20 Mayıs 2022 Cuma

Özlem Şahin Demirbilek - A Maggot and The French Lieutenant's Woman by John Fowles as Historiographic Metafictions - Notlar

Özlem Şahin Demirbilek - A Maggot and The French Lieutenant's Woman by John Fowles as Historiographic Metafictions - Notlar

John Fowles'un "A Maggot" ve "Fransız Teğmenin Kadını" Adlı Eserleri: Tarihyazımsal Üstkurmacalar

Yüksek Lisans Tezi, Atılım Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2003

 

Özet

20. yüzyılın ortalarında roman türünün "öldüğü" veya tükendiği yönünde iddialar ortaya atılmıştır. Ancak üstkurmaca ve tarihsel kurgunun birleşimi, romana yeni bir hayat ve esneklik kazandırmıştır.

1960'larda yaygınlaşan Üstkurmaca (Metafiction) kavramı romanın kendi yazılış sürecini belirgin kılması, gerçeklik ile hayal arasındaki sınırı muğlaklaştırması, öz-düşünümsellik (self-reflexivity) içermesi ve yazar/anlatıcı konumunu sorgulatmasıyla öne çıkar.

1980'lerde belirginleşen tarihyazımsal üstkurmacada tarih, nesnel bir gerçeklik olarak değil; kurgulanan, yorumlanan ve yeniden yazılan bir metin olarak ele alınır.

Fowles, Fransız Teğmenin Kadını (1969) eserinde 19. yüzyıl Viktorya dönemini, Kurtçuk (A Maggot, 1985) eserinde ise 18. yüzyıl İngiltere'sini konu edinir. Her iki eserde de anlatıcı/yazar metne müdahale eder, döneme dair yorumlar yapar, okuyucuyu kurgunun içine dahil eder ve geleneksel tarih yazımını sarsar.

Girişin ilk kısmında 18. yüzyıldan günümüze roman türünün tarihsel gelişimi ve evrimi, ikinci kısımda postmodernizm kuramı ve üstkurmaca tekniğinin temel nitelikleri anlatılıyor.

Tezin merkezinde John Fowles’un Fransız Teğmenin Kadını ve Kurtçuk romanlarının tarihyazımsal üstkurmaca ilkeleri doğrultusunda detaylı metin analizi yer alıyor.

 

Giriş

I. Postmodernizm ve Üstkurmaca

18. asır: Sanayi Devrimi, orta sınıfın yükselişi ve Locke ile Descartes'ın bireysel deneyimi ön plana çıkaran felsefeleri sayesinde roman baskın bir tür haline gelmiştir. Ian Watt'a göre Daniel Defoe, Samuel Richardson ve Henry Fielding türün öncüleridir.

Dale Spender Ian Watt'ın erkek egemen anlatısını eleştirerek 18. yüzyılda romanın doğuşunda 100'e yakın kadın yazarın ve 600'e yakın eserine dikkat çeker.

 

19. asır: Balzac, Flaubert, Dostoyevski, Dickens ve Hardy gibi isimlerle roman saygın, entelektüel bir sanat formuna ve toplumsal eleştiri aracına dönüşmüştür. Bu dönemde tarihi olayları hayali kurguyla birleştiren geleneksel tarihi roman gelişmiştir.

 

20 asır: Dünya savaşları, ekonomik krizler, Freud/Jung psikolojisi ve Bergson'un zaman anlayışıyla James Joyce ve Virginia Woolf gibi yazarlar geleneksel nesnelliği reddedip bilinç akışı tekniğiyle karakterlerin iç dünyasına ve göreceli gerçekliğe odaklanmıştır.

 

20. yüzyılın ortalarında geleneksel kurgu biçimlerinin tükendiği düşünülmüş, ancak postmodernist deneysel yaklaşımlar romanı feshetmek yerine ona yeni bir canlılık ("yeniden doğuş") kazandırmıştır.

 

Modernizm parçalanmış dünyada bir anlam ve düzen ararken; Postmodernizm (Lyotard, Jameson, Hutcheon) belirsizliği, kaosu, ironiyi, paradoksu ve "büyük anlatılara karşı inançsızlığı" yüceltir.

John Barth, kontrol eden her şeyi bilen yazar/anlatıcı fikrinin politik olarak "faşist/gerici" görüldüğünü ve postmodern edebiyatta taklit (parodi), üstkurmaca ve metinlerarasılığın öne çıktığını vurgular.

 

Üstkurmaca (Metafiction) ve Tarihyazımsal Üstkurmaca

Üstkurmaca, bir kurgunun kendi yazılış sürecine, bir sanat eseri olma durumuna ve kurgu-gerçeklik arasındaki sınıra bilinçli olarak dikkat çekmesidir. Yazar hem anlatıcı hem de metnin eleştirmeni rolünü üstlenir.

 

Tristram Shandy, 18. yüzyılda yazılmasına rağmen tutarsız olay örgüsü ve boş sayfalarıyla üstkurmacanın ve özdüşünümselliğin ilk radikal örneklerindendir.

 

Raymond Federman, özbilincin metne açılan bir pencere, özdüşünümselliğin ise içteki bir ayna olduğunu söyler. Gerald Prince ise metindeki "üst-anlatı işaretlerinin" okuyucuya metni nasıl okuyacağına dair ipuçları ve talimatlar verdiğini belirtir.

John Fowles'un Fransız Teğmenin Kadını (18. yüzyıl/Viktorya dönemi vurgusu) ve Kurtçuk (A Maggot) eserleri, kurgu ile tarihsel gerçeklik arasındaki bu sınırı sorgulayan tarihyazımsal üstkurmacanın başyapıtlarındandır.

 

Raymond Federman, geleneksel gerçekçi kurgunun ve "her şeyi bilen anlatıcı" modelinin artık geçerliliğini yitirdiğini savunur. Mutlak gerçekliğin olmadığı bir dünyada edebiyat, var olan bir anlamı yansıtmak yerine kendi gerçekliğini ve anlamını dil aracılığıyla inşa etmek zorundadır.

Bu kırılmanın kökleri Marcel Proust ve özellikle insan zihninin bilme/arzulama sınırlarını sorgulayan Samuel Beckett'e (Molloy) dayanır.

Edebiyat dünyayı temsil etmek yerine yazma eyleminin kendi sorunlarıyla ilgilenir. Kurgu, kendi anlatısal ilerleyişinin bir metaforuna dönüşür; parçalanma, montaj, kolaj, saçmalık ve bilinç akışı gibi teknikler öne çıkar.

 

Linda Hutcheon'a göre üstkurmaca, gerçekliğin dilin keyfi sistemi üzerinden kurgulandığını gösterir. Yazarın "Tanrı" rolü ve modernist "zihin bilinci" otoritesi sorgulanır.

 

Aristoteles’ten beri var olan "tarihçi olanı, şair olabilecekleri anlatır" ayrımı, 19. yüzyıldaki Ranke’nin "bilimsel/nesnel tarih" anlayışıyla zirveye ulaşmıştır.

Postmodern teori (ve Hutcheon) ise hem tarihin hem de kurgunun dilsel/metinsel yapılar (anlatılar) olduğunu savunur. İkisi de geçmişi doğrudan sunamaz; ancak metinlerarası ilişkiler üzerinden yeniden kurabilir.

 

Tarihyazımsal Üstkurmaca: Tarihsel belgelerle ve gerçeklerle oynayarak hem geçmişe saygı duyan hem de onun kurgusallığını/öznelliğini ifşa eden (ironi, parodi ve özdüşünümsellik kullanan) bir türdür.

 

Hayden White: Tarih yazımının nesnel olmadığını, tarihçinin kendi öznelliğini metinden çıkaramayacağını ve tarihsel olayların da tıpkı edebiyat gibi anlatı (story/narrative) biçiminde inşa edildiğini belirtir.

 

Yeni Tarihselcilik (Louis Montrose): Metni toplumsal ve tarihsel bağlamından bağımsız gören Biçimci/Yeni Eleştirmen anlayışı reddeder. "Tarihin metinselliği ve metinlerin tarihselliği" ilkesi doğrultusunda edebi metin ile tarihsel bağlamın sürekli etkileşim içinde olduğunu savunur.

 

Louis Althusser: İdeolojilerin hayali temsiller olduğunu ancak toplumsal gerçekliği yorumlamak için bu temsillerin yapısöküme uğratılması gerektiğini öne sürer.

 

John Fowles

Leigh-On-Sea'deki muhafazakar/Viktorya tarzı aile ortamı, Oxford’da Fransızca ve varoluşçuluk eğitimi, Spetsai adasındaki öğretmenliği (Büyücü'ye ilham olmuştur) ve Kolektör (1963) sonrası tam zamanlı yazarlığı Fowles'un özgürlük, varoluş ve doğa gözlemlerine dayalı edebiyat anlayışını şekillendirmiştir.

Fowles, İngiliz edebiyatında tarihyazımsal üstkurmacanın en önemli temsilcilerindendir. Hem deneysel hem geleneksel; hem gerçekçi hem fantastik ögeleri bir arada kullanarak okuyucuya "özgürlük ilüzyonu" sunar.

 

Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's Woman)

Eser dışarıdan bir 19. yüzyıl Viktorya romanı gibi görünse de, 20. yüzyıldan konuşan özdüşünümsel anlatıcısı, çoklu sonları, anakronizm kullanımı ve okuyucuyla kurduğu ironik bağ sayesinde tarihyazımsal üstkurmacanın başyapıtıdır.

 

Sanayi Devrimi, sınıf mücadelesi (Sam'in yükselişi, Bay Freeman'ın burjuva gücü) ve Viktorya dönemi ahlak anlayışı, Matthew Arnold ve Tennyson gibi isimlerden yapılan epigraflarla/alıntılarla modern bir perspektiften sorgulanır.

 

Fowles Viktorya dönemi roman kalıplarını taklit etmek için değil; klasik gerçekçiliğin "tek doğru" iddiasını yıkmak ve gerçekliğin göreceli/kurgusal olduğunu göstermek için bu yapıyı kullanır.

 

Romanın Üç Sonu

1. Son (Bölüm 44)

Anlatılan Olay: Charles, Ernestina ile evlenir, geleneksel bir hayat sürer.

 

2. Son (Bölüm 60)

Anlatılan Olay: Charles, Sarah'yı Rossetti'nin evinde bulur; bir kızları (Lalage) olduğunu öğrenir ve birleşirler.

 

3. Son (Bölüm 61)

Anlatılan Olay: Sarah evliliği reddeder; Charles çocuğu görmeden ve yalnız olarak ayrılır.

 

Roman, okuyucuyu hem karakterlerin kurgusal dünyasında hem de epigraflar, raporlar ve tarihsel metinler aracılığıyla yansıtılan 19. yüzyıl Viktorya döneminin gerçek atmosferinde gezdirir.

 

Her bölümün başında yer alan epigraflar, hem dönemin ruhunu sunar hem de gelecek olayların habercisi işlevi görür.

 

Charles Darwin (Türlerin Kökeni): Varoluş mücadelesi ve doğal seçilim temalarına vurgu yapar. Amatör bilim insanı Charles Smithson'ın durumunu ve hayatta kalma çabasını simgeler.

 

Karl Marx (Komünist Manifesto ve Emeğin Yabancılaşması): Burjuvazinin toplumu kendi imajına göre dönüştürmesini ve işçinin işine yabancılaşmasını gösterir. Charles'ın Bay Freeman'ın sunduğu burjuva yaşam tarzına uyum sağlama zorunluluğunu haber verir.

 

E. Royston Pike (Human Documents of the Victorian Golden Age): 1851 nüfus verileriyle kadının toplumdaki konumunu ve eş/anne olma zorunluluğunu sunarak Sarah'nın kaderinin yalnız olmadığını gösterir.

 

Thomas Hardy ve Matthew Arnold: Şiirsel alıntılar romanın atmosferini ve Sarah'nın gizemli, özgür doğasını pekiştirir ("The Scholar Gypsy" alıntısının Sarah'nın seviştikten sonra ortadan kaybolacağını müjdelemesi gibi).

 

Sarah Woodruff: Viktorya döneminin baskıcı normlarına, bilerek ve isteyerek "öteki" olmayı seçerek meydan okur. Rossetti'nin bohem ve kuralları yıkan dünyasına yakın durur. Sarah, bireysel özgürlüğünü yalnızlık içinde bulan, yirminci yüzyıl zihniyetine sahip öncü bir kadın figurüdür.

 

Charles Smithson: Burjuva dünyasının güvenliği ile Sarah'nın temsil ettiği özgürleşme ve tehlike arasında kalır. Zamanla yaşadığı ikilemi çözerek kendi özgün kimliğini ve varoluşsal özgürlüğünü kazanır.

 

Fowles, Modernistlerin aksine aradan çekilmez; aksine kurguya müdahale eder, okuyucuya bunun bir oyun olduğunu hatırlatır ve her şeyi bilen anlatıcı rolünü reddederek hakikatin çoğulluğunu savunur.

 

Kurtçuk (A Maggot)

Roman, 1736 yılında İngiltere'nin batısında at sırtında seyahat eden 5 kişilik gizemli bir grubun yolculuğu ile başlar.

18. yüzyıla ait The Gentleman's Magazine dergisindeki gerçek tarihi belgeler, sorgulama tutanakları, mektuplar ve gazete kupürleri romana dahil edilerek "gerçekliği artırıcı mekanizmalar" kullanılır.

 

"Kurtçuk" (A Maggot) Kelimesi

Kanatlı bir canlının larva/kurtçuk aşaması (yeni bir şeyin doğuşu, yazılı metnin ilk hali).

Mecazi Anlamı: Ani bir heves, tuhaflık, saplantı veya bir fikre kapılma. Fowles, romanı zihninde beliren "yüzsüz, meçhul bir gezgin grubu" imgesinden (hevesinden) yola çıkarak yazdığını belirtir.

 

Karakterler

Bay B. (Bay Bartholomew): Bir dükün oğlu, aristokrat, entelektüel. Derin ve gizli bir bilgi (Dr. Faustus benzeri) arayışındadır. Stonehenge yakınlarındaki bir mağarada gizemli bir şekilde kaybolur.

 

Francis Lacy (Bay Brown): Aslında Londra'dan tutulmuş bir tiyatro oyuncusudur; Bay B.'nin amcası rolünü oynar.

 

David Jones (Çavuş Farthing): Koruma rolü oynayan bir başka küçük oyuncu.

 

Rebecca Lee (Fanny / Louise): Bir genelevden kiralanan, ancak sonradan Shaker mezhebinin kurucusu Ann Lee'yi doğuracak olan kadın.

 

Dick: Bay B.'nin sağır ve dilsiz hizmetkarı. Bay B.'nin ruhani ikizi, bedensel/karanlık tarafı veya "anima"sı olarak yorumlanır. Romanın ilerleyen safhalarında intihar eder.

 

Romanın ilk 50 sayfasından sonra modern 3. şahıs anlatıcı çekilir ve yerini avukat Henry Ayscough tarafından yürütülen sorgulama tutanaklarına (Soru-Cevap) bırakır.

 

Avukat Ayscough: Statükoyu, sınıf ayrımını ve akılcılığı temsil eden geleneksel bir figürdür.

Ayscough tanıkları sorguladıkça mutlak bir "gerçek" ortaya çıkmaz. Her tanık (hancı, hizmetçi, oyuncu, fahişe) olayı kendi dini, sosyal ve psikolojik arka planına göre anlatır.

 

Rebecca Lee'nin ifadesine göre mağarada uçan, ışıklar saçan, "kurtçuk" benzeri gümüş renkli bir araç (bilimkurgusal anlamda bir UFO/uzay gemisi) görmüş ve içine alınmıştır. Orada "pencere"den (televizyon/ekran) gelecekteki ütopik, eşitlikçi bir dünyayı izlemiştir.

 

Karakterler ve olaylar Chaucer'ın Canterbury Masalları, T.S. Eliot'ın Çorak Arazi metinlerine öykünür.

 

Jung psikolojisi şemaları (baba, oğul, şeytan, ruh/anima) ve Kibele/Attis, Pandora, Havva ve Meryem mitolojileriyle ilişkilendirilir.

 

Rebecca'nın yaşadığı bu gizemli deneyim, Hristiyanlıkta Quaker mezhebinin ve bu mezhebin lideri Ann Lee'nin doğuşuna zemin hazırlar.

 

Ayscough: Akıl, mantık, düzen, matematiksel düşünce ve gelenekselliği temsil eder. 18. yüzyılın Akıl Çağı / Aydınlanma mantığının ve egemen otoritesinin sesidir.

 

Rebecca Lee: Tasavvuf, mistisizm, din, sanat, sezgi ve duygusallığı temsil eder. Anlatıcıya göre mantık yeteneği zayıf görünse de Ayscough'un temsil ettiği sınıfsal ve erkek egemen söyleme kendi "alfabesi" ve söylemiyle direnir.

 

Ayscough elitist, Latince terimlerle dolu ve otoriter bir dil konuşurken; Rebecca okuma yazma bilmemesine rağmen kendi özgün diliyle erkek/akıl merkezli söylemi reddeder.

 

Rebecca, işçi sınıfından gelen eski bir fahişe ve Quaker/Muhalif bir kadındır. Ayscough'un tüm aşağılamalarına rağmen korkusuzdur.

 

Rebecca'nın gördüğü vizyon; sınıf, ırk, cinsiyet ve mülkiyet ayrımının olmadığı, herkesin eşit paylaştığı ütopik ve komünal ("gerçek bir komünizm" benzeri) bir dünyadır.

