Dianne
L. Vipond - John Fowles'la Konuşmalar -
Notlar
Conversations With John Fowles, University Press of
Mississippi, 1999
John Fowles ile yapılan röportajların derlendiği bir kitaptır.
Giriş
Fowles’a göre sanatın temel unsuru teknik veya zanaat değil,
sanatçının kendi benzersiz kişiliği ve duygusudur. Tüm romanlarının temel
ekseni özgürlük arayışı üzerinedir.
Fowles yalnızca bir romancı olarak sınırlanmayı reddeder; o
bir şair, denemeci, çevirmen, amatör tarihçi ve doğa bilimcidir.
Yazar, metindeki boşlukların bilinçli bırakılmasından
yanadır. Okuyucuyu, anlamı oluşturmada bir "işbirlikçi" olarak görür
ve ona yorum özgürlüğü tanır.
Kendisini Britanyalıdan ziyade İngiliz ve Avrupalı olarak
tanımlar. Fransız edebiyatının özgürlükçü yapısından ve Yunanistan'ın doğası
ile ışığından derin şekilde etkilenmiştir.
Eserlerine Bakış
Aristos
Yazarın felsefi manifestosu ve kurgusunun haritası
(Montaigne üslubunda epigramatik düşünceler).
Koleksiyoncu (The Collector)
Sınıf farklılıklarını, azınlığın çoğunluğa karşı
sorumluluğunu ele alan demokratik-sosyalist alt metinli bir masal.
Büyücü (The Magus)
Yazarın "ayrıcalıklı çocuğu"; gerçeklik ile
fantazinin iç içe geçtiği (büyülü gerçekçilik), varoluşçu bir kendini keşfetme
yolculuğu.
Fransız Teğmenin Kadını
Viktorya dönemi anlatısı ile postmodernist/üstkurmaca
tekniklerin birleşimi; feminizm ve özgürleşme temaları.
Abanoz Kule (The Ebony Tower)
Diğer eserlerin temalarını ve teknikteki
"boşluk/sessizlik" kavramını yansıtan varyasyonlar/kısa öyküler
bütünü.
Daniel Martin
Zamanın öznelliğini, İngiliz kimliğini ve hümanizmi işleyen
otobiyografik/sinematik öğeler taşıyan arayış romanı.
Mantissa
Edebiyat teorisinin, akıl hocalarının ve Muse (ilham perisi)
kavramının komik bir parodisi; hiper-postmodern metin.
Kurtçuk (A Maggot)
Tarih, fantezi ve bilim kurgu karışımı; Shaker mezhebi,
dişil ilke ve bireysel algının sorgulanması.
…
Derleme yazarın bizzat onayıyla hayata geçirilmiştir.
Kitap, Fowles'un 40 yıla yayılan 100'den fazla röportajı
arasından seçilen, kronolojik sıralanmış ve yazarın düşünsel gelişimini
ham/filtrelenmemiş haliyle sunan metinlerden oluşmaktadır.
Fowles Kronolojisi
1926: 31 Mart'ta Leigh-on-Sea, Essex, İngiltere'de Robert J.
ve Gladys (Richards) Fowles'un çocuğu olarak dünyaya geldi.
1934-39: Alleyn Court Okuluna Gidiyor
1939-41: Bedford Okuluna Gidiyor
1941- 42: Devon'da
yaşıyor; doğaya karşı ömür boyu sempati geliştirir
1942- 44: Bedford
Okuluna Dönüş; son yılda baş çocuk olarak atandı
1944- 45: Edinburgh
Üniversitesi'nde okuyor
1945- 47: Kraliyet
Deniz Kuvvetlerinde teğmen olarak görev yapıyor
1947-50: Oxford Üniversitesi New College'da Fransızca okur;
onur ödülü kazandı
1950- 51: Fransa
Poitiers Üniversitesi'nde İngilizce öğretiyor
1951- 53: Anargyrios ve
Korgialenios Okullarında İngilizce öğretiyor
Spetsai, Yunanistan'da özel bir erkek okulu olan Spetses;
Elizabeth Whitton'la tanışır.
1953- 54: Ashridge
College'da İngilizce öğretiyor 1954 2 Nisan'da Elizabeth Whitton ile evleniyor
1954- 63: Kızlara
yönelik özel bir okul olan St. Godric's College'da İngilizce öğretiyor,
Hampstead, Londra'da
1963: Koleksiyoncu
1964: Aristos
1965: Büyücü
1966: Taşınır: Tepe
Altı Çiftliği, Dorset. Koleksiyoncu
filmi vizyona girer
1968: Aristos
güncellenir. Büyücü filmi Twentieth-Century Fox tarafından yayınlandı. Belmont
House, Lyme Regis, Dorset'e taşındı
1969: Fransız Teğmenin
Kadını yayınlandı. Silver Pen Ödülü'nü kazandı.
1970: W. H. Smith
Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.
1973: Şiirleri
yayınlandı.
1974: Abanoz Kule
1977: Büyücü’nün
Gözden geçirilmiş baskısı ve Daniel Martin yayınlandı.
1978: Lyme Regis
(Philpot) Müzesi'nin ortak fahri küratörü olarak atandı; 1979-88 yılları
arasında tek fahri küratör olarak görev yaptı
1979: Ağaç yayınlandı.
1981: Fransız Teğmen'in Kadını United Artists tarafından
yayınlandı
1982: Mantissa
1985: Kurtçuk
1990: Eşi Elizabeth'in
ölümü
1997: Modem Dil
Derneği'nde fahri üyeliğe seçildi; East Anglia Üniversitesi ve Oxford
Üniversitesi'nden fahri doktora unvanı aldı
1998: Solucan Delikleri
(Wormholes) yayınlandı. Chapman Üniversitesi'nden fahri doktora unvanı aldı; 3
Eylül'de Sarah Smith ile evleniyor
John Fowles'la Konuşmalar
John Fowles, Roy Newquist
1963 yılında Roy Newquist'in İngiliz yazar John
Fowles ile yaptığı ve yazarın ilk romanı Koleksiyoncu (The
Collector) yayımlandıktan hemen sonra gerçekleşen röportajdır.
Fowles, romanını Sokrates öncesi filozof Herakleitus’un
felsefesine dayanan bir benzetme (allegori) olarak kurgulamıştır.
Azınlık (The Few): Zeki, bağımsız ve özgür (Romandaki
Miranda).
Çoğunlık (The Many / Hoi Polloi): Cahil, şartlandırılmış ve
kolay şekillendirilebilir (Romandaki Clegg).
Fowles, "kendini ifade edemeyen, uyumsuz"
ergenlerin (Beat kuşağı, Salinger'ın Holden Caulfield'ı vb.) yüceltilmesine
karşı çıkar. Çoğunluğun dalkavukluğa değil, eğitime ihtiyacı olduğunu savunur.
Azınlığın Çoğunluğa karşı üstünlük taslamak yerine acıma/merhamet hissetmesi
gerektiğini belirtir.
Romanın yazılma fikri Bartók'un Mavisakal'ın Şatosu
operasındaki "kadınları yeraltına hapseden adam" sembolizminden
geliyor.
Fransa'da ders vermiş ve Fransız varoluşçu yazarlardan
(Sartre, de Beauvoir) derinden etkilenmiştir.
Yazmayı "varoluşçu hayata bakışının bir parçası"
ve bir tür "eğitmenlik" olarak görür. Yıllarca sürdürdüğü
öğretmenliği, yazmaya zaman ayırabilmek için bırakmıştır.
Yazarlık para için değil, bir yaşam felsefesini aktarmak
için yapılmalıdır. Fowles, kendisini öncelikle iyi bir şair, sonra filozof, en
son romancı olarak konumlandırmak ister.
En sıra dışı veya kabus gibi durumlarda bile karakterlerin
inandırıcı olması gerektiğini savunur. Daniel Defoe'yu (Robinson Crusoe)
bu konuda usta görürken; William Golding ve Kafka'yı karakterlerin
gerçekçiliğini zayıflattıkları gerekçesiyle eleştirir.
Fowles'a göre varoluşçuluk; bireyin kaygılarla yüzleşip
kendi otantikliğini (özgünlüğünü) yaratma savaşıdır. Jane Austen'ı kendi dönemi
içinde bu otantikliği arayan varoluşçu bir romancı olarak nitelendirir.
…
Okuyan Bir Adamın Portresi, Charles Monaghan
1970 yılında Washington Post Book World için yapılan
röportajdır.
Çocukluğunda okuduğu ilk kitap Richard Jefferies'in Bevis
(Kanıt) adlı eseridir. Yazara göre bu eser adeta "çimlerin ve elmaların
kokusunu" hissettiren bir İngiliz Huckleberry Finn’idir.
Ergenliğinde ise duygusal bir roman olan Lorna Doone’dan etkilenmiştir.
Okuduğu ilk ciddi kitap Fransızca aslından okuduğu
Flaubert'in Madame Bovary’sidir. Oxford Üniversitesi’nde Fransız
edebiyatı eğitimi alırken simgeci şiir uzmanı Enid Starkie’den dersler
almış; Rimbaud, Baudelaire, Giraudoux ve Gide gibi yazarları incelemiştir.
Latin şairlerinden toplumsal ikiyüzlülüğü eleştiren Martial
ve Horace’a hayrandır. İngiliz edebiyatında en çok ihmal edildiğini
düşündüğü isimler hiciv ustası Thomas Love Peacock ve köylü kökenli doğa
şairi John Clare’dir.
Fowles, edebiyatı ve kültürleri felsefi bir ayrıma tabi
tutar:
Yunan (Hellenic) Anlayışı: Sadelik, doğallık,
ustalıktan/yapaylıktan uzaklık. Fowles bu anlayışı yüceltir.
Örnekler: Flaubert’in Basit Bir Kalp öyküsü, Joyce’un
Ölüler’i ve Dublinliler dönemi, Hemingway, Fitzgerald.
Romen (Roman) Anlayışı: Fazla karmaşık, aşırı yapay,
şişirilmiş ve gösterişli. Fowles, kendi yazınsal üslubunun zaman zaman
"kötü anlamda Romen" olmasından özeleştiriyle yakınır.
Örnekler: Modern Amerika, Dos Passos, Joyce’un Finnegans
Wake’i.
Fowles, felsefi görüşlerini açıkladığı Aristos
kitabının Sokrates öncesi filozof Herakleitos’un düşüncelerine dayandığını
belirtir. İnsanlığın "az" (zeki/bağımsız) ve "çok"
(cahil/şekillendirilebilir) olarak ayrılmasını biyolojik bir olgu olarak
değerlendirir. Ayrıca Varoluşçuluk ve Zen Budizminden de etkilenmiştir.
Fowles kendisini "eski kitaplar koleksiyoncusu"
olarak tanımlar. Özellikle Viktorya dönemi sosyal yaşamını anlatan belgelere
(E. Royston Pike'ın Golden Times çalışması, Mayhew'in London’ı,
eski Punch dergileri) ve Mormon tarihine ilişkin belgelere derin ilgi
duyar.
En çok hayran olduğu Amerikalı yazar Henry James'tir.
William Golding, çok hayran olduğu İngiliz yazardır.
Özellikle Neolitik insanı konu alan Mirasçılar (The Inheritors) kitabını
ve Sineklerin Tanrısı’nı övgüyle anar.
Lyme Regis'te Bir Tür Sürgün, Daniel Halpem
1971 yılında London Magazine için gerçekleştirilen
röportajdır.
Fowles, büyük şehirden uzak Lyme Regis kasabasında yaşamayı
bir tür "sürgün" olarak tanımlar. Geleneksel İngiliz yazarlarının
(Durrell veya Lawrence gibi) Akdeniz'e gitme eğiliminin aksine, bir romancının
Kendi yerel kültürüyle (dilsel ve psikolojik) bağını koparmadan "kendi
ülkesinde sürgünde" yaşaması gerektiğine inanır.
Büyücü (The Magus): Aslında Koleksiyoncu’dan
önce (1953 civarında) yazılmaya başlanmıştır. Yunanistan tecrübesinin bir
metaforu/alegorisidir.
Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's
Woman): Metni karmaşık bir edebi egzersiz ve "teknik bir
jimnastik" olarak görür. Araştırmalardan ziyade ilk taslakta
"omurga" dediği anlatı akışına odaklanır.
Sanatta insanlığın ve dürüstlüğün üsluptan daha önemli
olduğunu, "masal" veya yapay kurgulardan ziyade gerçekçiliğe
dönülmesi gerektiğini savunur.
Tüm eserlerinin temelinde "Özgürlük nedir?",
"Özgür irade var mıdır?" ve "İnsan nasıl özgür seçim
yapar?" soruları yatar.
"Britanya" kavramını (İmparatorluk, bayrak,
monarşi) içi boş ve itici bulurken; "İngiltere"yi manzara, koku, dil
ve davranış biçimi olarak benimser.
Büyücü ve Koleksiyoncu’nun sinema uyarlamalarını
beğenmediğini belirtir.
John Fowles: Büyücü, Rowland Molony
1973 yılında Dorset County Magazine için gerçekleştirilen
röportajdır.
Üslubu üzerinde İngiliz edebiyatından ziyade Fransız
edebiyatının etkili olduğunu vurgular. Özellikle Sartre, Camus, Montaigne,
Rabelais ve Alain-Fournier’nin (Büyük Meaulnes) üzerindeki derin
etkisinden bahseder.
İngiliz orta sınıfının yüzeysel sosyal analizlerine sıkışıp
kalan roman anlayışını güncelliğini yitirmiş olarak nitelemektedir.
Büyücü (The Magus): Romanın niyetinin
metafizik olduğunu söyler. Karakterlerden Conchis'in Tanrı'yı değil,
insanoğlunun "Tanrı kavramını", Urfe'nin ise
"Dünya/Herkes"i temsil ettiğini açıklar. Kitabın asıl adını uzun süre
Tanrı Oyunu (The Godgame) olarak düşündüğünü belirtir.
Romancının en hayati işlevinin topluma dair özgür görüşler
sunmak olduğunu savunur.
Marksist diyalektiğin tarihi kısmen haklı çıkardığını
düşünse de, Marx'ın "emeğe ve çalışma sınıfına" yüklediği kutsallığa
katılmaz. İşin/çalışmanın doğası gereği can sıkıcı ve depresif olduğunu
savunur.
İngiltere gibi köklü ülkelerde düz bir "sosyalist
gerçekçilik" veya propaganda romanı yazmanın sanatsal değer
yaratmayacağını belirtir. Politik yazmak isteyen bir yazarın Orwell tarzı
allegori ve masal formuna yönelmesi gerektiğini ifade eder.
Romanın asıl konusunun geçmiş değil, şimdiki zaman olması
gerektiğine inanır. Geçmiş hakkında bilgi edinmek için kurgusal romanlar yerine
orijinal tarihsel metinlerin okunmasını tavsiye eder.
John Fowles'la Bir Röportaj, James Campbell
1974 yılında Contemporary Literature dergisi
(Sonbahar 1976 sayısı) için gerçekleştirilen röportajdır.
Fowles, ilk taslakları çok hızlı ve sezgisel bir şekilde
yazdığını (örneğin Koleksiyoncu’nun ilk taslağını bir ayda bitirdiğini),
ancak revizyon (düzeltme) sürecinin bir akademisyen titizliği, soğukkanlılık ve
ustalık gerektirdiğini belirtir.
Karakterlere özgürlük vermenin yazarlıkta sadece bir
"oyun" olduğunu savunur.
Kendi doğal üslubunun birinci şahıs ("ben")
anlatıcı olduğunu, her şeyi bilen üçüncü şahıs anlatıcı rolünde kendisini tam
anlamıyla evinde hissetmediğini ifade eder.
Büyücü (The Magus): Gençlik yıllarında
yazdığı, çok fazla şey anlatmaya çalıştığı için karmaşıklaşan ama
okunabilirliği yüksek bir roman olarak görür. Alain-Fournier’nin Büyük
Meaulnes eserinin ve Kafka'nın bir nevi yeniden işlenmesidir. Amacı
Tanrı'yı değil, insanın "Tanrı kavramını" sorgulamaktır. İleride
kitabı yeniden yazmayı hedeflemektedir.
Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's
Woman): Zihninde beliren "denize bakan sırtı dönük bir kadın"
imgesiyle başlamıştır. Viktorya dönemine ait detayları ve diyalogları Punch
dergisinden ve dönemin antolojilerinden faydalanarak kurgulamıştır.
Camus, Sartre ve Gide'in üzerindeki büyük etkisini kabul
eder. Eserlerinde temel olarak varoluşçuluğun "özgür irade, kendini seçme,
özgünlük (authenticity) ve kötü niyet (bad faith)" kavramlarını işler. Büyücü'deki
Nicholas özgün olmayan adamı, Alison ise kendini seçen insanı temsil eder.
Evrenin derinden "kadınsı" olduğuna inanır.
Romanlarındaki kadın karakterler (Miranda, Sarah, Alison) erkeklere kıyasla
kendilerinin ve hayatın daha çok farkındadır.
İngiliz romanının ve yayıncılığının krizde olduğunu, genç
yazarların büyük isimleri (Greene, Forster) taklit ederek "güvenli
oynadıklarını" belirtir.
Kendisini sosyal demokrat olarak tanımlar. Kapitalizmin
kontrolden çıktığını düşünmekle birlikte, Marksist/sosyalist gerçekçiliğin
romanda sanatsal bir değer yaratamayacağına inanır. İngiltere'de yaşama sebebi
ise dildir.
John Fowles’la Adalarda ve... Gizli Vadiler, Aaron Latham
1977 yılında The Washington Post (Book World) için
gerçekleştirilen röportajdır.
Fowles, adalara olan ilgisinin psikolojik ve derin bir tutku
(cinsel bir tercih gibi) olduğunu ifade eder. Eserlerinin hemen hepsinde ada
imgesi mevcuttur:
Koleksiyoncu: Kızın
tutulduğu izole ev mecazi bir adadır.
Büyücü: Gerçek bir Yunan
adasında geçer.
Fransız Teğmenin Kadını:
Lyme Regis kasabası zaman ve mekan açısından bir adadır.
Daniel Martin: Nil’deki
bir adaya yapılan yolculukla doruğa ulaşır.
Fowles, "gizli vadi" kavramını "içsel bir
ada" olarak tanımlar. Daniel Martin kitabını içindeki gizli vadiye
yapılmış, benliği keşfetmeyi amaçlayan ve "bencil" bir yolculuk
olarak görür.
Adaların dışarıdan bakıldığında kapalı ve gizemli, kıyısında
durulduğunda ise denize karşı sonsuz bir açıklık hissi sunduğunu belirtir.
Daniel Martin / Kitabı doğrusal bir hikaye
olarak değil, bir "manzara" olarak tasarlamıştır.
Büyücü gibi romanlarındaki "oyun"
kavramının hayatındaki asıl önemli şeyleri (doğa ve insan hayatına saygı
anlamına gelen hümanizm) gölgelediğini düşünerek bu yeni yönelimi seçmiştir.
Büyücü (The Magus): Kitabın temel şemasının,
yaşlı bir adamın genç bir adama Tanrı'nın yüzüne takılan maskeleri (batıl
inançtan psikiyatriye) göstermesi olduğunu belirtir. Gerçekçi bir dille efsane
yaratmaya çalışmasını bir hata olarak görür ve bu nedenle kitabı yeniden yazmıştır.
Akademik açıdan en başarısız ama insani açıdan en zengin kitabı olduğunu
düşünür.
Melville'in Pierre romanını başarısız bulmakla
birlikte Büyücü ile özdeşleştirir.
Austen ve Joyce'u büyük yazarlar olarak kabul etmekle
birlikte, takipçileri/taklitçileri üzerindeki etkilerini "kötü ve
uğursuz" bulur. Austen olmasaydı Elizabeth Taylor'ın, Joyce olmasaydı
William Faulkner'ın daha iyi birer yazar olacağını iddia eder.
Yazar John Fowles ile röportaj, David North
14 Kasım 1977 tarihinde Kanada’nın haftalık haber dergisi Maclean’s
için, yeni romanı Daniel Martin’in lansmanı için Toronto’da bulunan yazarla
gerçekleştirilen röportajdır.
Yazarlığı öğretilebilir bir "yaratıcı yazarlık"
becerisi olarak değil, doğuştan gelen genetik bir yetenek ve erken yaşta
yaşanan bir "kayıp duygusu" ile bağdaştırır.
Bebeklikte anne ile olan birleşme hissinin kaybı ve ayrı bir
kimlik kazanma sürecinin, yazarlarda dünyayı daha mükemmel kılma ve sürekli
hikaye/mit anlatma takıntısını doğurduğunu ifade eder (Thomas Hardy örneğinde
olduğu gibi).
Günlük sabit kelime kotaları (örneğin 1000 kelime)
koymadığını, ilham veya "rüzgar" estiğinde yazdığını söyler.
Kendisini 19. yüzyıldan kalma amatör bir papaz veya bahçıvan gibi görür.
Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's
Woman): Zanaat ve teknik üslup taklidi açısından asla aşamayacağı en güzel
kitabı olduğunu kabul eder.
Daniel Martin: Şimdiye kadar yazdığı en
iddialı, riskli ve uzun (300.000 kelimelik) çalışmadır. Okuyucuyu çabuk
tüketilen bir kurgu yerine, 20. yüzyıl insanının zihinsel "manzarası"
üzerinde derin bir yolculuğa davet eder.
John Fowles: Özel Bir Röportaj, Tony Graham, Hilary Arnold, Sappho Durrell
ve John Thackara
15-31 Aralık 1977 tarihli Sosyalist Mücadele (Socialist
Challenge) dergisinin 17. sayısında yayımlanan röportajdır.
Fowles, toplumsal eşitlik ile kişusal özgürlük arasındaki
gerilimde dişil prensibin hakim olduğu dönemlerin daha az yıkıcı
olduğunu savunur. Eril prensipli toplumları "sağcı, kanun ve düzene kafayı
takmış, esnek olmayan ve kuralcı" bulur.
Sosyalizmin çoğunlukla erkekler tarafından ve erkek egemen
bir çağda tasarlanmış olması nedeniyle esnek olmayan, saldırgan bir tona
büründüğünü ifade eder.
Dünyanın asıl temel sorununun siyasi olmaktan ziyade
biyolojik (aşırı nüfus ve nitelikli eğitimin eksikliği) olduğunu belirtir.
Yalnızca ekonomik kazanca ve satın alma gücüne odaklanan bir
sosyalizmin "kendi boğazını keseceğini" ifade eder.
Ciddi sanatçıların toplumu eleştiren bağımsız bireyler
olduğunu ve hiçbir toplumun bu eleştiri olmadan sağlıklı kalamayacağını
vurgular.
Marksist eleştirmen György Lukács’ın "modern sanatın
trajedisi, onun gerçek toplumsal temelinden uzaklaşmasıdır" fikrine
katılır.
Yeşil Kalmak: Romancı John Fowles'la Bir Röportaj, Devon McNamara
1 Şubat 1979 tarihli The Christian Science Monitor
dergisinde yayımlanan röportajdır.
Fowles kendisini "edebi bir şahsiyet" olarak
değil, doğaya hayati derecede ihtiyaç duyan biri olarak tanımlar. İnsanlardan
ziyade doğayla bire bir ilişki kurmayı daha kolay ve zengin bulur.
Modern kapitalist toplumun sunduğu özgürlüğün aldatıcı
olduğunu; insanların ihtiyaç duymadıkları şeyleri tüketmeye zorlandığı,
manipüle edilmiş bir sistemde yaşadıklarını savunur.
Romanın en büyük işlevinin "doğru duyguyu" işlemek
ve duyguları rafine etmek olduğunu belirtir. Romanı dil için bir "doğal
koruma alanı" olarak görür ve kelimelerin hayal gücündeki değerini
kaybettiği modern dünyadan endişe duyar.
Sinema ve televizyonu "ahlak dışı" ve
"gevşek" bulur. Görsel imgelerin okuyucunun/izleyicinin hayal gücünü
felç ettiğini, okumanın ise zihni aktif tuttuğunu savunur. Koleksiyoncu
uyarlamasını hayal kırıklığı, Büyücü film uyarlamasını ise tam bir
felaket olarak nitelemektedir.
Romancıların "şimdiki zamanı" ve geçmişi canlı
biçimde hissedebilme yeteneğiyle doğduğunu ifade eder. Viktorya dönemini
işlediği Fransız Teğmenin Kadını'nda olduğu gibi kurgusal bir geçmişi
hayata geçirmenin bu duyguyla mümkün olduğunu anlatır.
Büyücü romanını ergenlik çağının dille ifade
edilemeyen arzularına bir özlem olarak görür. Kitabı gözden geçirirken
"yeşil kalmanın (genç/coşkulu kalmanın) akıllıca büyümek kadar değerli
olduğuna" karar verip metni koruduğunu ifade eder.
John Fowles, Christopher Rigsby
1979 yılında gerçekleştirilen ve Radikal Hayal Gücü ve
Liberal Gelenek: İngiliz ve Amerikalı Romancılarla Röportajlar (1982)
kitabında yayımlanan röportajdır.
Kendisini İşçi Partisi'nin sol kanadına yakın hisseden bir
liberal/sosyalist olarak tanımlar. Ancak Gramsci'nin "kültürel
hegemonya" kavramına atıfta bulunarak, hem sağın hem de solun aşırı güçlü
devlet yapılarıyla bireyi koşullandırdığını ve pasifleştirdiğini savunur.
Yazar, hayatı boyunca edebiyattan ziyade doğa bilimleri ve
tarihle ilgilendiğini söyler. Sol siyasetin doğaya ve doğa bilimlerine karşı
ilgisizliğini en büyük zayıflığı olarak görür ve Avrupa'da "Yeşil"
partilerin yükselişini bu eksikliğe bağlar.
Tarihteki kültürel ve siyasi ilerleme dönemlerinin dişil
prensibin yükselişiyle bağlantılı olduğunu savunur.
Erkeklerin soyut oyun sistemlerine, mantığa, kuralcı düzene
ve yapay statü savaşlarına aşırı takıntılı olduğunu; kadınların ise gerçeklik
ve canlılığın temsilcisi olduğunu iddia eder.
Fransız Teğmenin Kadını'ndaki Sarah Woodruff ve Büyücü'deki
Lily gibi karakterlerin cinselliği manipülatif biçimde kullanmasını bir
"evrimsel ve özgürleştirici ahlak" çerçevesinde değerlendirir; ezilen
bir tarafın egemen güce karşı kullandığı araçlar olarak görür.
Bir romancı için en değerli geri bildirimin eleştirmenlerden
değil, doğrudan okuyuculardan gelen mektuplar olduğunu belirtir.
Modern okuyucunun zihninin sinematik görsellerle
şekillendiğini kabul etmekle birlikte, romanın sinemanın yapamadığı derinlikli
içsel dünyayı sunması gerektiğinin altını çizer.
John Fowles'la Bir Buluşma, Raman K. Singh
(Modern Edebiyat Dergisi, 8:21, 1980-81)
Fowles, katı ve tamamen rasyonel kalıplara oturmadığı için
kendisiyle geleneksel anlamda bir "röportaj" yapılamayacağını, bunun
ancak bir "karşılaşma" olabileceğini ifade eder.
Televizyonun insanları görsel olarak koşullandırması
yüzünden toplumun derinlemesine okuma becerisini kaybettiğini düşünür. Buna
rağmen romanın yok olmayacağını, 18. yüzyıldaki gibi elit/eğitimli bir azınlık
sanatı formuna geri döneceğini savunur.
30 yaşın altındaki bireylerin olgun ve iyi bir roman
yazmasının çok zor olduğunu, gençlerin henüz dünyayı ve dili yeterince
tanımadığını vurgular.
Kitaplarında sıklıkla orta sınıf karakterleri ele aldığını
ifade eder. Türkiye'den gelen bir İngilizce öğretmeninin "Ülkemde
yoksulluk varken öğrencilerime ne söyleyeceğim, kim İngiliz orta sınıfını
okumak ister?" sorusunu aktarır.
Fowles, sanatı ve romanı sosyal adaletsizliklerin panzehiri
olarak görür.
İnsan hayatının %90'ının koşullanmalardan oluştuğunu, ancak
geriye kalan o küçük "şüphe ve özgür irade" payının vital (hayati)
önem taşıdığını belirtir. Romanlarının temel odağı bu özgürlüğe ve kendini
tanımaya ulaşma çabasıdır.
Kendisini Jung'cu anlamda mantıksal değil, "yaratıcı ve
dişil" bir zihne sahip olarak tanımlar. Dişil prensibin birleştirici,
erkek prensibinin ise ayırıcı olduğunu; kadın haklarını sonuna kadar
desteklemekle birlikte, kadınlığın yarı mistik/annelik yönlerinin
reddedilmesini yanlış bulur.
Yazar Tıkanması / "Writer's block" kavramını bir
Batı nevrozu olarak görür. Bu durumun yaratım sürecinin doğal ve verimli bir
parçası olduğunu belirtir.
Büyücü'yü yazarken Charles Dickens'ın Büyük
Beklentiler eserini ders olarak okuttuğunu, bu yüzden Conchis karakterinin
farkında olmadan Miss Havisham'a benzediğini ve Shakespeare'in Fırtına (The
Tempest) oyununun da eser üzerinde bilinçli bir etkisi olduğunu kabul eder.
John Fowles'la Bir Röportaj, Carol M.Barnum
1984 yılında gerçekleştirilen ve Modern Fiction Studies
dergisinde (Bahar 1985) yayımlanan röportajdır.
İnsanlığın "ilk günahını" diğer türlere karşı
gösterdiği küçümseme ve kayıtsızlık olarak görür.
Doğanın (veya gerçekliğin) tam anlamıyla sanat ya da bilimle
tanımlanamayacağını söyler. İnsan doğayla ilişki kurduğunda bunu bir deneyim ve
his olarak yaşamalıdır; bunu kelimelere dökmeye çalışmak müdahaleci ve
küçültücüdür.
Yazarın toplumu doğrudan değiştiremeyeceğini, romanın sadece
bireylerin hayata bakış açısını "biraz zorlayabileceğini veya onlara yol
gösterebileceğini" savunur.
Batı toplumunun bencil, saldırgan ve aşırı derecede orta
sınıf (burjuva) ahlakının baskısı altında olduğunu belirtir.
İyi bir yazarın en büyük yeteneğinin "dışarıda
bırakmak" (eksiltmek) olduğunu savunur. Aşırı ayrıntılı betimlemelerin
okuyucunun zihnindeki imgelem özgürlüğünü kısıtladığını; yazarın sadece
ipuçları verip resmi tamamlama işini okuyucuya bırakması gerektiğini söyler.
Yazmayı bir tür "kendi kendine terapi" olarak
görür. Sanatın, yazarların içindeki dengesizlikleri veya takıntıları
nesnelleştirip ortadan kaldırmasını sağlayan bir araç olduğunu ifade eder.
Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's
Woman): Sarah karakterinin motivasyonlarını ve ahlaki tutumunu bilerek
açık bıraktığını söyler. Kimseyi tek bir yorum için suçlamadığını, feminizm
veya diğer devrimlerin haklı nedenlerle başlayıp zamanla tiranlığa dönüşme
riskine dikkat çeker.
Eliot'un felsefesini sevmese de dilinin ve Çorak Ülke
(The Waste Land) eserinin kendi kuşağı üzerinde kaçınılmaz bir etkisi
olduğunu söyler. Philip Larkin'i ise politik görüşlerine katılmasa da dönemin
en büyük İngiliz şairi olarak nitelendirir.
John Fowles'la Bir Röportaj, Jan Reif
1985
John Fowles, özgürlüğü siyasi bir doktrinden ziyade bireysel
ve ahlaki bir boyutta ele alır. Özgürlüğün tek başına değil, ilişkiler
üzerinden tanımlanabileceğini savunur.
Özgünlüğü insanın kendine ve başkalarına dürüst olması
şeklinde tanımlar. Varoluşçuluğun dışsal ahlak idealinden ziyade samimiyete
önem verir.
Görüşlerinin gençliğindeki varoluşçuluktan zamanla doğa
bilimci bir yaklaşıma evrildiğini, doğanın sunduğu düzenin varoluşsal
çelişkileri galip gelerek aştığını belirtir.
Aristos kitabında geçen "Nemo" kavramını,
insanın hiç kimse olma korkusu ve bunun yarattığı üretici enerji olarak
açıklar:
"Nemo derken hiç kimse olma ya da hiç kimse olmama
korkusunu kastettim... Varoluşun hiçbir şey olduğu, tamamen zaman kaybı olduğu
düşüncesi... aynı zamanda bir bakıma da enerji kaynağıdır."
Gençlikte tutkunun yeri olduğunu ancak yaşlandıkça uyum ile
tutkunun aynı anda sürdürülemeyeceğini söyler.
Büyücü (The Magus)
Nicholas karakterinin bencilliğinin ve tanrı oyunundaki
acımasızlığın gerçek hayatın bir yansıması olduğunu, kitabın amacının mutlak
yanıtlar sunmak olmadığını dile getirir:
"Sıradan hayatın acımasız olduğunu düşünüyorum...
Tanrı'ya inanmamamın nedenlerinden biri de bu... Hayat zulümle ve olayların
neden olduğunu ya da olduğunu bilmemekle doludur."
Daniel Martin
Geleneksel kronolojik anlatıyı kırarak olayları duygusal
mesafelerle sunmayı hedeflediğini ve modern sanattaki karamsarlık baskısına
karşı mutlu bir sonu tercih ettiğini belirtir.
John Fowles'la Bir Konuşma, Carlin Romano
1986
Fowles, ABD'deki yazar turlarının İngiltere'dekilerden daha
farklı işletildiğini ve kendisinin bu turlara pek katılmadığını belirtir.
İngiliz eleştiri anlayışını "balıkçı okulu" olarak nitelendirerek,
yazarları henüz hayattayken adeta ölmüş gibi soğuk bir mantıkla
incelemelerinden rahatsızlığını dile getirir:
"Seni soğuk bir tabağa koyuyorlar, sonra fileto
yapıp parçalara ayırıyorlar. Biliyorsunuz, İngiltere'de yazarı küçültmek bir
nevi moda."
Bir romancının fikir sahibi olması gerektiğini savunur.
Roman kurgusunun, ağır felsefi fikirleri okuyucuya sunmada tatlandırıcı bir
işlev gördüğünü ifade eder.
Okuma eyleminin yazarla okur arasında bireysel bir süreç
olduğunu ve okuyucuya alternatif seçenekler sunmayı sevdiğini vurgular.
Kendisini profesyonel bir filozof olarak görmediğini, antik
dönem filozoflarından Platon ve Herakleitos'u edebi yönleri nedeniyle sevdiğini
anlatır. Modern Fransız teorisyenlerin (Derrida, Lacan) dilini son derece
karmaşık ve belirsiz bulduğunu belirtir.
Ayrıcalıklı kesimlere dair geçmişte söylediği bazı sözlerin
"faşist" olarak algılanmasını reddeder. Kendisini demokratik bir
sosyalist ve nadir bulunan bir İngiliz Cumhuriyetçisi olarak tanımlar.
Yaratıcı yazarlık kurslarına karşı olduğunu, bu tür
kurumların tekdüze ve sadece hocalarını memnun etmeye çalışan yazarlar
ürettiğini savunur.
John Fowles'la röportaj, Katherine Tarbox
1988
Fowles kendini yalnızca bir "romancı" olarak
tanımlamaz; bunu sınırlayıcı bulur. Kendisini esas olarak "hayatın
deneyimleyicisi" olarak görür ve yazmayı hayatı ve kendini keşfetme yolu
olarak benimser.
Fowles'a göre yazarlık gerçek anlamda bir
"meslektir" (çağrıdır/çağrılıştır); sadece para kazanmak için yapılan
ticari bir iş değildir.
Fowles için en zor süreç revize etmektir (Büyücü
romanındaki hipnotizma bölümünü yazarken yaşadığı tıkanıklığı örnek verir).
Ayrıca, kasete kaydedilen gerçek konuşma ile edebi roman diyaloğu arasındaki
farka dikkat çekerek, mimesis (yansıtma) baskısından kurtulup iyi diyalog
yazmanın son derece zor olduğunu belirtir (bu konuda Evelyn Waugh'u takdir
eder).
Yazma hızının yaşlandıkça yavaşladığını söyler (Koleksiyoncu’nun
ilk taslağını bir ayda yazmıştır). Sürecin şansa değil, sanatçının zihnini
yönlendiren güçlü bilinçdışına bağlı olduğuna inanır.
Lyme'da yaşamasını sadece doğa sevgisine değil, bir
romancının topluma dışarıdan, nesnel bir gözle bakma zorunluluğuna ("içsel
sürgün") bağlar.
Yazarken kitlelere değil, tek bir soyut bireye (bire bir
ilişki) hitap ettiğini ifade eder. İlk ve en önemli okuyucusunun ise her zaman
kendisi olduğunu söyler.
Her sorunun yanıtlandığı romanları sevmez. Romanın en temel
işlevi okuyucuya dolduracağı boşluklar ve bir gizem duygusu bırakmaktır.
İngiliz eleştirmenlerin bir "okul müdürü" edasıyla
yazarlara öğrenci muamelesi yapmasını son derece itici bulur. Amerikalı
eleştirmenlerin olumsuz yazsalar bile yazara yetişkin gibi yaklaştığını
belirtir.
Özgürlüğü zenginlik veya sınırsız davranma hakkı olarak
gören "kapitalist" anlayışı reddeder. Ona göre gerçek özgürlük,
kendini tanımakla (öz-farkındalıkla) eş anlamlıdır. Bu bakımdan siyasi olarak
kendisini sosyalist tarafta konumlandırır ve varoluşçuluğun sosyalizmi
destekleyen bir argüman olduğunu savunur.
Yazarların ve sanatçıların temel görevinin toplumun biçtiği
rolleri ve medya manipülasyonlarını sorgulamak, "diğer insanlardan farklı
olmak" olduğunu söyler.
İçindeki "kadın hayalet" (anima) fikrinin ona her
zaman çekici geldiğini belirtir. Maço bakış açısından nefret ettiğini,
hayattaki kadın ilkesine ve genel anlamda feminizme büyük bir sempati duyduğunu
ifade eder.
Büyücü (The Magus): Romanın temelinde,
hepimizin belirsiz dersler veren bir "tanrı oyununun" (Conchis)
içinde olduğumuz fikri yatar. Kitabı bir "ergenlik ürünü" olarak
nitelendiren aşağılayıcı ifadelere karşılık, yazarların içlerinde varoluşun
büyüsüne kapılan genç/ergen bir yönü her zaman korumaları gerektiğini savunur.
Mantissa (Mantissa): Sanat ve yazma
sürecini aynı zamanda alaycı bir oyun olarak gördüğünü; modern edebiyat
eleştirisinin fazla ciddi ve dindar havasına karşı insanlara kendisini
eleştirme fırsatı vermek için bu kitabı yazdığını açıklar.
Fowles, Fowles'u Anlatıyor, Susan Onega
1988
Angry Young Men
Fowles kendisini bu hareketin bir parçası olarak görmediğini
belirtir. Hareketin İngiliz sanatını temizleme işlevi gördüğünü ancak işçi
sınıfı odağının tematik açıdan kısıtlayıcı olduğunu, orta sınıf yaşamının
romancıya daha zengin malzemeler sunduğunu savunur.
Yazar adaylarına "ne olursanız olun ama öğretmen
olmayın" tavsiyesinde bulunur. Edebiyatı analiz etmek ile yaratıcı şekilde
yazmanın tamamen farklı yetenekler olduğunu, akademik analizin yaratıcılığı
beslemediğini vurgular.
Fowles, katı planlara göre yazmadığını; belirsizlikten, yol
ayrımlarından ve zihinde aniden beliren tek bir görsel imgeden yola çıktığını
anlatır. Yazmanın "şamanist" ve akıl dışı anlar barındırdığını
söyler.
Bir romancının en büyük becerilerinden birinin "neyi
dışarıda bırakacağını bilmek" olduğunu savunur. Diyaloglarda boşluklar
bırakarak ve gereksiz ayrıntıları eleyerek okuyucunun hayal gücüne alan
açılması gerektiğini ifade eder.
Gençlik yıllarında varoluşçuluktan etkilense de zamanla bu
sınırları aştığını, özellikle Daniel Martin gibi eserlerinde modern Avrupa
karamsarlığına karşı "mutlu son" denemeleri yaptığını aktarır.
John Fowles: Kurgu Sanatı CIX, James R. Baker
1989
Fowles, II. Dünya Savaşı sonrasında Oxford’a girmesini bir
"sığınak ve kaçış" olarak tanımlar. Eğitime devam ettiği prestijli
okulda (public school) öğrenci temsilcisi/müdürü olarak edindiği güç
deneyiminin ve ardından Deniz Piyadeleri'ndeki askerlik hizmetinin, onda kamu
otoritesinin tüm biçimlerine karşı ömür boyu sürecek bir nefret geliştirdiğini
ifade eder.
Almanca yerine Fransızca okuma kararını yaşamındaki dönüm
noktalarından biri olarak görür. Fransız hümanist geleneğinin (özellikle
Montaigne, Molière, Pascal ve 19. yüzyıl şairlerinin) kendisini İngiliz
geleneğinde olmayan bir derinlikle tanıştırdığını savunur.
Sanatın ve yazarların akademisyenler veya eleştirmenler
tarafından belirli etiketikler/türler altına hapsedilmesine (kategorize
edilmesine) şiddetle karşı çıkar. Doğanın aşırı bilimselleştirilip türlere
ayrılmasına duyduğu tepkiyi, edebiyatın kuramsallaştırılmasına karşı da
gösterir.
Erotizmin sanattaki gücüne inandığını ancak bunu açık bir
pornografiye dönüştürmenin (özellikle Amerikan kurgusunda gördüğü şekliyle)
gizemi kırdığını ve erotiği yok ettiğini söyler. Mantissa romanının da
yazarların üzerindeki bu erotik baskıyla ("erotik succubus") dalga
geçmek amacıyla yazıldığını açıklar.
Doğa ile olan ilişkisini insanlarla veya Tanrı ile olan
ilişkisinden çok daha gerçek ve zengin bulur. İnsanların ve kitapların insanı
sıkabileceğini ancak doğanın asla sıkmayacağını vurgular.
Yazarlık yeteneği dışında resme ve sanat tarihine büyük bir
ilgi duyduğunu, görsel imgelerin kurgularının temel çıkış noktası olduğunu
yineler.
Kutsal Olmayan Bir Engizisyon, Dianne L Vipond
Twentieth Century Literature dergisinde (Bahar 1996)
yayımlanan röportajdır.
Akademisyenlerin sürekli "gerçekler" peşinde
koştuğunu, ancak bir romancının dünyasının bundan farklı olduğunu belirtir.
Kendisini modern bir yazardan ziyade geleneksel kabile şamanlarına benzetir.
Roman yazmayı "eski aşk maceralarına" benzetir;
yazar için en heyecan verici kısmın, metnin yazıldığı "an ve yer"
olduğunu ifade eder.
Kendisini "cinsiyet açısından bir bukalemun"
olarak tanımlar. İyi bir romancı olmasını kısmen bünyesindeki kadınsı tarafa ve
açıkça cinsel olarak tiplendirilmemiş olmaya bağlar.
Eserlerindeki ikiz, paralel karakter ve çift unsurlarını
"imkansız bir özgürlüğe duyulan özlem" ve başka biri olma arzusuyla
açıklar.
Aristos kitabında geliştirdiği "Nemo"
kavramına değinerek, insanın kendisini "hiç kimse" olarak
hissetmesinin onu şiddete ve mantıksızlığa sürüklediğini belirtir. Hümanizmi
ise temelde şiddete duyulan nefret ve bir uzlaşma felsefesi olarak tanımlar.
Ağaç (The Tree) adlı eserine de atıfta
bulunarak; "Aramak" eylemini bilimsel ve analitik bilgi toplama
hırsıyla, "Bakmak" eylemini ise anın varoluşsal farkındalığıyla (Zen
benzeri bir tefekkür) özdeşleştirir. Batı dünyasının "bakma" sanatını
kaybettiğini savunur.
Yazma sürecini ormanda yürümeye ve yol ayrımlarına gelmeye
benzetir; seçilmeyen her yolun bir "kayıp" hissi yarattığını ve
sanatın temelinde bu telafi edilemez kaybın arayışının yattığını vurgular.
Tıkanmış Bir Yazar, David Streitfeld
6 Mayıs 1996 tarihinde The Washington Post
gazetesinde yayımlanan röportajdır.
Metin, İngiliz edebiyatının dev isimlerinden John Fowles'un
(Koleksiyoncu, Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını, Daniel
Martin, Ağaç, Mantis vb.) yaşamının son dönemine, geçirdiği
felç sonrasındaki fiziksel ve zihinsel durumuna, eşi Elizabeth'in kaybına ve
sanat anlayışına odaklanan duygusal ve derinlikli bir portredir.
Fowles, 1988 yılında (62 yaşındayken) felç geçirmiştir.
Beynindeki hasar nedeniyle denge duygusunu kaybetmiş ve hayal gücünün eskisi
gibi çalışmadığını hissetmeye başlamıştır.
1985 yapımı Kurtçuk (A Maggot) romanından
sonra yeni bir roman yayınlayamamıştır. Kendisini "kurumuş yaşlı bir süt
ineğine" benzetse de doğayla kurduğu ilişki sayesinde durumu
kabullenmiştir.
Fowles’un kurgusundaki kadın karakterlerin ve edebi
başarısının arkasındaki en büyük güç eşi Elizabeth’ti. Elizabeth'in 1990
yılında kanserden ölümü Fowles'u derinden sarsmıştır.
Fowles yaşamı boyunca kadınlara duyduğu hayranlığı
saklamamış; ancak bunu cinsel/saldırgan bir eylemden ziyade estetik, manevi ve
ilham verici bir disiplin olarak görmüştür.
Fowles, hayatının büyük kısmını İngiltere’nin Lyme Regis
kasabasında, Manş Denizi’ne bakan 200 yıllık tarihi bir evde ve onun yabani,
müdahale edilmemiş bahçesinde geçirmiştir.
Bahçesindeki bitkiler, böcekler ve canlılar arasında hiçbir
ayrım gözetmediğini, doğanın bu duru haline yakınlığının Hristiyanların
"panteizm" dediği kavrama benzediğini ifade eder.
Fowles’u çağdaşlarından ayıran en önemli özelliklerden biri
romanlarında ahlak, kişisel özgürlük ve dürüstlük meselelerini cesurca
işlemesidir. Eleştirmen John Gardner onu "eserleri edebi klasik
sayılabilecek yaşayan tek romancı" olarak nitelendirmiştir.
Fowles, tüm büyük yazarların sanatı üretebilmek için özünde
"bencil" olduklarını dürüstçe itiraf eder.
Tarihin Sonsuz Dersleri, Socialist Review
Socialist Review dergisinin Mayıs 1997 sayısında
(Sayı: 16-17) yayımlanan röportajdır.
Geleneksel Hristiyan etiği ve banliyö dindarlığından uzak
büyüdüğünü belirten Fowles, çocukluğundan itibaren Robin Hood anlatısından
etkilendiğini ifade eder.
Sosyalist yaklaşımını ve pratik ahlakını Robin Hood
efsanesindeki iki ilkeye bağlar: "Zenginlerden şüphelen, fakirleri
koru." Din adamlarına, üniformalara ve gösterişe karşı duyduğu
nefretin kökeninde bu mit yatar.
İnsanın aynı anda hem benzersiz bir birey hem de toplumun
bir parçası olmak arasında bölündüğünü vurgular.
Kırmızı-beyaz-mavi sembolleriyle temsil edilen milliyetçi ve
şovenist Britanya anlayışından nefret ettiğini belirtir. Gerçek vatanı olarak
gördüğü İngiltere'nin yanı sıra kendisini Fransa ve Yunanistan'a ait hisseder.
Tony Blair'in "Yeni İşçi Partisi" anlayışına
kıyasla, geleneksel İşçi Partisi çizgisini (John Prescott gibi isimleri) tercih
ettiğini, ancak politik sistemden hayal kırıklığına uğramayı zaten
kanıksadığını ifade eder.
Marx'ın toplumsal/sosyal benliği çok iyi açıkladığını, ancak
bireyin "benzersiz" arzuları ve içsel ihtiyaçları konusunda henüz tam
bir yanıt verilemediğini ekler.
Amerika Birleşik Devletleri'ni ise sürekli başarısızlığın
eşiğinde bocalayan bir "deney" olarak nitelendirir ve ABD'nin
korktuğu tedaviyi (sosyal ilkeleri) uygulaması gerektiğini savunur.
Güzel Bir Günde Fowles, Melissa Denes
22 Kasım 1998 tarihinde Sunday Telegraph Magazine
dergisinde yayımlanan röportajdır.
Fowles'un 1969 yapımı ünlü eseri Fransız Teğmenin Kadını,
geçtiği yer olan Lyme Regis kasabasını ve meşhur Cobb mendireğini devasa bir
turizm merkezine dönüştürmüştür. Fowles, sakin kasabasını işgal eden
turistlerden ("grockles") ve popüler kültürün yüzeyselliğinden
oldukça şikayetçidir.
Malcolm Bradbury gibi eleştirmenler, Fowles'un Viktorya
dönemi romanını 20. yüzyıl teknikleriyle yeniden inşa ederek ilk postmodern
romanlardan birine imza attığını ve A. S. Byatt gibi dönemin birçok yazarına
öncülük ettiğini vurgular.
Fowles, Manş Denizi'ne bakan 200 yıllık Regency tarzı
muazzam evi Belmont'u; Doğu Anglia Üniversitesi, Oxford New College ve British
Council gibi kurumların yönetiminde genç ve geleceğin yetenekli yazarlarına
ilham verecek bir okuma ve çalışma merkezi ("yazarlar inziva yeri")
olarak devretmeyi planlamaktadır.
İnsanlığın doğaya verdiği tahribat, türlerin yok oluşu ve
fındık farelerinin bahçesinden kaybolması gibi detaylar karşısında tam bir doğa
savunucusudur. Kendisini hem "ateist" hem de "hümanist"
olarak tanımlar; ancak dünyanın gidişatı konusunda iyimser olunamayacağını
savunur.
İlk eşi Elizabeth'in 1990'daki ölümünün ardından derin bir
yalnızlığa çekilen Fowles, 1998'de uzun yıllardır tanıdığı Sarah ile
evlenmiştir.
Kadınların zekasına, yaşam enerjisine ve estetiğine hayatı
boyunca hayranlık duymuştur. Romanlarında da erkeklerin kendi bencilliklerinde
boğulduğunu, kadın karakterlerin ise her zaman daha güçlü, bilge ve dönüştürücü
olduğunu kabul eder.
John Fowles'la Diyalog, Dianne L. Vipond
1999
Söyleşi; Fowles'un makalelerinden oluşan Solucan Delikleri
(Wormholes) kitabından şiir anlayışına, sinema uyarlamalarına bakışından Zen
Budizmine, doğa/çevre tutkusundan feminen felsefeye ve henüz tamamlayamadığı
son roman projelerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.
Solucan Delikleri (Wormholes)
Denemelerini profesyonel bir denemeci edasıyla değil; bir
yazarın okuyucularıyla yaşam hakkındaki düşüncelerini paylaşma arzusuyla
yazdığını belirtir. Yazarların sürekli değişim ve kararsızlık içinde olması
gerektiğini savunur.
Şiirin mutlaka şok edici olması gerekmediğini ama okuyucuyu
şaşırtması ve sarsması gerektiğini ifade eder. Anna Ahmatova, William Blake,
Shakespeare ve Kavafis beğendiği şairler arasındadır.
Fransız devrimi döneminde siyah bir kadının yaşadığı
varoluşsal ikilemi anlatan Claire de Duras'nın Ourika romanını
beyazperdeye uyarlamak için Amerikalı akademisyen Lisa Colletta ile çalıştığını
belirtir.
Batı toplumunun aşırı tüketimci ve zengin yapısına karşı Zen
Budizminin ciddiyetine ve sadeliğine ihtiyaç duyulduğunu söyler.
Evrimsel biyolog Edward O. Wilson ve jeolog/paleontolog
Stephen Jay Gould'u yaşayan en değerli beyinler olarak görür. Bilimin doğayla
kurduğu bağı beslediğini ifade eder.
Açıkça feminist bir tutuma sahip olduğunu, kadınların
toplumsal ve düşünsel alanda daha fazla güç sahibi olması durumunda dünyanın
çok daha mutlu ve yaşanabilir bir yer olacağını savunur. Erkek zihniyetinin
hâlâ "Taş Devri" kalıplarından kurtulamadığını belirtir.
Yaşlılığına ve geçirdiği rahatsızlıklara rağmen 20. yüzyılın
karmaşık yapısını ve mozaik dokusunu ele alan son bir roman (Biletler /
Tickets) yazma arzusunu koruduğunu ifade eder.
Lyme Regis'teki evini genç yazarlar ve edebiyat öğrencileri
için bir eğitim ve çalışma merkezine dönüştürme planlarını yineler.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder