolojik özdeşleşme kurması ve bunu tüm beden refleksleriyle yeniden canlandırmasıdır.

 

Şiirselleştirilmiş İfadenin İçeriği ve Niteliği

Sözlü ezberleme psikolojisi gereği, şiirsel içerik soyut kavramlardan veya ilkelerden değil, somut eylemlerden ve bu eylemleri gerçekleştiren siyasi kahramanlardan oluşmak zorundaydı.

Korunmuş destan bu nedenle kişisel olmayan olgularla değil, yalnızca insanlarla ilgilenebilir.

 

Doğal olaylar, tarihsel nedenler ve soyut güçler doğrudan ifade edilemediği için, insan gibi davranan failler (tanrılar) aracılığıyla kişileştirilerek eyleme dönüştürülmüştür. Örneğin ordudaki veba veya iki liderin kavgası, Apollon'un öfkesi ve eylemi şeklinde anlatılır.

İnsan dışı tüm fenomenlerin metafor yoluyla bir dizi eyleme dönüştürülmesi gerekir ve bunu başarmanın en yaygın yolu, onları özellikle göze çarpan faillerin, yani tanrıların eylemleri ve kararları olarak temsil etmektir.

 

Sözlü gelenekteki bilgi, soyut mantıksal sistemler yerine parataktik (birbiri arkasına eklenen "ve sonra" mantığıyla dizilen) canlı görsel imgeler serisi olarak hatırlanır. Zamansız evrensel yargılar ("üçgenin iç açıları iki dik açıya eşittir") sözlü dilde ifade edilemez.

 

Didaktik ve ansiklopedik bilgiler (örneğin denizcilik talimatları, toplanma listeleri), anlatının belirli epizodik durumları içine gizlenerek hatırlanabilir kılınmıştır. İlyada'daki Gemiler Kataloğu bunun belirgin örneğidir.

 

2. Platonizmin Gerekliliği

Psike veya Bilenin Bilinenden Ayrılması

"Psyche" (Özerk Ruh/Öz-Bilinç)

MÖ 5. yüzyılın sonlarında Sokrates, Herakleitos ve Demokritos ile birlikte Yunan zihninde psyche (düşünen, ahlaki kararlar alan özerk ruh) ve benlik anlayışı keşfedilmiştir. İnsanın kendisini şiirsel geleneğin hipnotik büyüsünden ayırması mümkün hale gelmiştir.

 

Platon Devlet diyalogunda, şiirsel mimesis'in (özdeşleşme) öğrencinin kişiliğini böldüğünü ve rasyonel aklın özerkliğini engellediğini savunur. Zihin, kendisini sürekli başkalarının eylemleriyle özdeşleştirmek yerine, hesaplayıcı akıl vasıtasıyla kendi içsel düzenini ve adaletini kurmalıdır.

 

Zihni şiirsel uykudan ve hipnotik trans halinden uyandırmak için diyalektik soru-cevap yöntemi ("Ne demek istiyorsun? Bunu alternatif sözcüklerle tekrar söyle") ve aritmetik/sayısal hesaplama eğitimi geliştirilmiştir. Diyalektik soru, şiirsel formülün yarattığı hazzı bozarak konuşmacıyı soyut ve hesaplamalı düşünmeye zorlar. Aritmetik ise duyusal imgelerle özdeşleşmek yerine nesnel oranlar kurarak düşünen benliği bilinen nesneden ayırır.

Diyalektik, bilinci rüya dilinden uyandıran ve onu soyut düşünmeye teşvik eden bir silahtı.

 

Nesne Olarak Bilinenin Tanınması

Özerk kişilik ve kendini tanıma kavramı soyut bir keşif olmayıp, Herakleitos'tan Platon'a kadar olan dönemde Yunan düşünürü için kişisel ve samimi bir iç gözlem süreciydi.

 

Yunan halkının doğaya ve dış çevreye duyduğu derin saygı, tam bir öznelcilik felsefesi geliştirmelerine engel olmuştur. Bu tutum plastik sanatlarda da kendini göstermiş; sanatçı kendi dışındaki gerçeklikleri görüp onları taklit etmeye çalışmıştır.