 

Rebecca hamiledir ve doğuracağı çocuğun (Ann Lee) dünyayı değiştirecek "daha fazla ışık ve sevgi" getireceğini kehanet eder. Hristiyanlıktaki Shaker mezhebinin kurucusu Ann Lee, Kadın Mesih / Kutsal Ana Bilgeliği imgesiyle öne çıkar.

 

David Jones (Çavuş Farthing): Romandaki sınıf bilinci en yüksek karakterlerden biridir. Galli olduğu için Ayscough tarafından hem sınıfsal hem de etnik kökeni nedeniyle ayrımcılığa uğrar ve yalancılıkla suçlanır.

 

Francis Lacy: Tiyatro oyuncusudur. Ayscough’un Püriten kökenli tiyatro karşıtı önyargılarıyla yüzleşir.

 

Bay B. (Bay Bartholomew): Kendi kurgusal varlığının ve nesneleştiğinin bilincinde olan bir karakterdir. Başkasının yazdığı bir kurgunun parçası olmak yerine kendi kaderinin "yazarı/öznesi" olmak isteyerek ortadan kaybolur.

 

1736 tarihli The Gentleman's Magazine dergisinden faks belgeler ve Dük'e yazılan mektuplar metne dahil edilir. Ancak Fowles metne Dick'in intiharını simgeleyen eklemeler yaparak kurgu ile tarihi iç içe geçirir.

 

Gerçek Ann Lee 1736 doğumlu değildir ve babası bir demircidir. Fowles tarihi yeniden yazmaz; tarihi belirsizlikleri kullanarak "küçük anlatılar" üretir.

 

Sorgulama tutanağını yazan kâtibin de belirttiği gibi "kişinin inandığı gerçek" ile "tartışılmaz/mutlak gerçek" birbirinden farklıdır.

Roman gizemi çözmeden, hakikatin öznel ve çoğul olduğunu vurgulayarak açık sonla biter; okuyucuyu anlam üretme sürecine aktif olarak dahil eder.

 

Sonuç

Postmodernizmle birlikte Patricia Waugh, Robert Scholes ve Linda Hutcheon gibi eleştirmenler, kurgu ile eleştiri/gerçeklik arasındaki sınırı sorgulayan eserleri "üstkurmaca" olarak tanımlamıştır.

Üstkurmaca, geleneksel romanın "dünyayı olduğu gibi yansıtma" amacını reddeder; bunun yerine eserin kendi kurgusallığını sergilemesini (özdüşünümsellik) ve okuyucunun anlam üretiminde aktif rol almasını hedefler.

 

Tarihyazımsal Üstkurmaca: Tarihteki boşlukları kurguyla doldurarak "geçmişin tam olarak bilinebilirliğini" ve mutlak gerçeği sorgular. Tarih ile kurgunun aynı söylemsel düzeyde (insan yapımı anlatılar) kurulduğunu gösterir.

 

Fowles, her şeye gücü yeten (Tanrı benzeri) geleneksel anlatıcıyı reddeder. Anlatıcı romana doğrudan müdahale eder; aynı anda yazar, tarihçi ve eleştirmen rollerini üstlenir.

On sekizinci yüzyıl (Kurtçuk) ve on dokuzuncu yüzyıl (Fransız Teğmenin Kadını) yazı stillerini, edebi ve edebi olmayan metinlerini taklit ederek (pastiş) geçmiş biçimleri parodiye dönüştürür.

Kurtçuk romanında avukatın sorguladığı 8 kişiden 8 farklı "gerçek" çıkması gibi, mutlak gerçek yerine göreceli ve öznel gerçekler sunulur. Romanlar açık uçlu bırakılarak nihai sonu kurgulamak okuyucuya devredilir.

 

Fransız Teğmenin Kadını’nda dönemin şair, filozof ve gazete haberlerinden alıntılar yapılırken; Kurtçuk’ta 1736 tarihli The Gentleman's Magazine dergisinden faks alıntıları metne eklenmiştir.

 

Fowles için en temel kaygı bireysel özgürlüktür. Bu anlayışı karakterlerine de uygular ve onları serbest bırakır.

 

Fransız Teğmenin Kadını’nda Sarah, romanın ortasında ortadan kaybolur ve anlatıcı bile nereye gittiğini bilmediğini söyler.

 

Kurtçuk’ta Bay B., kurgusal bir karakter olduğunun bilincindedir; önceden belirlenmiş bir tarihin parçası olmayı reddederek anlatıcıya itaatsizlik eder ve kurgusal dünyanın dışına çıkar.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder