2 Haziran 2026 Salı

Haldun Yalçınkaya - Savaş, Farklı Disiplinlerde Yeni Yaklaşımlar - Notlar

Haldun Yalçınkaya -  Savaş - Notlar

Farklı Disiplinlerde Yeni Yaklaşımlar

Siyasal Kitabevi, Ankara, 2010

 


Sunuş

İdeal olan barışın tesisi için savaşın sadece askerlik ve siyaset bilimiyle değil; tıp, yönetim, teknoloji, ekonomi, etik ve sosyoloji gibi farklı disiplinlerle incelenmesi gerekir.

 

Kitabın içeriği

1. Bölüm: Uluslararası İlişkiler / Savaş Teorisi

Savaş çalışmalarının tarihsel gelişimi ve savaşın değişen niteliği.

 

2. Bölüm: Dr. A. B. Uşaklı & İ. H. Alper / Mühendislik & Teknoloji

Teknolojik gelişmelerin savaşları dönüştürmesi ve geleceğin savaşlarına hazırlık.

 

3. Bölüm: Dr. Uğur Güngör / Siyaset Bilimi & U. İlişkiler

Soğuk Savaş sonrası değişen savaş niteliği ve BM barışı koruma operasyonları.

 

4. Bölüm: Prof. Dr. A. Varoğlu & Dr. H. Korkmazyürek / Yönetim Bilimi

Kriz yönetimi, savunma planlaması (yetenek/senaryo odaklı) ve kaynak tahsisi.

 

5. Bölüm: Dr. Ünsal Sığrı / Yönetim ve Organizasyon

 

Askeri karar verme süreçleri, durum muhakemesi ve stratejik/taktik kararlar.

 

6. Bölüm: Doç. Tbp. M. Uçar & Doç. Dr. A. Ataç / Tıp Tarihi

Savaş ile tıp arasındaki karşılıklı gelişim ve lojistik sağlık hizmetleri.

 

7. Bölüm: Prof. Dr. Ali İhsan Uzar / Tıp / Cerrahi (Deneysel)

Ateşli silah yaralanmaları, yara balistiği ve mermi/blast etkileri.

 

8. Bölüm: Doç. Dr. H. N. Başım & H. Şeşen / Yönetim ve Organizasyon

Orduların belirsizlik ortamında "öğrenen organizasyonlara" dönüşme gerekliliği.

 

9. Bölüm: Doç. Dr. Uğur Zel / Kamu Yönetimi & Etik

Kamu yönetimi ve askeri sektörde etik anlayışlar; ulusal ahlak ile evrensel etik farkı.

 

10. Bölüm: Dr. Ömer Turunç / Stratejik Yönetim

Geleceğin savaşlarında belirsizlik, risk, kaos ortamı ve stratejik liderlik.

 

11. Bölüm: Dr. Mazlum Çelik / Ekonomi

Savaşın ekonomik maliyetleri, savunma harcamaları ve savaş ekonomisi planlaması.

 

12. Bölüm: Dr. Yavuz Ercil / Sosyoloji / Kültür

Kültürel bir olgu olarak savaş, olumlu/olumsuz barış kavramları ve toplumsal etkiler.

 

Bölüm 1: Savaşın Değişimi ve Savaş Çalışmalarında Farklı Disiplinler

Dr. Haldun Yalçınkaya

Savaş, sadece askeri bir faaliyet olmanın ötesinde, toplumun tüm katmanlarını doğrudan etkileyen ve diğer disiplinlerin katkısıyla incelenmesi gereken dinamik bir sosyal olgudur.

 

Savaşın Değişen Niteliği

Savaşın tarihsel süreçte sürekli bir değişim ve süreklilik döngüsü içinde olduğu kabul edilmektedir [3]. Savaş teorisyeni Clausewitz, savaşı ortama göre renk değiştiren ancak doğası sabit kalan bir sürüngene benzetmiştir.

 

Clausewitz’e göre savaşın doğası, milleti ilgilendiren "kin ve nefret", orduyu ilgilendiren "ihtimal hesapları ve tesadüfler" ile hükümeti ilgilendiren politik araç kimliğinden oluşan "üçlü sacayağı" (üçleme) üzerine kuruludur. Tarihsel süreçte Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası mekanizmalar savaşı engellemeye çalışsa da asıl belirleyici olan kurallardan ziyade nükleer silahlanmanın getirdiği nükleer caydırıcılık olmuştur.

 

Değişen Niteliği ile Yeni Savaş Tanımı

Klasik dönemde Clausewitz savaşı; "düşmanı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet eylemi" olarak tanımlarken, günümüzde Westphalia düzeninin değişmesi ve devlet dışı aktörlerin sahneye çıkmasıyla bu tanım yetersiz kalmıştır.

Tüm bu gelişmeler doğrultusunda günümüz koşullarına uygun yeni savaş tanımı şu şekilde yapılmaktadır:

"Savaş, hükümetlere bağlı veya hükümet oluşturmaya istekli meşru organize gruplar arasındaki büyük ölçekli ve şiddet içeren çatışma durumudur."

 

Savaş Konusundaki Çalışmalar ve Türkiye'de Savaş Çalışmaları

Uluslararası İlişkiler disiplini, Birinci Dünya Savaşı'ndaki büyük kayıplardan sonra barış ihtiyacını karşılamak amacıyla akademik bir kürsü olarak doğmuştur. Dünyada savaşın sayısal verilere dayalı incelenmesi Sorokin (1937), Quincy Wright’ın anıtsal eseri "A Study of War" (1942), Richardson’ın matematiksel analizleri ve Michigan Üniversitesi'nde başlatılan "Savaşın Korelasyonları Projesi" (COW) ile kurumsallaşmıştır.

Dünyada KOSIMO, HIIK Çatışma Barometresi, IISS’in "Silahlı Çatışma Veritabanı" (ACD) ve SIPRI gibi saygın veri tabanları bulunurken, Türkiye'de savaş çalışmaları son yıllara kadar kısıtlı kalmış ve kurumsal bilgi üretimi genel olarak askeri eğitim kurumlarının sınırları içinde hapsolmuştur.

 

Savaşın Farklı Disiplinlerle Olan İlişkisi

Savaş alanlarında artık medya kuruluşları, özel askeri şirketler ve sivil toplum örgütleri gibi çok çeşitli aktörler yer almaktadır.

Askerlerin de asli görevi olan savaşmanın yanı sıra "savaş dışı askeri harekat" (insani yardım, afet desteği, barışı koruma) gibi politik yönü ağır basan görevleri icra etmesi sıradanlaşmıştır. Savaş; gıda mühendisliğinden (Napolyon'un kumanyaları hafifleten konserveleri), tekstile (ergonomik ceket-pantolon modası) [68], bilgisayar oyunlarından (simülasyonlar), mimariye (kışlalar, Çin Seddi) kadar geniş bir disiplinler arası etkileşim alanına sahiptir.

 

Sonuç

Savaş, yalnızca askerlere bırakılamayacak kadar karmaşık ve toplumun tamamını ilgilendiren, dolayısıyla tıp mühendisliğinden dilbilime kadar çok disiplinli bir yaklaşımla incelenmesi gereken bir olgudur.

 

Bölüm 2: Teknolojik Gelişmelerin Savaşları Dönüştürmesi ve Gelecekteki Savaşlara Hazır Olmak

Dr. Ali Bülent Uşaklı, İrfan Hasan Alper

Teknolojik gelişmeler, devletlerin düzenli ordularla yürüttüğü klasik dış politika aracı olan savaşı dönüştürerek, günümüzde asimetrik ve çok boyutlu çatışmalar haline getirmiştir.

 

Savaş Olgusu

Savaş, insan doğasındaki beslenme ve barınma güdülerine egonun ve kendini kabul ettirme arzusunun eklenmesiyle ortaya çıkan bir olgudur 

 

Diplomasinin tıkandığı noktada radikal bir şiddet eylemi olarak savaş, ekonomik kaynakları ve stratejik olanakları ele geçirme mücadelesine dönüşür.

 

Tarihsel Süreçte Savunma Teknolojilerinin Gelişiminin Etkileri

Tarihsel kırılma noktaları, savaşın doğasını ve taktiklerini kökten değiştirmiştir.

 

Amerikan İç Savaşı (1860-1865): Demiryolları, telgraf ve yivli tüfeklerin kullanımı topyekün savaşa geçişi sağlamış, kuryeler yerine telgrafla merkezi emir-komuta kurulmuştur.

 

Birinci Dünya Savaşı: Hava gücü, motorize hareket, yüksek ateş gücü, zırhlı tanklar ve kimyasal gazlar (hardal gazı) devreye girmiştir.

 

Sağlık ve Hijyen: İkinci Dünya Savaşı'na kadar askeri kayıpların çoğunluğu muharebeden değil, mikrop ve salgın hastalıklardan (tifüs, kolera vb.) kaynaklanmıştır.

 

Teknolojinin Savaşları Dönüştürmesi

Modern muharebe sahasında üstün teknoloji (LADAR, sentetik açıklıklı radarlar SAR, uydusavar sistemler vb.) caydırıcılıkta ve muharebede muazzam bir kuvvet çarpanıdır.

Ancak asimetrik çatışmalarda (örneğin yol kenarı bombaları IED), düşük maliyetli yaratıcı çözümler, pahalı ve yüksek teknoloji sistemlerini etkisiz kılabilmektedir. Robot askerler, insansız kara/hava araçları ve yapay zeka uygulamaları gelecekte insan faktörünü sınırlamaya çalışsa da yetişmiş insan kaynağına olan ihtiyaç asla azalmayacaktır.

2006 İsrail-Hizbullah Savaşı, teknolojiye aşırı güvenmenin ve klasik temel değerleri ihmal etmenin ağır yenilgiler getirebileceğini kanıtlamıştır.

 

Ağ Merkezli Bilgi Harekatı Dönüşümü

Modern savaşlar birer bilgi yönetimi sürecidir. Ağ merkezli harekat, muharebe sahasındaki birimleri (taktik internet ve durumsal farkındalık ile) birbirine bağlayarak eşzamanlı karar almayı sağlar. Elektromanyetik spektruma hakim olmak, karşı tarafın karar verme mekanizmalarını ve komuta-kontrol sistemlerini felç etmek için kritiktir.

 

Sonuç

Teknolojik üstünlük tek başına zaferi garantilemez. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı örnekleri göstermiştir ki: İnanmış iyi eğitimli askerle teknolojinin entegrasyonu, zaferin kazanılmasını sağlayacak bir bütünleşmedir.

 

Bölüm 3: Savaşın Değişen Niteliği ve Barışı Koruma

Dr. Uğur Güngör

1945'te kurulan BM'nin kolektif güvenlik sistemi, Güvenlik Konseyi'ndeki veto engelleri yüzünden tam anlamıyla hayata geçirilemeyince, çatışmaları yumuşatmak amacıyla "ad hoc" bir çözüm olarak barışı koruma (peacekeeping) kavramı ortaya çıkmıştır.

Eski Genel Sekreter Dag Hammarskjöld bu durumu BM Anayasası'ndaki boşluğu dolduran "Bölüm Altı-buçuk" olarak adlandırmıştır.

 

Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Barış Operasyonları

Soğuk Savaş döneminde sadece 13 barış operasyonu düzenlenmişken, iki kutuplu sistemin çökmesiyle birlikte 1988-2010 yılları arasında 50 yeni operasyon icra edilmiştir.

Sivil görevlerin ağırlık kazanmasıyla bu yeni dönem "İkinci nesil barış operasyonları" olarak tanımlanmıştır.

 

Barış Operasyonlarındaki Artışın ve Değişimin Sebepleri

Uzlaşma Kapasitesi: Güvenlik Konseyi daimi üyeleri arasındaki ideolojik bloklaşmanın sona ermesi ve veto kullanımının radikal biçimde düşmesi.

Devlet İçi Çatışmalar: Süper güçlerin desteğinin çekilmesiyle etnik ve dinsel temelli iç savaşların artması ve devletlerin parçalanması (Yugoslavya ve SSCB örneği).

Küreselleşme ve Çok Ulusluluk: Devletlerin müdahalelerini uluslararası meşruiyet çerçevesinde, BM şemsiyesi altında gerçekleştirmek istemeleri.

 

Yeni Barış Operasyonlarının Özellikleri

Yeni barış operasyonları sadece askeri tampon bölgeler kurmakla kalmaz; insani yardımın dağıtılması, insan haklarının izlenmesi (El Salvador, Kamboçya), sivillerin korunması (1265 sayılı karar), demokratik seçimlerin yapılması ve devlet kurumlarının sıfırdan inşası gibi karmaşık sivil görevleri üstlenir.

 

Bu süreçte sivil polis (CIVPOL), sivil toplum örgütleri (NGO) ve BM Genel Sekreteri Özel Temsilcileri kilit diplomatik arabuluculuk rolleri üstlenmiştir.

 

Ayrıca, barışı korumadan barışı zorlamaya (peace enforcement) geçiş (Somali UNOSOM II, Bosna UNPROFOR) ciddi askeri riskleri ve "taraf tutma" krizlerini beraberinde getirmiştir. Charles Dobbie, barışı koruma ile barışı zorlama arasındaki hassas farkı, kafasında çay tepsisi taşıyan bir sirk cambazının dengesini yitirip seyircilerle kavgaya tutuşması üzerinden örneklendirmiştir.

 

Sonuç

Soğuk Savaş sonrasındaki barış operasyonları, geleneksel çatışma yönetiminden sıyrılarak doğrudan çatışma çözümüne ve insani korumaya odaklanan çok boyutlu barış inşası süreçlerine dönüşmüştür.

 

Bölüm 4: Kriz ve Kriz Yönetiminde Askeri Güç Kullanımı

Doç. Dr. Haluk Korkmazyürek, Prof. Dr. A. Kadir Varoğlu

Kriz yönetimi, uluslararası ilişkiler ile yönetim organizasyon disiplinlerinin kesişim noktasında yer alan, askeri gücün bir yönetim enstrümanı olarak nasıl kullanılacağını inceleyen ortak bir alandır.

 

Kriz ve Kriz Yönetimi ile İlgili Tanım ve Yaklaşımlar

Kriz; "büyük bir hasarı önlemek ya da ondan kaçınmak için önemli ve olağandışı bir müdahaleyi gerekli kılacak düzeye erişen bir durum" olarak tanımlanır. Rosenthal ve Pijnenburg'a göre krizin üç temel boyutu vardır: ciddi tehdit, belirsizlik ve aciliyet. Kriz, örgütsel açıdan sistemin kimliğini ve temel varsayımlarını tehdit eden ani bir gerilim durumudur.

 

Krizlerin Diplomatik ve Askeri Yönleri

Uluslararası ilişkilerde kriz; "savaşın olmadığı ancak barışın da bulunmadığı" gri alanları temsil eder. Dış politika krizlerinde, liderlerin kendi politik çıkarları doğrultusunda mevcut riskleri yönetme çabası ve caydırıcılık stratejileri kilit rol oynar.

 

Krizlerin Değişen Boyutları

Soğuk Savaş'ın tanımlı, coğrafi olarak sınırları belli konvansiyonel tehditleri, yerini 11 Eylül sonrasında asimetrik tehditlere (uluslararası terörizm, kitle imha silahlarının yayılması) bırakmıştır. Modern krizler; çok boyutlu, belirsiz, asimetrik ve coğrafi sınırları öngörülemez bir karakter taşımaktadır.

 

Kriz Yönetiminde Askeri Güç Kullanımı

Krizlerde askeri müdahale, sivil toplum mekanizmalarının ve sivil idarenin kurulabilmesi için uygun güvenlik zeminini oluşturan bir araçtır. Askeri gücün caydırıcılık düzeyinin ve kararlılığının gösterilmesi, krizlerin savaşa dönüşmeden çözülmesini sağlayabilir (Türkiye ile Suriye arasındaki terör krizi örneği).

 

Kriz Yönetiminde Askeri Gücün Kullanım İlkeleri

Kriz döneminde askeri gücün kullanım ilkeleri politik ve askeri ihtiyaçların dengelenmesine dayanır:

Her iki tarafın politik yetkililerinin askeri hareketlilik üzerinde tam denetim sağlaması.

Askeri harekatın hızının bilinçli olarak yavaşlatılarak diplomatik iletişime zaman tanınması.

Askeri kuvvet hareketlerinin diplomatik girişimlerle koordineli sürdürülmesi.

Karşı tarafa topyekün bir işgal izlenimi verecek radikal hareketlerden kaçınılması.

 

Askeri Güç Kullanımında Bazı Kritik Başarı Faktörleri

Kritik başarı faktörlerinin başında karşı tarafın niyet ve çıkarlarını "gerçekçi değerlendirme" becerisi gelir. Kriz yönetiminde askeri güç kullanımı bir "savaş ilanı" gerektirmez (Süveyş, Falkland, Kosova harekatları örnekleri). Ayrıca, müdahalenin yasal bir zemine (BM mandası) oturtulması, medyanın etkisiyle kamuoyu desteğinin kazanılması ve sürdürülmesi kritik önem taşır.

 

Sonuç

Krizlerde askeri gücün kullanılmasındaki asıl hedef, sıcak çatışmayı ve savaşı önleyerek, sivil mekanizmaların ve istikrarın hızla kurulabileceği güvenli bir geçiş zeminini inşa etmektir.

 

Bölüm 5: Karar Verme ve Savaş

Dr. Ünsal Sığrı

Karar vermek; risk, belirsizlik ve kısıtlı kaynaklar altında alternatifler arasından sorumluluk taşıyarak seçim yapmayı gerektiren zorlu bir süreçtir. Bilgi çağında savaş alanındaki kararlar taktik düzeyden, sivillerin de yer aldığı stratejik-politik düzeye kaymıştır.

 

Karar Verme Kavramı

Yönetim ve liderlik özünde bir "karar verme süreci"dir. Peter Drucker, etkin karar vermenin adımlarını; sınıflandırma, tanımlama, somutlaştırma, doğru olandan yola çıkarak karar alma, uygulama ve geribildirim mekanizmalarını işletme olarak tanımlamıştır.

 

Askeri Kararlar ve Savaşta Karar Verme

Askeri alanda iki tür karar bulunur: savaşa girilmeden önce alınan politik kararlar ve bizzat savaş alanında uygulanan taktik kararlar.

Karar vermede Tversky ve Kahneman'ın tanımladığı iki yaklaşım öne çıkar: belirli durumlar için adımları takip eden analitik (algoritmik) yaklaşım ve savaşın kaotik ortamında sezgilere ve tecrübeye dayanan huristik (sezgisel) yaklaşım.

Savaş teorisinde Jomini ve Moltke standart kesin kuralları (analitik) savunurken, Clausewitz matematiksel kuralların ötesinde belirsizliklerin ve şahsi sezgilerin (huristik) rolünü vurgulamıştır.

 

Karar Verme Süreci ve Savaş

Karar verme; sorunun tanımlanması, alternatiflerin geliştirilmesi, değerlendirme ve seçim, uygulama ve kontrol aşamalarından oluşan dinamik bir döngüdür.

Savaş alanında sorunun/problemin doğru tanımlanması hayati önem taşır; zira yanlış teşhis tüm süreci faydasız kılar.

Askeri kararlarda en fazla faydayı ve en az zayiatı getirecek "hareket tarzı" tercih edilmeye çalışılır.

 

Karar Türleri ve Savaş

Kararlar bireysel ve grup kararları olarak ayrılır.

17. yüzyılda komuta tamamen generallerin elindeyken (generaller savaşı), günümüzün sınırlı ve asimetrik savaşlarında tek bir askerin kararı dahi stratejik sonuçlar doğurabilmektedir (Vietnam'daki piyade yüzbaşısının otonom karar verme sorumluluğu örneği).

Grup kararlarında ise ortak akıl hedeflense de, Irving Janis'in tanımladığı "grup düşüncesi-yanılgısı" (groupthink) yani risk almaktan kaçınma ve sorgulamama hastalığı ortaya çıkabilir. Kültürel olarak Türk toplumu yüksek güç mesafesi ve ortaklaşacı yapısıyla kararlarda hem katılımcılığı hem de hiyerarşik itaati bir arada barındırır.

 

Karar Verme Ortamı ve Savaş

Kararlar belirlilik, risk ve belirsizlik ortamlarında alınır.

Rasyonel karar modeli tam belirlilik gerektirirken, savaş alanı hiçbir zaman tam belirlilik sunmaz. Risk altında kararlarda ihtimaller bilinirken (Kahneman ve Tversky'nin "Beklenti Teorisi"), belirsizlik ortamında hiçbir olasılık öngörülemez; dolayısıyla karar vericiler "sınırlı rasyonellik" sınırları içinde "tatminkar" kararlarla yetinmek zorunda kalırlar.

 

Karar Verme Sürecine Etki Eden Unsurlar ve Savaş

Teknolojik Gelişmeler: Bilgi çağı ve "Ağ Merkezli Harp", sensörlerin birleştirilmesiyle durumsal farkındalığı artırıp karar sürecini kısaltsa da ortamın karmaşıklığını da artırır.

 

Bilgi Gereksinimi: Bilgi eksikliğinin yerini modern dünyada "bilgi yığılması" (information overload) almıştır. Kaos anında gerçek bilgiye ulaşmak zorlaştığında askeri liderin sezgileri (Clausewitz'in "alacakaranlık" metaforu) devreye girer.

 

Zaman Baskısı: Karar vericinin planlama zamanının 1/3'ünü kullanıp, astlarına uygulamak için 2/3 zaman bırakması esastır [349]. Savaşta düşmandan hızlı karar almak inisiyatifi elde tutmayı sağlar.

 

Bireysel ve Psikolojik Unsurlar: Kişilik özellikleri, algılama engelleri ve "çerçeveleme tuzağı" kararları etkiler. Kurtuluş yolu "yeniden çerçeveleme" (re-framing) yapmaktır.

 

Çevresel ve Kültürel Unsurlar: Kararlar makro çevreden soyutlanamaz [359]. Doğu kültüründeki uzlaşmacı modeller (Japon "Ringi" yöntemi) karar hızı ve katılım dengesinde farklı yaklaşımlar sunar.

 

Sonuç

Savaş, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin ağ merkezli değil insan merkezlidir. Teknolojik boşlukları kapatacak ve sistemi yönetecek yegane unsur insanın muhakeme ve liderlik becerisidir.

 

Bölüm 6: Savaşlarda Sağlık Hizmetlerinin Tarihsel Gelişimi

Doç. Dr. Muharrem Uçar, Doç. Dr. Adnan Ataç

Tarih boyunca ordu sağlığı ile zafer arasında doğrudan bir ilişki olmuştur.

Savaş ve tıp birbirini beslemiş; tıp savaşta hayati bir lojistik destek olurken, savaşlar da tıbbi yeniliklerin laboratuvarı olmuştur.

M.Ö. 14. yüzyıla ait Hitit Murşili tableti, savaştan dönen Mısırlı esirlerin getirdiği salgın hastalığın (veba) ülkeyi nasıl kırıp geçirdiğini anlatan acı bir tarihi kanıttır.

 

Savaşlarda Ateşli Silahların Kullanılmasından Önce Askeri Tıbbın Gelişimi

Ateşli silahlar öncesinde yaralanmalar kesici-delici aletlerle sınırlı kalmış, Edwin Smith Papirüsü ve Hint Vedalarında travmatik yaralanmalar sistematize edilmiştir.

Roma İmparatorluğu, askeri tıp alanında ilk profesyonel yapılanmayı kurmuş; cohort cerrahları, bandajcılar (capsarii) ve Novaesium gibi sahra hastaneleriyle bugünkü Rol 1, Rol 2 ve Rol 3 sağlık sisteminin ilk temellerini atmıştır.

Türk tarihinde ise Melikşah’ın 40 deveyle taşınan seyyar hastanesi ve Osmanlı Yeniçeri Ocağındaki "Esnafat-ı Askeriye" ile tabip/cerrah yayabaşılar düzenli sağlık desteği sağlamıştır.

 

Ateşli Silahların Kullanılmaya Başlamasından Sonra Askeri Tıp Uygulamalarında Meydana Gelen Gelişmeler

Ateşli silahların yıkıcı etkileri cerrahiye olan ihtiyacı patlatmıştır.

Fransız askeri cerrah Ambroise Pare (1510-1590), mermi yaralarının zehirli olduğu gerekçesiyle uygulanan "kızgın yağla dağlama" vahşetini sonlandırmış ve dikiş yöntemini yeniden hayata geçirmiştir.

İngiliz John Pringle, Dettingen Savaşı'nda (1743) sahra hastanelerinin tarafsızlığı ilkesini ortaya atarak Kızılhaç-Kızılay'ın temellerini atmış ve askeri hijyen kurallarını yazmıştır.

Osmanlı'da ise Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi'nin girişimleriyle askeri hekim yetiştirmek amacıyla 14 Mart 1827'de Tıphane-i Amire kurularak modern askeri tıp eğitimi başlatılmıştır.

 

Kırım Savaşından Sonra Askeri Tıp Uygulamalarında Meydana Gelen Gelişmeler

Kırım Savaşı, Roger Fenton'ın çektiği fotoğraflar ve Russell'ın gazete haberleriyle savaşın dehşetini ilk kez sivil kamuoyuna nakletmiştir.

 

Florence Nightingale, Selimiye ve Haydarpaşa Asker Hastanelerinde yaralı İngiliz askerlerinin bakımında devrim yaratarak modern askeri hemşireliğin kurucusu olmuştur.

 

Osmanlı ordusu ise bu savaşta kayıt ve istatistik tutma eksikliği nedeniyle salgın hastalık zayiatlarını tam tespit edememiştir. Bu eksiklikleri gidermek ve orduya nitelikli tabip yetiştirmek üzere 1898'de Alman hocaların (Rieder, Deycke) yönetimi altında modern Gülhane Askeri Tıp Akademisi kurulmuştur.

 

Birinci Dünya Savaşından Sonra Askeri Tıp Uygulamalarında Meydana Gelen Gelişmeler

Pasteur'ün mikrobiyoloji çalışmaları sayesinde ordularda aşı ve koruyucu hekimlik uygulamaları hayati bir boyut kazanmıştır.

Çanakkale Cephesi: Tümen sıhhiye bölükleri, "yaralı yuvaları" ve sahra sargı yerleri üstün bir performans göstermiş, bit salgınlarına karşı etüvler ve sahra fırınları kullanılmıştır.

 

Kafkas Cephesi (Sarıkamış): Coğrafi ve iklimsel imkansızlıklar nedeniyle ordu kırıma uğramış; tifo, tifüs, beyin humması ve dizanteri salgınlarında askerlerin %45'i hastalanmış ve hastalananların %24'ü hayatını kaybetmiştir.

 

Sina-Filistin ve Irak-İran Cepheleri: Lojistik ve ilaç yetersizliği, açlık ve kötü hijyen kitlesel hastalıklara yol açmış, 6. Ordu Komutanı Goltz Paşa da Bağdat'ta tifüsten ölmüştür.

 

Birinci Dünya Savaşı istatistikleri askeri tıbbın acı gerçeğini gösterir: Osmanlı'da yaralanma kaynaklı ölüm 20.521 iken, bulaşıcı hastalıklardan ölen asker sayısı 387.939 olmuştur.

 

İkinci Dünya Savaşından Sonra Askeri Tıp Uygulamalarında Meydana Gelen Gelişmeler

Sir Alexander Fleming'in keşfettiği penisilinin antibiyotik olarak yaygın kullanımı, bulaşıcı hastalık ölümlerini temelden durdurmuştur.

Sahra şartlarında Aşamalı Acil Sağlık Hizmetleri Yönetimi (Rol 1, 2, 3, 4) kurulmuştur.

Kore Savaşı'nda mobil askeri sahra hastaneleri (MASH) ve uçakla havadan yaralı tahliyesi başarıyla uygulanmıştır.

Vietnam Savaşı'nda helikopterler ve kristaloid resüsitasyon sıvıları şok tedavisinde devrim yaratmıştır.

 

Sonuç

Modern askeri tıp; mobil, esnek, hafif teçhizatla donatılmış, ileri yaşam desteği (ATLS) eğitimli personeli ve tıbbi etik kurallarına bağlılığıyla, orduların muharebe gücünü koruyan en hayati lojistik unsurdur.

 

Bölüm 7: Ateşli Silah Yaralanmaları, Mermi Etkileri Ve Yarabalistiği

Prof. Dr. Ali İhsan Uzar

Ateşli silahların gelişimi, 11. yüzyılda Çin'de kara barutun keşfiyle başlar. İsviçreli askeri cerrah Dr. Theodor Kocher, Cenevre Sözleşmesi'nin temelini atan Dum Dum mermilerinin yasaklanmasını sağlayarak modern yara balistiği (wound ballistics) biliminin kurucusu olmuştur.

 

İç (Internal) Balistik

Barutun yanması sırasında oluşan kimyasal reaksiyonları, namlu içi basınç, hacim ve hız değişikliklerini inceler.

G3 piyade tüfeğinde kullanılan 7.62 x 51 mm mermide 3 gram barut ateşlendiğinde 2856 kalori (11958 joule) enerji açığa çıkar ve namlu içi gaz sıcaklığı 2000 °C'ye ulaşır.

Havalandırmasız kapalı alanlarda (zırhlı araçlar) yapılan atışlar sıcak barut gazının solunmasıyla ani akciğer ölümlerine yol açabilir.

 

Dış (External) Balistik

Merminin namluyu terk ettikten sonra havadaki uçuş hareketini ve hava direncini inceler.

Yiv-setlerin sağladığı jiroskopik etki ile merminin takla atması önlenerek düz uçuşu sağlanır.

Ağır mermiler havadaki hız ve enerjilerini hafif mermilere göre daha iyi koruduğu için keskin nişancı (sniper) tüfeklerinde (G3, Kanas) genellikle 7.62 mm veya daha ağır mühimmat tercih edilir.

 

Terminal Balistik (Yara Balistiği)

Merminin canlı doku içindeki fiziksel ve fizyopatolojik etkilerini inceler.

Beş temel parametre üzerinden değerlendirilir:

 

Penetrasyon (Delme): Kinetik enerjiyle (1/2 mv²) doğru orantılıdır. Cilt için delinme eşiği 50-70 m/sn, kemikler için 150-160 m/sn, hayati organlara ulaşmak için gereken kritik hız sınırı ise 80-100 m/sn'dir.

 

Geri Tepme ve Momentum: Fizik kuralları gereği, merminin itme gücü omuza yansır. Balistik kask ve yeleklere dik isabet eden 7.62 mm merminin kafa ve boyunda oluşturacağı darbe (itme kuvveti yaklaşık 45-50 kg) teorik olarak boyun kemiğini kırmaz, ancak lokal sarsıntılara yol açabilir.

 

Kalıcı Kavite (Yara Yolu): Merminin dokuları doğrudan yırtarak kendisi için açtığı kanaldır. Karaciğer yaralanmalarında ölüm oranı %45'lere kadar çıkabilir.

 

Geçici Kavite (Blast Etki): Yoğun dokuya giren merminin doğrusal hızının aniden düşmesiyle takla atması ve kinetik enerjisini 1/100 saniye gibi kısa bir sürede basınca dönüştürerek dokuları çevreye itmesidir.

G3 mermisi adale dokusunda 15 cm çapında devasa bir geçici boşluk (blast etki) yaratır. Mide veya mesane gibi içi boş organların dolu olması, blast etkinin basıncıyla organın bütünüyle patlamasına yol açar; bu nedenle askere operasyonda idrarını yapması önerilir.

 

Parçalanma (Fragmantasyon): Merminin kemik gibi sert bir engele çarparak primer ve sekonder şarapnel parçaları oluşturmasıdır.

Askerin göğüs ve karın bölgesinde taşıdığı yedek şarjör, telsiz gibi sert askeri donanımlar, merminin vücuda girmeden önce parçalanmasına neden olarak yara girişindeki blast tahribatını ve ölüm olasılığını katlayarak artırır.

 

Bölüm 8: Ordular İçin Öğrenen Organizasyona Dönüşmenin Gerekliliği

Doç. Dr. H. Nejat Basım, Harun Şeşen

Hızlı çevresel değişim ve artan bilgi yoğunluğu karşısında, organizasyonların geçmişin başarı reçeteleriyle ayakta kalması imkansızdır.

Hiçbir problem kendisini ortaya çıkaran bakış açısı ile çözülemez; dünyayı yeni bir şekilde görmeyi öğrenmemiz gerekir.

 

Öğrenen Organizasyon Kavramı

Öğrenen organizasyon; sürekli olarak yaşadığı tecrübelerden sonuç çıkaran, bunları dinamik bir yapı içinde çevreye uyarlayan ve kendini yenileyen sistemdir.

Peter Senge’ye göre öğrenen organizasyonlar beş temel disipline sahip olmalıdır: kişisel ustalık, zihni modeller, paylaşılan vizyon, takım halinde öğrenme ve sistem düşüncesi.

Liderler, çalışanların hata yapmaktan korkmadığı "düşünsel olarak güvenli" bir öğrenme iklimi tasarlamakla yükümlüdür.

 

McGill ve Slocum’un Dörtlü Gelişim Modeli

Yönetim bilimi kuramları çerçevesinde kurumsal yapılar dört evrimsel aşamada incelenir:

Bilen Organizasyonlar: Taylor ve Weber'in bürokrasi modeline dayalı, "en iyi tek yol"un liderce bilindiği, katı ve öğrenme özürlü yapılardır.

Anlayan Organizasyonlar: Ortak kültürel değerlere inanan, ancak beklenmedik krizlerde uyum gösteremeyen yapılardır.

Düşünen Organizasyonlar: Problemleri belirleyip hızlıca onaran, ancak problemin derin kök nedenlerini sorgulamayan yapılardır.

Öğrenen Organizasyonlar: Değişimi sürekli bir fırsat gören, paydaşlarından en fazlasını öğrenen esnek yapılardır.

 

Orduları Öğrenen Organizasyon Olmaya İten Nedenler

Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan "Yeni Dünya Düzensizliği", orduları yapısal bir dönüşüme zorlamıştır. Bu zorunluluğun arkasındaki üç temel neden şunlardır:

Tehdit Algılamasındaki Değişim: Moskos'un tasnifindeki "modern sonrası" (1990 sonrası) dönemde tehdit, ülke işgali veya nükleer savaştan ziyade etnik çatışmalar ve küresel terörizm haline gelmiştir.

Asimetrik Harp ve Uluslararası Terörizm: Teknolojik olarak üstün olan orduya karşı, siber taarruzlar ve gayri nizami taktikler içeren asimetrik savaş yürütülmektedir.

ABD'nin Irak savaşı sonrasında düzenli ordusuyla asimetrik direniş karşısında düştüğü kriz bunun kanıtıdır.

Esneklik İhtiyacı: Orduların küçülerek profesyonelleşmesi, her an her yerde çok uluslu krizlere derhal cevap verebilecek çevik ve esnek kuvvetlerin inşasını gerektirmiştir.

 

Ordular ve Öğrenen Organizasyona Dönüşüm

Hiyerarşik orduların asla öğrenen organizasyon olamayacağı iddiaları (Robert Masten) tamamen yanlıştır. Tam aksine, yüksek belirsizlik içeren savaş alanlarında, astları güçlendiren ve yerel inisiyatifi destekleyen ademi merkeziyetçi (merkezi olmayan) komuta sistemleri (İkinci Dünya Savaşı'ndaki Alman ordusu veya İsrail Kuvvetleri örnekleri) her zaman merkeziyetçi yapılardan daha başarılı olmuştur. Dönüşümün başarısı için ordularda; seviye belirleme, zayıf yönleri tespit etme, güçlendirme ve değişimi sürekli kılmayı içeren dört aşamalı döngüsel süreç izlenmelidir.

 

Sonuç

Orduların değişen asimetrik savaş koşullarında galip gelebilmesinin ön koşulu, mecburi askerliğin hantal kadrolarından sıyrılarak öğrenme ve uyum yeteneği yüksek, esnek ve profesyonel birer öğrenen organizasyona dönüşmeleridir.

 

Bölüm 9: Kamu Yönetiminde Etik Ve Askeri Sektörde Etik Konusuna Farklı Yaklaşımlar

Doç. Dr. Uğur Zel

Yönetimde ve siyasette etik, devlete karşı sarsılan güveni yeniden inşa etmenin, yolsuzlukları önlemenin ve toplumsal bütünlüğü korumanın hayati bir aracıdır.

 

Etik ve Ahlak Kelimelerinin Tanımları

Ahlak: İyi ve kötüyü ayırt etmek üzere insan karakteri hakkında yapılan milli ve vicdani değerlendirmelerdir.

Etik: Doğru ve yanlış davranış standartlarıyla ilgilenen, ahlaka kıyasla daha evrensel ve uluslararası nitelik taşıyan bilimsel disiplindir.

 

Etik Kodlar ve Etik Algılama

Çalışanların sırları sızdırması, dürüst davranmaması ve çıkar çatışması gibi ahlak dışı eylemleri önlemek üzere kurulan "etik kodlar", çalışan davranışlarının sınırlarını çizen ve ihlalinde yaptırım uygulanan resmi yasalar niteliğindedir.

 

Kamu Yönetimi Kavramı ve Etik Yapılanma Çalışmaları

Kamu yönetiminde etik dürüstlüğü sağlamak için OECD ülkeleri bir dizi altyapı mekanizması (siyasi irade, yasal altyapı, hesap verebilirlik) geliştirmiştir.

İngiltere'deki Nolan Komitesi, kamu hayatında bireysel düşünmeme, entegrasyon, nesnellik, hesap verebilirlik, açıklık, dürüstlük ve liderlikten oluşan yedi temel ilke belirlemiştir.

Etik algısı yerel kültürle sıkı sıkıya bağlıdır; nitekim Çin ile ABD etik kodları arasında yapılan bir karşılaştırmada %0 uyum tespit edilmiştir.

 

Türk Kamu Sektöründe Etik Konusunun Gelişimi

Türkiye'de 2004 yılında 5176 sayılı kanunla "Kamu Görevlileri Etik Kurulu" kurulmuş ve kamu görevlilerinin uyması gereken etik ilkeler ile kamuya girişte imzalanması zorunlu olan "etik sözleşmesi" yürürlüğe konmuştur.

 

Ancak kamuda liyakat eksikliği, bürokrasinin merkeziyetçi yapısı ve denetim yetersizliği gibi 12 temel faktör etik kültürün yerleşmesini engellemektedir.

 

Askeri Kurumlarda Etik Konusuna Farklı Yaklaşımlar

Silahlı kuvvetlerde üç temel etik programı yaklaşımı izlenir:

 

İtaat Tabanlı Yaklaşım (ABD): Yapılması ve yapılmaması gereken tüm hususların katı ve yazılı kurallarla belirlenmesidir.

 

Değer Tabanlı Yaklaşım (Kanada / Türkiye): Katı kurallar yerine arzu edilen etik değerlerin tanımlanması ve personelin bunları özümseyerek kararlarını bu süzgeçten geçirmesidir.

 

Önleyici Tabanlı Yaklaşım (Avustralya): Sadece kötüye kullanım riski en yüksek kritik alanlarda (sahtecilik vb.) önleyici düzenlemeler yapılmasıdır.

 

Askerlik Mesleğinin Değerleri

Askerlik mesleği hayati ve kutsal bir sorumluluk taşıdığı için etik zafiyetlerin sonuçları sivil hayata göre çok daha yıkıcıdır.

TSK İç Hizmet Kanunu’nda yer alan "Askerlik Yemini" askerlerin vatan uğrunda canını feda etmeyi namusu üzerine ant içtiği bir etik kontrattır.

TSK’nın temel mesleki değerleri; yurda bağlılık, mutlak itaat, sebat ve mukavemet, cesaret, canını esirgememek, harbe hazırlık, iyi geçinmek, iyi ahlak, sır saklamak, emel ve fikir birliği, yardımlaşma, vakarlı tavır, intizam severlik ve silah arkadaşlığı olarak belirlenmiştir. Hindistan ordusundaki Şeref Kodu ise liderin öncelik sıralamasını şöyle özetler:

"Ülkenizin emniyeti, onuru ve refahı daima ve her seferinde ilk sıradadır. Komutanızdaki adamların onuru, refahı ve rahatlığı ikinci sıradadır. Sizin kendi huzurunuz, rahatlığınız ve emniyetiniz daima ve her seferinde en son sıradadır."

 

Sonuç

Etik ilkelerin kurumsal kültürün bir parçası haline getirilmesi, dürüst yönetimin, hesap verebilirliğin ve toplumsal güvenin korunmasının yegane güvencesidir.

 

Bölüm 10: Geleceğin Savaşları Ve Stratejik Yönetim

Dr. Ömer Turunç

Bilişim teknolojilerinin getirdiği baş döndürücü değişim, küresel yaşamda fırsatları artırırken tehditlerin çeşitliliğini de artırmış, örgütlerin ve liderlerin varlığını sürdürmesini zorlaştırmıştır.

 

Bilgi Çağı, Bilgi Teknolojileri ve Özellikleri

Bilgi çağında, geleneksel maddi üretim faktörlerinin yerini entelektüel bilgi kaynağı almıştır.

Bilgi toplumunda, bilgi bolluğu yaşanmakta, kadın-erkek ayrımı teknik yeterlilik bazında ortadan kalkmakta ve çalışma hayatında "çift yakalılar" (hem sivil hem teknik uzmanlık taşıyanlar) öne çıkmaktadır.

 

Örgütsel Değişim ve Bilgi Teknolojilerinin Örgütsel Etkileri

Örgütsel değişim, çevresel etkilere uyum sağlama sürecidir.

Bilgi teknolojileri (BT), örgüt stratejisi ve iş süreçleri ile karşılıklı etkileşim halindedir (Şekil-1); BT’yi stratejisine entegre edemeyen yapılar rekabet gücünü yitirmektedir.

 

Örgütlerde Stratejik Yönetim ve Süreçleri

Strateji kelimesinin kökeni, M.Ö. 5. yüzyılda Atina'daki genel kurmay konseyini ifade eden "strategos" (ordunun generali) kelimesine dayanır.

Stratejik yönetim; bir organizasyonun uzun dönemde ayakta kalmasını sağlayacak dinamik kararlar ve planlamalar bütünüdür.

Mintzberg'in on yönetim okulu (tasarım, planlama, güç, konumlandırma vb.) içinde "Biçimleşme Okulu", tüm süreçleri bütünleştirici bir vizyon sunar.

Stratejik yönetim süreci; başlangıç (stratejik bilinç), planlama (yönlendirme, analiz, oluşturma) ve sonlandırma (uygulama ve eşzamanlı yenilikçi kontrol) aşamalarından oluşur.

 

Örgütlerde Belirsizlik, Risk, Kriz, Kaos ve Stratejik Yönetim

Kaos Teorisi, dinamik ve doğrusal olmayan sistemlerin düzensiz ama kendi içinde düzenli davranışlarını inceler.

Edward Lorenz'in tanımladığı "kelebek etkisi" (başlangıç şartlarına hassas bağımlılık) ilkesi uyarınca, karmaşık sistemlerde önemsiz gibi görünen en küçük bir hata veya değişiklik, sistemin çıktısında devasa yıkımlara yol açabilir.

Bu doğrultuda, kaotik ortamlarda katı hiyerarşik planlar yerine, ademi merkeziyetçi, esnek ve hızlı karar alan yapılar kurgulanmalıdır.

 

Gelecek ve Stratejik Yönetim

Yarının başarısı, istenen geleceği elde etmek üzere "bugün hangi stratejik kararların alınacağına" doğru karar vermekle mümkündür.

 

Geleceğin Savaşlarını Görebilmek ve Şekillendirebilmek

Gelecekteki savaşlar, Avrasya coğrafyasındaki kıt enerji ve su kaynaklarının kontrolü etrafında şekillenecektir.

Geleceğin savaşlarını şekillendirmek için SWOT, Performans Güçleri ve Denge analizleri gibi durum belirleme matrisleri askeri alanda da etkin şekilde kullanılmalıdır.

Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın tanımladığı üzere:

"Güvenlik algılamalarında meydana gelen değişimin en önemli sebeplerinden birisi, tehdidin tek boyutlu, devletten devlete olma klasik konumundan çıkarak, asimetrik ve çok boyutlu bir konuma ulaşmasıdır... Daha ucuz, daha etkili 'karanlık savaş' metotları günümüzde daha çok tercih edilmektedir."

 

Geleceği Yönetmek için Stratejik Yönetim Liderliği

Geleceğin liderleri "Stratejik Kaos Yönetimi" uygulamalıdır. Roosevelt'in Manhattan Projesi ve Bush Doktrini'nin "önleyici saldırı" tezi, geleceği savunma hattında beklemek yerine onu bugünden şekillendiren proaktif stratejik hamlelere örnektir. Zhang Yu'nun belirttiği gibi:

"Stratejin derin ve uzağı gören cinsten ise daha savaşmadan sen kazanırsın. Stratejik düşüncen sığ ve kısa erimli ise, daha savaşmadan sen kaybedersin."

 

Bölüm 11: Savaş ve Ekonomi

Dr. Mazlum Çelik

Savaşların temelinde kıt kaynaklardan daha fazla pay alma mücadelesi yattığı için savaşların doğrudan bir ekonomisi vardır.

 

Savaş Ekonomisi: Savaşın başarısı için ekonomik yapının düzenlenmesi ve seferberlik planlamalarıdır.

Ekonomik Savaş: Karşı tarafı zayıflatmak için uygulanan ambargo, abluka ve yaptırımlar gibi bir harp cephesidir.

 

Savaş Öncesi Dönem (Gücün Oluşturulması)

Roma atasözü "Barış istiyorsan savaşa hazır ol" uyarınca devletler caydırıcılık için bütçelerinden büyük kaynaklar ayırır.

SIPRI (2009) verilerine göre küresel askeri harcamaların %41,5'ini tek başına ABD gerçekleştirmektedir.

Savunma harcamalarının ekonomik büyümeye etkileri tartışmalıdır; Benoit olumlu etkileri savunurken, Looney kısıtlı kaynaklara sahip ülkelerde savunma harcamalarının büyümeyi baltaladığını ileri sürmüştür.

Silah ticareti, küresel ekonominin en karlı sektörlerinden biri olup en büyük satıcılar aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi'nde veto yetkisi olan en gelişmiş 7 ülkedir.

Savunma harcamalarının artması, eğitim ve sağlık bütçelerinden kesinti yapılması anlamına gelen yüksek bir alternatif (fırsat) maliyeti barındırır.

 

Savaş Dönemi (Gücün Kullanılması)

Savaş döneminde ekonomide çok radikal dönüşümler yaşanır:

Üretimin Şekil Değiştirmesi: Üretim imkanları eğrisi uyarınca, askeri üretim artarken sivil üretim kısıtlanır. Körfez Savaşı'ndaki gibi, hasmın üretim kapasitesini kırmak amacıyla ilk aşamada altyapı tesisleri bombalanarak imha edilir.

İşgücü Dengesi: En verimli genç erkek nüfus orduya alındığından üretim alanlarında ciddi verimlilik kayıpları yaşanır; bu boşluk kadın işgücünün artırılmasıyla kapatılmaya çalışılır. Ayrıca yedek askeri personelin orduya alınması sivil hizmetlerde (itfaiye, polis, sağlık) büyük aksamalara yol açar (Katrina Kasırgası zafiyeti örneği).

Yatırımların Durması: Güvensizlik, istikrarsızlık ve artan vergiler nedeniyle yerli ve yabancı yatırımlar bıçak gibi kesilir.

Finansman Kaynağı Yaratma: Devasa savaş maliyetlerini karşılamak üzere; vergilerin artırılması, fiyatlara müdahale ve karne uygulamalarıyla spekülasyonun önlenmesi, iç/dış borçlanma (para basarak borçlanmanın yarattığı hiperenflasyon), Tekalifi Milliye benzeri cebri tasarruflar [766] ve müttefik yardımları devreye sokulur.

Ticaret ve Turizmin Durması: Savaş ve terör, güvenliğe hassas olan turizm gelirlerini derhal sıfırlar (11 Eylül saldırılarının ABD ve küresel turizme darbesi).

 

Savaş Sonrası Dönem (Zararların Telafisi)

Tahribatın Onarılması: Yıkılan altyapı, konut ve sanayi tesislerinin yeniden inşası (Lübnan ve Irak örnekleri) devasa bir pazar yaratsa da bu durum yerel kaynakların yabancı inşaat şirketlerine transferiyle ülkenin geleceğini ipotek altına alır.

İnsan Zayiatının Yansımaları: Birinci Dünya Savaşı istatistikleri ve Bosna Savaşı tecrübesi, ölümlerin yanı sıra nitelikli beyin göçünün ve yaralıların yarattığı sosyo-ekonomik çöküşü gözler önüne sermektedir.

Ordunun Yeniden Teçhizi: Tüketilen askeri stokların tamamlanması ve ordunun yeniden kurulması için kısıtlı kaynaklar silah satıcılarına aktarılır.

 

Sonuç

Atatürk'ün belirttiği gibi: "Savaş, millet için hayati derecede zorunlu olmadıkça bir cinayettir."

Ancak savaş kaçınılmaz hale geldiğinde, savunma hazırlığı yapmamış olmak daha büyük bir cinayettir.

 

Bölüm 12: Düşünceden Hayatın İçine Kültürel Olgu Olarak Savaş

Dr. Yavuz Ercil

Savaşın Kavramsal Yapısı

İlk yazılı belge olan Gılgamış Destanı dahi savaş anlatımlarıyla başlar; düzenli ordu ve devlet yapılanmaları insanlık medeniyetinin kurucu unsurlarındandır.

 

Savaşın Bireysel Algılamadaki Gelişimi

Yapılan psikolojik araştırmalar, çocukların 8 yaşında savaş kavramını (ölüm, vurma, yıkım olarak) tam algıladıklarını, barış kavramını (kızlarda arkadaşlık, erkeklerde şiddetin olmaması olarak) ise ancak 10 yaşında idrak edebildiklerini göstermektedir. Savaş kavramı insan belleğinde barışa göre çok daha kararlı ve önce yer edinmektedir.

 

Savaş Kavramının Sosyal Bir Olgu Olarak Ortaya Çıkması

Herakleitos: "Savaş ve mücadele her şeyin babası, her şeyin kralıdır." diyerek, varlığın özündeki gerilimin yaşama enerji verdiğini savunmuştur. Savaş zamanla kurumsallaşarak karmaşık "askeri-endüstriyel-bilimsel karmaşıklar" zincirine dönüşmüş ve memetik (kuşaktan kuşağa aktarılan zihinsel şablonlar) bir sosyal bellek haline gelmiştir.

Fareler üzerinde yapılan 25 kuşaklık genetik deneyler, saldırganlık sıklığının kalıtsal ve sosyal olarak kuşaktan kuşağa aktarılabildiğini kanıtlamıştır.

 

Savaş Kavramının Olumlu ve Olumsuz Şekilleri

Olumsuz (Aktif) Savaş Kültürü: Maddi ve stratejik kazanımlar elde etmek, egemenlik kurmak amacıyla yapılan sömürgeci saldırı savaşlarıdır.

Pasif (İçselleştirilmemiş) Savaş Kültürü: Sadece savunma, korunma ve hayatta kalma güdüsüyle, seçeneksizlikten yapılan hayati savaşlardır.

 

Olumsuz / Aktif Savaş Kültürü

Avrupa devletlerinin hammadde ve işgücü için Afrika ve Asya'yı sömürgeleştirmesi aktif savaş kültürünün en net örneğidir.

Zulu kabilesi, barışçıl bir hayvancılık toplumuyken kıtlık ve Boer tehdidiyle karşılaşınca, Shaka liderliğinde tüm toplumsal yapısını (evlilik yasakları, göğüs göğüse muharebe düzeni) değiştirerek yok edici, saldırgan aktif bir savaş toplumuna dönüşmüştür.

Günümüzdeki birçok savaş, aslında doğal kaynak zenginliklerini (Sudan petrolü, Kamboçya kerestesi, Sierra Leone elması) ele geçirme amacı taşıyan "kaynak savaşları"dır.

 

İçselleştirilmemiş / Pasif Savaş Kültürü

Paskalya Adası sakinleri, kano yapacak ormanların tükenmesi ve kuraklık sonucu besin kıtlığı yaşayınca, adadaki tek yanardağın volkanik taşlarından mızraklar üreterek hayatta kalmak amacıyla savaşa sürüklenmiş ve bu içselleştirilmemiş pasif savaş en sonunda adadaki insan nüfusunu yok olma noktasına getirmiştir.

 

Savaşın Sistem Yapısı

Machiavelli, fetih isteğinin doğal olduğunu ve savaşta başarının ahlak dışı bir mutlak kararlılıkla elde edilebileceğini savunmuştur. Oysa modern savaşlar kaotik ve doğrusal olmayan (non-linear) dinamik sistemlerdir.

Clausewitz'in belirttiği gibi, savaşta bir etkinin hangi tepkiye yol açacağı kestirilemez; başlangıç koşullarındaki en küçük bir hata veya şans faktörü savaşın kaderini baştan aşağı değiştirebilir; bu nedenle teorik kılavuzlar yerine şahsi istidada pay ayrılmalıdır.

 

Sonuç

Dünyada silahsızlanmaya harcanan her bir dolara karşılık, silahlanmaya 140 dolar harcanmaktadır. Küresel barışın kalıcı olarak tesisi, ancak insan zihnindeki bu yıkıcı "savaş memetikleri" ile yürütülecek kültürel mücadele ile mümkün olabilecektir.

 

Cogito, Sayı: 6 ve 7 - Şiddet - Özet - Notlar

Cogito 06 ve 07. Sayı - Şiddet - Notlar

Cogito, Üç aylık düşünce dergisi Sayı: 6-7 Kış-Bahar, 1996, 5. Basım, 2005

 


Önsöz

William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanında çocukların şiddete eğilimini işlemesi İngiliz kamuoyunca uzun süre "saçmalık" ve "gerçek dışı" bulunmuş

1993 yılında İngiltere'de 10 yaşındaki iki çocuğun (Robert Thompson ve Jon Venables), 2 yaşındaki James Bulger'ı kaçırıp işkence ederek öldürmesi toplumda büyük bir şok yaratmıştır.

 

Bilim insanları, psikologlar ve yargı; çocukların soy ağaçlarını incelemekten beyin tomografilerine, seyrettikleri korku filmlerine kadar her ihtimali araştırmış ancak eyleme mantıklı bir açıklama getirememiştir.

 

Hannah Arendt - Şiddet Üzerine

Hannah Arendt’in Şiddet Üzerine adlı eserinin ilk bölümüdür.

 

Burada aktaracağım düşünceler, 20. yüzyıl geri planından görüldüğü biçimiyle, son birkaç yılın olay ve tartışmalarından kaynaklanıyor.

 

20. yüzyıl, teknolojik gelişmeler nedeniyle şiddet araçlarının akıl almaz boyutlara ulaştığı bir çağdır.

…nükleer rekabet bir "zafer" oyunu değil, "İçlerinden biri kazanırsa ikisinin de sonu olur" kuralına dayanan bir "caydırıcılık" oyunudur.

 

Şiddet özü gereği araçlara muhtaçtır.

 

Gelecek tahmini yapan uzmanlar, hipotezlerini bir süre sonra "olgu" kabul etme hatasına düşerler. Oysa tarih, beklenmedik "olaylar" (rastgele gelişmeler) ile şekillenir ve insan eylemi simülasyon kalıplarına sığdırılamaz.

 

Marx’a göre şiddet, tarihin "ebe ana"sıdır ancak değişimin temel nedeni değildir; esas olan üretim süreçleri ve toplumun iç çelişkileridir. Klasik Sol gelenek şiddeti bir araç olarak yüceltmekten kaçınmıştır.

 

Mao’nun "İktidar namlunun ucunda büyür" anlayışı ve Jean-Paul Sartre’ın Frantz Fanon'un Yeryüzünün Lanetlileri kitabına yazdığı önsözdeki şiddeti özgürleştirici gören yaklaşımı, Sol retorikte köklü bir kaymaya işaret eder.

 

Yeni Sol / öğrenci hareketleri atom bombasının, toplama kamplarının ve sivil katliamların gölgesinde büyümüştür.

Genç kuşağı önceki kuşaklardan ayıran en temel unsur bir geleceklerinin olup olmadığından emin olamamalarıdır.

 

Sartre ve Fanon eleştirisi

 

Yeni Sol’un tek olumlu ve özgün sloganı olan "katılımcı demokrasi", tarihsel devrimci konseyler geleneğine dayanır.

 

İlerleme inancının eleştirisi

İlerleme miti insanlara geleceği kontrol edebilecekleri illüzyonunu verir. Ancak 20. yüzyıl deneyimleri, tarihin doğrusal değil, beklenmedik kırılmalarla dolu olduğunu göstermiştir.

 

Rafael Moses - Şiddet Nerede Başlıyor?

Psikiyatristler ve psikanalistler şiddete yönelimde öncelikle kişinin geçmişini ve aile ilişkilerini inceler. Winnicott’a göre yetersiz ana-baba-çocuk ilişkisi, aile şefkati eksikliği ve nesilden nesile aktarılan şiddet kalıpları belirleyicidir.

 

İnsanlar planlanmış bir şiddet eylemini gerçekleştirmeden önce vicdanlarını rahatlatmak zorundadır.

İdeolojiler ve soyut ulus kavramı şiddeti meşrulaştırmak için en elverişli zeminlerdir.

Toplumun normalde kin, cinayet ve yalan olarak gördüğü eylemler "ulus adına" yapıldığında meşru kılınır ve üst-benlik (vicdan) uyuşturulur.

 

Artun Ünsal - Genişletilmiş Bir Şiddet Tipolojisi

Şiddet (sertlik, kaba kuvvet), şedid (sert, katı), şeddat (yıkıcı sertliğiyle tanınan eski Yemen hükümdarı).

 

Fransızca violence, Latince violentia (sertlik, acımasız güç) ve vis (güç, yetke, bedensel güç) kökenine dayanır. Eski Yunancada ise bia (kaba güç) sözcüğünden beslenir.

 

Dar anlamda şiddet; somut, ölçülebilir ve doğrudan bedensel bütünlüğe yönelen eylemleri kapsar.

 

Ekonomik Şiddet: Yüksek enflasyon, kronik işsizlik, insanca yaşamı engelleyen düşük ücretler.

 

Çevresel ve Kentsel Şiddet: Ormanların tahribi, hava ve su kirliliği, çarpık kentleşme, doğanın yıkımı.

 

Medya Terörü: Medya gruplarının etik dışı güç kullanımı, kişisel hak ihlalleri ve bilgi kirliliği.

 

Sistemsel ve Kamusal İhmal: Trafik terörü, rüşvet ve denetimsizlik sonucu oluşan kitlesel can kayıpları.

 

Uluslararası Küresel Şiddet: Kuzey-Güney ülkeleri arasındaki sömürü dengesi, ekonomik ambargolar ve hammadde denetimi için uygulanan baskılar.

 

Ünsal Oskay - "Efendi/Köle" İlişkisi Açısından Şiddet ve Görünümleri Üzerine

İnsan, doğanın üretim süreçlerini henüz kavrayamadığı dönemlerde doğayı sevmekten ziyade, ona yaranma ve dost geçinme siyasası (akıl erdiremediği güç karşısında bir hayatta kalma taktiği) izlemiştir.

 

Pişmiş toprak (terra cotta) üretimi ve tarımsal keşifler, insanda doğada var olmayan şeyleri yaratma ve doğaya müdahale etme bilincini doğurmuştur.

 

Kölelik, savaşta canı bağışlanan insanın kendi iradesinden efendinin iradesi lehine feragat etmesidir. Zamanla köle, fiziksel özgürleşme umudunu yitirdikçe efendisini yüceltmeye, onun görkemine hayranlık duymaya başlar.

 

Doğu'da (Partlar, Bizans, Osmanlı) tek özgür irade hükümdara (Sultan, Halife) aittir. Vezirden en alt tabakaya kadar herkes "kul" statüsündedir. Devletten korunmanın yolu ona bulaşmamak ("devlet yüzü görmemek") sayılmıştır.

 

Toplu taşıma araçlarında yan yana oturduğu halde birbirine kayıtsız kalan kitleler, kentsel yabancılaşmanın ve rafineleşmiş şiddetin birer simgesidir.

 

Başarı ve mutluluk yalnızca tüketime indirgendikçe birey diğer insanları ve kendisini acımasız bir yarışın nesnesi yapar. Yaşadığı güvensizlik, yalnızlık ve bunalım sonucunda modern sıradan insan, kendisini bu karmaşadan kurtaracak otoriter ve baskıcı yönetimlere (plebisiter diktatörlükler, faşizm) gönüllü destekçi haline gelir.

 

Ferda Keskin - Foucault' da Şiddet ve İktidar

1757 tarihli korkunç işkence sahnesi (Damiens'in parçalanarak öldürülmesi), rasgele bir şiddet gösterisi değil, monarşik hukukun ritüelistik bir cezalandırma örneğidir.

Klasik Çağda (17.-18. yy) yasa, doğrudan hükümranın iradesi ve bedeniyle özdeştir. İşlenen her suç, doğrudan kralın iktidarına yapılmış bir saldırı kabul edilir.

Halka açık işkence ve infaz ritüelleri; iktidarın kaybettiği gücü suçlunun bedeni üzerinde yeniden tesis etme, iktidarın mutlak üstünlüğünü ve "yaşatma/öldürme hakkını" (el koyma hakkı) herkese gösterme işlevine sahiptir.

 

18. yüzyılın sonlarında suçlar şiddetten mülkiyete kayarken, ceza da fiziksel şiddetten arındırılmıştır.

Reformun amacı "daha az cezalandırmak" değil, iktidarı toplumun kılcal damarlarına kadar yayarak "daha iyi ve daha kaçınılmaz cezalandırmaktır." Humanizm veya "insanlık" söylemi, iktidarın yeni sınırını ve yeni stratejisini oluşturur.

 

Yeni dönemde ceza, iktidarın gövde gösterisi olmaktan çıkıp gizli, kurumsal ve davranışları düzeltmeye dönük bir hapishane modeline dönüşür. Amaç fiziksel acı çektirmek değil; düzenli çalışma, gözetim ve otoriteye itaati içselleştirmiş "uysal bedenler" yaratmaktır.

Modern "ruh", "insan" ve "birey" kavramları; okullarda, kışlalarda, fabrikalarda ve hapishanelerde bedeni sürekli denetleyen ve biçimlendiren bu disiplinci tekniklerin bir ürünüdür.

Biyo-iktidar yasadan ziyade "normlar" üzerinden işler. Aile, okul, tıbbi kurumlar ve hapishaneler bireyi "normalleştiren" mekanizmalardır.

 

Ulus S. Baker - Bilimsel Kuşkudan Bilimden Kuşkuya Doğru

Modern, ussal ve tekno-bilimsel dünyanın ilk büyük kırılması Galileo’nun "Doğa, matematiğin diliyle yazılmış bir kitap gibidir" formülüyle başlar.

Bu süreç, insanın evrenin merkezinde olduğu eski dünya ile "mümkün tek dünya" haline gelecek olan modern dünya arasındaki çatışma noktasıdır.

Modern insan "hakikat"ten ziyade "kesinlik", sarsılmazlık ve güvenlik arayışındadır.

 

Modern bilim ve inanç sistemlerinin temelinde "Dünya bizim istediğimiz gibi davranmalı" çıkarı ve arzusu yatar. Pozitivizm, olgulardan kaçmanın yepyeni bir tür tanrıbilimidir.

 

Spinoza, Kutsal Metinlerin anlatısal/kutsal buyruklara dayanan dili ile bilimsel dili ayırır. Onu ilk "laik" düşünür kılan, "inancın krallığı" (ahlak, din, toplumsal bağlar) ile "bilginin krallığı"nı (bilim, etik, matematiksel kavrayış) birbirinin üzerinde tahakküm kurmamaya davet etmesidir.

 

Modern bilim insan bilimlerinin arka planını oluşturan bir bilgi-iktidar diyagramıdır. Bilim dallarına "disiplin" denmesi tesadüf değildir.

 

Bilimin şiddetle ilişkisi sadece kitle imha araçları üretmesinden gelmez; tıpkı yazının icadının "karacahil" tebalar yaratması gibi, bilimin kendi doğasında barındırdığı "gizli bilim" yapısından ve toplumsal eşitsizliği kuran "ilk şiddet" kaynağı olmasından ileri gelir.

 

Nermi Uygur - Spinoza'yla Amor İntellectualis

Tanrı ya da Doğa

Felsefe tarihi genellikle Spinoza'nın temeline "töz"ü (substantia) koysa da Spinoza sisteminin asıl temel gerçekliği bedendir.

 

Sevgi (amor), dıştan bir nedenin bedende bıraktığı sevinçtir; tiksinti/nefret (odium) ise üzüntüden (tristitia) doğar. İnsan sürekli olarak hazzı/sevinci arayan ve acıdan kaçınan bedenli bir varlıktır.

 

İnsan, tutkularının ve denetleyemediği duygulanımlarının (affectum) esiri olduğu sürece köledir. Kölelikten kurtuluş ancak akıl (ratio) ve bilgi yoluyla mümkündür.

 

Düşünsel Sevgi (Amor Intellectualis)

Bu kavram, var olanı, olan biteni çepeçevre ve duru bir kavrayışla (akılla) görmenin ve bu görmeyi isteyerek/seve seve gerçekleştirmenin ödülüdür.

 

Şiddet bir çözüm veya kader değil; duygu dengesizliği, duyarlık yoksunluğu ve akıl bozukluğudur. Günümüz dünyasındaki yoksulluk, adaletsizlik ve savaşlar karşısında şiddeti şiddetle çözmeye çalışmak kısır bir döngüdür.

 

Konrad Lorenz - Ecce Homo (İşte İnsan)

Marslı Gözlemci / insanın akıl veya ahlakla hareket ettiğini asla düşünmez.

 

İnsan toplumsallığı, kendi kabilesi içinde son derece barışçıl ve sosyal olan; ancak dışarıdan bir türdeşine karşı adeta birer "şeytana" dönüşen sıçan kabilelerinin yapısına benzer.

 

Kavramsal düşünme insana araç gereç yapma (taş balta, ateş) imkanı vermiş; ancak insan bu yeteneği ilk andan itibaren türdeşini öldürmek ve tüketmek için kullanmıştır.

 

Silahların menzili uzadıkça, insan eyleminin korkunç sonuçlarından ve kurbanın acı çığlıklarından (bağırış, yalvarış gibi ketlemeyi tetikleyecek uyarıcılardan) duygusal olarak yalıtılır.

 

İnsanın kültürel ve teknolojik araçları baş döndürücü bir hızla ilerlerken, doğuştan gelen biyolojik içgüdüleri ve ketleme mekanizmaları taş devri insanıyla aynı kalmıştır.

 

Kant'çı ahlaka göre bir eylem, sırf sorumluluktan ve akıldan dolayı yapıldığında değer kazanır. / (Halbuki samimiyet, hesaba gelmez)

 

Akıl bir araçtır; hedefe nasıl ulaşılacağını gösterir ama hedefin kendisini koyamaz. Sevgi, insani değerler ve yaşama arzusu gibi duygusal yakıtlar olmasaydı, saf akıl mekanizması boşa dönen bir çarktan ibaret kalırdı.

 

Coşku, insanı kendi bireysel çıkarlarının üstüne çıkarıp en yüce değerler uğruna canını vermeye sevk eden otonom bir içgüdüdür.

İnsanlık, düşman kamplara bölündüğü için saldırganlaşmaz; aksine, içindeki birikmiş toplumsal saldırganlığı boşaltabilmek için dünyayı kutuplara bölmeye muhtaçtır.

 

Kendisini coşkuyla en yüce idealin hizmetine adayabilen tek varlık olan insan, sırf bu ideali gerçekleştirmek uğruna dünyayı kana bulayacak organizasyonlar kurar.

 

Konrad Lorenz - Saldırganlığın Spontanlığı

Saldırganlık, türün devamını sağlayan birincil ve otonom bir içgüdüdür. Eğer saldırganlık sadece çevresel faktörlere veya hayal kırıklıklarına (frustration) verilen bir tepki olsaydı, dış etkenler kontrol edilerek engellenebilirdi.

 

Tıkanan ve boşalamayan güdü, canlıda huzursuzluk yaratır ve canlıyı uygun bir tetikleyici uyarıcı aramaya (arama davranışı) iter (Faust'un Helen'i bulmak için yola koyulması gibi).

 

Kutup araştırmacıları veya savaş esirleri gibi uzun süre dış dünyadan yalıtılmış ve küçük gruplar halinde yaşayan erkeklerde saldırganlık eşiği inanılmaz derecede düşer. En yakın dostun hafifçe öksürmesi veya genzini temizlemesi bile bir cinayet sebebi haline gelebilir.

 

Friedrich Engels - Tarihte Şiddetin Rolü

Robinson’un Cuma’yı köleleştirmesi (şiddet) kendi başına bir amaç değil, Cuma’nın emeğinden ekonomik yarar sağlama aracıdır. Amaç (ekonomik çıkar), araçtan (siyasal şiddet) her zaman daha temeldir.

 

Bir insanı köleleştirmek veya çalıştırmak için öncelikle ona verilecek üretim araçlarına (aletler) ve yaşamını sürdürecek geçim maddelerine sahip olmak gerekir. Yani şiddetin uygulanabilmesi bile önceden birikmiş bir ekonomik gücü/serveti varsayar.

 

İlkel topluluklarda özel mülkiyet, üretimin artması, değiş-tokuşun (ticaretin) gelişmesi ve emeğin doğal bölünmesiyle salt ekonomik nedenlerle kendiliğinden doğmuştur. Şiddet mülkiyetin el değiştirmesini sağlayabilir ama mülkiyet kurumunun kendisini yaratamaz.

 

Siyasal şiddet ve egemenlik bağımsız bir güç değildir; her zaman ve her yerde ekonomik koşullara, üretim biçimlerine ve maddi araçlara bağımlıdır. Şiddet bir irade eylemi olsa da, başarısı tamamen onun emrine verilen ekonomik ve teknik araçların niteliğine bağlıdır.

 

Halil Berktay-Zafer Toprak; Yöneten: Ahmet Kuyaş - Tarihçi Gözüyle "Şiddetin Tarihi" Üzerine Bir Söyleşi

Ünsal Oskay: İnsanın doğaya müdahale etmesiyle başlayan süreç, kölelik kurumu üzerinden mülkiyet ve eşitsizlikle birleşmiştir.

 

Halil Berktay: Tarih insanların şiddeti denetim altına alma çabalarının ve bunu yaparken yeni şiddet biçimleri üretmelerinin tarihidir.

 

Oskay: Devlet ve kurumlar, kişisel şiddeti kurumsal şiddete dönüştürür.

 

Murat Çulcu - Mafia ve Şiddet

Mafia (etimoloji) Sicilya'daki mağaralar için kullanılan ve "saklanılan yer/sığınak" anlamına gelen Mafie / Mahfelya (gizli yer),

"Sığınmak/korunmak" anlamındaki Mu'afah / Ma'afir veya "gizli" anlamındaki Hafi / Mahfi sözcükleri.

 

Mafia / Merkezi otoriteye karşı yerel gücün direnişi.

 

Omertà, gerçek bir "erkeklik" ve kendi başının çaresine bakma ahlakıdır.

Haksızlığa uğrayan bireyin devlete/bürokrasiye başvurmasını yasaklar; kişinin hakkını kendi gücüyle veya yerel güç odakları aracılığıyla aramasını emreder.

 

Mafia / Mafios etrafında zamanla oluşan koruyucu kozaya sosyolojik olarak cosca adı verilir.

 

Sulhi Dönmezer - Çağdaş Toplumda Şiddet ve Mafia Suçları

Saldırganlık (Aggression): Canlının doğası gereği var olan, sosyal ve coğrafi çevrede yer edinmesini sağlayan zorunlu bir kişisel/biyolojik potansiyel veya yetenektir.

Saldırı (Attack): Saldırganlığın aktif hale gelmesidir. Canlının varlığını korumak için doğaya veya diğer canlılara yönelik eylemidir (örneğin beslenmek için avlanmak).

Şiddet (Violence): Gücün ve kuvvetin hukuka aykırı ve kasten kullanılmasıdır. Şiddette toplumsal normlara ve hukuka saldırı niyeti/kastı şarttır.

İstisnalar: Dikkatsizlik sonucu ölüme yol açan taksirli eylemler, savaş kuralları çerçevesindeki güç kullanımı veya kolluğun kanuni yetki sınırları içindeki kuvvet kullanımı "şiddet" sayılmaz.

 

Özgürlüklerin ve insan haklarının genişlemesi, devlet otoritesinin güç kullanımını ve ceza gücünü sınırlandırır. Soruşturma ve yargılamada dürüst yargılama esaslarına uyma zorunluluğu, suçla mücadeleyi zorlaştırarak suç işlemenin "masrafını/maliyetini" azaltır.

 

Genel ceza hukuku kurallarıyla mafia ile mücadele edilemez; Almanya, İtalya ve ABD'deki gibi özel usul hükümleri şarttır.

 

Alexander Mitscherlich - Zulüm Üstüne Savlar

Çarmıha germe gibi tarihsel ceza ve işkence biçimleri, sadece bir cezalandırma veya öldürme eylemi değildir; acı çektirmekten ve kurbanın çaresizliğinden alınan içsel bir hazzı (zulüm) temsil eder.

 

Batı ve Doğu uygarlıkları arasında insanı aşağılama, işkence etme ve yok etme hazzı açısından niteliksel bir fark yoktur; modern çağ haklı olarak bir "işkence çağı"dır.

 

Özgürleşme ve dönüşüm, ancak kişinin kendi içindeki yok etme hazzını ve itkisel dürtülerini dürüstçe ve öz-doyumsal olmayan bir özeleştiriyle tanımasıyla mümkündür.

 

"Dünya barışı" söylemi siyasi olarak sıkça kullanılsa da evrensel bir barış fikri insan psişesinin en derin katmanlarında kaygı ve korku yaratır. İnsanlar, toplu saldırganlık potansiyelini boşaltamamaktan ve kısıtlanmaktan içsel bir rahatsızlık duyarlar.

 

Sanayileşme, teknoloji ve emir-komuta zincirleri; bireyde çocuksu bir bağımlılık yaratıp suçluluk duygusunu bastırarak kitlesel yok etmeyi (stratejistlerin masa başı "mega-ölüm" hesaplarını) kolaylaştırmıştır.

 

Dane Archer- Rosemary Gartner - Barış Dönemi Kayıpları: Savaşa Katılmayanların Şiddet İçeren Davranışlarında Savaşın Etkisi

Resmi şiddet; devlet otoritesi, emir-komuta zinciri, hiyerarşi ve üniforma ile yürürlüğe konur. Toplum nezdinde "kamu düzenini sağlama, düşmanı engelleme, caydırıcılık" gibi "yüce amaçlar" gerekçe gösterilerek meşrulaştırılır.

 

Savaşlar, öldürme eyleminin belirli hedeflere ulaşmak için geçerli, onaylanan ve hatta "kahramanlıkla" ödüllendirilen bir yöntem olduğunu topluma öğretir.

 

1900-1970 yılları arasındaki 110 ulus ve 44 büyük şehri kapsayan, savaşa katılan uluslar ile katılmayan (kontrol grubu) ulusların savaş sonrası 5 yıllık cinayet oranları:

Savaşa katılan ülkelerin büyük çoğunluğunda (%10'u aşan, hatta bazı ülkelerde %100'ü geçen) savaş sonrası cinayet oranlarında patlama yaşanmıştır.

Savaştan ağır insani kayıpla (nüfusunun milyonda 500'ünden fazlasını kaybederek) çıkan ülkelerin %79'unda savaş sonrasında cinayet oranları yükselmiştir.

 

Savaş sonrası cinayet artışının sebebi sadece savaşa katılan askerlerin kişisel psikolojisi değil; savaşın bütün topluma verdiği "şiddet meşrudur" mesajıdır.

 

C.A.J. Coady - Terörün Ahlakı

Terör politik hedeflere ulaşmak için başvurulan bir araç/taktiktir.

Terörizm / Çoğunlukla organize bir grup tarafından işlenen, savaş dışı kişiler üzerinde kasıtlı öldürme veya diğer ciddi zararlar ya da tehdit içeren politik eylem.

 

İnsanlar kendi devletlerinin şiddetini değerlendirirken Faydacı bir mantıkla hareket ederken; devlet-dışı grupların şiddetini değerlendirirken Dahili/Özsel bir tutumla yaklaşırlar.

 

Askerleri besleyen çiftçiler, onları tedavi eden doktorlar veya dünyaya getiren anneler "insani" işlevleri sebebiyle hedeflenemezler. Aksini savunmak, bir ulusun tamamını meşru hedef ilan etmek anlamına gelir ki bu kabul edilemez.

 

Bir devrim haklı bile olsa (jus ad bellum), araçları ahlaki olmak zorundadır (jus in bello). Rastgele bombalamalar terörizmdir. Ancak eylemler doğrudan adaletsizliği yürüten aktörlere (polis, ordu, işkenceci bürokratlar — Uruguay'daki Dan Mitrione örneği) yönelmişse, bu terörizm değil, meşru devrimci şiddet kapsamında değerlendirilebilir.

 

M. Mukadder Yakupoğlu - Erotizmde Şiddet ve Ahlak İlişkisi

Cinsellik, doğası gereği ötekinin bedenine müdahaleyi içerir ve bünyesinde yoğun bir şiddet barındırır. Erotik coşku, ancak bu "gönüllü şiddet" deneyimiyle hissedilebilir.

 

Ahlak kuralları (özellikle örtünme ve cinsel tabular) ve evlilik kurumu, erotizmin yol açtığı belirsiz ve yıkıcı şiddeti engellemek için geliştirilmiş toplumsal savunma mekanizmalarıdır.

 

Seçim yapmak zorunda olmak insanı ahlaksal kurallar oluşturmaya ve geriye çekilmeye zorlar. Ahlak, özgürlüğün yıkıcı gücüne (şiddet ve intihar) karşı bir sığınaktır.

 

Toplumsal (Yalancı) Ahlak: Geleneklere dayanır, dışsaldır, ayrıcalıkları korur ve özünde adalet değil "şiddetten korkma" yatar. Bergson'un "kapalı ahlak" dediği bu yapı, bireyleri sürüleştirir ve toplu şiddete (savaşlara) zemin hazırlar.

Bireysel (Gerçek) Ahlak: İçsel bir sestir, sevgiye ve vericiliğe dayanır. Bireyin kendisini günlük çıkar hesaplarının üzerine çıkarmasını sağlar.

 

Modern toplumda ahlak alanı daralırken hukuk alanı genişler.

Hukukun artması potansiyel şiddeti ve haksızlık duygusunu besler; şiddetin gerçek panzehiri hukuk değil, ahlaktır.

 

Nüket Esen - Türk Romanında Aile İçi Şiddet Teması

Türk romanında şiddetin en yaygın kurbanları cariyeler ve eşlerdir. Namık Kemal’in İntibah romanında Ali Bey’in Dilaşup’a uyguladığı vahşet, Türk romanında şiddetin en ayrıntılı ve sahneli anlatımlarından biridir. Halit Ziya Uşaklıgil (Mai ve Siyah), Halide Edip Adıvar (Mevut Hüküm), Samet Ağaoğlu (Büyük Aile) ve Melih Cevdet Anday (Aylaklar) gibi yazarların eserlerinde de koca dayağı sıkça işlenir.

 

Baba otoritesi veya üvey anne zulmü altındaki çocuklar şiddetin diğer hedefidir. Fatma Aliye (Muhazarat), Hüseyin Rahmi Gürpınar (Mürebbiye), Ebubekir Hazım Tepeyran (Küçük Paşa) ve Reşat Nuri Güntekin (Kızılcık Dalları) romanlarında; öz çocukların babalardan dayak yemesi, üvey annelerin ve konak sahiplerinin ise evlatlıklara eziyet/dayak uygulaması dikkat çeker.

 

Şiddet, romanlarda kendi başına tartışılan felsefi bir tema olmaktan ziyade; karakterlerin dengesizliğini, ahlaksızlığını, alkol/para tutkusunu ve kadını aşağı görmesini vurgulayan bir karakteristik araç olarak kullanılır.

 

Miras, para veya bir kadının paylaşılamaması aile içi şiddeti cinayete kadar götürür (Turfanda mı, Turfa mı?, Büyük Aile, Acımak).

 

Türk romanında şiddet (İntibah ve Mürebbiye'deki istisnai sahneler dışında) ayrıntısıyla sahnelenmez; sadece olay olarak aktarılır. Bu nedenle şiddetin felsefi, psikolojik veya varoluşsal boyutları derinlemesine tartışılmaz; şiddet hayatın doğal/olağan bir parçası veya bir araç olarak kalır.

 

Engin Kılıç - Golding ve Dostoyevski'de Şiddetin İçeriksel ve Yöntemsel İşlevi

Edebiyat ilk olarak gündelik dile ve dış gerçekliğe şiddet uygular. Roman Jakobson’un "Edebiyat gündelik dile uygulanan örgütlü şiddettir" tespitiyle uyumlu olarak; sözcüklere yeni anlamlar yüklemek, olayların sırasını bozmak ve gerçekliği saptırmak birer kurgusal/yöntemsel şiddettir.

Şiir dile şiddet uygularken; roman ve öykü dış gerçekliği çarpıtarak var olur.

 

Sineklerin Tanrısı

Pasifik'te bir adaya düşen çocukların, uygar dünyadan ve yetişkin otoritesinden uzaklaştıkça içlerindeki ilkel şiddet dürtülerini açığa çıkarmasını ve vahşileşmesini işler.

 

Baş Engizisyoncu

16. yüzyıl Sevil'inde (İspanya) dinsel şiddetin ve Engizisyon’un en sert döneminde İsa yeryüzüne iner; mucizeler gösterir ancak Baş Engizisyoncu tarafından tutuklanır.

Din ve benzeri kurumlar, kendi varlıklarını ve düzenlerini korumak için şiddeti meşrulaştırır ve kurumsallaştırır

 

Baş Engizisyoncu’ya göre insanlığın en büyük trajedisi ve taşıyamayacağı en ağır yük özgürlüktür.

 

İsa, çölde Şeytan'ın kendisine sunduğu üç teklifi (taşları ekmeğe dönüştürmek, tapınaktan atlayarak mucize göstermek ve dünya krallıklarını kabul etmek) insanlığın özgür iradesini korumak adına reddetmiştir.

Kilise (Engizisyon otoritesi), İsa'nın reddettiği üç şeyi (mucize, sır ve egemenlik/güç) kabul etmiş; Roma’nın ve Sezar’ın kılıcını devralmıştır.

 

Giovanni Scognamillo - Şiddet, Toplum, Birey ve Kan

Antik Roma’nın toplumu yatıştırma formülü olan "Ekmek ve Sirk Oyunları", modern tüketim toplumunda yerini "Hazır Yemek ve Kan" / "Gore" ikilisine bırakmıştır. Arz-talep dengesi gereği şiddet ekranlarda bir meta olarak satılmaktadır.

 

İlk dönem gangster filmlerinde (Halk Düşmanı) küçük bir şiddet ögesi dahi büyük tepki çekerken; süreç Coppola (Baba), Brian De Palma (Dokunulmazlar) ve Quentin Tarantino (Rezevuar Köpekleri) ile şiddetin koreografisine ve "kanın kaligrafisine" dönüşür.

 

İnsanın içinde gizlenen "canavar" var olduğu ve kapitalist sistem bunu "çoksatan" bir meta olarak gördüğü sürece şiddet ekranlardan kaybolmayacaktır. Rambo’dan Terminator’a, seri katil mitolojilerinden cinsel-gerilimlere kadar tüm yapımlar şiddeti romantize etmektedir.

 

Kutlukhan Kutlu - Quentin Harikalar Diyarında: Tarantino Sinemasında Şiddet

Karakterlerin Madonna, Elvis, hamburgerler, ayak masajı gibi konular üzerine uzun uzun konuşması, bireysel derinliklerinden ziyade içinde bulundukları çevreyi ve pop kültür jargonunu tanımlar.

Hem Tarantino hem de yarattığı karakterler, ucuz romanlar ve filmlerle büyümüş tiplerdir. Seyirci karakterle değil, doğrudan yönetmenin zihniyle bağ kurar.

Şiddet sahneleri ani ve son derece yalındır. Bu yalın şiddet, öncesinde yaşanan abes/gündelik sohbetlerle keskin bir tezat oluşturur.

 

Tarantino sineması doğrudan hayattan veya gerçeklikten değil; Sam Peckinpah, Jean-Pierre Melville, Hong Kong sineması, çizgi romanlar ve B-tipi filmlerden beslenir.

Tarantino'nun gösterdiği şiddet gerçek yaşamın bir yansıması değil, sinema tarihinde izlediği diğer şiddet içerikli filmlerin ve reklamlarla sunulan popüler kültürün bir türevidir.

 

E. V. Walter - Montesquieu' den Teröristlere Şiddet Politikaları

Fransız Devrimi’nde şiddet ve terör devrimin tüm onyılına yayılmıştır.

Devleti yöneten radikal cumhuriyetçiler (özellikle Robespierre ve Saint-Just), terörü meşru bir siyasal araca ve devlet politikasına dönüştüren ilk kuramsal ilkeleri koymuşlardır.

 

Jakoben liderler geliştirdikleri acil durum/terör hükümeti kuramının kavramsal ve sosyolojik altyapısını tutucu bir aristokrat olan Montesquieu'nün Kanunların Ruhu eserinden almışlar, ancak bu kavramları ters-yüz ederek yeni bir senteze ulaşmışlardır.

 

Montesquieu, siyasal sistemleri

Cumhuriyet: İlkesi Erdem’dir (Ahlak, vatan sevgisi ve eşitlik tutkusu).

Monarşi: İlkesi Onur’dur.

Despotizm: İlkesi Terör (Korku)’dür.

 

Montesquieu'nün orijinal sisteminde Erdem ile Terör birbirine tamamen zıt iki kavramdır.

 

Erdem, yalnızca özgür halkların yönetimi olan cumhuriyetlerde bulunabilir.

Terör ise ahlaki değeri olmayan, yalnızca mutlak tiranlık/despotizm şartlarında sistemin işlemesini sağlayan kaba bir duygudur.

 

Robespierre ve Saint-Just, Montesquieu’nün birbirine zıt gördüğü bu iki kavramı alıp Fransız Devrimi’nin fırtınalı şartlarında birleştirerek yeni bir Devrimci Hükümet Teorisi ürettiler.

Robespierre: Erdemsiz terör ölümcül, terörsüz erdem ise güçsüzdür.

 

Terör; monarşinin yıkıntısını temizlemek, babaların öcünü almak ve masum halkı yozlaşma ile kölelikten korumak için kaçınılmaz bir araç (doğum sancısı) olarak görülür.

 

Ömer Naci Soykan - Hangi Akla Veda?

Feyerabend'in eleştirilerinin Türkiye'deki alımlanış biçimleri

Kendi akıl dışılıklarını veya yüzeysel saflıklarını Feyerabend'in sözleriyle meşrulaştırmaya çalışanlar.

Meseleyi Platon'dan beri var olan basit bir "akıl gitti, duygu kaldı" avuntusuna indirgeyenler.

Batı'nın aklı çöp tenekesine attığını iddia ederek Batılı postmodernistlerden Müslümanlıklarına meşruiyet devşirmeye çalışan pragmatist yaklaşım.

Batı'yı "kaka emperyalist" ve "cici aydınlanmacı" olarak ikiye ayıran, bilime sonsuz/sorgusuz bir güven duyarak akıl savunuculuğuna girişen tutum.

 

Feyerabend Batılı akıl, bilim ve teknolojinin dünyayı "tek-tipleştirdiğini" (bir-örnekleştirdiğini) savunurken; Habermas süreci "yeni bir-bakışta-kavranamazlık" olarak tanımlar.

Feyerabend'in reddettiği "akıl" genel olarak akıl değil, otoriteleşmiş ve despotlaşmış "Büyük A" ile yazılan Akıl/Bilim ideolojisidir.

 

Batı bilim ve teknolojisinin girdiği yerel kültürler yok olmaktan ziyade bozulmakta ve melezleşmektedir.

Bacon'dan beri Batı bilimi "doğaya egemen olma" ideolojisine dayanır. Hawaii yerlilerinin veya yabanıl kültürlerin aksine Batılı zihniyet kaynakları amansızca sömürür. Batılı teknoloji kendisini zorunlu kılar; Batılı olmayan toplumların buna alternatif üretmeye zamanı ve şansı kalmamıştır.

 

Oysa Immanuel Kant'a göre Aydınlanma, insanın kendi kendini aydınlatmasıdır; aklını başkasına emanet eden insan ergin olamaz.

Kant'ın "salt akıl" kavrayışı tek yanlıdır. İnsan sadece akıldan ibaret değildir; duygu, isteme, hayal gücü ve arzular da düşüncede etkindir. Kendini aydınlatacak insan, aklın dışındaki bu yetileriyle de iyi geçinmelidir.

 

Dünya bir okul veya sınav yeri değil, bizzat yaşayarak öğrenilecek bir hayattır. Akıl veren dayatmacı öğretmenlere veda edilmelidir.

 

Fatmagül Berktay - Felsefe ve Kadın: Zor Bir İlişki

Nietzsche’den Platon ve Aristoteles’e kadar uzanan felsefe geleneğinde kadın; "hakikat", "akıl", "ahlak" ve "bilgi" gibi yüksek sayılan değerlerden uzak; buna karşılık beden, doğa, duygular ve gündelik alanla sınırlı görülmüştür.

 

Kadınların akademiye alınmaması, yayın ve araştırma olanaklarından mahrum bırakılması

Birçok düşünürün kadınların zihinsel eksikliğine ve "doğasına" dair önyargıları

 

Feminist felsefeyi "feminist" yapan şey ele aldığı nesne veya konu değil, benimsediği perspektiftir.

 

Kenzaburo Oe, Claude Simon - Mektup Kutusu

Claude Simon ve Kenzaburo Oe’nin 1995 tarihli Le Monde gazetesindeki mektuplaşmaları,

Simon; atom tehdidinin soğuk savaş boyunca dünyayı büyük savaşlardan koruduğunu savunuyor.

Oe, "caydırıcılık" söyleminin ve nükleer silahlanmanın artık zamanı geçmiş bir mantık olduğunu, XXI. yüzyıl çocuklarına "nükleer kış" korkusu olmadan bir dünya bırakmak için nükleer silahsızlanmanın şart olduğunu vurgular.

 

Semra Somersan - Şiddetin İki Yüzü

Antropolojide Postmodernizm Krizi

 

Fiziksel tahrip olarak şiddet ile metafizik kirletme olarak şiddet

 

Şiddet iktidarın yapışık ikizidir

 

Mark Hobart - Şiddet ve Susku: Bir Eylem Siyasasına Doğru

Şiddetin nasıl, kimin tarafından, hangi koşullarda temsil edildiği sorunu, iktidarla ve bilgiyle ilgili bir sorundur.

 

Bali'de Şiddet

 

Suskunluk, şiddetin başka araçlarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir.

 

Roger Caillois - Karizmatik İktidar

Her türlü iktidar ilişkisinde düşünce güçten daha önemlidir.

 

Hitler'in kitleleri transa sokma ve eleştirel düşünceyi ortadan kaldırma teknikleri

 

Her türlü koşulda söz konusu olan, insanın iradesini zayıflatmaktır.

 

Ruşen Keleş, Artun Ünsal - Kent ve Siyasal Şiddet

Terör

 

Şiddet eylemlerinin temel nedeni, toplumdaki yeni koşulların yarattığı sosyo-ekonomik sorunların çözümünde mevcut siyasal tutumun kendini yenileyememesinden doğan yetersizliğidir.

 

Mahmut Tezcan - Bir Şiddet Ortamı Olarak Okul

Okulu genel toplumsal sistemden soyutlamamız olanaklı değildir.

 

Şiddet tamamen toplumsal bir sorundur ve çevreden kaynaklanmaktadır

 

Işık Ergüden - Örnek Bir Şiddet Mekanı: Hapishane

Hapishane, 'ceza' kavramı kadar 'saçma'dır.

Hapishanenin mekansal ve zamansal düzenlenişi... yoğunlaştırılmış bir şiddetin ifadesidir.

 

Kapatılma, insanı edilgenliğe, beklemeye ve kimliksizleştirici bir anonimliğe sürükler.

 

Hapishane toplumun şiddetli ve sadık (yoğunlaştırılmış) bir kopyasından, mikro-yansısından başka bir şey değildir.

 

Yavuz Erten, Cahit Ardalı - Saldırganlık, Şiddet ve Terörün Psikososyal Yapıları

Saldırganlık temel bir içgüdü değil, sadece bir araçtır

 

Düşmanca yok etme doğuştan bir etken değildir. O kendilikte deneyimsel olaylarla uyarılır.

 

Aşırı şiddet yenilenlerde utanç ve nefret, yenende suçluluk geliştirir.

 

Taner Ay - Punk Görsel Uslubundaki Gamalı Haç

Punk

Gamalı haç simgesini zafer duygusu için kullanmıştır.

 

Ömer Laçiner - Bir Modern Çağ Pratiği Olarak Terör

Terör bizzat eyleyicilerinin kendilerini 'arındırmak' için kendilerine de aynı silahı kullandıkları bir pratiktir.

 

Hülya Tufan - Tek Frekanstan İki Yayın: Aşk ve Şiddet

Kıskançlık ve/veya ihanet aşkla şiddetin buluşma noktası…

 

Canan Arın - Kadına Yönelik Şiddet

 

Yıldırım Türker - Şiddetle Seviyorum!

İnsanlık, iktidarla ilişkilenme biçimini çözümleyebilmek için binlerce yıldır siyasetin labirentlerinde soluklanmaya çalışıyor. Bize de toplumsal duruşumuzu belirlemek, giderek bireysel hayat alanlarımızın sınırlarını çizebilmek için şiddetin tarih aşırı karanlık silueti karşısında yutkunarak halihazır önermelere abone olmak kalıyor.

 

Işıl Baş - Sanat, Psikanaliz ve Şiddet: Beyaz Otel

D.M. Thomas'ın Beyaz Otel romanındaki Musevi Soykırımı ve şiddetin sanattaki temsili…

 

Aydın Gün - Opera'da Şiddet

Doğalcılık felsefede, bilimde, sanatta çarpık, eksik, hastalıklı bir gerçekliğin yansıtılması olarak damgalanmıştır.

 

Adnan Tönel - Sanatçı Refleksi "Happening" ve Şiddet

Şiddet karşısında insanın gücü aklında, kısa süre içerisinde çevresine uyabilmesinde ya da şiddete karşı vereceği kurmaca savunma refleksindedir.

 

Erol Mutlu - Avrupa'yı Salladık İngiltere'yi Sarsacağız: Futbol, Milliyetçilik ve Şiddet

Futbolun ticarileşmesiyle birlikte karnaval benzeri hazlar, yerini şiddet gösterilerine... bırakır.

 

Cem Şen - Goncanın Üzerindeki Çiy Damlası: Taocu Yaklaşımla Şiddet

Kelimeler bir çiçeğin kokusunu tarif etmekte ne kadar başarılı olabilirlerse, gerçek denilen şeyi ifade etmekte de ancak o kadar başarılı olabilirler.

 

Ne yaptığınızdan çok nasıl yaptığınız önemlidir.

Eylemsizlik doğanın akışına müdahale etmemektir.

 

Doğanın yolundan uzaklaşan insan her geçen gün ritm duygusunu biraz daha yitirmektedir.

 

Can Dündar - Televizyon ve Şiddet

Tom ve Jerry gibi çizgi filmlerdeki "sonuçsuz şiddet"

 

Medyanın yoksul kesimi konu etmesiyle şiddet alt kültürlere özgü bir olgu sayılıyor ve yoksulların şiddeti lanetleniyor.

 

Şiddet haberleri "apati" yani kanıksama ve duyarsızlık ya da faşizm gibi güçlü otorite arayışlarına yol açar.

 

Emir Turam - Bir Bakış

 

Ahmet Eken - Bir Olgu Olarak Türkiye'de Şiddet

Şiddet göstergesi genelde kınanmakta ise de göz yumulan, kabul gören şiddet eylemlerine de tanık olunmaktadır.

Şiddet, kişiyi topluma ve kişileri kendi aralarında bağlayan veya zıtlaştıran ilişkilerin özüne yerleşik bir antitez ve zıtlık olarak algılanmalıdır.

 

Ümit Kıvanç - Türkiye'de Şiddet Kaynağı Olarak Devlet-Toplum İlişkisi

Türkiye Cumhuriyeti devletinin karakteristik özelliği örgütlenmiş şiddettir.

 

Devlet "üç temel korku" (irtica, bölücülük, komünizm) nedeniyle paranoyak refleksler geliştirdi ve şiddet tekelini elinde tuttu, toplum da bu şiddetle bütünleşti

 

Muhammed Safi - Padişah Huzurunda İşkence – Dr. Rıza Nur / Mabeyinci Fahri Bey

Rıza Nur'un Bekirağa Bölüğü'ndeki tutukluluğu…

 

Abdülhamid'in bizzat katıldığı Yıldız Sarayı'ndaki işkenceler

 

Ali Akay - Şiddetin Bağlamından Çıkmak Üzere…

Kant'ın "sivil durumunda dağıtımcı bir adaletin" ve "kamu hukukunun" varlığı sayesinde şiddetin yok edilebileceği yönündeki felsefesi…

 

Ragıp Ege - Gilles Deleuze

Topraktan kopma (deterritorialisation)" kavramı

 

Misha Glenny - Yugoslavya: Büyük Çöküş

Yugoslavya federasyonunun çöküş süreci ve milliyetçi liderlerin (Miloseviç, Tudjman) hataları...

 

Medar Atıcı - Leibniz ve Levinas'ta Sonsuzluk Kavramı

 

Sinan Özbek - Kant'ın Din Felsefesinde Ortak Ahlak Sistemi ve Kilise Kavramı

Kant'a göre, ahlakça bütünlüğü olan her bir bireyin, iyi ilkenin belirleyişi doğrultusunda, verdiği savaş, kötü ilkenin egemenliğinden kurtulmak yönünde anlam taşır.

 

Tanrı halkı fikri, bir kilise formu oluşturmaktan başka bir şey değildir

 

Tarih, ibadete dayanan inanç ile ahlak dini inancı arasındaki sürekli mücadeleden ibarettir.

 

Aykut Çelebi - Şiddetin Eleştirisi Üzerine - Notlar

Aykut Çelebi  - Şiddetin Eleştirisi Üzerine - Notlar

Metis Yayınları, 2010

 


Sunuş: "Bir Parıltı ... Sonra Gece"

Aykut Çelebi

 

Pallavi Govindnathan, eserlerinde kadınlara yönelik asit (sülfirik asit/kezzap) saldırıları ele alır.

Yargının ve toplumun (erkek egemen yapının) bu duruma sessiz kalması şiddeti sürekli kılar.

 

(Walter Benjamin) Yasa koyan ve yasa koruyan şiddet, iktidarı meşrulaştıran bir araçtır. Hukuk adaletle değil, iktidarın sürdürülmesiyle ilgilenir.

 

Kitapta Yer Verilen Yazarların Şiddet Kavrayışları

Jacques Derrida: Benjamin’in "hukuk ötesi/adalet" arayışını ve mesiyanik anarşizmini tehlikeli ve belirsiz bulur. Derrida’ya göre şiddet dilde ve söylemde kökenseldir; şiddetin tamamen dışı yoktur. Yasa adalet olmasa da belirsizlikten iyi olan, katlanılabilir bir "ehven-i şer"dir.

 

Zeynep Direk: Derrida ve postyapısalcılık üzerinden "kurucu iktidar" kavramını ve yeni bir anayasa/düzen kurma eyleminin içerdiği kurucu şiddeti tartışır.

 

Werner Hamacher: "Afformatif Grev" metninde şiddetin "saf araç" oluşunu dil felsefesi ve konuşma edimleri üzerinden inceler. Saf şiddet, bir amaca hizmet etmeyen, dile getirilmeyen fakat "dil olan" bir edimdir.

 

Giorgio Agamben: Şiddeti, iktidarın "yalın hayatı" (çıplak yaşamı) kuşatması ve sınır kavram haline getirmesi olarak ele alır. Saf aracı, hukukun işlevsel söyleminde ifade edilemeyenlerin dile getirilmesi olarak okur.

 

Robert Cover: Hukukun esnek bir yorumlama alanı olmadığını, doğrudan şiddet içeren ve cezalandırma gölgesinde çalışan hiyerarşik bir düzen olduğunu savunur.

 

Aykut Çelebi: Şiddeti normalleştiren araçsal mantığa karşı, şiddete karşı "siyaset hakkını" ve yeni bir siyasal kavramın icat edilebilirliğini tartışır.

 

Walter Benjamin: Şiddetin Eleştirisi Üzerine

Şiddet bir "araç" olduğuna göre, öncelikle araçların ahlaki ve hukuksal durumunu sorgulamak gerekir.

 

Doğal Hukuk (Doğal Hak Anlayışı)

Amacın haklılığı/adilliği, aracı da meşrulaştırır.

Adil bir amaca hizmet ettiği sürece şiddeti kullanmakta sorun görmez.

 

Pozitif Hukuk (Mevzuat Hukuku)

Araçların meşruluğu/hukuka uygunluğu, amacın adilliğini güvenceye alır.

Amacın zorunluluğuna ve adilliğine karşı kördür.

 

Pozitif hukuk, bireylerin kendi başlarına şiddet kullanmalarına (doğal amaçlarına şiddetle ulaşmalarına) izin vermez.

 

Hukuk, bireysel şiddeti sadece "suç işlendiği" için değil, kendi varlığını ve tekelini tehdit ettiği için engeller.

 

Halkın büyük suçlulara duyduğu gizli hayranlık, suçlunun eyleminden değil; hukuka meydan okuyabilen bağımsız bir şiddet gücünü temsil etmesinden (yani yeni bir hukuk yaratma potansiyelinden) kaynaklanır.

 

Hukuk Kuran Şiddet: Yeni bir düzen, yeni yasalar ve yeni hukuksal ilişkiler tesis eden şiddettir.

 

Hukuku Koruyan Şiddet: Kurulmuş olan mevcut hukuk düzenini ve yasaları ayakta tutmak, vatandaşları yasalara uymaya zorlamak için kullanılan şiddettir.

 

Grev, pasif bir "eylemsizlik" gibi görünse de devlete karşı bir şantaj/şiddet aracı niteliği taşır.

 

Polis şiddeti son derece tehlikeli ve yozlaşmış bir biçimdir; çünkü poliste "hukuk kuran" ve "hukuku koruyan" şiddet arasındaki sınır silinmiştir. Polis, sadece var olan yasayı uygulamaz, idari kararlar ve düzenlemelerle kendi "hukukunu" da yaratır. Demokrasilerde bu durum şiddetin en büyük yozlaşmasına dönüşür.

 

Parlamentolar, temsil ettikleri devrimci/yasa kurucu şiddeti unuttukları için çürümektedir. Çatışmaları "şiddetsiz uzlaşma" ile çözeceklerini iddia ederler; oysa her uzlaşmanın temelinde zorlayıcı bir güç ve şiddet mantığı yatar.

 

Çatışmaların şiddet dışı çözümü mümkün müdür?

İnsanlar arasındaki ilişkilerde şiddet içermeyen, dolaylı ve barışçıl uzlaşma yolları mevcuttur.

 

Hukuk, ilk dönemlerinde sahtekarlık ve yalanı cezalandırmazdı

 

Siyasal Grev: Hukuk kurucudur ve şiddet içerir. Sadece efendilerin değişmesine yol açar; devleti ve ayrıcalıkları ortadan kaldırmaz.

Devrimci Grev: Devlet şiddetini ve iktidar mekanizmasını tamamen yok etmek, ortadan kaldırmaktır.

 

Mitik Şiddet: Hukuk kurar, sınır çizer, tehditkardır, kanlıdır ve insanı sonsuz bir suç/kefaret döngüsüne mahkûm eder.

Niyeti adalet değil, iktidar tesis etmektir.

 

İlahi Şiddet: Hukuku ve sınırları yok eder; kan dökmeden öldürücüdür; kurban istemez, kurbanları kabul eder; kefaret yüklemez, kefareti ve suçu ortadan kaldırarak özgürleştirir.

Niyeti iktidar değil, adalettir.

 

Mitik şiddet insanı çıplak hayata indirger ve onun üzerinde egemenlik kurar.

İnsanı değerli kılan sadece canlı bulunması değil; onun adaletle, özgürlükle ve etik varoluşla olan bağıdır. Eski mitik anlayışta kutsal ilan edilen şey (kurban/çıplak hayat), aslında suçun ve talihsizliğin taşıyıcısıdır.

 

Hukuku koruyan şiddet, zamanla hukuku kuran şiddeti zayıflatır. Bu durum, yeni bir şiddet dalgası gelip mevcut hukuku devirene kadar bir döngü halinde sürer (kısır döngü).

Bu mitik döngüyü kıracak olan şey, hukuk kurmayan, aksine hukuku ve devlet iktidarını askıya alan saf devrimci/ilahi şiddettir.

Hukuk kuran ve koruyan tüm yönetici şiddet biçimleri soysuzdur (yozlaşmıştır).

 

Jacques Derrida: Yasanın Gücü, Otoritenin Mistik Temeli

Bir çoğunluğun dilinde konuşmak hem bir uyum zorunluluğu (güç/yasa) hem de adil ve konuksever bir eylemdir.

 

"to enforce the law" (yasayı yürürlüğe sokmak / güç kullanarak uygulamak)

Uygulanabilirlik hukuka sonradan eklenen dışsal bir imkan değildir; aksine hukuk kavramının kendi özsel yapısında vardır. Güç kullanarak uygulanma imkanı (enforceability) taşımayan bir hukuk var olamaz.

 

Almancadaki Gewalt sözcüğü hem "şiddet" hem de "meşru iktidar/otorite" anlamına gelir.

 

Derrida’ya göre dekonstrüksiyon adalet arayışının ta kendisidir.

 

Güçsüz adalet iktidarsızdır, adaletsiz güç ise tirancadır.

 

Yasalar adil oldukları için değil, yasa oldukları için otoritelerini korurlar.

Hukukun kökeninde, kendi kendini meşrulaştıran ve kendinden önce gelen hiçbir yasaya dayanmayan ilksel bir şiddet/kurucu an vardır.

 

Yasanın ve hukukun ilk kuruluş (tesis) anı, mevcut bir hukuka veya yasaya dayanamaz. Dolayısıyla hukuku kuran edim, doğası gereği hem performatif hem de yorumlayıcı bir güç darbesi (şiddet) içerir.

 

Hukuk hesaplanabilir kurallar, kodlar, normlar ve emsaller sistemidir. İnsan yapısı/inşası olduğu için tarihseldir, dönüştürülebilir ve yapısı sökülebilir.

Adalet hesap edilemez, kurallara sığmaz, sonsuzdur.

Adalet, yapısökümün ulaştığı nihai ufuk ve motivasyon kaynağıdır. Dekonstrükte edilemez.

 

Dekonstrüksiyon, hukukun dekonstrükte edilebilirliği ile adaletin dekonstrükte edilemezliği arasındaki aralıkta (boşlukta) meydana gelir.

 

Eğer bir yargıç kuralı ezbere uygulayıp geçerse bu sadece hukuka uygun (yasal) olur, ama adil olup olmadığı tartışmalıdır.

 

Gerçek adalet edimi, her tekil durumda kuralın yeniden icat edilmesini ve kural ile tekillik arasındaki açmaz (aporia) deneyimini gerektirir.

Adalet imkansızın bir deneyimidir.

 

Yasa, belli bir dilde/deyimde telaffuz edilir. Bir özneyi anlamadığı veya hakim olmadığı bir dilde yargılamak doğrudan bir dilsel şiddettir.

 

Batı hukuk ve adalet düşüncesi insanı (özellikle yetişkin, erkek, beyaz insanı) merkeze alır. Hayvanlar, bitkiler veya cansız varlıklar hukuk öznesi sayılmaz.

 

Bir kararın adil sayılması için hem bir kurala/yasaya dayanması hem de o kuralı basit bir hesap makinesi gibi otomatize bir şekilde uygulamaması gerekir.

 

Karar verildikten sonra dahi, karar verilemezliğin "hayaleti" o karara musallat olmaya devam eder. Çünkü hiçbir an, hiçbir şimdide "Ben tam anlamıyla adil bir karar verdim" denemez. Karar kesin bir güvenceye kavuştuğu an adalet olmaktan çıkıp mekanik bir hesaba dönüşür.

 

Adalet ertelemeyi ve sınırsız bir bilgi toplamayı beklemez; karar her zaman "şimdi ve burada", sonlu bir aciliyet içinde verilmek zorundadır.

 

Hesaplamanın ötesinde kalan adalet fikri, bizi hukuksal-siyasal alanda durmaksızın hesap yapmaya ve kuralları dönüştürmeye zorlar.

 

Hukuk, şiddeti tekeline almak zorundadır. Suçludan ya da bireysel şiddetten ziyade, yeni bir hukuk kurma yetisine sahip olan şiddetten korkar.

 

Bir hukuk veya düzen kurulduğu an (Setzung), mantıksal olarak gelecekte korunmayı, tekrarlanmayı ve sürdürülmeyi vaat eder. Dolayısıyla her kurucu eylem, kendi içinde çoktan bir "koruma" çağrısı barındırır.

 

Ölüm cezası, hukukun sıradan bir cezalandırma aracı değildir; hukukun özündeki egemen şiddetin (yaşam ve ölüm üzerindeki mutlak yetkinin) en saf biçimde görünür olduğu yerdir.

 

Hukuk, hem kuruluşunda (kurucu şiddet) hem de varlığını sürdürmesinde (koruyucu şiddet) şiddetten bağımsız değildir.

 

(Derrida’nın Benjamin okuması)

 

Werner Hamacher: Afformatif, Grev

Pozitif yasa ve hukuk düzeni zorunlu olarak şiddete dayanır.

 

Hukuk koruyucu şiddet, korumaya çalıştığı düzeni ayakta tutabilmek için aslında kendisini var eden yasa koyucu (devrimci) şiddeti bastırmak ve zayıflatmak zorundadır. Bu durum bir "çürümeye" ve diyalektik bir döngüye yol açar: Bir yasa kurulur, zamanla çürür, bastırdığı karşı-şiddet (yeni bir devrimci güç) tarafından yıkılır ve yerini yeni bir yasal koyutlamaya (Setzung) bırakır. Bu döngüsel tarih adaleti getiremez.

 

Kurumlar varlıklarını borçlu oldukları devrimci kurucu gücü unuttuklarında ve dışladıklarında "zavallı bir oyuna" dönüşür ve çökerler.

 

Askıya Alma

Hakiki bir adalet ve "yeni bir tarihsel çağ", bir şiddetin yerini başka bir şiddetin almasıyla (ikame/devrimci yasa koyutlama) gerçekleşmez. Asıl mesele, mitik hukuk biçimlerinin ve devlet iktidarının tamamen "askıya alınması" (lağvedilmesi, hükümsüz kılınması)dır.

 

Saf/Devrimci Şiddet

Belli bir amaca ulaşmak için bir "araç" olmayan, yasa koymayan ve yasa korumayan şiddettir. Bu şiddet koyutlayıcı değildir; hukukun ve devletin egemenliğini felç eden, durduran bir şiddettir.

 

Performatif Edim = Yasa Koyutlama

 

Afformatif Olay = Askıya Alma

 

Adalet; belli çıkar, norm veya koyutlamalarla kirlenmemiş "saf araçlar" alanına aittir. Bir araç, kendi dışındaki bir amaca (devletin korunması, bir düzenin dayatılması vb.) hizmet etmediği sürece "saftır".

 

Saf araçlar doğrudan insanlar arası çatışmayı şiddetle çözmez; çatışmayı "şeyler/mallar" üzerinden ve "teknik" aracılığıyla dolaylı kılar.

 

Pozitif yasa, evrensel geçerlilik iddiasındadır; her bireysel durumu tekilliğinden soyutlayarak genel bir yasa kategorisine sokar.

Adalet ise evrenselleştirilebilir bir kural değildir; durumların tekilliğine yanıt verir.

 

Adalet, genel yasalar altında toplanamayacak tekil araçlar ve amaçlarla ilgilidir. Adaletin yapısı, tam da bu yönüyle dilin iletişimsel yapısıyla eşleşir.

 

Kant’ın kategorik buyruğu / "İnsanı asla sadece bir araç olarak kullanma, daima bir amaç olarak da gör"

Benjamin için etik alanında araç ve amaç ayrımı yapmak, hiyerarşi ve adaletsizlik üretir. İnsanlar veya şeyler amaçlarla ilişkilendirilemez; yalnızca mutlak dolaylılık (bir amaca araç kılınmama hâli) içinde özgürleşebilirler.

 

 

Egemenlerin "olağanüstü hali" ezilenler için bir istisna değil, kuraldır

Devrimci görev, düzeni yeniden kuracak bir şiddet değil, tarihsel sürekliliği infilak ettirecek "gerçek bir olağanüstü hal" yaratmaktır.

 

Saf şiddetin veya afformatif eylemin ne zaman gerçekleştiği önceden kestirilemez, programlanamaz veya teorize edilemez. Bir eylemin ilahi mi yoksa mitik mi (yasa koyucu mu) olduğunu bilmek epistemolojik olarak imkânsızdır; karar yargıdan kaçar.

 

Dil, bir şeyi iletmenin "aracı" haline geldiğinde cennetten düşüş gerçekleşir (gevezelik/araçsallaşma). Oysa saf dil, yalnızca kendisini ileten ungesetzen (koyutlanmamış) dolaylılıktır.

 

Saf şiddet ve afformatif grev, pratik siyasetin içinde sürekli olarak stratejik/siyasal grevle veya performatif yasa koyumlarıyla yüzleşmek, hatta onunla "piç edilmek" (hibritleşmek) zorundadır. Bu yüzden her devrim zorunlu olarak ironiktir.

 

Giorgio Agamben: Olağanüstü Hal

Carl Schmitt, egemeni "olağanüstü hale karar veren kişi" olarak tanımlar. Olağanüstü hal, hukukun kendi uygulamasını askıya alarak yaşamı kendi içine dahil ettiği paradoksal bir yapıdır.

Schmitt’e göre olağanüstü hal tam bir anarşi değildir; askıya alınan yasal düzenin sınırları içinde kalır. Egemen düzenin hem dışında hem de içindedir.

 

20. yüzyıldan itibaren olağanüstü hal, geçici bir önlem olmaktan çıkıp kalıcı bir yönetim modeline dönüşmüştür.

Modern rejimlerde yasanın özü (biçimsel varlığı) ile uygulanabilirliği/gücü birbirinden ayrılır. Yasanın içeriği askıya alınırken, yasasız bir "yasa gücü" (keyfi yürütme kararları) işler hâle gelir.

 

Walter Benjamin (Şiddetin Eleştirisi Üzerine), yasa koyan ve yasa koruyan şiddet diyalektiğini kıran, hukukun tamamen dışında yer alan "saf / ilahi / devrimci şiddet" imkânını savunur.

Schmitt'in olağanüstü hal kuramı, Benjamin'in bu "saf şiddet" tezini yok etmek için geliştirilmiştir. Schmitt, hukukun dışındaki her türlü şiddeti olağanüstü hal mekanizmasıyla yeniden hukuki/devletsel nomos'un içine dahil etmeye çalışır.

 

İstisna kural haline geldiğinde, Schmitt'in kuramı çöker. Benjamin’in amacı, hukuka bağlı kurgusal bağları koparıp "gerçek bir olağanüstü hal" yaratarak saf şiddeti özgürleştirmektir.

 

Hukuk düzeni, kendi işleyişini sürdürebilmek için mutlaka içsel/yapısal bir "yasal boşluğa" (kuralsızlığa) ihtiyaç duyar.

Olağanüstü hal kalıcı/kural haline geldiğinde, nomos ile kuralsızlık arasındaki diyalektik biter ve siyasal sistem işlevsiz, "ölü bir aygıta" dönüşür.

 

Egemenlik, hukuku askıya alarak insanları yasal statülerinden arındırır ve "çıplak yaşam" seviyesine indirger. Batı siyasetini bu tıkanmadan kurtarmanın yolu, hukukun kuralsızlıkla kurduğu bu araçsal bağı anlamak ve sorgulamaktır.

 

Robert Cover: Şiddet ve Söz

Yargıcın bir metni yorumlaması (hüküm vermesi); bir insanın özgürlüğünü, malını, çocuklarını ve hatta hayatını kaybetmesiyle sonuçlanır.

Yasal yorumlama hem bir şiddet edimine vesile olur hem de halihazırda uygulanmış/uygulanacak şiddet için toplumsal mazeretler üretir.

 

Elaine Scarry

 

Fiziksel acı, kişinin kendini ifade etme, dünya kurma ve ortak bir kişilerarası gerçeklik inşa etme yeteneğini (dili) yok eder.

İşkence, bilgi toplamaktan ziyade kurbanın bağlı olduğu normatif dünyayı (değerleri, dostlukları, aidiyetleri) paramparça etmek için uygulanır. İtiraf, kurbanın kendi dünyasını ele vermesi ve yok oluşunun tescilidir.

 

Şehitlik, zalimin dünyasına ve şiddetine karşı kendi normatif dünyasında (Torah/Nomos) ısrar etme biçimidir. Beden işkence görse de şehit, kendi hukukunu zalimin maddi şiddetine galip kılar.

 

Ceza ideolojisi ve hukuk kavramları, şiddetin kurbanı olan mahkûmdan ziyade; bu şiddet piramidinin tepesinde oturan yargıçlara ve mevcut düzenden yarar sağlayan egemen sınıflara yaptıkları işi meşrulaştırma (mazur gösterme) işlevi görür.

 

İnsanların çoğunda başkalarına acı çektirmeye karşı psikolojik, kültürel ve ahlaki engeller/tiksintiler vardır. Hukuk sisteminin işleyebilmesi için bu engellerin aşılması gerekir.

Bireyler saldırganlık veya şiddet uygulama dürtülerini devlete, polise veya yargısal makamlara havale ederek kendilerini aklarlar.

 

Ölüm cezası, hukuki şiddetin en yalın ve geri döndürülemez halidir. Yargıç hiçbir zaman sanığı kendi eliyle öldürmez; ancak kelimeleriyle bu cinayeti yetkilendirir.

 

Yasal yorum; diğer yargıçların, temyiz mercilerinin ve infaz memurlarının katılımını/uzlaşısını gerektiren kolektif bir süreçtir.

Yasal yorumlama ne kadar kusursuz bir mantel gerekçelendirme sunarsa sunsun, "ortak bir anlam" yaratamaz. Şiddeti uygulayan/emreden taraf (yargıç/devlet) için süreç gerekçeler ve metinlerden ibaretken; kurban için tek gerçeklik korku, acı ve ölümdür. Hukukun şiddeti, taraflar arasında ortak anlam kurulmasının önüne trajik bir sınır çeker.

 

Zeynep Direk: Yasa, Adalet ve Siyaset

Derrida’ya göre devleti veya hukuku kuran edim (örneğin bir bağımsızlık bildirgesi veya cumhuriyetin ilanı), J.L. Austin’in "performatif" (bildirirken kuran/yapan) dil yapısına sahiptir. Ancak kurucu edim, kendisinden önce var olan bir hukuk sistemi tarafından yetkilendirilemeyeceği için ne meşru ne de gayrimeşrudur; bir "şiddet darbesidir".

 

Agamben: "Olağanüstü hal" ve "istisna hali" üzerinden yaşamın yasaya nasıl tabi kılındığını ve vatandaşların "çıplak yaşama" nasıl indirgendiğini sorgular.

 

Hamacher: Hukuku kuran tarihsel diyalektiğin dışında kalan "saf şiddet" ve "afformatif" (biçimlendirmeyen/devlet kurmayan) imkanları ele alır.

 

Derrida: Hukuk-adalet ayrımı, kurucu imzanın mirası ve Benjamin'in "ilahi şiddet" ile "şiddet/güç" (Gewalt/Walten) kavramlarını sorunsallaştırır.

 

Yasa koyucu şiddetin başarısı, kendisini meşrulaştırmasına ve kuruluşundaki şiddetin/mistikliğin üzerini örtebilmesine bağlıdır.

 

Yasa kurucu edim, homojen olmayan bir topluma türdeş bir vatandaşlık kimliği dayatır.

Devlet, bireysel çıkar için işlenen kişisel suçlardan (hırsızlık, gasp) korkmaz

Hukuk, şiddeti bireylere yasaklayarak tekelinde toplar. Bunu kamu düzenini veya bireyi korumak için değil, sadece kendi varlığını (hukuk dışı bir güç seçeneğini engellemek için) korumak amacıyla yapar.

 

Carl Schmitt'e göre siyasal olanın özü, insanları "dost" ve "düşman" olarak gruplandırma yoğunluğudur. Egemenlik ise olağanüstü hale ve dost-düşmanın kim olduğuna karar verme yetkisidir.

 

Batılı parlamenter demokrasiler "Soğuk Savaş" sonrası ana düşmanlarını (Komünizm) kaybedince bocalama sürecine girmiştir.

Schmitt düşmansızlığı bir yozlaşma olarak görür.

 

Ulus-devlet mantığı türdeşlik üzerine kuruludur; bu mantık asimile edemediği farkları yok saymak veya yok etmek üzerine işler. Çokkültürlü bir ulus-devlet, ulus-devletin kendi mantığı açısından bir çelişkidir.

 

Heidegger adaleti (dike) mevcudiyet anlamındaki varlık zemininde bir toparlama, uygun bir biçimde bir araya getirme (Versammlung) veya eklemlenme (jointure) olarak; adaletsizliği (adikia) ise ayrılma/eklemlenmeme (disjunction) olarak okur.

Derrida'ya göre adalet, eklemlenmenin reddi, sonsuz bir eklemlenmeden çıkış (une disjonction infinie) ve kesintidir. Başkasının mutlak ve sonsuz başkalığıyla (out of joint) kurulan zorlu tecrübe yoksa gerçek bir adaletten söz edilemez.

 

Benjamin'in hukuk dışı "saf/ilahi şiddet" fikrine yanıt olarak Schmitt, egemenlik ve istisna hali (acil durum) kuramını geliştirir.

Agamben'e göre istisna hali ve anomik alan geçici/olgusal bir durum değil; modern hukuk devletinin özsel ve kurucu unsurudur.

 

Yasa ve adalet doğrudan yüz yüze gelinebilecek mevcudiyetler değildir. Bu nedenle yasanın ve adaletin incelenmesi klasiki fenomenolojiyi aşarak ancak çapraz/dolaylı bir sunum (post-fenomenoloji) ile mümkündür.

 

Her yasa koyucu şiddet zamanla kendisini korumak isterken araç-amaç ilişkisinde bozulur ve kendi altını oyar. Tarihteki bu şiddet döngüsü diyalektiktir.

 

Aykut Çelebi: Şiddete Karşı Siyaset Hakkı

Günümüzde geleneksel devletler arası savaşların yerini; iç savaşlar, asimetrik savaşlar, insani müdahaleler ve gerilla/milis/özel ordu faaliyetleri almıştır.

 

Şiddet yalnızca savaşla sınırlı değildir. Geç kapitalizmde aile içi şiddet, vandallık, pogromlar, linç ve doğaya yönelik tahribat gibi fiziksel biçimlerin yanında; işyerlerindeki mobbing veya sınıfsal/hiyerarşik aşağılamalar gibi simgesel/fiziksel olmayan şiddet biçimleri de gündelik yaşamı kuşatmıştır.

 

Almancadaki Gewalt sözcüğü; hem şiddet/zor hem de hukuk, iktidar ve egemenlik anlamlarını içerir.

Sofsky gibi radikal düşünürler insanları bir arada tutan harcın bir çalışma veya ortaklık duygusu değil, ortak bir "şiddet tecrübesi" olduğunu savunur.

 

Walter Benjamin’in 1921 tarihli "Zur Kritik der Gewalt" (Şiddetin Eleştirisi Üzerine) makalesi, Birinci Dünya Savaşı, Weimar Dönemi ve devrimci kalkışmaların (Münih İşçi-Asker Konseyleri) bastırılması bağlamında şekillenmiştir.

Siyasal Genel Grev / İktidar pozisyonlarını yeniden üretip tarafları uzlaşmaya davet eden, mevcut düzen içindeki bir araçtır.

 

Her iki gelenek de (doğal hukuk ve pozitif hukuk) şiddet ile hukuk arasındaki çürütücü bağı gizler. Devrimci bir şiddet eleştirisi, hem doğal hukukun hem de pozitif hukukun dayanak noktalarının dışına çıkmak zorundadır.

 

Polis teşkilatının veya KHK/yönetmeliklerin yetki alanını aşarak hem yasayı koruyup hem de adeta "yasa koyucu" gibi hareket etmesi, hukuki kurumların çürümeye başladığının göstergesidir.

 

Devlet tek tek işyerlerindeki greve hak tanır (sistem içi araç). Ancak tüm işyerlerini kapsayan bir Genel Grev, devleti ve hukuk düzenini işlevsizleştirip yeni bir irade ortaya koyduğu için devlet tarafından anında "yıkıcı bir şiddet eylemi" olarak ilan edilir.

 

Bütün hukuki sözleşmelerin ve parlamentarizmin temelinde bir garantör olarak şiddet yatar.

 

Şiddet içermeyen uzlaşma; insanların "şeylere ad verme yeteneği" taşıdığı dilde, konuşmada, nezaket ve diplomaside mümkündür.

 

Şiddet genelde bir amaca ulaşmak için araçsallaştırılır. Oysa önceden planlanmamış, anlık bir "öfke" patlaması bir amaca hizmet etmez; doğrudan bir dışavurum, bir manifestodur.

 

Yasa koyan (kurucu) ve yasayı koruyan (muhafaza eden) hukuki şiddettir. Kurban talep eder, kan döker, insanı "çıplak hayat" seviyesine indirgeyerek onun üzerinde iktidar kurar.

 

Schmitt'e göre yasayı belirleyen norm değil, otoritedir.

Hukuk ile hukuk-dışını ayıran egemen devlet otoritesidir.

Kurucu şiddet hızla egemen bir otoriteye ve "toplumsal homojenliği" koruyan bir düzene dönüştürülmüş; bu homojenlik zamanla açıkça milliyetçi bir tona kaymıştır.

 

Niklas Luhmann’a göre hukuk, kendi kodlarıyla (yasal/yasadışı) çalışan, dışarıdan yönetilmeyen otopoietik (autopoietic) bir alt sistemdir.

Sistemlerin temel amacı normatif ideallere ulaşmak değil, karmaşıklığı azaltarak işlevselliği sağlamaktır.

 

Derrida'ya göre hukuk yapıbozuma uğratılabilir; fakat adaletin kendisi yapıbozuma uğratılamaz. Hukuksal ideolojinin doğası ancak dekonstrüksiyon sayesinde eleştirilebilir.

 

Derrida versus Benjamin

Benjamin dili şiddetten ayrı görürken; Derrida dil ile toplumsal zorun aynı performatif edimde hayat bulduğunu savunur.

Benjamin şiddet dışı çözümlerin ve "saf araçların" (sivil uyuşma, diyalog) imkânına "evet" derken; Derrida "saflık" düşüncesini ve şiddetsiz bir alanın varlığını ontolojik olarak reddederek "hayır" der.

 

Antonio Negri'ye göre pasifizm ve terörizm zıt gibi görünse de aynı madalyonun iki yüzüdür. Her ikisi de medyanın gösteri ve temsil yasasına bağımlıdır.

 

Agamben'e göre yasanın gücü, kendisini yasadan soyutlamasından gelir.

 

Schmitt'in Siyasal Teoloji eseri, Benjamin'in Şiddetin Eleştirisi Üzerine metnine siyasal bir cevaptır. Schmitt şiddeti hukukun içinde tutmaya çalışırken, Benjamin şiddeti hukukun ve yasasızlığın alanında kurgular.

 

Şiddete karşı siyaset talebi... yasayı ve şiddeti dışarıda bırakan ideal bir durumu hayal etmektir.