 

Düşüncede benliğin varlığı netleştikçe, benliği ben olmayanla ilişkilendirme çabası doğmuştur.

Öznenin varlığı Yunan için nesnenin varlığının habercisi olmuştur.

 

Platon Cumhuriyet’in 4. kitabında ruhtaki içsel inancın adaletini öne sürerken, 7. Kitapta zihnin ustalaşması için kendi dışında verilere ve bir düşünme nesnesine ihtiyaç duyduğunu kavrar. Adaletin kalıpları insanın ötesinde, kozmosun yapısında mevcuttur.

 

Yunan eğitiminde kendini şiirle özdeşleştirmek eski bir alışkanlıktı ve ezberleme, kabilenin geleneklerini, kamu ve özel hukukunu korumanın temel aracıydı.

Şiirsel yapıdan ayrılmak zorunluydu; çünkü şiirsel metinler kendini tanımlama mekanizmasını, büyünün büyüsünü, hipnotize eden ilacı sağlıyordu.

Şiirin dili soğukkanlı ve sakin bir düşünceye uygun hale getirilmelidir.

 

Ezber kültüründe hukuk sadece eylemler ve olaylar içinde hafızada yaşayabiliyordu. Yasanın bilinebilmesi için anlatıdaki yer, zaman ve durum eklerinden sıyrılması, "yasanın kendisinin" soyutlanması gerekir.

 

Hikâyeden izole edilen nesneye Yunancada "kendinde (şey)", Latince karşılığıyla kendisi için (Katha Auto) denir. Platon'un metinleri adil bir eyleme değil "bizzat adaletin kendisine", kahramanların yataklarına değil "yatak fikri üzerine kendisi için" odaklanır.

 

Soyutlama eylemi, farklı anlatı bağlamlarına dağılmış benzer örneklerin toplanması, ortak faktörlerin bulunması ve "çoğun" bir "bir" haline getirilmesidir.

 

Şiirsel dil eylemlere ve zaman kipindeki fiillere (oluş) dayanırken; soyutlanan ilke ve yasalar zamandan arınmış analitik ifadelere ("varlık" / "olan") dayanır.

 

Somut durumdan kopan soyut nesne renk, biçim ve duyusal nüanslarını kaybederek "görünmeyen" bir nitelik kazanır.

 

İzole edilmiş özler, mantık ilişkisi içinde hiyerarşik bir sistem ve bütünlüklü bir bilgi dünyası (noetos topos) oluştururlar.

 

Cumhuriyet 2. Kitapta Glaucon ve Adimantus, Sokrates'ten adaleti sosyal prestij ve Ödüllerinden soyutlayarak "hem kendisi hem de sonuçları açısından" ve "kendi adına" (kendisi için) tanımlamasını isterler.

 

Musaeus, Orpheus, Homeros ve Hesiodos gibi şairlerin temsil ettiği geleneksel ahlak eğitimi, erdemi kendisi için değil sadece getirdiği unvan ve ödüller için övmüştür.

 

5. Kitapta siyasi gücün aydınlara verilmesi talebinin ardından Platon bilme yetisini (gnosis / dianoia) tanımlar. Bu yeti, uygulamalarından soyutlanmış güzel kendisi için, adil kendisi için, çift ve yarı kendisi için gibi nesnelere yönelir.

 

Platon görünür dünya ile anlaşılır kavramsal dünyayı ayırır; ruhun oluş dünyasından varlık dünyasına dönüştürülmesi gerektiğini vurgular.

 

Görüş Olarak Şiir

Yunan kültürünün sözlü olduğu dönemde şairin temel işlevi toplumsal yasaları, gelenekleri ve teknolojiyi içeren kültürel birikimi (ethos) tekrarlamak ve aktarmaktı. Eğitim, öğrencinin duyduğu şiirle psikolojik olarak özdeşleşmesi üzerine kuruluydu.

 

Platonculuk, özerk düşünen bir "özne" ile tamamen soyut olan bir "bilgi nesnesi" alanını doğrulamayı amaçlar. Bu hedefler doğrudan şiirsel deneyimden kopma ihtiyacından doğmuştur.

 

Platon felsefi olmayan zihinsel durumu doksa (görüş) olarak adlandırır. Görüş, dili mantıksız kullanan ve vizyonu fiziksel dışsallıklara sabitlenmiş deneyim düzeyidir.

 

Şiirsel gelenek zamana bağlı bir anlatı sözdizimine (mythos) dayanırken; felsefi bilgi zamansız analitik ifadelere (logos) dayanır.

 

7. Kitapta müzik eğitimi, bilimi aktarmayıp sadece uyum ve ritim yoluyla alışkanlık kalıplarını eğittiği için reddedilir.

Müzik alışkanlık kalıplarını eğitir ve armoni ve ritmi kullanarak uyumlu ve ritmik bir durum aktarır. Bilimi aktarmaz.

 

Şair, eyleme dahil olan insanları ve onların olaylar karşısındaki anlık reflekslerini taklit eder (mimesis).

 

Şiirsel mimesis, Çizgi Benzetmesi'nin en alt bölümüne denk gelir; nesnelerin sadece tek bir yönünü veya yüzeydeki renklerini yansıtan aynadaki hayalet bir görünümdür. Platon şairin işlevini "bir erdem hayaletinin taklidi" olarak özetler.

 

Duyusal ve şiirsel raporlar çelişkilidir (aynı nesne hem büyük hem küçük görünebilir). Ruhtaki hesap ve ölçüm unsuru (phronesis) çelişkileri düzeltirken, taklitçi şiir akıl yürütmeye yabancı duygusal parçaya başvurur.

 

5. Kitapta görünümlere, seslere ve renklere hayran olan görüş sevenler (philodoxoi) ile soyut nesneleri kucaklayan filozoflar (philosophoi) birbirine zıt konuma yerleştirilir.

 

"Görenler" ve tiyatro müdavimleri, soyutlanmış nesneyi reddeden ve deneyimleri çelişkilerle dolu olan halk kitlesini temsil eder. Şiirsel performans sırasında kurulan büyüleyici bağ bir rüya durumuna benzetilir.

 

7. Kitapta parmaklar örneği üzerinden, duyarlılığın (aisthesis) çelişkili raporlar verdiği, aklın ise hesaplama yoluyla nesneleri ayırıp "varlığa" ulaştığı açıklanır.

 

Doksa terimi, hem öznenin zihnindeki kişisel izlenimi hem de dışarıya bıraktığı imajı kapsayarak özne ile nesnenin özdeşleşme anındaki kaynaşmasını tanımlar.

 

Formlar Teorisinin Kökeni

Formlar Teorisinin asıl temeli, teknik bir felsefe teriminden ziyade Yunan dilinde yinelenen "kendi başına kendisi" (kendisi için) deyimidir.

 

Platonculuğun temel çağrısı, tekil örnekleri destansı anlatı bağlamından çıkararak yalıtılmış zihinsel varlıklar ve soyut bir dil kullanmaktır.

 

Platon'un metin boyunca soyutladığı unsurlar şunlardır:

Ahlaki değerler ve ilkeler (iyilik, adalet, kötülük, haksızlık).

Matematiksel ve oransal kategoriler (tek, çift, bir, iki kat, yarım).

Geometrik şekiller ve ilkeler (kare, köşegen, açılar).

Fiziksel nitelikler ve koordinatlar (büyüklük, küçüklük, sert, yumuşak, ağır, hafif, hız, yavaşlık).

 

7. Kitapta aritmetikten harmoniğe kadar sıralanan bilimler kapalı konular değildir; amaç zihni oluş dünyasından varlık dünyasına sürüklemektir.

Astronomi dahi görünür gök cisimlerini değil, görünmez hız ve hareketi yöneten zamansız yasaları incelemelidir.

 

Platon, soyutlamaları zihinsel bir yapı veya insan icadı olarak göstermemek için "kavram" kelimesinden kaçınmıştır.

Ahlak ilkelerinin (adalet, iyilik) insan aklının esnek icatları olmadığını, zihinden bağımsız, sabit ve otoriter bir varlığa sahip olduğunu vurgulamak istemiştir. Bu nedenle formlar aklın yaratımı değildir.

 

Fiziksel çevreye dair akli kategorilerin de insanın keyfi kolaylıkları olmayıp kozmik yapının kendisini temsil ettiğine inanılmıştır.

"Form" (eidos / idea) sözcüğünün kökeni "bakmak" ve dış görünüşle ilgili olduğundan, soyut nesneleri zihinde yeniden görselleştirme riski taşır.

 

İnsanların Formları "taklit ettiği" (mimesis) fikri, Sokratik aktif araştırma çabasının yerine pasif bir alıcılığı riske atabilir.

 

10. Kitaptaki ideal "Yatak" Formu örneği, soyutlama çabasını minimuma indiren ve visual/geometrik kopyalamaya dayanan kısıtlı bir retorik örnektir.

 

Görsel metaforlara aşırı dayanılması, Platon'un Timaeus diyalogunda diyalektiğin yerini bir tür mistik ve görsel kozmoloji vizyonuna bırakmasına yol açmıştır.

 

En Yüce Müzik Felsefedir

Yunan eğitimi (Paideia) üzerinde eski Homerosçu şiirsel sanatçı ile yeni Platoncu entelektüel arasında tarihsel bir yarış yaşanmıştır.

 

Cumhuriyet 10. Kitapta Platon bu mücadeleyi "Felsefe ile şiir arasında çok eskilere dayanan bir çekişme olduğunu..." sözleriyle aktarır.

 

Ksenophanes, Herakleitos, Parmenides, Empedokles, Anaksagoras ve Demokritos gibi Sokrates öncesi düşünürler, halkın ve şairlerin doksa zihniyetine saldırmışlardır.

 

Amaçları anlatı olaylarının yerine beden, uzay, madde, hareket, oluş, varlık, bir ve çok gibi evrensel kategorileri koyan felsefi bir sözdizimi ve kelime dağarcığı oluşturmaktı.

 

Philosophos (filozof) sözcüğü 5. yüzyılın sonlarında görünmeye başlamış; Platon ile birlikte somut deneyimi soyut kategorilerle yeniden düzenleyen "entelektüel" tipini tanımlamıştır.

 

Sophia sözcüğü önceleri zanaatkarın veya ozanın teknik/iletişim becerisi (know-how) anlamına gelirken; zamanla soyut düşünce ve konuşma becerisine evrilmiştir.

 

Sözlü kültür bilginin kafada tutulması için ritim, beden refleksleri ve anlatı dizisine muhtaçtı. MÖ 8. yüzyılda alfabenin icadı bilginin pasif olarak saklanmasını sağladı.

 

Hesiodos, Teogoni eserinde fiziksel çevreyi, İşler ve Günler eserinde ahlaki çevreyi anlatı akışından soyutlayarak kataloglar ve proto-kategoriler (örneğin iki tür Kavga ayrımı, insan tipleri) halinde düzenleyen ilk büyük adımı atmıştır.

 

Sofistler ve Sokrates, soyutlama yöntemini çevre yerine insan davranışlarına, siyasete ve etiğe uygulayarak Hak, İyi, Faydalı, Doğal ve Gelenek gibi kavramları söylemin merkezine yerleştirmişlerdir.

Sokrates'in hapishanedeyken söylediği ve Savunma metninde de yer alan bu ilke, geleneksel şiirsel eğitimin yerini ruhu mükemmelleştiren soyut analizin alması gerektiğini vurgular. Sokrates yurttaşlarına "Neden düşünmeye odaklanmıyorsunuz ve onu, gerçeği ve düşüncenizi ruh mümkün olduğu kadar mükemmel hale getirmek için?" diye seslenir.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder