21 Mayıs 2022 Cumartesi

Dianne L. Vipond - John Fowles'la Konuşmalar - Notlar

Dianne L. Vipond - John Fowles'la Konuşmalar - Notlar

Conversations With John Fowles, University Press of Mississippi, 1999

 


John Fowles ile yapılan röportajların derlendiği bir kitaptır.

 

Giriş

Fowles’a göre sanatın temel unsuru teknik veya zanaat değil, sanatçının kendi benzersiz kişiliği ve duygusudur. Tüm romanlarının temel ekseni özgürlük arayışı üzerinedir.

 

Fowles yalnızca bir romancı olarak sınırlanmayı reddeder; o bir şair, denemeci, çevirmen, amatör tarihçi ve doğa bilimcidir.

 

Yazar, metindeki boşlukların bilinçli bırakılmasından yanadır. Okuyucuyu, anlamı oluşturmada bir "işbirlikçi" olarak görür ve ona yorum özgürlüğü tanır.

 

Kendisini Britanyalıdan ziyade İngiliz ve Avrupalı olarak tanımlar. Fransız edebiyatının özgürlükçü yapısından ve Yunanistan'ın doğası ile ışığından derin şekilde etkilenmiştir.

 

Eserlerine Bakış

Aristos

Yazarın felsefi manifestosu ve kurgusunun haritası (Montaigne üslubunda epigramatik düşünceler).

 

Koleksiyoncu (The Collector)

Sınıf farklılıklarını, azınlığın çoğunluğa karşı sorumluluğunu ele alan demokratik-sosyalist alt metinli bir masal.

 

Büyücü (The Magus)

Yazarın "ayrıcalıklı çocuğu"; gerçeklik ile fantazinin iç içe geçtiği (büyülü gerçekçilik), varoluşçu bir kendini keşfetme yolculuğu.

 

Fransız Teğmenin Kadını

Viktorya dönemi anlatısı ile postmodernist/üstkurmaca tekniklerin birleşimi; feminizm ve özgürleşme temaları.

 

Abanoz Kule (The Ebony Tower)

Diğer eserlerin temalarını ve teknikteki "boşluk/sessizlik" kavramını yansıtan varyasyonlar/kısa öyküler bütünü.

 

Daniel Martin

Zamanın öznelliğini, İngiliz kimliğini ve hümanizmi işleyen otobiyografik/sinematik öğeler taşıyan arayış romanı.

 

Mantissa   

Edebiyat teorisinin, akıl hocalarının ve Muse (ilham perisi) kavramının komik bir parodisi; hiper-postmodern metin.

 

Kurtçuk (A Maggot)

Tarih, fantezi ve bilim kurgu karışımı; Shaker mezhebi, dişil ilke ve bireysel algının sorgulanması.

 

Derleme yazarın bizzat onayıyla hayata geçirilmiştir.

Kitap, Fowles'un 40 yıla yayılan 100'den fazla röportajı arasından seçilen, kronolojik sıralanmış ve yazarın düşünsel gelişimini ham/filtrelenmemiş haliyle sunan metinlerden oluşmaktadır.

 

Fowles Kronolojisi

1926: 31 Mart'ta Leigh-on-Sea, Essex, İngiltere'de Robert J. ve Gladys (Richards) Fowles'un çocuğu olarak dünyaya geldi.

1934-39: Alleyn Court Okuluna Gidiyor

1939-41: Bedford Okuluna Gidiyor

1941- 42: Devon'da yaşıyor; doğaya karşı ömür boyu sempati geliştirir

1942- 44: Bedford Okuluna Dönüş; son yılda baş çocuk olarak atandı

1944- 45: Edinburgh Üniversitesi'nde okuyor

1945- 47: Kraliyet Deniz Kuvvetlerinde teğmen olarak görev yapıyor

1947-50: Oxford Üniversitesi New College'da Fransızca okur; onur ödülü kazandı

1950- 51: Fransa Poitiers Üniversitesi'nde İngilizce öğretiyor

1951- 53: Anargyrios ve Korgialenios Okullarında İngilizce öğretiyor

Spetsai, Yunanistan'da özel bir erkek okulu olan Spetses; Elizabeth Whitton'la tanışır.

1953- 54: Ashridge College'da İngilizce öğretiyor 1954 2 Nisan'da Elizabeth Whitton ile evleniyor

1954- 63: Kızlara yönelik özel bir okul olan St. Godric's College'da İngilizce öğretiyor, Hampstead, Londra'da

1963: Koleksiyoncu

1964: Aristos

1965: Büyücü

1966:  Taşınır: Tepe Altı Çiftliği, Dorset.       Koleksiyoncu filmi vizyona girer

1968:  Aristos güncellenir. Büyücü filmi Twentieth-Century Fox tarafından yayınlandı. Belmont House, Lyme Regis, Dorset'e taşındı

1969:  Fransız Teğmenin Kadını yayınlandı. Silver Pen Ödülü'nü kazandı.

1970:  W. H. Smith Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.

1973:  Şiirleri yayınlandı.

1974:  Abanoz Kule

1977:  Büyücü’nün Gözden geçirilmiş baskısı ve Daniel Martin yayınlandı.

1978:  Lyme Regis (Philpot) Müzesi'nin ortak fahri küratörü olarak atandı; 1979-88 yılları arasında tek fahri küratör olarak görev yaptı

1979: Ağaç yayınlandı.

1981: Fransız Teğmen'in Kadını United Artists tarafından yayınlandı

1982:  Mantissa

1985:  Kurtçuk

1990:  Eşi Elizabeth'in ölümü

1997:  Modem Dil Derneği'nde fahri üyeliğe seçildi; East Anglia Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi'nden fahri doktora unvanı aldı

1998:  Solucan Delikleri (Wormholes) yayınlandı. Chapman Üniversitesi'nden fahri doktora unvanı aldı; 3 Eylül'de Sarah Smith ile evleniyor

 

John Fowles'la Konuşmalar

John Fowles, Roy Newquist

1963 yılında Roy Newquist'in İngiliz yazar John Fowles ile yaptığı ve yazarın ilk romanı Koleksiyoncu (The Collector) yayımlandıktan hemen sonra gerçekleşen röportajdır.

 

Fowles, romanını Sokrates öncesi filozof Herakleitus’un felsefesine dayanan bir benzetme (allegori) olarak kurgulamıştır.

Azınlık (The Few): Zeki, bağımsız ve özgür (Romandaki Miranda).

Çoğunlık (The Many / Hoi Polloi): Cahil, şartlandırılmış ve kolay şekillendirilebilir (Romandaki Clegg).

 

Fowles, "kendini ifade edemeyen, uyumsuz" ergenlerin (Beat kuşağı, Salinger'ın Holden Caulfield'ı vb.) yüceltilmesine karşı çıkar. Çoğunluğun dalkavukluğa değil, eğitime ihtiyacı olduğunu savunur. Azınlığın Çoğunluğa karşı üstünlük taslamak yerine acıma/merhamet hissetmesi gerektiğini belirtir.

 

Romanın yazılma fikri Bartók'un Mavisakal'ın Şatosu operasındaki "kadınları yeraltına hapseden adam" sembolizminden geliyor.

 

Fransa'da ders vermiş ve Fransız varoluşçu yazarlardan (Sartre, de Beauvoir) derinden etkilenmiştir.

Yazmayı "varoluşçu hayata bakışının bir parçası" ve bir tür "eğitmenlik" olarak görür. Yıllarca sürdürdüğü öğretmenliği, yazmaya zaman ayırabilmek için bırakmıştır.

 

Yazarlık para için değil, bir yaşam felsefesini aktarmak için yapılmalıdır. Fowles, kendisini öncelikle iyi bir şair, sonra filozof, en son romancı olarak konumlandırmak ister.

 

En sıra dışı veya kabus gibi durumlarda bile karakterlerin inandırıcı olması gerektiğini savunur. Daniel Defoe'yu (Robinson Crusoe) bu konuda usta görürken; William Golding ve Kafka'yı karakterlerin gerçekçiliğini zayıflattıkları gerekçesiyle eleştirir.

 

Fowles'a göre varoluşçuluk; bireyin kaygılarla yüzleşip kendi otantikliğini (özgünlüğünü) yaratma savaşıdır. Jane Austen'ı kendi dönemi içinde bu otantikliği arayan varoluşçu bir romancı olarak nitelendirir.

 

Okuyan Bir Adamın Portresi, Charles Monaghan

1970 yılında Washington Post Book World için yapılan röportajdır.

 

Çocukluğunda okuduğu ilk kitap Richard Jefferies'in Bevis (Kanıt) adlı eseridir. Yazara göre bu eser adeta "çimlerin ve elmaların kokusunu" hissettiren bir İngiliz Huckleberry Finn’idir. Ergenliğinde ise duygusal bir roman olan Lorna Doone’dan etkilenmiştir.

Okuduğu ilk ciddi kitap Fransızca aslından okuduğu Flaubert'in Madame Bovary’sidir. Oxford Üniversitesi’nde Fransız edebiyatı eğitimi alırken simgeci şiir uzmanı Enid Starkie’den dersler almış; Rimbaud, Baudelaire, Giraudoux ve Gide gibi yazarları incelemiştir.

 

Latin şairlerinden toplumsal ikiyüzlülüğü eleştiren Martial ve Horace’a hayrandır. İngiliz edebiyatında en çok ihmal edildiğini düşündüğü isimler hiciv ustası Thomas Love Peacock ve köylü kökenli doğa şairi John Clare’dir.

 

Fowles, edebiyatı ve kültürleri felsefi bir ayrıma tabi tutar:

Yunan (Hellenic) Anlayışı: Sadelik, doğallık, ustalıktan/yapaylıktan uzaklık. Fowles bu anlayışı yüceltir.

Örnekler: Flaubert’in Basit Bir Kalp öyküsü, Joyce’un Ölüler’i ve Dublinliler dönemi, Hemingway, Fitzgerald.

Romen (Roman) Anlayışı: Fazla karmaşık, aşırı yapay, şişirilmiş ve gösterişli. Fowles, kendi yazınsal üslubunun zaman zaman "kötü anlamda Romen" olmasından özeleştiriyle yakınır.

Örnekler: Modern Amerika, Dos Passos, Joyce’un Finnegans Wake’i.

 

Fowles, felsefi görüşlerini açıkladığı Aristos kitabının Sokrates öncesi filozof Herakleitos’un düşüncelerine dayandığını belirtir. İnsanlığın "az" (zeki/bağımsız) ve "çok" (cahil/şekillendirilebilir) olarak ayrılmasını biyolojik bir olgu olarak değerlendirir. Ayrıca Varoluşçuluk ve Zen Budizminden de etkilenmiştir.

 

Fowles kendisini "eski kitaplar koleksiyoncusu" olarak tanımlar. Özellikle Viktorya dönemi sosyal yaşamını anlatan belgelere (E. Royston Pike'ın Golden Times çalışması, Mayhew'in London’ı, eski Punch dergileri) ve Mormon tarihine ilişkin belgelere derin ilgi duyar.

 

En çok hayran olduğu Amerikalı yazar Henry James'tir.

 

William Golding, çok hayran olduğu İngiliz yazardır. Özellikle Neolitik insanı konu alan Mirasçılar (The Inheritors) kitabını ve Sineklerin Tanrısı’nı övgüyle anar.

 

Lyme Regis'te Bir Tür Sürgün, Daniel Halpem

1971 yılında London Magazine için gerçekleştirilen röportajdır.

 

Fowles, büyük şehirden uzak Lyme Regis kasabasında yaşamayı bir tür "sürgün" olarak tanımlar. Geleneksel İngiliz yazarlarının (Durrell veya Lawrence gibi) Akdeniz'e gitme eğiliminin aksine, bir romancının Kendi yerel kültürüyle (dilsel ve psikolojik) bağını koparmadan "kendi ülkesinde sürgünde" yaşaması gerektiğine inanır.

 

Büyücü (The Magus): Aslında Koleksiyoncu’dan önce (1953 civarında) yazılmaya başlanmıştır. Yunanistan tecrübesinin bir metaforu/alegorisidir.

 

Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's Woman): Metni karmaşık bir edebi egzersiz ve "teknik bir jimnastik" olarak görür. Araştırmalardan ziyade ilk taslakta "omurga" dediği anlatı akışına odaklanır.

 

Sanatta insanlığın ve dürüstlüğün üsluptan daha önemli olduğunu, "masal" veya yapay kurgulardan ziyade gerçekçiliğe dönülmesi gerektiğini savunur.

 

Tüm eserlerinin temelinde "Özgürlük nedir?", "Özgür irade var mıdır?" ve "İnsan nasıl özgür seçim yapar?" soruları yatar.

 

"Britanya" kavramını (İmparatorluk, bayrak, monarşi) içi boş ve itici bulurken; "İngiltere"yi manzara, koku, dil ve davranış biçimi olarak benimser.

 

Büyücü ve Koleksiyoncu’nun sinema uyarlamalarını beğenmediğini belirtir.

 

John Fowles: Büyücü, Rowland Molony

1973 yılında Dorset County Magazine için gerçekleştirilen röportajdır.

Üslubu üzerinde İngiliz edebiyatından ziyade Fransız edebiyatının etkili olduğunu vurgular. Özellikle Sartre, Camus, Montaigne, Rabelais ve Alain-Fournier’nin (Büyük Meaulnes) üzerindeki derin etkisinden bahseder.

 

İngiliz orta sınıfının yüzeysel sosyal analizlerine sıkışıp kalan roman anlayışını güncelliğini yitirmiş olarak nitelemektedir.

 

Büyücü (The Magus): Romanın niyetinin metafizik olduğunu söyler. Karakterlerden Conchis'in Tanrı'yı değil, insanoğlunun "Tanrı kavramını", Urfe'nin ise "Dünya/Herkes"i temsil ettiğini açıklar. Kitabın asıl adını uzun süre Tanrı Oyunu (The Godgame) olarak düşündüğünü belirtir.

 

Romancının en hayati işlevinin topluma dair özgür görüşler sunmak olduğunu savunur.

 

Marksist diyalektiğin tarihi kısmen haklı çıkardığını düşünse de, Marx'ın "emeğe ve çalışma sınıfına" yüklediği kutsallığa katılmaz. İşin/çalışmanın doğası gereği can sıkıcı ve depresif olduğunu savunur.

 

İngiltere gibi köklü ülkelerde düz bir "sosyalist gerçekçilik" veya propaganda romanı yazmanın sanatsal değer yaratmayacağını belirtir. Politik yazmak isteyen bir yazarın Orwell tarzı allegori ve masal formuna yönelmesi gerektiğini ifade eder.

 

Romanın asıl konusunun geçmiş değil, şimdiki zaman olması gerektiğine inanır. Geçmiş hakkında bilgi edinmek için kurgusal romanlar yerine orijinal tarihsel metinlerin okunmasını tavsiye eder.

 

John Fowles'la Bir Röportaj, James Campbell

1974 yılında Contemporary Literature dergisi (Sonbahar 1976 sayısı) için gerçekleştirilen röportajdır.

 

Fowles, ilk taslakları çok hızlı ve sezgisel bir şekilde yazdığını (örneğin Koleksiyoncu’nun ilk taslağını bir ayda bitirdiğini), ancak revizyon (düzeltme) sürecinin bir akademisyen titizliği, soğukkanlılık ve ustalık gerektirdiğini belirtir.

Karakterlere özgürlük vermenin yazarlıkta sadece bir "oyun" olduğunu savunur.

 

Kendi doğal üslubunun birinci şahıs ("ben") anlatıcı olduğunu, her şeyi bilen üçüncü şahıs anlatıcı rolünde kendisini tam anlamıyla evinde hissetmediğini ifade eder.

 

Büyücü (The Magus): Gençlik yıllarında yazdığı, çok fazla şey anlatmaya çalıştığı için karmaşıklaşan ama okunabilirliği yüksek bir roman olarak görür. Alain-Fournier’nin Büyük Meaulnes eserinin ve Kafka'nın bir nevi yeniden işlenmesidir. Amacı Tanrı'yı değil, insanın "Tanrı kavramını" sorgulamaktır. İleride kitabı yeniden yazmayı hedeflemektedir.

 

Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's Woman): Zihninde beliren "denize bakan sırtı dönük bir kadın" imgesiyle başlamıştır. Viktorya dönemine ait detayları ve diyalogları Punch dergisinden ve dönemin antolojilerinden faydalanarak kurgulamıştır.

 

Camus, Sartre ve Gide'in üzerindeki büyük etkisini kabul eder. Eserlerinde temel olarak varoluşçuluğun "özgür irade, kendini seçme, özgünlük (authenticity) ve kötü niyet (bad faith)" kavramlarını işler. Büyücü'deki Nicholas özgün olmayan adamı, Alison ise kendini seçen insanı temsil eder.

 

Evrenin derinden "kadınsı" olduğuna inanır. Romanlarındaki kadın karakterler (Miranda, Sarah, Alison) erkeklere kıyasla kendilerinin ve hayatın daha çok farkındadır.

 

İngiliz romanının ve yayıncılığının krizde olduğunu, genç yazarların büyük isimleri (Greene, Forster) taklit ederek "güvenli oynadıklarını" belirtir.

 

Kendisini sosyal demokrat olarak tanımlar. Kapitalizmin kontrolden çıktığını düşünmekle birlikte, Marksist/sosyalist gerçekçiliğin romanda sanatsal bir değer yaratamayacağına inanır. İngiltere'de yaşama sebebi ise dildir.

 

John Fowles’la Adalarda ve... Gizli Vadiler, Aaron Latham

1977 yılında The Washington Post (Book World) için gerçekleştirilen röportajdır.

 

Fowles, adalara olan ilgisinin psikolojik ve derin bir tutku (cinsel bir tercih gibi) olduğunu ifade eder. Eserlerinin hemen hepsinde ada imgesi mevcuttur:

Koleksiyoncu: Kızın tutulduğu izole ev mecazi bir adadır.

Büyücü: Gerçek bir Yunan adasında geçer.

Fransız Teğmenin Kadını: Lyme Regis kasabası zaman ve mekan açısından bir adadır.

Daniel Martin: Nil’deki bir adaya yapılan yolculukla doruğa ulaşır.

 

Fowles, "gizli vadi" kavramını "içsel bir ada" olarak tanımlar. Daniel Martin kitabını içindeki gizli vadiye yapılmış, benliği keşfetmeyi amaçlayan ve "bencil" bir yolculuk olarak görür.

 

Adaların dışarıdan bakıldığında kapalı ve gizemli, kıyısında durulduğunda ise denize karşı sonsuz bir açıklık hissi sunduğunu belirtir.

 

Daniel Martin / Kitabı doğrusal bir hikaye olarak değil, bir "manzara" olarak tasarlamıştır.

 

Büyücü gibi romanlarındaki "oyun" kavramının hayatındaki asıl önemli şeyleri (doğa ve insan hayatına saygı anlamına gelen hümanizm) gölgelediğini düşünerek bu yeni yönelimi seçmiştir.

 

Büyücü (The Magus): Kitabın temel şemasının, yaşlı bir adamın genç bir adama Tanrı'nın yüzüne takılan maskeleri (batıl inançtan psikiyatriye) göstermesi olduğunu belirtir. Gerçekçi bir dille efsane yaratmaya çalışmasını bir hata olarak görür ve bu nedenle kitabı yeniden yazmıştır. Akademik açıdan en başarısız ama insani açıdan en zengin kitabı olduğunu düşünür.

 

Melville'in Pierre romanını başarısız bulmakla birlikte Büyücü ile özdeşleştirir.

 

Austen ve Joyce'u büyük yazarlar olarak kabul etmekle birlikte, takipçileri/taklitçileri üzerindeki etkilerini "kötü ve uğursuz" bulur. Austen olmasaydı Elizabeth Taylor'ın, Joyce olmasaydı William Faulkner'ın daha iyi birer yazar olacağını iddia eder.

 

Yazar John Fowles ile röportaj, David North

14 Kasım 1977 tarihinde Kanada’nın haftalık haber dergisi Maclean’s için, yeni romanı Daniel Martin’in lansmanı için Toronto’da bulunan yazarla gerçekleştirilen röportajdır.

 

Yazarlığı öğretilebilir bir "yaratıcı yazarlık" becerisi olarak değil, doğuştan gelen genetik bir yetenek ve erken yaşta yaşanan bir "kayıp duygusu" ile bağdaştırır.

 

Bebeklikte anne ile olan birleşme hissinin kaybı ve ayrı bir kimlik kazanma sürecinin, yazarlarda dünyayı daha mükemmel kılma ve sürekli hikaye/mit anlatma takıntısını doğurduğunu ifade eder (Thomas Hardy örneğinde olduğu gibi).

Günlük sabit kelime kotaları (örneğin 1000 kelime) koymadığını, ilham veya "rüzgar" estiğinde yazdığını söyler. Kendisini 19. yüzyıldan kalma amatör bir papaz veya bahçıvan gibi görür.

 

Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's Woman): Zanaat ve teknik üslup taklidi açısından asla aşamayacağı en güzel kitabı olduğunu kabul eder.

 

Daniel Martin: Şimdiye kadar yazdığı en iddialı, riskli ve uzun (300.000 kelimelik) çalışmadır. Okuyucuyu çabuk tüketilen bir kurgu yerine, 20. yüzyıl insanının zihinsel "manzarası" üzerinde derin bir yolculuğa davet eder.

 

John Fowles: Özel Bir Röportaj, Tony Graham, Hilary Arnold, Sappho Durrell ve John Thackara

15-31 Aralık 1977 tarihli Sosyalist Mücadele (Socialist Challenge) dergisinin 17. sayısında yayımlanan röportajdır.

 

Fowles, toplumsal eşitlik ile kişusal özgürlük arasındaki gerilimde dişil prensibin hakim olduğu dönemlerin daha az yıkıcı olduğunu savunur. Eril prensipli toplumları "sağcı, kanun ve düzene kafayı takmış, esnek olmayan ve kuralcı" bulur.

 

Sosyalizmin çoğunlukla erkekler tarafından ve erkek egemen bir çağda tasarlanmış olması nedeniyle esnek olmayan, saldırgan bir tona büründüğünü ifade eder.

Dünyanın asıl temel sorununun siyasi olmaktan ziyade biyolojik (aşırı nüfus ve nitelikli eğitimin eksikliği) olduğunu belirtir.

Yalnızca ekonomik kazanca ve satın alma gücüne odaklanan bir sosyalizmin "kendi boğazını keseceğini" ifade eder.

 

Ciddi sanatçıların toplumu eleştiren bağımsız bireyler olduğunu ve hiçbir toplumun bu eleştiri olmadan sağlıklı kalamayacağını vurgular.

 

Marksist eleştirmen György Lukács’ın "modern sanatın trajedisi, onun gerçek toplumsal temelinden uzaklaşmasıdır" fikrine katılır.

 

Yeşil Kalmak: Romancı John Fowles'la Bir Röportaj, Devon McNamara

1 Şubat 1979 tarihli The Christian Science Monitor dergisinde yayımlanan röportajdır.

 

Fowles kendisini "edebi bir şahsiyet" olarak değil, doğaya hayati derecede ihtiyaç duyan biri olarak tanımlar. İnsanlardan ziyade doğayla bire bir ilişki kurmayı daha kolay ve zengin bulur.

Modern kapitalist toplumun sunduğu özgürlüğün aldatıcı olduğunu; insanların ihtiyaç duymadıkları şeyleri tüketmeye zorlandığı, manipüle edilmiş bir sistemde yaşadıklarını savunur.

Romanın en büyük işlevinin "doğru duyguyu" işlemek ve duyguları rafine etmek olduğunu belirtir. Romanı dil için bir "doğal koruma alanı" olarak görür ve kelimelerin hayal gücündeki değerini kaybettiği modern dünyadan endişe duyar.

 

Sinema ve televizyonu "ahlak dışı" ve "gevşek" bulur. Görsel imgelerin okuyucunun/izleyicinin hayal gücünü felç ettiğini, okumanın ise zihni aktif tuttuğunu savunur. Koleksiyoncu uyarlamasını hayal kırıklığı, Büyücü film uyarlamasını ise tam bir felaket olarak nitelemektedir.

 

Romancıların "şimdiki zamanı" ve geçmişi canlı biçimde hissedebilme yeteneğiyle doğduğunu ifade eder. Viktorya dönemini işlediği Fransız Teğmenin Kadını'nda olduğu gibi kurgusal bir geçmişi hayata geçirmenin bu duyguyla mümkün olduğunu anlatır.

 

Büyücü romanını ergenlik çağının dille ifade edilemeyen arzularına bir özlem olarak görür. Kitabı gözden geçirirken "yeşil kalmanın (genç/coşkulu kalmanın) akıllıca büyümek kadar değerli olduğuna" karar verip metni koruduğunu ifade eder.

 

John Fowles, Christopher Rigsby

1979 yılında gerçekleştirilen ve Radikal Hayal Gücü ve Liberal Gelenek: İngiliz ve Amerikalı Romancılarla Röportajlar (1982) kitabında yayımlanan röportajdır.

 

Kendisini İşçi Partisi'nin sol kanadına yakın hisseden bir liberal/sosyalist olarak tanımlar. Ancak Gramsci'nin "kültürel hegemonya" kavramına atıfta bulunarak, hem sağın hem de solun aşırı güçlü devlet yapılarıyla bireyi koşullandırdığını ve pasifleştirdiğini savunur.

 

Yazar, hayatı boyunca edebiyattan ziyade doğa bilimleri ve tarihle ilgilendiğini söyler. Sol siyasetin doğaya ve doğa bilimlerine karşı ilgisizliğini en büyük zayıflığı olarak görür ve Avrupa'da "Yeşil" partilerin yükselişini bu eksikliğe bağlar.

 

Tarihteki kültürel ve siyasi ilerleme dönemlerinin dişil prensibin yükselişiyle bağlantılı olduğunu savunur.

 

Erkeklerin soyut oyun sistemlerine, mantığa, kuralcı düzene ve yapay statü savaşlarına aşırı takıntılı olduğunu; kadınların ise gerçeklik ve canlılığın temsilcisi olduğunu iddia eder.

 

Fransız Teğmenin Kadını'ndaki Sarah Woodruff ve Büyücü'deki Lily gibi karakterlerin cinselliği manipülatif biçimde kullanmasını bir "evrimsel ve özgürleştirici ahlak" çerçevesinde değerlendirir; ezilen bir tarafın egemen güce karşı kullandığı araçlar olarak görür.

 

Bir romancı için en değerli geri bildirimin eleştirmenlerden değil, doğrudan okuyuculardan gelen mektuplar olduğunu belirtir.

 

Modern okuyucunun zihninin sinematik görsellerle şekillendiğini kabul etmekle birlikte, romanın sinemanın yapamadığı derinlikli içsel dünyayı sunması gerektiğinin altını çizer.

 

John Fowles'la Bir Buluşma, Raman K. Singh

(Modern Edebiyat Dergisi, 8:21, 1980-81)

Fowles, katı ve tamamen rasyonel kalıplara oturmadığı için kendisiyle geleneksel anlamda bir "röportaj" yapılamayacağını, bunun ancak bir "karşılaşma" olabileceğini ifade eder.

 

Televizyonun insanları görsel olarak koşullandırması yüzünden toplumun derinlemesine okuma becerisini kaybettiğini düşünür. Buna rağmen romanın yok olmayacağını, 18. yüzyıldaki gibi elit/eğitimli bir azınlık sanatı formuna geri döneceğini savunur.

 

30 yaşın altındaki bireylerin olgun ve iyi bir roman yazmasının çok zor olduğunu, gençlerin henüz dünyayı ve dili yeterince tanımadığını vurgular.

 

Kitaplarında sıklıkla orta sınıf karakterleri ele aldığını ifade eder. Türkiye'den gelen bir İngilizce öğretmeninin "Ülkemde yoksulluk varken öğrencilerime ne söyleyeceğim, kim İngiliz orta sınıfını okumak ister?" sorusunu aktarır.

 

Fowles, sanatı ve romanı sosyal adaletsizliklerin panzehiri olarak görür.

 

İnsan hayatının %90'ının koşullanmalardan oluştuğunu, ancak geriye kalan o küçük "şüphe ve özgür irade" payının vital (hayati) önem taşıdığını belirtir. Romanlarının temel odağı bu özgürlüğe ve kendini tanımaya ulaşma çabasıdır.

 

Kendisini Jung'cu anlamda mantıksal değil, "yaratıcı ve dişil" bir zihne sahip olarak tanımlar. Dişil prensibin birleştirici, erkek prensibinin ise ayırıcı olduğunu; kadın haklarını sonuna kadar desteklemekle birlikte, kadınlığın yarı mistik/annelik yönlerinin reddedilmesini yanlış bulur.

 

Yazar Tıkanması / "Writer's block" kavramını bir Batı nevrozu olarak görür. Bu durumun yaratım sürecinin doğal ve verimli bir parçası olduğunu belirtir.

 

Büyücü'yü yazarken Charles Dickens'ın Büyük Beklentiler eserini ders olarak okuttuğunu, bu yüzden Conchis karakterinin farkında olmadan Miss Havisham'a benzediğini ve Shakespeare'in Fırtına (The Tempest) oyununun da eser üzerinde bilinçli bir etkisi olduğunu kabul eder.

 

John Fowles'la Bir Röportaj, Carol M.Barnum

1984 yılında gerçekleştirilen ve Modern Fiction Studies dergisinde (Bahar 1985) yayımlanan röportajdır.

 

İnsanlığın "ilk günahını" diğer türlere karşı gösterdiği küçümseme ve kayıtsızlık olarak görür.

Doğanın (veya gerçekliğin) tam anlamıyla sanat ya da bilimle tanımlanamayacağını söyler. İnsan doğayla ilişki kurduğunda bunu bir deneyim ve his olarak yaşamalıdır; bunu kelimelere dökmeye çalışmak müdahaleci ve küçültücüdür.

 

Yazarın toplumu doğrudan değiştiremeyeceğini, romanın sadece bireylerin hayata bakış açısını "biraz zorlayabileceğini veya onlara yol gösterebileceğini" savunur.

 

Batı toplumunun bencil, saldırgan ve aşırı derecede orta sınıf (burjuva) ahlakının baskısı altında olduğunu belirtir.

 

İyi bir yazarın en büyük yeteneğinin "dışarıda bırakmak" (eksiltmek) olduğunu savunur. Aşırı ayrıntılı betimlemelerin okuyucunun zihnindeki imgelem özgürlüğünü kısıtladığını; yazarın sadece ipuçları verip resmi tamamlama işini okuyucuya bırakması gerektiğini söyler.

 

Yazmayı bir tür "kendi kendine terapi" olarak görür. Sanatın, yazarların içindeki dengesizlikleri veya takıntıları nesnelleştirip ortadan kaldırmasını sağlayan bir araç olduğunu ifade eder.

 

Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's Woman): Sarah karakterinin motivasyonlarını ve ahlaki tutumunu bilerek açık bıraktığını söyler. Kimseyi tek bir yorum için suçlamadığını, feminizm veya diğer devrimlerin haklı nedenlerle başlayıp zamanla tiranlığa dönüşme riskine dikkat çeker.

 

Eliot'un felsefesini sevmese de dilinin ve Çorak Ülke (The Waste Land) eserinin kendi kuşağı üzerinde kaçınılmaz bir etkisi olduğunu söyler. Philip Larkin'i ise politik görüşlerine katılmasa da dönemin en büyük İngiliz şairi olarak nitelendirir.

 

John Fowles'la Bir Röportaj, Jan Reif

1985

 

John Fowles, özgürlüğü siyasi bir doktrinden ziyade bireysel ve ahlaki bir boyutta ele alır. Özgürlüğün tek başına değil, ilişkiler üzerinden tanımlanabileceğini savunur.

 

Özgünlüğü insanın kendine ve başkalarına dürüst olması şeklinde tanımlar. Varoluşçuluğun dışsal ahlak idealinden ziyade samimiyete önem verir.

 

Görüşlerinin gençliğindeki varoluşçuluktan zamanla doğa bilimci bir yaklaşıma evrildiğini, doğanın sunduğu düzenin varoluşsal çelişkileri galip gelerek aştığını belirtir.

Aristos kitabında geçen "Nemo" kavramını, insanın hiç kimse olma korkusu ve bunun yarattığı üretici enerji olarak açıklar:

"Nemo derken hiç kimse olma ya da hiç kimse olmama korkusunu kastettim... Varoluşun hiçbir şey olduğu, tamamen zaman kaybı olduğu düşüncesi... aynı zamanda bir bakıma da enerji kaynağıdır."

 

Gençlikte tutkunun yeri olduğunu ancak yaşlandıkça uyum ile tutkunun aynı anda sürdürülemeyeceğini söyler.

 

Büyücü (The Magus)

Nicholas karakterinin bencilliğinin ve tanrı oyunundaki acımasızlığın gerçek hayatın bir yansıması olduğunu, kitabın amacının mutlak yanıtlar sunmak olmadığını dile getirir:

"Sıradan hayatın acımasız olduğunu düşünüyorum... Tanrı'ya inanmamamın nedenlerinden biri de bu... Hayat zulümle ve olayların neden olduğunu ya da olduğunu bilmemekle doludur."

 

Daniel Martin

Geleneksel kronolojik anlatıyı kırarak olayları duygusal mesafelerle sunmayı hedeflediğini ve modern sanattaki karamsarlık baskısına karşı mutlu bir sonu tercih ettiğini belirtir.

 

John Fowles'la Bir Konuşma, Carlin Romano

1986

 

Fowles, ABD'deki yazar turlarının İngiltere'dekilerden daha farklı işletildiğini ve kendisinin bu turlara pek katılmadığını belirtir. İngiliz eleştiri anlayışını "balıkçı okulu" olarak nitelendirerek, yazarları henüz hayattayken adeta ölmüş gibi soğuk bir mantıkla incelemelerinden rahatsızlığını dile getirir:

"Seni soğuk bir tabağa koyuyorlar, sonra fileto yapıp parçalara ayırıyorlar. Biliyorsunuz, İngiltere'de yazarı küçültmek bir nevi moda."

 

Bir romancının fikir sahibi olması gerektiğini savunur. Roman kurgusunun, ağır felsefi fikirleri okuyucuya sunmada tatlandırıcı bir işlev gördüğünü ifade eder.

 

Okuma eyleminin yazarla okur arasında bireysel bir süreç olduğunu ve okuyucuya alternatif seçenekler sunmayı sevdiğini vurgular.

 

Kendisini profesyonel bir filozof olarak görmediğini, antik dönem filozoflarından Platon ve Herakleitos'u edebi yönleri nedeniyle sevdiğini anlatır. Modern Fransız teorisyenlerin (Derrida, Lacan) dilini son derece karmaşık ve belirsiz bulduğunu belirtir.

 

Ayrıcalıklı kesimlere dair geçmişte söylediği bazı sözlerin "faşist" olarak algılanmasını reddeder. Kendisini demokratik bir sosyalist ve nadir bulunan bir İngiliz Cumhuriyetçisi olarak tanımlar.

 

Yaratıcı yazarlık kurslarına karşı olduğunu, bu tür kurumların tekdüze ve sadece hocalarını memnun etmeye çalışan yazarlar ürettiğini savunur.

 

John Fowles'la röportaj, Katherine Tarbox

1988

 

Fowles kendini yalnızca bir "romancı" olarak tanımlamaz; bunu sınırlayıcı bulur. Kendisini esas olarak "hayatın deneyimleyicisi" olarak görür ve yazmayı hayatı ve kendini keşfetme yolu olarak benimser.

 

Fowles'a göre yazarlık gerçek anlamda bir "meslektir" (çağrıdır/çağrılıştır); sadece para kazanmak için yapılan ticari bir iş değildir.

 

Fowles için en zor süreç revize etmektir (Büyücü romanındaki hipnotizma bölümünü yazarken yaşadığı tıkanıklığı örnek verir). Ayrıca, kasete kaydedilen gerçek konuşma ile edebi roman diyaloğu arasındaki farka dikkat çekerek, mimesis (yansıtma) baskısından kurtulup iyi diyalog yazmanın son derece zor olduğunu belirtir (bu konuda Evelyn Waugh'u takdir eder).

 

Yazma hızının yaşlandıkça yavaşladığını söyler (Koleksiyoncu’nun ilk taslağını bir ayda yazmıştır). Sürecin şansa değil, sanatçının zihnini yönlendiren güçlü bilinçdışına bağlı olduğuna inanır.

 

Lyme'da yaşamasını sadece doğa sevgisine değil, bir romancının topluma dışarıdan, nesnel bir gözle bakma zorunluluğuna ("içsel sürgün") bağlar.

 

Yazarken kitlelere değil, tek bir soyut bireye (bire bir ilişki) hitap ettiğini ifade eder. İlk ve en önemli okuyucusunun ise her zaman kendisi olduğunu söyler.

 

Her sorunun yanıtlandığı romanları sevmez. Romanın en temel işlevi okuyucuya dolduracağı boşluklar ve bir gizem duygusu bırakmaktır.

 

İngiliz eleştirmenlerin bir "okul müdürü" edasıyla yazarlara öğrenci muamelesi yapmasını son derece itici bulur. Amerikalı eleştirmenlerin olumsuz yazsalar bile yazara yetişkin gibi yaklaştığını belirtir.

 

Özgürlüğü zenginlik veya sınırsız davranma hakkı olarak gören "kapitalist" anlayışı reddeder. Ona göre gerçek özgürlük, kendini tanımakla (öz-farkındalıkla) eş anlamlıdır. Bu bakımdan siyasi olarak kendisini sosyalist tarafta konumlandırır ve varoluşçuluğun sosyalizmi destekleyen bir argüman olduğunu savunur.

 

Yazarların ve sanatçıların temel görevinin toplumun biçtiği rolleri ve medya manipülasyonlarını sorgulamak, "diğer insanlardan farklı olmak" olduğunu söyler.

 

İçindeki "kadın hayalet" (anima) fikrinin ona her zaman çekici geldiğini belirtir. Maço bakış açısından nefret ettiğini, hayattaki kadın ilkesine ve genel anlamda feminizme büyük bir sempati duyduğunu ifade eder.

 

Büyücü (The Magus): Romanın temelinde, hepimizin belirsiz dersler veren bir "tanrı oyununun" (Conchis) içinde olduğumuz fikri yatar. Kitabı bir "ergenlik ürünü" olarak nitelendiren aşağılayıcı ifadelere karşılık, yazarların içlerinde varoluşun büyüsüne kapılan genç/ergen bir yönü her zaman korumaları gerektiğini savunur.

 

Mantissa (Mantissa): Sanat ve yazma sürecini aynı zamanda alaycı bir oyun olarak gördüğünü; modern edebiyat eleştirisinin fazla ciddi ve dindar havasına karşı insanlara kendisini eleştirme fırsatı vermek için bu kitabı yazdığını açıklar.

 

Fowles, Fowles'u Anlatıyor, Susan Onega

1988

 

Angry Young Men

Fowles kendisini bu hareketin bir parçası olarak görmediğini belirtir. Hareketin İngiliz sanatını temizleme işlevi gördüğünü ancak işçi sınıfı odağının tematik açıdan kısıtlayıcı olduğunu, orta sınıf yaşamının romancıya daha zengin malzemeler sunduğunu savunur.

 

Yazar adaylarına "ne olursanız olun ama öğretmen olmayın" tavsiyesinde bulunur. Edebiyatı analiz etmek ile yaratıcı şekilde yazmanın tamamen farklı yetenekler olduğunu, akademik analizin yaratıcılığı beslemediğini vurgular.

 

Fowles, katı planlara göre yazmadığını; belirsizlikten, yol ayrımlarından ve zihinde aniden beliren tek bir görsel imgeden yola çıktığını anlatır. Yazmanın "şamanist" ve akıl dışı anlar barındırdığını söyler.

 

Bir romancının en büyük becerilerinden birinin "neyi dışarıda bırakacağını bilmek" olduğunu savunur. Diyaloglarda boşluklar bırakarak ve gereksiz ayrıntıları eleyerek okuyucunun hayal gücüne alan açılması gerektiğini ifade eder.

 

Gençlik yıllarında varoluşçuluktan etkilense de zamanla bu sınırları aştığını, özellikle Daniel Martin gibi eserlerinde modern Avrupa karamsarlığına karşı "mutlu son" denemeleri yaptığını aktarır.

 

John Fowles: Kurgu Sanatı CIX, James R. Baker

1989

 

Fowles, II. Dünya Savaşı sonrasında Oxford’a girmesini bir "sığınak ve kaçış" olarak tanımlar. Eğitime devam ettiği prestijli okulda (public school) öğrenci temsilcisi/müdürü olarak edindiği güç deneyiminin ve ardından Deniz Piyadeleri'ndeki askerlik hizmetinin, onda kamu otoritesinin tüm biçimlerine karşı ömür boyu sürecek bir nefret geliştirdiğini ifade eder.

 

Almanca yerine Fransızca okuma kararını yaşamındaki dönüm noktalarından biri olarak görür. Fransız hümanist geleneğinin (özellikle Montaigne, Molière, Pascal ve 19. yüzyıl şairlerinin) kendisini İngiliz geleneğinde olmayan bir derinlikle tanıştırdığını savunur.

 

Sanatın ve yazarların akademisyenler veya eleştirmenler tarafından belirli etiketikler/türler altına hapsedilmesine (kategorize edilmesine) şiddetle karşı çıkar. Doğanın aşırı bilimselleştirilip türlere ayrılmasına duyduğu tepkiyi, edebiyatın kuramsallaştırılmasına karşı da gösterir.

 

Erotizmin sanattaki gücüne inandığını ancak bunu açık bir pornografiye dönüştürmenin (özellikle Amerikan kurgusunda gördüğü şekliyle) gizemi kırdığını ve erotiği yok ettiğini söyler. Mantissa romanının da yazarların üzerindeki bu erotik baskıyla ("erotik succubus") dalga geçmek amacıyla yazıldığını açıklar.

 

Doğa ile olan ilişkisini insanlarla veya Tanrı ile olan ilişkisinden çok daha gerçek ve zengin bulur. İnsanların ve kitapların insanı sıkabileceğini ancak doğanın asla sıkmayacağını vurgular.

 

Yazarlık yeteneği dışında resme ve sanat tarihine büyük bir ilgi duyduğunu, görsel imgelerin kurgularının temel çıkış noktası olduğunu yineler.

 

Kutsal Olmayan Bir Engizisyon, Dianne L Vipond

Twentieth Century Literature dergisinde (Bahar 1996) yayımlanan röportajdır.

 

Akademisyenlerin sürekli "gerçekler" peşinde koştuğunu, ancak bir romancının dünyasının bundan farklı olduğunu belirtir. Kendisini modern bir yazardan ziyade geleneksel kabile şamanlarına benzetir.

 

Roman yazmayı "eski aşk maceralarına" benzetir; yazar için en heyecan verici kısmın, metnin yazıldığı "an ve yer" olduğunu ifade eder.

 

Kendisini "cinsiyet açısından bir bukalemun" olarak tanımlar. İyi bir romancı olmasını kısmen bünyesindeki kadınsı tarafa ve açıkça cinsel olarak tiplendirilmemiş olmaya bağlar.

 

Eserlerindeki ikiz, paralel karakter ve çift unsurlarını "imkansız bir özgürlüğe duyulan özlem" ve başka biri olma arzusuyla açıklar.

 

Aristos kitabında geliştirdiği "Nemo" kavramına değinerek, insanın kendisini "hiç kimse" olarak hissetmesinin onu şiddete ve mantıksızlığa sürüklediğini belirtir. Hümanizmi ise temelde şiddete duyulan nefret ve bir uzlaşma felsefesi olarak tanımlar.

 

Ağaç (The Tree) adlı eserine de atıfta bulunarak; "Aramak" eylemini bilimsel ve analitik bilgi toplama hırsıyla, "Bakmak" eylemini ise anın varoluşsal farkındalığıyla (Zen benzeri bir tefekkür) özdeşleştirir. Batı dünyasının "bakma" sanatını kaybettiğini savunur.

 

Yazma sürecini ormanda yürümeye ve yol ayrımlarına gelmeye benzetir; seçilmeyen her yolun bir "kayıp" hissi yarattığını ve sanatın temelinde bu telafi edilemez kaybın arayışının yattığını vurgular.

 

Tıkanmış Bir Yazar, David Streitfeld

6 Mayıs 1996 tarihinde The Washington Post gazetesinde yayımlanan röportajdır.

 

Metin, İngiliz edebiyatının dev isimlerinden John Fowles'un (Koleksiyoncu, Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını, Daniel Martin, Ağaç, Mantis vb.) yaşamının son dönemine, geçirdiği felç sonrasındaki fiziksel ve zihinsel durumuna, eşi Elizabeth'in kaybına ve sanat anlayışına odaklanan duygusal ve derinlikli bir portredir.

 

Fowles, 1988 yılında (62 yaşındayken) felç geçirmiştir. Beynindeki hasar nedeniyle denge duygusunu kaybetmiş ve hayal gücünün eskisi gibi çalışmadığını hissetmeye başlamıştır.

 

1985 yapımı Kurtçuk (A Maggot) romanından sonra yeni bir roman yayınlayamamıştır. Kendisini "kurumuş yaşlı bir süt ineğine" benzetse de doğayla kurduğu ilişki sayesinde durumu kabullenmiştir.

 

Fowles’un kurgusundaki kadın karakterlerin ve edebi başarısının arkasındaki en büyük güç eşi Elizabeth’ti. Elizabeth'in 1990 yılında kanserden ölümü Fowles'u derinden sarsmıştır.

 

Fowles yaşamı boyunca kadınlara duyduğu hayranlığı saklamamış; ancak bunu cinsel/saldırgan bir eylemden ziyade estetik, manevi ve ilham verici bir disiplin olarak görmüştür.

 

Fowles, hayatının büyük kısmını İngiltere’nin Lyme Regis kasabasında, Manş Denizi’ne bakan 200 yıllık tarihi bir evde ve onun yabani, müdahale edilmemiş bahçesinde geçirmiştir.

 

Bahçesindeki bitkiler, böcekler ve canlılar arasında hiçbir ayrım gözetmediğini, doğanın bu duru haline yakınlığının Hristiyanların "panteizm" dediği kavrama benzediğini ifade eder.

 

Fowles’u çağdaşlarından ayıran en önemli özelliklerden biri romanlarında ahlak, kişisel özgürlük ve dürüstlük meselelerini cesurca işlemesidir. Eleştirmen John Gardner onu "eserleri edebi klasik sayılabilecek yaşayan tek romancı" olarak nitelendirmiştir.

 

Fowles, tüm büyük yazarların sanatı üretebilmek için özünde "bencil" olduklarını dürüstçe itiraf eder.

 

Tarihin Sonsuz Dersleri, Socialist Review

Socialist Review dergisinin Mayıs 1997 sayısında (Sayı: 16-17) yayımlanan röportajdır.

 

Geleneksel Hristiyan etiği ve banliyö dindarlığından uzak büyüdüğünü belirten Fowles, çocukluğundan itibaren Robin Hood anlatısından etkilendiğini ifade eder.

 

Sosyalist yaklaşımını ve pratik ahlakını Robin Hood efsanesindeki iki ilkeye bağlar: "Zenginlerden şüphelen, fakirleri koru." Din adamlarına, üniformalara ve gösterişe karşı duyduğu nefretin kökeninde bu mit yatar.

 

İnsanın aynı anda hem benzersiz bir birey hem de toplumun bir parçası olmak arasında bölündüğünü vurgular.

 

Kırmızı-beyaz-mavi sembolleriyle temsil edilen milliyetçi ve şovenist Britanya anlayışından nefret ettiğini belirtir. Gerçek vatanı olarak gördüğü İngiltere'nin yanı sıra kendisini Fransa ve Yunanistan'a ait hisseder.

 

Tony Blair'in "Yeni İşçi Partisi" anlayışına kıyasla, geleneksel İşçi Partisi çizgisini (John Prescott gibi isimleri) tercih ettiğini, ancak politik sistemden hayal kırıklığına uğramayı zaten kanıksadığını ifade eder.

 

Marx'ın toplumsal/sosyal benliği çok iyi açıkladığını, ancak bireyin "benzersiz" arzuları ve içsel ihtiyaçları konusunda henüz tam bir yanıt verilemediğini ekler.

 

Amerika Birleşik Devletleri'ni ise sürekli başarısızlığın eşiğinde bocalayan bir "deney" olarak nitelendirir ve ABD'nin korktuğu tedaviyi (sosyal ilkeleri) uygulaması gerektiğini savunur.

 

Güzel Bir Günde Fowles, Melissa Denes

22 Kasım 1998 tarihinde Sunday Telegraph Magazine dergisinde yayımlanan röportajdır.

 

Fowles'un 1969 yapımı ünlü eseri Fransız Teğmenin Kadını, geçtiği yer olan Lyme Regis kasabasını ve meşhur Cobb mendireğini devasa bir turizm merkezine dönüştürmüştür. Fowles, sakin kasabasını işgal eden turistlerden ("grockles") ve popüler kültürün yüzeyselliğinden oldukça şikayetçidir.

 

Malcolm Bradbury gibi eleştirmenler, Fowles'un Viktorya dönemi romanını 20. yüzyıl teknikleriyle yeniden inşa ederek ilk postmodern romanlardan birine imza attığını ve A. S. Byatt gibi dönemin birçok yazarına öncülük ettiğini vurgular.

 

Fowles, Manş Denizi'ne bakan 200 yıllık Regency tarzı muazzam evi Belmont'u; Doğu Anglia Üniversitesi, Oxford New College ve British Council gibi kurumların yönetiminde genç ve geleceğin yetenekli yazarlarına ilham verecek bir okuma ve çalışma merkezi ("yazarlar inziva yeri") olarak devretmeyi planlamaktadır.

 

İnsanlığın doğaya verdiği tahribat, türlerin yok oluşu ve fındık farelerinin bahçesinden kaybolması gibi detaylar karşısında tam bir doğa savunucusudur. Kendisini hem "ateist" hem de "hümanist" olarak tanımlar; ancak dünyanın gidişatı konusunda iyimser olunamayacağını savunur.

 

İlk eşi Elizabeth'in 1990'daki ölümünün ardından derin bir yalnızlığa çekilen Fowles, 1998'de uzun yıllardır tanıdığı Sarah ile evlenmiştir.

 

Kadınların zekasına, yaşam enerjisine ve estetiğine hayatı boyunca hayranlık duymuştur. Romanlarında da erkeklerin kendi bencilliklerinde boğulduğunu, kadın karakterlerin ise her zaman daha güçlü, bilge ve dönüştürücü olduğunu kabul eder.

 

John Fowles'la Diyalog, Dianne L. Vipond

1999

 

Söyleşi; Fowles'un makalelerinden oluşan Solucan Delikleri (Wormholes) kitabından şiir anlayışına, sinema uyarlamalarına bakışından Zen Budizmine, doğa/çevre tutkusundan feminen felsefeye ve henüz tamamlayamadığı son roman projelerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

 

Solucan Delikleri (Wormholes)

Denemelerini profesyonel bir denemeci edasıyla değil; bir yazarın okuyucularıyla yaşam hakkındaki düşüncelerini paylaşma arzusuyla yazdığını belirtir. Yazarların sürekli değişim ve kararsızlık içinde olması gerektiğini savunur.

 

Şiirin mutlaka şok edici olması gerekmediğini ama okuyucuyu şaşırtması ve sarsması gerektiğini ifade eder. Anna Ahmatova, William Blake, Shakespeare ve Kavafis beğendiği şairler arasındadır.

 

Fransız devrimi döneminde siyah bir kadının yaşadığı varoluşsal ikilemi anlatan Claire de Duras'nın Ourika romanını beyazperdeye uyarlamak için Amerikalı akademisyen Lisa Colletta ile çalıştığını belirtir.

 

Batı toplumunun aşırı tüketimci ve zengin yapısına karşı Zen Budizminin ciddiyetine ve sadeliğine ihtiyaç duyulduğunu söyler.

 

Evrimsel biyolog Edward O. Wilson ve jeolog/paleontolog Stephen Jay Gould'u yaşayan en değerli beyinler olarak görür. Bilimin doğayla kurduğu bağı beslediğini ifade eder.

 

Açıkça feminist bir tutuma sahip olduğunu, kadınların toplumsal ve düşünsel alanda daha fazla güç sahibi olması durumunda dünyanın çok daha mutlu ve yaşanabilir bir yer olacağını savunur. Erkek zihniyetinin hâlâ "Taş Devri" kalıplarından kurtulamadığını belirtir.

 

Yaşlılığına ve geçirdiği rahatsızlıklara rağmen 20. yüzyılın karmaşık yapısını ve mozaik dokusunu ele alan son bir roman (Biletler / Tickets) yazma arzusunu koruduğunu ifade eder.

 

Lyme Regis'teki evini genç yazarlar ve edebiyat öğrencileri için bir eğitim ve çalışma merkezine dönüştürme planlarını yineler.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder