26 Ekim 2019 Cumartesi

Utanç


J. M. Coetzee - Utanç

O yaşta bir erkek için -elli iki yaşında, boşanmış­ cinsellik sorununu oldukça iyi çözümlediğine inanıyor.

Sevgi, aşk olmayabilir ama en azından aşkın yakınıdır.

Sağlığı yerinde, zihni berrak. Mesleği, bilimadamlığı ya da eskiden bilimadamıydı ve bu meslek hala -arada kesintiye uğrasa da- onun ruhunu elinde tutuyor.

İnsan ancak ölünce mutlu sayılır.

İnsan toplumu düşüncelerimizi, duygularımızı ve amaçlarımızı birbirimize iletebilmemiz için dili yaratmıştır.
Kendi görüşü ise ki, bunu açığa vurmuyor.

Bir cumartesi sabahı, her şey değişir.
Soraya bu, yanılmıyor, iki yanında da iki çocuk, iki oğlan çocuğu.
Mutlaka onun çocukları.

Kendisinin oğlu yok. Çocukluğu, kadınlarla dolu bir ailede geçmişti. Annesi, teyzeleri, kız kardeşleri birer birer ölünce onların yerini metresler, eşler ve bir kız evlat almıştı.

Bir kadına belli bir biçimde, belli bir amaçla bakınca kadın, onun bakışına karşılık verirdi; hiç şaşmazdı.
Sonra, günün birinde bütün bunlar sona ermişti. Hiçbir uyanda bulunmadan, bütün gücü silinip gitmişti.

Soraya'yla Discreet Escorts'un ön ofisinin arkasındaki loş, küçük bir bekleme odasında tanıştı.

Başından beri tatmin edici bir ilişkiydi, tam istediği gibiydi.

David'in nicedir kendini hazırladığı haberi veriyor Soraya: "Annem hasta. Ona bakmak için bir süre işe ara vereceğim. Gelecek hafta gelemeyeceğim."

Birkaç gün bekliyor, sonra ajansı arıyor. Soraya mı? Saraya bizden ayrıldı, diyor adam. Hayır, onunla görüşmenizi sağlayamayız, bu kurallarımıza aykırı.

Soraya var hala. O defteri kapatması gerek. Bunu yapacağına, onun izini bulması için bir dedektif tutuyor. Birkaç gün içinde onun gerçek adını, adresini, telefon numarasını öğreniyor.

"Kim olduğunuzu bilmiyorum," diyor kadın. "Beni kendi evimde taciz ediyorsunuz. Buraya bir daha asla telefon etmemenizi istiyorum sizden, asla!"

Telefonu kapatıyor. Soraya'nın hiç görmediği kocasına duyduğu kıskançlığın gölgesi üzerinden geçiyor (s. 20).

Üniversitenin kitaplığında daha çok zaman geçiriyor artık.
Bir cuma akşamı, üniversitenin eski bahçelerinin içinden geçen uzun yoldan eve dönerken, öğrencilerinden birinin önde yürüdüğünü görüyor.
Melanie lsaacs.
David, kıza hafifçe tutulmuş.

David'in kendisinde gözü olduğunu biliyor mu kız? Biliyordur. Kadınlar sezer böyle bir şeyi, arzulu bakışların ağırlığını.

"Evim yakın. Bir içki içmeye gelir misin?"
Duraklıyor kız, tetikte. "Tamam. Ama yedi buçukta eve dönmüş olmam gerek."

…eve getirdiği bu kız kendinden otuz yaş küçük olmakla kalmıyor, bir öğrenci o, onun öğrencisi, onun sorumluluğunda.

"Evli misiniz?"
“Evliydim. İki kez evlendim. Ama şimdi değilim.” Artık önüme çıkanla idare ediyorum, demiyor. Şimdi fahişelerle idare ediyorum, demiyor.

"Burada kal. Bu geceyi benimle geçir."
Melanie kahve fincanının üzerinden gözünü kırpmadan bakıyor adama. "Neden?"
"Çünkü kalmalısın."
"Neden kalmalıyım?"

"Neden mi? Çünkü bir kadının güzelliği yalnızca onun malı değildir. Onun dünyaya sunduğu cömertliğin bir parçasıdır. Bunu paylaşması gerekir."

Tatlı sözler. Baştan çıkarma kadar beylik. Ama o anda bu sözlere inanıyor David. Melanie, kendi kendinin sahibi olmamalı. Güzelliği yalnızca kendine ait olmamalı (s. 27).

Bu noktada bu işe bir son vermeliydi David. Ama vermiyor.
…kampüse gidiyor, bölüm ofisine giriyor. Dosya dolabından Melanie Isaacs'ın kayıt dosyasını çıkartıyor, kişisel bilgilerini not ediyor.

Kızı kendi evine götürüyor. Oturma odasının zemininde, pencerelere vuran yağmur sesinin eşliğinde, onunla sevişiyor.

Ertesi sabah uyandığında David kendini çok iyi hissediyor ve bu duygusu uzunca bir süre kalıyor. Melanie derse gelmiyor.

Bir çocuk, diye düşünüyor David. Bir çocuktan başka bir şey değil! Ne yapıyorum ben? Yine de yüreği arzuyla titriyor.

Mont Blanc'ın doruğunu gördük önce, apaçık,
Ve kederlendik, gözümüzde ruhsuz bir imge var diye,
Bir daha asla gelemeyecek,
Canlı bir düşünceyi gasp eden.

Ertesi gün öğleden sonra saat dörtte Melanie'nin evinde.
Gelmeden önce Melanie'yi aramamıştı; evine zorla giren bu davetsiz konuğa karşı koyamayacak kadar şaşırıyor kız.
"Hayır, şimdi olmaz!" diyor kız, kurtulmaya çalışarak. "Kuzenim az sonra döner!"

Melanie karşı koymuyor. Yalnızca kendini geri çekiyor…
Tecavüz değil, tam olarak değil, ancak yine de arzulanmayan bir şey, hiç mi hiç arzulanmayan bir şey.

Ertesi gün Melanie derse gelmiyor.
Dersten sonra sınıf defterini doldururken kızı geldi olarak işaretliyor ve not olarak yetmiş veriyor.
Bir sonraki hafta da görünmüyor Melanie. David ara sıra ona telefon ediyor ama yanıt alamıyor. Sonra, Pazar günü gece yarısı kapı çalınıyor. Gelen Melanie.
"Bu gece burada kalabilir miyim?"
Eskiden kızının kaldığı odada Melanie'ye yatak hazırlıyor, iyi geceler, diyerek öpüyor ve onu yalnız bırakıyor.

"Bir süre burada kalabilir miyim?"
Üniversitenin bahçesinde ilk adımı attığında, bu işin kısa bir kaçamak, gelip geçici bir şey olacağını düşünmüştü David. Şimdiyse kız onun evindeydi, bir sürü karmaşaya neden olacağı da belliydi.
"Elbette kalabilirsin," diye mırıldanıyor (s. 38).

"Sık sık yapar mısın bunu?" diye soruyor kız, daha
"Neyi?"
"Öğrencilerinle yatar mısın?”

Aynı gün öğleden sonra, ofisinin kapısı vuruluyor, daha önce hiç görmediği genç bir adam giriyor içeri.
"Demek profesör sensin," diyor. "Profesör David. Melanie, senden söz etti bana."
"Demek öyle. Peki ne dedi?"
"Onu becerdiğini."

"Hoşçakal Profesör Chips! Gör bakalım neler olacak!" Çıkıp gidiyor.

O gece geç saatlere kadar oturup Melanie'yi beklediyse de kız gelmiyor. Onun yerine, sokakta park etmiş olduğu otomobiline saldırıyorlar.

Melanie'ye sesleniyor: "Melanie, seninle konuşabilir miyim?"
Ofisime gidelim mi?"' diyor, bunun yerine.
Çocuk da peşlerinde.

"Sen herkesten kopardın beni," demek istiyor gibi. "Sırrını taşımaya zorladın beni. Ben artık yalnızca bir öğrenci değilim. Benimle nasıl böyle konuşabilirsin?"

Melanie, pazartesi günü sınava gelmiyor. Bunun yerine David, posta kutusunda bir kâğıt buluyor, Melanie'nin dersi bıraktığını bildiren resmi bir not…

Bir saat kadar sonra ofisine bir telefon geliyor.
“Adım Isaacs, George'dan arıyorum. Kızım sizin öğrenciniz, biliyorsunuz, Melanie."
“Melanie şimdiye kadar çok iyi bir öğrenciydi. Şimdi de kalkmış, okulu bırakacağını söylüyor. (…) Ama siz onunla konuşursanız belki bu işi bir kez daha düşünmesini sağlayabilirsiniz. Size büyük saygısı var. Bunca yılı ziyan etmesini istemiyoruz."

"Siz eğitim görmüş filan olabilirsiniz ama yaptığınız şey doğru değil." Susuyor, başını sallıyor. "Doğru değil."

“Profesör Lurie, yüksek mevkide, güçlü biri olabilirsiniz, bir sürü diplomanız olabilir; ama sizin yerinizde ben olsaydım kendimden utanırdım.”

Ertesi sabah, şaşırtıcı bir çabuklukla, Rektör Yardımcısı'nın (Öğrenci İşleri) ofisinden bir memorandum geliyor, kendisi hakkında, Üniversite Davranış Yönetmeliği'nin 3.1 maddesi gereğince şikayet başvurusunda bulunulduğu bildiriliyor.
Üzerinde "Gizli" notu bulunan bir zarf içinde gelen bildirimin yanında bir de Davranış Yönetmeliği var. 3. maddenin konusu, ırk, etnik grup, din, cinsiyet, cinsel tercih ya da bedensel özür nedeniyle baskı ya da taciz. 3.1 no'lu madde de öğrencilerin öğretmenler tarafından baskıya ya da tacize uğramasını ele alıyor.

…artık iki sevgili değil, iki düşmandırlar.

Bu konunun gizli tutulması gerekir ama elbette tutulmaz, elbette insanlar dedikoduya başlarlar. Öyle olmasa, öğretmenler odasına girdiğinde konuşmalar neden kesilsin, şimdiye kadar samimi olduğu genç bir meslektaşı, neden çay fincanını masaya bırakıp odadan çıksın, çıkarken de bakışları onu delip geçsin?

David'in kapısının altından bir broşür atılıyor:
KADINLAR KONUŞUYOR.
Kâğıdın alt tarafında kurşunkalemle karalanmış bir not var:
SONUN GELDİ KAZANOVA

Boşandığı karısı Rosalind'le akşam yemeği yiyor David. Sekiz yıldır ayrılar; yavaş yavaş, ihtiyatlı bir biçimde, yeniden bir tür arkadaşlık gelişiyor aralarında.

"İnsanlar konuşuyor David. Senin şu son serüvenini herkes biliyor, hem de en küçük ayrıntısına kadar.”

"Sana acımamı bekleme David, hiç kimseden de bekleme bunu. Ne acıma ne bağışlama bekleme, günümüzde böyle bir şey yok. Herkes sana karşı olacak, hem neden olmasın? Söylesene, nasıl yapabildin bunu?"

Üniversiteye geri dönmeme izin vereceklerini sanmıyorum.

"Meslek yaşamın utanç verici bir biçimde sona eriyor; sence de öyle değil mi? Bu kızdan elde ettiğin şeyin buna değip değmediğini sormayacağım sana. Zamanını nasıl geçireceksin peki? Emekliliğin ne olacak?"

"Kızın uyku ilacı aldığı söyleniyor. Doğru mu?
"Uyku ilacından falan haberim yok. Bana uydurma gibi geliyor. Kim söz etti sana bu uyku ilacından?"

Ertesi gün Rosalind telefon ediyor. "David, bugün çıkan Argus'u gördün mü?" diye soruyor.
"Görmedim."
"Eh, sıkı dur öyleyse. Senin hakkında bir yazı var."
"Ne yazıyor?"
"Kendin oku."
Haber üçüncü sayfada: "Profesör seks davasında" diye başlık atılmış.

Komitedeki üyeleri başıyla selamlıyor.

"Mr. Isaacs'ın suçlamalarının hepsini kabul ediyorum, sahte kayıt tutmuş olmamı da."
"Mr. Isaacs'ın ifadesini okumak istemiyorum. Kabul ediyorum. Mr. Isaacs'ın yalan söylemesi için bir neden görmüyorum.”

"İnanmakta güçlük çekebilirsin David ama bu masanın çevresindekiler senin düşmanın değil. Bizim de zayıflık gösterdiğimiz anlar var, biz de insanız. Senin olayın tek değil. Mesleğine devam edebilmen için bir yol bulmaya çalışıyoruz."

"Pekala. Miss Isaacs'a karşı konumumdan yararlandım. Hatalıydım ve bundan pişmanım. Bu sizin için yeterli mi?"
"Sorun, benim için yeterli olup olmaması değil, Profesör Lurie, sorun, sizin için yeterli olup olmaması. Bu sözler sizin samimi duygularınızı mı yansıtıyor?"

"Pişman mısınız?" diye soruyor kız. Kayıt cihazı iyice yanaştırılıyor. "Yaptığınızdan pişman mısınız?"
"Hayır,'' diyor David. "Bu deneyim beni zenginleştirdi."
Kızın yüzündeki gülümseme silinmiyor. "Öyleyse bir kez daha yapar mısınız bunu?"

Eve gidince Mathabane arıyor. "David, komitemiz görüşlerini bildirdi ve Rektör bir kez daha seninle görüşmemi istedi. Hem bizim, hem senin bakış açından tatmin edici bir açıklamada bulunman koşuluyla, ağır bir ceza vermeyeceğini söylüyor."

David bir an tanıyamıyor kızını. Görmeyeli bir yıl olmuş…

Lucy hayatını böyle kazanıyor: hayvanlara bakarak, çiçek ve bahçe ürünleri satarak.

"Bir şeylerle uğraşmak istedim. Ama amacım yalnız bu değil. İnsan arkasında bir şeyler bırakmak istiyor. Ya da en azından erkekler arkalarında bir şeyler bırakmak istiyor. Kadınların işi daha kolay."
"Neden kadınların işi daha kolay?"
"Kolay derken, canlı bir şey yaratmaları daha kolay demek istiyorum."
"Bir baba olmanın önemi yok mu?"

"Üniversiteden kesin olarak ayrıldın mı?"
"İstifa ettim. İstifa etmem istendi."
"Özleyecek misin?"
"Özleyecek miyim? Bilmiyorum. Parlak bir hoca değildim.

Geniş, Lucy için hoş bir söz. Çok geçmeden iyice kilo alacak. Aşkla ilgisini kesince insan böyle kendini bırakıyor.

Bir öğrenciyle ilişkiye girdin diye mi? Biraz aşın değil mi bu, David? Her zaman olan şeyler bunlar. En azından ben öğrenciyken oluyordu. Her seferinde böyle ceza verilseydi, öğretmenlik mesleği yok olurdu.

Gerçekleşmeyen arzular, gençlerde olduğu gibi yaşlılarda da çirkin bir yola girebilir.

Lucy, tıpkı annesinin kızdırdığı gibi kızdırıyor David'i. Ama Lucy daha zeki. David, zeki kadınları her zaman çekici bulmuştur. Zekâ ve güzellik. Ne kadar iyimser bakarsa baksın, Melini'de zekâ görememişti.

Köpekler bize kralmışız gibi davranıyor, bizse onlara eşya muamelesi yaparak karşılık veriyoruz.

Bev Shaw'a yardım edeceğim.

Kliniğin kapısındaki tabelada "HAYVAN BAKIMI DERNEĞİ, W.0.1 529" yazıyor.

David bütün bir öğleden sonrayı ameliyathanede geçiriyor, elinden geldiğince yardım ediyor. Gelen son hayvan da bakıldıktan sonra Bev Shaw, David'i alıp avluyu gezdiriyor.

İşin aslı şu ki, kızının bir başka kadına karşı tutkuya kapılmasından hiç hoşlanmıyor, üstelik basit bir kadına.
Yine de, kızının âşığı bir erkek olsaydı, David kendini daha mı mutlu hissederdi? Lucy için gerçekten istediği ne?
…bir baba, yaşlandıkça gitgide artan bir ölçüde –bunun aksi mümkün değildir- kızına yönelir. Kızı, onun ikinci kurtuluşu olur, yeniden doğan gençliğinin gelini (s. 107).

"Benim davam, arzunun hakları üzerine kurulu," diyor David. "Minicik kuşların bile titremesini sağlayan Tanrı üzerine."

Bu lanet olası olayda yine de ortaya çıkmaya çalışan bir güzellik vardı. Bu kadar az zamanı olacağını David keşke önceden bilebilseydi!

Bir köpek bu cezayı kabul edecektir; ısırdığı için dayak yiyecektir. Ama arzu, başka bir şeydir. İçgüdülerine uydu diye cezalandırılmanın adil olduğunu hiçbir köpek kabul etmez.

Üç erkek orada, onları bekliyorlar.
Adamlara, "Ne istiyorsunuz?" diye soruyor Lucy.
Genç olanı yanıtlıyor onu: "Telefon etmemiz gerek."

Bu işte bir tuhaflık var, diye düşünüyor David hemen.

Tam başının tepesine bir darbe yiyor.
Banyoda şimdi, Lucy'nin evinin banyosunda. Başı dönerek ayağa kalkıyor. Kapı kilitli, anahtar da ortada yok.

Kapıyı yumrukluyor. "Lucy!" diye bağırıyor. "Lucy! Konuş benimle!"

Klozetin üzerine çıkıp penceredeki parmaklıktan dışarı bakıyor.
İkinci adam, elinde Lucy'nin tüfeği ve şişkin bir çöp torbasıyla evin köşesini dönüp gözden kayboluyor.

Uzun boylu adam evin önünden geliyor, tüfek elinde. Alışkın ellerle fişeği yerine sürüyor, tüfeğin ağzını köpeklerin kafeslerine doğrultuyor.
Alman çoban köpeklerinden en irisi, öfkeden salyalarını akıtarak tüfeğin üstüne atlıyor. Ağır bir patlama sesi duyuluyor,
Adam her atış arasında durarak onları birer birer vuruyor.

Yerde serilmiş yatarken baştan ayağa bir sıvı dökülüyor üzerine. Gözleri yanıyor, silmeye çalışıyor. Kokuyu tanıyor: metil alkol. Ayağa kalkmaya çabalıyor ancak yeniden banyonun içine itiliyor. Bir kibrit çakılıyor ve gövdesi bir anda masmavi alevler içinde kalıyor.

Kâğıtları ıslatıp yüzünü temizliyor. Gözleri yanıyor, gözkapaklarından biri kapanmış bile. Elini başına sürünce parmak uçları isten kapkara oluyor.

Sonunda, çok şükür, anahtar kilitte dönüyor. Kapıyı açtığında Lucy'nin sırtını dönmüş olduğunu görüyor. Lucy'nin üzerinde bornoz var, ayakları çıplak, saçları ıslak.

Oturma odası darmadağın, David'in odası da. Bazı şeyler alınmış: Ceketi, yeni ayakkabıları ve bu, yalnızca başlangıç.

Her gün oluyor bu, her saat, her dakika, diyor kendi kendine, ülkenin her yanında. Canını kurtardığın için şanslı sayılmalısın. Arabanı alıp götürürlerken seni de içine atmadıkları için şanslı sayılmalısın ya da kafanda bir kurşunla bir su kanalının dibinde yatmadığın için. Lucy de şanslı sayılmalı.

"David, insanlar sorduklarında, sen yalnızca kendi hikâyeni anlat lütfen, kendi başına gelenleri, olur mu?"

"İyisi mi kendi kendini kurtaracaksın, çünkü polis seni kurtarmaz, artık kurtarmıyor, bundan emin olabilirsin."

Bir hemşire, onu çağırıncaya kadar iki saat geçiyor,
Muayene bitince, "Şanslısınız," diyor doktor. "Gözünüz hasar görmemiş. Benzin kullanmış olsalardı durum bambaşka olurdu."

Ruha inanmayan insanların ruhları olur mu, ruhları onlardan bağımsız bir yaşam sürebilir mi?

"Planımız mı? Çiftliğe dönüp ortalığı temizleyeceğiz"
“Ya sonra?"
"Sonra da yaşamımızı eskisi gibi sürdüreceğiz."

Kapı çalınıyor; pırıl pırıl üniformaları içinde iki genç polis memuru soruşturmaya başlamaya hazırlar.

Lucy'nin sırrı; kendisinin utancı.

David. Sen, benim polise neden şikâyette bulunmadığımı öğrenmek istiyorsun. Bu konuyu bir daha açmamaya razı olursan, sana anlatacağım. Nedeni şu: Benim açımdan, başıma gelenler baştan sona kişisel bir konu. Bir başka zamanda, bir başka yerde, bu konu başkalarına anlatılabilir belki. Ama burada, şimdi, anlatılamaz. Bu benim sorunum, yalnızca benim.

Birden Lucy beliriyor yanı başında, soluk soluğa, yüzü gergin. "Gidebilir miyiz?" diye soruyor. "Buradalar."
"Kim burada?"
"Onlardan birisini arkada gördüm. David, ortalığı ayağa kaldırmak istemiyorum; ama hemen gidebilir miyiz buradan?"

O üç kişiden biri bu çocuk, ahmak suratlı yardakçı, korkak köpek. "Seni tanıyorum," diyor çocuğa, kapkara bir suratla.
Oğlan hiç de şaşırmış görünmüyor. Tam tersine sanki bu anı beklermiş gibi, kendini bu ana hazırlamış gibi.

Evet, ziyareti fazla uzadı, hem David böyle düşünüyor, hem de Lucy.

Durup dururken polisten bir telefon geliyor, (…) David'in arabası bulunmuş.
"Adamlar şimdi nerede?"
"Kefaletle tahliye oldular."
"Bu benim arabam değil," diyor David.

David zile basıyor. Genç bir ses yanıt veriyor: "Alo?"
"Mr. Isaacs'ı arıyorum. Adım Lurie."

"Mr. Isaacs!" diye sesleniyor sekreter. "Ziyaretçiniz var!" David'e dönüyor. "Girebilirsiniz."

İçini dökmek istiyordu. Sorun, içinde ne olduğuydu.

Harika bir aileniz var. Mrs. Isaacs ile size çektirdiğim acı için üzgünüm. Beni bağışlamanızı diliyorum (s. 203).

İşte yeniden evinde.
İçeri giren her kimse gitmiş.
Sıradan bir hırsızlık değil bu. Bir grup yağmacı içeri girmiş, evi boşaltmış, ellerinde torbalar, kutular, bavullarla çekip gitmişler.

İletişim binasının anahtarları hala kendisinde. Gizlice gelmek için uygun bir saat; koridorlar ıssız.

Rosalind telefon ediyor: "Lucy kente döndüğünü söyledi. Neden beni aramadın?" "İnsanların arasına çıkacak havada değilim henüz," diye yanıt veriyor David
"Hiç oldun mu zaten?" diyor Rosalind soğuk soğuk.

Melanie Isaacs'ın adının anılması David'i tedirgin ediyor. Daha önceki ilişkileri kafasında hiç böyle uzun zaman yer etmemişti. Bir ilişki bittiğinde onu unutur giderdi. Ama Melanie konusunda bitmemiş bir şeyler var.

Berber çırağı Gloria rolü hala Melanie'de.
…aslında, rolünü iyi oynuyor, yetenekli olduğu belli.

David dönünce bir kâğıt top şakağına çarpıyor. Salonun arka duvarına sırtını dayamış Ryan'ı görüyor, Melanie'nin kulağı küpeli, keçi sakallı erkek arkadaşı.

Lucy ile bağlantısını telefonla sürdürüyor.
Ama Lucy'nin sesindeki bir şey David'i rahatsız ediyor. Bev Shaw'a telefon ediyor. "Sorabileceğim tek kişi sensin," diyor ona. "Lucy nasıl, doğruyu söyle."
Bev Shaw temkinli. "Sana ne anlattı?
"Söyleyemem David. Beni zorlama. Lucy kendisi anlatmalı."

Senin için kaygılandığım için buradayım Lucy. İyi misin sen?

"Gebeyim."
"Kimden? O gün mü oldu?"
"O gün."

Pollux, Petrus'un karısının kardeşi oluyor.
Genç Pollux, suç mahalline geri dönüyor, biz de hiçbir şey olmamış gibi davranacağız.

Senin, işin aslını anladığını sanmıyorum David. Petrus bana, kilisede evlenelim sonra da Wild Coast'ta balayına çıkalım, demiyor ki. Bana bir birleşme, bir iş öneriyor. Ben toprağımı veriyorum, bunun karşılığında onun yanına sığınma hakkını elde ediyorum. Yoksa korunmasız olduğumu, av olduğumu bana hatırlatmak istiyor (s. 239).

Türkçeleştiren: İlknur Özdemir
Can Yayınları, 6. Baskı, 2012

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder