7 Ekim 2019 Pazartesi

Öğretmen Duyşen


Cengiz Aytmatov - Öğretmen Duyşen

Penceremi ardına kadar açıyorum.
Yapacağım resmin sadece içimde kalacağını sanırım hep.

Bizim Kurkuru köyü, dağların eteğinde, yarlardan gelen bir sürü küçük derenin suladığı bir düzlüktedir.

Köyün arkasındaki tepede, iki tane uzun kavak ağacı vardır.

Köylüler, kavakların bulunduğu o tepeye Duyşen'in Okulu derlerdi.

…köyün ihtiyarlarına Duyşen'in kim olduğunu sordum.

Hala yaşıyor. Eskiden Komsomol üyesiydi.

Yıllar sonra, Duyşen'in köyün postacısı olduğunu söyledi biri.

Kolhozdakiler, kendi elleriyle kurdukları yeni okulun açılış törenine çağırıyorlardı beni.
Söylediklerine göre, üniversitede öğretim üyesi bulunan Altınay Süleymanova'yı da çağırmışlar.

Köyün delikanlılarından biri gelip bir tomar telgraf verdi başöğretmene.
Bu telgrafları ihtiyar Duyşen mi getirdi? Diye sordu.
Evet.

Duyşen'i çağırmak için dışarı çıktı delikanlı.

Savaştan sonra, hastaneden çıkınca Ukrayna'da kaldı bir süre. Kurkuru'ya beş yıl önce döndü. Burada ölmek istiyormuş. Tek başına yaşıyor; hiç evlenmemiş...

Ben de Altınay'la birlikte istasyona gittim.
Niye bu kadar acele etti, diye düşünüyordum.
…bir şey söylemeden Moskova'ya gitti.
Şehre dönüşümden birkaç gün sonra, Altınay'dan bir mektup aldım.

Yazdıklarımı ne kadar çok insan okursa, içim o kadar rahatlayacak.
1924 yılıydı. Evet, 1924'dü...
Okul nedir, kimse bilmiyordu köyde.
Duyşen: Beni buraya Komsomol gönderdi. Çocuklarınıza okuma yazma öğreteyim diye.

Dur, o kadar acele etme delikanlı, dedi. Önce söyle bakalım: okulu ne yapacağız biz?
Çocuklarınızın okula gitmesini istemiyor musunuz?

Yapılacak bir işimiz var, Altınay, dedi. Bu fidanları senin için getirdim. Şimdi onları birlikte dikeceğiz. Onlar büyüyüp güçlendikçe sen de büyüyüp güçlenecek, dünyanın en iyi kadını olacaksın.

Kapı büyük bir hızla açıldı. Eşikte teyzem duruyordu.
Kızımı evlendireceğim. Gel buraya, piç!

Ağzımı tıkayıp bir eyerin üstüne attılar beni.

Kötü ruhun Tanrı'nın laneti altında inlesin, teyze! Gözyaşlarımda, kanımda boğulsun! O gece kızlığımı elimden aldılar. On beş yaşındaydım daha. Bunu yapan adamın çocuklarından da küçüktüm. Üçüncü gece, kaçmayı aklıma koydum.

Orospunun biriydim artık. Ah, nasıl tiksiniyorum bu kelimeden!

Üç atlı gördüm
İçlerinden biri Duyşen'di; ötekiler ise kırmızı üniformalı iki jandarmaydı.

Bu kızı ezilmiş, çiğnenmiş bir ot gibi mi görüyorsun? diye bağırdı. Onun hayatını mahvettiğini mi sanıyorsun? Hayır, korkak köpek, mahvetmedin. Senin günün geçti; gün onun günü!

Sana kötülük ettim, seni koruyamadım, Altınay, dedi. Bağışla beni.
Elimi tutup yanağına bastırdı.
Sen bağışlasan bile ben kendimi bağışlamayacağım.

İki gün sonra, Duyşen istasyona götürdü beni. Başıma gelenlerden sonra artık köyde kalmak istemiyordum.

Biraz sonra gideceksin, dedi Duyşen. Mutlu ol, Altınay. Çalış, çok çalış. Önemli olan çalışmaktır.
Konuşamıyordum; yaşlar tıkamıştı beni.

Seninle diktiğimiz o kavaklar var ya, onlara kendi ellerimle bakacağım. Önemli bir insan olarak köye döndüğünde o kavakların ne kadar güzel olduklarını göreceksin.

Geride kalınca daha da hızlandı.
Altınay! diye bağırdı.
Sesinde öyle bir acelecilik vardı ki, söylemek istediği çok önemli bir şeyi ansızın hatırlamış gibiydi. Geç kalmıştı artık; geç kaldığını kendi de biliyordu. Çok derinlerden, içinin derinliklerinden kopup gelen o ses hala kulaklarımdadır.

Hoşça kal, öğretmenim; hoşça kal ilkokulum, çocukluğum; ilk sevgim, hoşça kal...

Moskova'ya gönderdiler beni.
O uzun öğrencilik yıllarında ne güçlükler çıktı karşıma...

Ortaokuldayken, Duyşen'e bir mektup yazmış, onu sevdiğimi, beklediğimi bildirmiştim. Cevap vermedi. Ben de bir daha yazmadım.

İlk derecemi Moskova'da, tezimi verdikten sonra aldım.
Sonra savaş patladı.

O yıl, güz aylarından birinde, Frunze'ye giderken Duyşen'den ayrıldığım küçük istasyonda indim.

Hayatımda ilk kez kendi adıyla seslendim ona; öğretmenim demedim. Duyşen, diye fısıldadım. Benim için yaptıklarına teşekkür ederim, Duyşen!

Duyşen'i de tanır mısınız? Eskiden öğretmenlik ederdi.
Duyşen mi? Askere gitti... Onu askerlik şubesine ben götürdüm.
Bu arabayla. Beni orada bırakmasını söyledim genç arabacıya.

Arabadan inince tepeye, kavakların yanına tırmandım.

Uzun zaman kaldım orada; sararan yaprakların hışırtısını dinledim.

1946 güzünün sonlarında, bilimsel bir görevle Tomsk Üniversitesi'ne gönderildim. Sibirya'yı ilk geçişimdi.

Novosibirsk'i geçince, tren bir makas başında durdu.
Hareket ettik, makasçının küçük kulübesinin önünden geçiyorduk ki, ansızın irkildim. Az kalsın bayılacaktım. Yüzümü pencereye dayadım. Duyşen'i görmüştüm, oradaydı!

Sesimin olanca gücüyle: Durun! diye bağırdım.

Treni boydan boya geçtim. Duyşen de bana doğru koşuyordu artık. Duyşen! Öğretmenim! diye bağırdım.

Bir şey mi oldu kardeş? diye sordu. Yanılıyorsunuz. Ben makasçıyım. Adım Beynu.
Beynu mu?
Acıdan, umutsuzluktan, utançtan bağırmamak için dişlerimi sıktım.
Ne yapmıştım? Ellerimle yüzümü kapayıp başımı önüme eğdim. Yer yarılsaydı da içine girseydim keşke!

Sonraları evlendim. Kocam iyi bir insan. Çocuklarımız, mutlu bir yuvamız var.

Kurkuru'ya son gelişimde bunları düşündüm.

Ansızın gitmem sizi şaşırtmıştır tabii. Bunları oradakilere anlatamaz mıydım diyeceksiniz. Anlatamazdım. Kendimden öyle utanıyordum ki, bir an önce gitmeye karar verdim. Duyşen'i göremeyeceğimi, onun gözlerinin içine bakamayacağımı biliyordum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder