1 Mayıs 2022 Pazar

Andre Suares - Dostoyevski - Notlar

Andre Suares - Dostoyevski - Notlar

Mütercim: Vecdi Bürün, Hareket Yayınları, 1971

 


Yayınevinin Önsözü (Dostoyevski’ye Dair)

19. yüzyıl Fransız ve Alman romantikleri insanı sadece duygu ve heyecan diliyle ele alırken; Balzac, Zola ve Flaubert gibi Fransız realistleri hayatın sefil gerçeğini tarafsız bir hekim gibi dışarıdan neşterlemiş, "sefaletin felsefesini" yapmıştır.

Dostoyevski, insanı tanımak için cemiyet veya tabiat dekorundan değil, doğrudan doğruya insan ruhundan işe başlamıştır.

 

Dostoyevski’nin romanlarında tabiat, resimdeki gölgeden farksızdır.

Ruhsuz bir dış dünya, insanın hakiki dünyası olamaz.

İnsanın kurtuluşu, iç hayatın derinliklerindeki ilahi merhamettedir.

 

Hayatı Hakkında

Yoksul bir hastanenin (dileniciler manastırı) arka odasında doğan Dostoyevski, hayatın sefaletiyle çok erken yaşta (annelerini ve babalarını kaybederek) tanışmıştır. Katı, dindar ve işkilli aile ortamı; onun aşırı hassas, içe dönük ve gururlu karakterini şekillendirmiştir.

Hayatı boyunca borç, hastalık ve sefalet canavarlarıyla boğuşmuştur. Tolstoy ve Turgenyev gibi mülk sahibi, sağlıklı ve konforlu yazarların aksine; ekmek parası için, zaman baskısı altında ve "pantolonunu ipoteğe vererek" yazmak zorunda kalmıştır.

Sürgün ve hapis hayatı onun için bir utanç değil; Rusya ile birlikte tinsel olarak arınma ve mistik Rusya'yı keşfetme olanağıdır. Zindanda kendisine hediye edilen İncil, hakiki Dostoyevski'nin başlangıcı olmuştur.

 

Dışarıdan yorgun, bakımsız, elbiselerinin içinde rahat edemeyen ve cemiyet hayatına uyum sağlayamayan silik bir adamdır. Ancak geniş bir alın, derin bir hüzün ve parlayan gözleri onun görünen yüzünün arkasında içsel bir dev barındırdığını gösterir.

 

Hayal

Lagrange’ın analizi ve sayıların cevherine yaklaşma metodu gibidir. İhtirasları sadece incelemez; onları canlandırır ve içinde yaşar. Ruhların en gizli sınırlarına ve hislere dokunur.

Dostoyevski’nin sanatı doğrudan doğruya sezginin resmedilmesidir. Eserlerindeki olayların son derece gerçekçi olmasına rağmen bir rüyayı andırmasının nedeni budur.

Doğayı ve tüm varlığı insanın hizmetinde ve ruhunun yansıması olarak görür.

 

Sanatı üzerine

Dostoyevski, 1812 Napolyon Savaşları'nı görmüş bir kuşağın elit ve cömert mirasçısıdır.

Çağdaşı olan diğer edebiyatçılarla (Turgenev, Belinski) uzun süreli dostluklar kuramamış, onlarla hızla bozuşmuştur. Şairane ve tavizsiz tutumu yüzünden edebiyat dünyasıyla çatışma halindedir.

Suç ve Ceza gibi yapıtlar dış dünyadaki olaylardan ziyade tamamen başkişinin (Raskolnikov) bilincinde cereyan eden trajik bir süreçtir. Hayatın kendisi bir rüyadır; Dostoyevski’nin sanatı ise "rüyada görülen rüya"dır (Shakespeare ve Ibsen’de olduğu gibi).

 

Çılgınlık ve rüya, gerçeğe ulaşmanın yegâne yoludur; çünkü yaratıcı heyecana dayanan içsel sanat, biricik ve gerçek bilgidir.

 

İhtiras ve lahzalar

Dostoyevski’nin sanatı doğrudan hastalığından doğmaz; ancak hastalığı sanatının içine işlemiştir. Sara, ruhun öyle bir mucizesidir ki kendi şifasını yine hastalıktan üretir.

Nöbet öncesindeki o gizemli soluk (aura), dünyayla olan bağı keserek insana kâinatın derinliklerini ve sonsuzluğu hissettirir.

Sara nöbetleri Dostoyevski’nin düşüncesini yok etmez; aksine onu atom atom tahlil yapan, en küçük ayrıntıyı bile ayırt eden derin bir ruh analizcisine dönüştürür.

 

Dostoyevski’nin gerek kendi hayatındaki (Sibirya’daki ilk evliliği, sonrasındaki genç eşi) gerek romanlarındaki evlilikler neşe ve saadet değil; merhamet, çile, gözyaşı, pişmanlık ve hüzün üzerine kuruludur.

 

Dostoyevski tek bir adam değildir; romanlarındaki farklı karakterler aslında aynı aşkın ve aynı adamın (Dostoyevski’nin) farklı yüzleridir.

 

Eski (Antik/Pagan) anlayışta aşk, parlayıp sönen geçici bir alevdir; ıstırap yok edilmeye çalışılır.

Dostoyevski’nin temsil ettiği Hristiyani ihtirasta ise ıstırap bir hastalık değil, bir zenginleşmedir. Istırapsız aşk yüzeyseldir. Gerçek insan ıstıraptan kaçan değil, onu dönüştüren ve kurtaran insandır.

 

Rus Derinliği

Dostoyevski’nin temsil ettiği Rus ruhu, sıradan/konforlu bir saadet peşinde değildir. Bu ruh, kanunların "suç" dediği iktidar ve tutku ifratlarına kadar gidebilen devasa bir hayat aşkına sahiptir.

Dostoyevski’de şeref, bir havarinin hissettiği türden aziz ve mistik bir şereftir.

 

Masumiyete (küçük bir kızın saflığına) duyduğu tutku, onu kirletmek için değil, o saflıkta kendi ruhunu temizlemek ve gözyaşlarıyla masumluğu yaşatmak içindir. Dostoyevski’ye göre insan, mülkiyetine geçirdiği her şeyle bir bakıma "suça temas eder"; ama bu suç şefkat ve gözyaşıyla kefarete dönüşür.

 

Adalet, suçlunun cezayı kendi içinde kabul etmesi, kefaret ödemesi veya kendi kendini cezalandırmasıdır. Suçla kaybedilen hayat, ancak ceza ve kefaretle yeniden kazanılır.

 

Dostoyevski insanları yargılamaz; sadece yargılayan hâkimleri yargılar. İnsan tabiatındaki yalana ve riyaya tahammülsüzdür.

Dostoyevski’nin kumar tutkusu bir para kazanma hırsı değil, kaderin ve bahtsızlığın esaslı bir sorgulanmasıdır.

 

Dostoyevski’nin mizahı ve yarattığı soytarı tipleri (Marmeladov, Lebedev, Karamazov Baba) alafranga bir alaycılık (Flaubert’in Bouvard ve Pécuchet’si gibi) içermez. Bunlar hayatı azizler gibi seven, suçları ve utançları içinde kendi çarmıhlarını taşıyan "aziz cynique"lerdir. Onların gülünçlüğü yıkıcı değil, insanı derin tefekküre ve sarsıntıya götüren insani bir gülünçlüktür.

 

Batı akıl, sayı, geometri ve dış gözlemdir; Rusya ise his, musiki, hatırlama ve içe bakıştır. Batı’dan kopuşu bir nefret değil; Rusya'nın kendi özünü, ruhunu ve İsa’sını kaybetmeme mücadelesidir.

 

Dostoyevski’yi bir musikişinas gibi okumak gerekir. O, dürüst görünen namuslu adamlardan ziyade, "çok iffetli orospular ve çok saf caniler" yaratır. Çünkü bu kişilerin suçu kalıcı bir kötülük değil; anlık bir çılgınlık, sefalet veya hatadır. Dostoyevski, kurban olanın sefaletindeki ihtişamı savunur.

 

Nietzsche, hayatı ve ihtirasları tecrübe etmeden onlara kanun koymaya çalışan "kütüphane ve kalem odası adamı"dır. Nietzsche’nin inkarı donuk ve kibirlidir; felsefesi bir mantık oyunundan ibarettir.

Dostoyevski ise Nietzsche’nin düşündüğü ve ihtar ettiği tüm küstahlıkları zaten yaşamış, fakat orada takılı kalmayıp insanı "şefkatin üst katına" çıkarmıştır. O, "kurtarılmış/satın alınmış bir Nietzsche"dir.

Nietzsche'nin "insanüstü" kavramı debdebeli bir laftan ibarettir. İnsanı geçmenin tek yolu, tam anlamıyla insan olmaktır.

 

Flaubert zekâya sahiptir fakat "dini ruhun derinliğine" ve aşka sahip değildir. Eserleri güzel ama aşksızdır; "cenaze hizmetlerine ait bir dehadır."

Gerçek derinlik zekâda değil, hissin altındaki dinî/mistik ruhtadır.

 

Dostoyevski felsefesinin kalbi; suçun itirafı, hatanın kabulü ve hıçkırıklarla toprağı öperek kâinatla yeniden bütünleşmektir. Bu gözyaşları zayıflık değil, aşkın ve şefkatin taşıyıcısıdır. Toprağa sarılmak bir ölüm değil; bütün hayat olan gönüllü bir ölümle yeniden dirilmektir.

 

İnsan, yalnız kendisi için yaşayarak özgürleşemez. Kendini aşksız inkar eden çölleşir; kendini toprağa, aşka ve Tanrı'ya teslim eden ise "kurtuluşa" erer.

Hayatı kurtaran ve onu anlamlı kılan tek şey aşkla doğurmak ve şefkat göstermektir.

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder