Andre
Suares - Dostoyevski -
Notlar
Mütercim: Vecdi Bürün, Hareket Yayınları, 1971
Yayınevinin Önsözü (Dostoyevski’ye Dair)
19. yüzyıl Fransız ve Alman romantikleri insanı sadece duygu
ve heyecan diliyle ele alırken; Balzac, Zola ve Flaubert gibi Fransız
realistleri hayatın sefil gerçeğini tarafsız bir hekim gibi dışarıdan
neşterlemiş, "sefaletin felsefesini" yapmıştır.
Dostoyevski, insanı tanımak için cemiyet veya tabiat
dekorundan değil, doğrudan doğruya insan ruhundan işe başlamıştır.
Dostoyevski’nin romanlarında tabiat, resimdeki gölgeden
farksızdır.
Ruhsuz bir dış dünya, insanın hakiki dünyası olamaz.
İnsanın kurtuluşu, iç hayatın derinliklerindeki ilahi
merhamettedir.
Hayatı Hakkında
Yoksul bir hastanenin (dileniciler manastırı) arka odasında
doğan Dostoyevski, hayatın sefaletiyle çok erken yaşta (annelerini ve
babalarını kaybederek) tanışmıştır. Katı, dindar ve işkilli aile ortamı; onun
aşırı hassas, içe dönük ve gururlu karakterini şekillendirmiştir.
Hayatı boyunca borç, hastalık ve sefalet canavarlarıyla
boğuşmuştur. Tolstoy ve Turgenyev gibi mülk sahibi, sağlıklı ve konforlu
yazarların aksine; ekmek parası için, zaman baskısı altında ve
"pantolonunu ipoteğe vererek" yazmak zorunda kalmıştır.
Sürgün ve hapis hayatı onun için bir utanç değil; Rusya ile
birlikte tinsel olarak arınma ve mistik Rusya'yı keşfetme olanağıdır. Zindanda
kendisine hediye edilen İncil, hakiki Dostoyevski'nin başlangıcı olmuştur.
Dışarıdan yorgun, bakımsız, elbiselerinin içinde rahat
edemeyen ve cemiyet hayatına uyum sağlayamayan silik bir adamdır. Ancak geniş
bir alın, derin bir hüzün ve parlayan gözleri onun görünen yüzünün arkasında
içsel bir dev barındırdığını gösterir.
Hayal
Lagrange’ın analizi ve sayıların cevherine yaklaşma metodu
gibidir. İhtirasları sadece incelemez; onları canlandırır ve içinde yaşar.
Ruhların en gizli sınırlarına ve hislere dokunur.
Dostoyevski’nin sanatı doğrudan doğruya sezginin
resmedilmesidir. Eserlerindeki olayların son derece gerçekçi olmasına rağmen
bir rüyayı andırmasının nedeni budur.
Doğayı ve tüm varlığı insanın hizmetinde ve ruhunun
yansıması olarak görür.
Sanatı üzerine
Dostoyevski, 1812 Napolyon Savaşları'nı görmüş bir kuşağın elit
ve cömert mirasçısıdır.
Çağdaşı olan diğer edebiyatçılarla (Turgenev, Belinski) uzun
süreli dostluklar kuramamış, onlarla hızla bozuşmuştur. Şairane ve tavizsiz
tutumu yüzünden edebiyat dünyasıyla çatışma halindedir.
Suç ve Ceza gibi yapıtlar dış dünyadaki olaylardan
ziyade tamamen başkişinin (Raskolnikov) bilincinde cereyan eden trajik bir
süreçtir. Hayatın kendisi bir rüyadır; Dostoyevski’nin sanatı ise "rüyada
görülen rüya"dır (Shakespeare ve Ibsen’de olduğu gibi).
Çılgınlık ve rüya, gerçeğe ulaşmanın yegâne yoludur; çünkü yaratıcı
heyecana dayanan içsel sanat, biricik ve gerçek bilgidir.
İhtiras ve lahzalar
Dostoyevski’nin sanatı doğrudan hastalığından doğmaz; ancak
hastalığı sanatının içine işlemiştir. Sara, ruhun öyle bir mucizesidir ki kendi
şifasını yine hastalıktan üretir.
Nöbet öncesindeki o gizemli soluk (aura), dünyayla olan bağı
keserek insana kâinatın derinliklerini ve sonsuzluğu hissettirir.
Sara nöbetleri Dostoyevski’nin düşüncesini yok etmez; aksine
onu atom atom tahlil yapan, en küçük ayrıntıyı bile ayırt eden derin bir ruh
analizcisine dönüştürür.
Dostoyevski’nin gerek kendi hayatındaki (Sibirya’daki ilk
evliliği, sonrasındaki genç eşi) gerek romanlarındaki evlilikler neşe ve saadet
değil; merhamet, çile, gözyaşı, pişmanlık ve hüzün üzerine kuruludur.
Dostoyevski tek bir adam değildir; romanlarındaki farklı
karakterler aslında aynı aşkın ve aynı adamın (Dostoyevski’nin) farklı
yüzleridir.
Eski (Antik/Pagan) anlayışta aşk, parlayıp sönen geçici bir
alevdir; ıstırap yok edilmeye çalışılır.
Dostoyevski’nin temsil ettiği Hristiyani ihtirasta ise
ıstırap bir hastalık değil, bir zenginleşmedir. Istırapsız aşk yüzeyseldir.
Gerçek insan ıstıraptan kaçan değil, onu dönüştüren ve kurtaran insandır.
Rus Derinliği
Dostoyevski’nin temsil ettiği Rus ruhu, sıradan/konforlu bir
saadet peşinde değildir. Bu ruh, kanunların "suç" dediği iktidar ve
tutku ifratlarına kadar gidebilen devasa bir hayat aşkına sahiptir.
Dostoyevski’de şeref, bir havarinin hissettiği türden aziz
ve mistik bir şereftir.
Masumiyete (küçük bir kızın saflığına) duyduğu tutku, onu
kirletmek için değil, o saflıkta kendi ruhunu temizlemek ve gözyaşlarıyla
masumluğu yaşatmak içindir. Dostoyevski’ye göre insan, mülkiyetine geçirdiği
her şeyle bir bakıma "suça temas eder"; ama bu suç şefkat ve
gözyaşıyla kefarete dönüşür.
Adalet, suçlunun cezayı kendi içinde kabul etmesi, kefaret
ödemesi veya kendi kendini cezalandırmasıdır. Suçla kaybedilen hayat, ancak
ceza ve kefaretle yeniden kazanılır.
Dostoyevski insanları yargılamaz; sadece yargılayan
hâkimleri yargılar. İnsan tabiatındaki yalana ve riyaya tahammülsüzdür.
Dostoyevski’nin kumar tutkusu bir para kazanma hırsı değil,
kaderin ve bahtsızlığın esaslı bir sorgulanmasıdır.
Dostoyevski’nin mizahı ve yarattığı soytarı tipleri
(Marmeladov, Lebedev, Karamazov Baba) alafranga bir alaycılık (Flaubert’in Bouvard
ve Pécuchet’si gibi) içermez. Bunlar hayatı azizler gibi seven, suçları ve
utançları içinde kendi çarmıhlarını taşıyan "aziz cynique"lerdir.
Onların gülünçlüğü yıkıcı değil, insanı derin tefekküre ve sarsıntıya götüren
insani bir gülünçlüktür.
Batı akıl, sayı, geometri ve dış gözlemdir; Rusya ise his,
musiki, hatırlama ve içe bakıştır. Batı’dan kopuşu bir nefret değil; Rusya'nın
kendi özünü, ruhunu ve İsa’sını kaybetmeme mücadelesidir.
Dostoyevski’yi bir musikişinas gibi okumak gerekir. O,
dürüst görünen namuslu adamlardan ziyade, "çok iffetli orospular ve çok
saf caniler" yaratır. Çünkü bu kişilerin suçu kalıcı bir kötülük değil;
anlık bir çılgınlık, sefalet veya hatadır. Dostoyevski, kurban olanın
sefaletindeki ihtişamı savunur.
Nietzsche, hayatı ve ihtirasları tecrübe etmeden onlara
kanun koymaya çalışan "kütüphane ve kalem odası adamı"dır.
Nietzsche’nin inkarı donuk ve kibirlidir; felsefesi bir mantık oyunundan
ibarettir.
Dostoyevski ise Nietzsche’nin düşündüğü ve ihtar ettiği tüm
küstahlıkları zaten yaşamış, fakat orada takılı kalmayıp insanı "şefkatin
üst katına" çıkarmıştır. O, "kurtarılmış/satın alınmış bir
Nietzsche"dir.
Nietzsche'nin "insanüstü" kavramı debdebeli bir
laftan ibarettir. İnsanı geçmenin tek yolu, tam anlamıyla insan olmaktır.
Flaubert zekâya sahiptir fakat "dini ruhun
derinliğine" ve aşka sahip değildir. Eserleri güzel ama aşksızdır;
"cenaze hizmetlerine ait bir dehadır."
Gerçek derinlik zekâda değil, hissin altındaki dinî/mistik
ruhtadır.
Dostoyevski felsefesinin kalbi; suçun itirafı, hatanın
kabulü ve hıçkırıklarla toprağı öperek kâinatla yeniden bütünleşmektir. Bu
gözyaşları zayıflık değil, aşkın ve şefkatin taşıyıcısıdır. Toprağa sarılmak
bir ölüm değil; bütün hayat olan gönüllü bir ölümle yeniden dirilmektir.
İnsan, yalnız kendisi için yaşayarak özgürleşemez. Kendini
aşksız inkar eden çölleşir; kendini toprağa, aşka ve Tanrı'ya teslim eden ise
"kurtuluşa" erer.
Hayatı kurtaran ve onu anlamlı kılan tek şey aşkla doğurmak
ve şefkat göstermektir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder