Özlem
Şahin Demirbilek - A Maggot and The French Lieutenant's
Woman by John Fowles as Historiographic Metafictions - Notlar
John Fowles'un "A Maggot" ve "Fransız Teğmenin Kadını" Adlı Eserleri: Tarihyazımsal Üstkurmacalar
Yüksek Lisans Tezi, Atılım Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Ankara, 2003
Özet
20. yüzyılın ortalarında roman türünün "öldüğü"
veya tükendiği yönünde iddialar ortaya atılmıştır. Ancak üstkurmaca ve tarihsel
kurgunun birleşimi, romana yeni bir hayat ve esneklik kazandırmıştır.
1960'larda yaygınlaşan Üstkurmaca (Metafiction) kavramı
romanın kendi yazılış sürecini belirgin kılması, gerçeklik ile hayal arasındaki
sınırı muğlaklaştırması, öz-düşünümsellik (self-reflexivity) içermesi ve
yazar/anlatıcı konumunu sorgulatmasıyla öne çıkar.
1980'lerde belirginleşen tarihyazımsal üstkurmacada tarih,
nesnel bir gerçeklik olarak değil; kurgulanan, yorumlanan ve yeniden yazılan
bir metin olarak ele alınır.
Fowles, Fransız Teğmenin Kadını (1969) eserinde 19. yüzyıl
Viktorya dönemini, Kurtçuk (A Maggot, 1985) eserinde ise 18. yüzyıl
İngiltere'sini konu edinir. Her iki eserde de anlatıcı/yazar metne müdahale
eder, döneme dair yorumlar yapar, okuyucuyu kurgunun içine dahil eder ve
geleneksel tarih yazımını sarsar.
Girişin ilk kısmında 18. yüzyıldan günümüze roman türünün
tarihsel gelişimi ve evrimi, ikinci kısımda postmodernizm kuramı ve üstkurmaca
tekniğinin temel nitelikleri anlatılıyor.
Tezin merkezinde John Fowles’un Fransız Teğmenin Kadını
ve Kurtçuk romanlarının tarihyazımsal üstkurmaca ilkeleri doğrultusunda
detaylı metin analizi yer alıyor.
Giriş
I. Postmodernizm ve Üstkurmaca
18. asır: Sanayi Devrimi, orta sınıfın yükselişi ve
Locke ile Descartes'ın bireysel deneyimi ön plana çıkaran felsefeleri sayesinde
roman baskın bir tür haline gelmiştir. Ian Watt'a göre Daniel Defoe, Samuel
Richardson ve Henry Fielding türün öncüleridir.
Dale Spender Ian Watt'ın erkek egemen anlatısını eleştirerek
18. yüzyılda romanın doğuşunda 100'e yakın kadın yazarın ve 600'e yakın eserine
dikkat çeker.
19. asır: Balzac, Flaubert, Dostoyevski, Dickens ve
Hardy gibi isimlerle roman saygın, entelektüel bir sanat formuna ve toplumsal
eleştiri aracına dönüşmüştür. Bu dönemde tarihi olayları hayali kurguyla
birleştiren geleneksel tarihi roman gelişmiştir.
20 asır: Dünya savaşları, ekonomik krizler,
Freud/Jung psikolojisi ve Bergson'un zaman anlayışıyla James Joyce ve Virginia
Woolf gibi yazarlar geleneksel nesnelliği reddedip bilinç akışı tekniğiyle
karakterlerin iç dünyasına ve göreceli gerçekliğe odaklanmıştır.
20. yüzyılın ortalarında geleneksel kurgu biçimlerinin
tükendiği düşünülmüş, ancak postmodernist deneysel yaklaşımlar romanı feshetmek
yerine ona yeni bir canlılık ("yeniden doğuş") kazandırmıştır.
Modernizm parçalanmış dünyada bir anlam ve düzen ararken;
Postmodernizm (Lyotard, Jameson, Hutcheon) belirsizliği, kaosu, ironiyi,
paradoksu ve "büyük anlatılara karşı inançsızlığı" yüceltir.
John Barth, kontrol eden her şeyi bilen yazar/anlatıcı
fikrinin politik olarak "faşist/gerici" görüldüğünü ve postmodern
edebiyatta taklit (parodi), üstkurmaca ve metinlerarasılığın öne çıktığını
vurgular.
Üstkurmaca (Metafiction) ve Tarihyazımsal Üstkurmaca
Üstkurmaca, bir kurgunun kendi yazılış sürecine, bir sanat
eseri olma durumuna ve kurgu-gerçeklik arasındaki sınıra bilinçli olarak dikkat
çekmesidir. Yazar hem anlatıcı hem de metnin eleştirmeni rolünü üstlenir.
Tristram Shandy, 18. yüzyılda yazılmasına rağmen tutarsız
olay örgüsü ve boş sayfalarıyla üstkurmacanın ve özdüşünümselliğin ilk radikal
örneklerindendir.
Raymond Federman, özbilincin metne açılan bir pencere,
özdüşünümselliğin ise içteki bir ayna olduğunu söyler. Gerald Prince ise
metindeki "üst-anlatı işaretlerinin" okuyucuya metni nasıl
okuyacağına dair ipuçları ve talimatlar verdiğini belirtir.
John Fowles'un Fransız Teğmenin Kadını (18. yüzyıl/Viktorya
dönemi vurgusu) ve Kurtçuk (A Maggot) eserleri, kurgu ile tarihsel gerçeklik
arasındaki bu sınırı sorgulayan tarihyazımsal üstkurmacanın
başyapıtlarındandır.
Raymond Federman, geleneksel gerçekçi kurgunun ve "her
şeyi bilen anlatıcı" modelinin artık geçerliliğini yitirdiğini savunur.
Mutlak gerçekliğin olmadığı bir dünyada edebiyat, var olan bir anlamı yansıtmak
yerine kendi gerçekliğini ve anlamını dil aracılığıyla inşa etmek zorundadır.
Bu kırılmanın kökleri Marcel Proust ve özellikle insan
zihninin bilme/arzulama sınırlarını sorgulayan Samuel Beckett'e (Molloy)
dayanır.
Edebiyat dünyayı temsil etmek yerine yazma eyleminin kendi
sorunlarıyla ilgilenir. Kurgu, kendi anlatısal ilerleyişinin bir metaforuna
dönüşür; parçalanma, montaj, kolaj, saçmalık ve bilinç akışı gibi teknikler öne
çıkar.
Linda Hutcheon'a göre üstkurmaca, gerçekliğin dilin keyfi
sistemi üzerinden kurgulandığını gösterir. Yazarın "Tanrı" rolü ve
modernist "zihin bilinci" otoritesi sorgulanır.
Aristoteles’ten beri var olan "tarihçi olanı, şair
olabilecekleri anlatır" ayrımı, 19. yüzyıldaki Ranke’nin
"bilimsel/nesnel tarih" anlayışıyla zirveye ulaşmıştır.
Postmodern teori (ve Hutcheon) ise hem tarihin hem de
kurgunun dilsel/metinsel yapılar (anlatılar) olduğunu savunur. İkisi de geçmişi
doğrudan sunamaz; ancak metinlerarası ilişkiler üzerinden yeniden kurabilir.
Tarihyazımsal Üstkurmaca: Tarihsel belgelerle ve
gerçeklerle oynayarak hem geçmişe saygı duyan hem de onun
kurgusallığını/öznelliğini ifşa eden (ironi, parodi ve özdüşünümsellik
kullanan) bir türdür.
Hayden White: Tarih yazımının nesnel olmadığını,
tarihçinin kendi öznelliğini metinden çıkaramayacağını ve tarihsel olayların da
tıpkı edebiyat gibi anlatı (story/narrative) biçiminde inşa edildiğini
belirtir.
Yeni Tarihselcilik (Louis Montrose): Metni toplumsal
ve tarihsel bağlamından bağımsız gören Biçimci/Yeni Eleştirmen anlayışı
reddeder. "Tarihin metinselliği ve metinlerin tarihselliği" ilkesi
doğrultusunda edebi metin ile tarihsel bağlamın sürekli etkileşim içinde
olduğunu savunur.
Louis Althusser: İdeolojilerin hayali temsiller
olduğunu ancak toplumsal gerçekliği yorumlamak için bu temsillerin yapısöküme
uğratılması gerektiğini öne sürer.
John Fowles
Leigh-On-Sea'deki muhafazakar/Viktorya tarzı aile ortamı,
Oxford’da Fransızca ve varoluşçuluk eğitimi, Spetsai adasındaki öğretmenliği
(Büyücü'ye ilham olmuştur) ve Kolektör (1963) sonrası tam zamanlı yazarlığı
Fowles'un özgürlük, varoluş ve doğa gözlemlerine dayalı edebiyat anlayışını
şekillendirmiştir.
Fowles, İngiliz edebiyatında tarihyazımsal üstkurmacanın en
önemli temsilcilerindendir. Hem deneysel hem geleneksel; hem gerçekçi hem
fantastik ögeleri bir arada kullanarak okuyucuya "özgürlük ilüzyonu"
sunar.
Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's Woman)
Eser dışarıdan bir 19. yüzyıl Viktorya romanı gibi görünse
de, 20. yüzyıldan konuşan özdüşünümsel anlatıcısı, çoklu sonları, anakronizm
kullanımı ve okuyucuyla kurduğu ironik bağ sayesinde tarihyazımsal
üstkurmacanın başyapıtıdır.
Sanayi Devrimi, sınıf mücadelesi (Sam'in yükselişi, Bay
Freeman'ın burjuva gücü) ve Viktorya dönemi ahlak anlayışı, Matthew Arnold ve
Tennyson gibi isimlerden yapılan epigraflarla/alıntılarla modern bir
perspektiften sorgulanır.
Fowles Viktorya dönemi roman kalıplarını taklit etmek için
değil; klasik gerçekçiliğin "tek doğru" iddiasını yıkmak ve
gerçekliğin göreceli/kurgusal olduğunu göstermek için bu yapıyı kullanır.
Romanın Üç Sonu
1. Son (Bölüm 44)
Anlatılan Olay: Charles, Ernestina ile evlenir, geleneksel
bir hayat sürer.
2. Son (Bölüm 60)
Anlatılan Olay: Charles, Sarah'yı Rossetti'nin evinde bulur;
bir kızları (Lalage) olduğunu öğrenir ve birleşirler.
3. Son (Bölüm 61)
Anlatılan Olay: Sarah evliliği reddeder; Charles çocuğu
görmeden ve yalnız olarak ayrılır.
Roman, okuyucuyu hem karakterlerin kurgusal dünyasında hem
de epigraflar, raporlar ve tarihsel metinler aracılığıyla yansıtılan 19. yüzyıl
Viktorya döneminin gerçek atmosferinde gezdirir.
Her bölümün başında yer alan epigraflar, hem dönemin ruhunu
sunar hem de gelecek olayların habercisi işlevi görür.
Charles Darwin (Türlerin Kökeni): Varoluş
mücadelesi ve doğal seçilim temalarına vurgu yapar. Amatör bilim insanı Charles
Smithson'ın durumunu ve hayatta kalma çabasını simgeler.
Karl Marx (Komünist Manifesto ve Emeğin
Yabancılaşması): Burjuvazinin toplumu kendi imajına göre dönüştürmesini
ve işçinin işine yabancılaşmasını gösterir. Charles'ın Bay Freeman'ın sunduğu
burjuva yaşam tarzına uyum sağlama zorunluluğunu haber verir.
E. Royston Pike (Human Documents of the Victorian
Golden Age): 1851 nüfus verileriyle kadının toplumdaki konumunu ve
eş/anne olma zorunluluğunu sunarak Sarah'nın kaderinin yalnız olmadığını
gösterir.
Thomas Hardy ve Matthew Arnold: Şiirsel alıntılar
romanın atmosferini ve Sarah'nın gizemli, özgür doğasını pekiştirir ("The
Scholar Gypsy" alıntısının Sarah'nın seviştikten sonra ortadan
kaybolacağını müjdelemesi gibi).
Sarah Woodruff: Viktorya döneminin baskıcı normlarına,
bilerek ve isteyerek "öteki" olmayı seçerek meydan okur. Rossetti'nin
bohem ve kuralları yıkan dünyasına yakın durur. Sarah, bireysel özgürlüğünü
yalnızlık içinde bulan, yirminci yüzyıl zihniyetine sahip öncü bir kadın
figurüdür.
Charles Smithson: Burjuva dünyasının güvenliği ile Sarah'nın
temsil ettiği özgürleşme ve tehlike arasında kalır. Zamanla yaşadığı ikilemi
çözerek kendi özgün kimliğini ve varoluşsal özgürlüğünü kazanır.
Fowles, Modernistlerin aksine aradan çekilmez; aksine
kurguya müdahale eder, okuyucuya bunun bir oyun olduğunu hatırlatır ve her şeyi
bilen anlatıcı rolünü reddederek hakikatin çoğulluğunu savunur.
Kurtçuk (A Maggot)
Roman, 1736 yılında İngiltere'nin batısında at sırtında
seyahat eden 5 kişilik gizemli bir grubun yolculuğu ile başlar.
18. yüzyıla ait The Gentleman's Magazine dergisindeki
gerçek tarihi belgeler, sorgulama tutanakları, mektuplar ve gazete kupürleri
romana dahil edilerek "gerçekliği artırıcı mekanizmalar" kullanılır.
"Kurtçuk" (A Maggot) Kelimesi
Kanatlı bir canlının larva/kurtçuk aşaması (yeni bir şeyin
doğuşu, yazılı metnin ilk hali).
Mecazi Anlamı: Ani bir heves, tuhaflık, saplantı veya
bir fikre kapılma. Fowles, romanı zihninde beliren "yüzsüz, meçhul bir
gezgin grubu" imgesinden (hevesinden) yola çıkarak yazdığını belirtir.
Karakterler
Bay B. (Bay Bartholomew): Bir dükün oğlu, aristokrat,
entelektüel. Derin ve gizli bir bilgi (Dr. Faustus benzeri) arayışındadır.
Stonehenge yakınlarındaki bir mağarada gizemli bir şekilde kaybolur.
Francis Lacy (Bay Brown): Aslında Londra'dan tutulmuş
bir tiyatro oyuncusudur; Bay B.'nin amcası rolünü oynar.
David Jones (Çavuş Farthing): Koruma rolü oynayan bir
başka küçük oyuncu.
Rebecca Lee (Fanny / Louise): Bir genelevden
kiralanan, ancak sonradan Shaker mezhebinin kurucusu Ann Lee'yi doğuracak olan
kadın.
Dick: Bay B.'nin sağır ve dilsiz hizmetkarı. Bay
B.'nin ruhani ikizi, bedensel/karanlık tarafı veya "anima"sı olarak
yorumlanır. Romanın ilerleyen safhalarında intihar eder.
Romanın ilk 50 sayfasından sonra modern 3. şahıs anlatıcı
çekilir ve yerini avukat Henry Ayscough tarafından yürütülen sorgulama
tutanaklarına (Soru-Cevap) bırakır.
Avukat Ayscough: Statükoyu, sınıf ayrımını ve akılcılığı
temsil eden geleneksel bir figürdür.
Ayscough tanıkları sorguladıkça mutlak bir
"gerçek" ortaya çıkmaz. Her tanık (hancı, hizmetçi, oyuncu, fahişe)
olayı kendi dini, sosyal ve psikolojik arka planına göre anlatır.
Rebecca Lee'nin ifadesine göre mağarada uçan, ışıklar saçan,
"kurtçuk" benzeri gümüş renkli bir araç (bilimkurgusal anlamda bir
UFO/uzay gemisi) görmüş ve içine alınmıştır. Orada "pencere"den
(televizyon/ekran) gelecekteki ütopik, eşitlikçi bir dünyayı izlemiştir.
Karakterler ve olaylar Chaucer'ın Canterbury Masalları, T.S.
Eliot'ın Çorak Arazi metinlerine öykünür.
Jung psikolojisi şemaları (baba, oğul, şeytan, ruh/anima) ve
Kibele/Attis, Pandora, Havva ve Meryem mitolojileriyle ilişkilendirilir.
Rebecca'nın yaşadığı bu gizemli deneyim, Hristiyanlıkta Quaker
mezhebinin ve bu mezhebin lideri Ann Lee'nin doğuşuna zemin hazırlar.
Ayscough: Akıl, mantık, düzen, matematiksel düşünce
ve gelenekselliği temsil eder. 18. yüzyılın Akıl Çağı / Aydınlanma mantığının
ve egemen otoritesinin sesidir.
Rebecca Lee: Tasavvuf, mistisizm, din, sanat, sezgi
ve duygusallığı temsil eder. Anlatıcıya göre mantık yeteneği zayıf görünse de
Ayscough'un temsil ettiği sınıfsal ve erkek egemen söyleme kendi
"alfabesi" ve söylemiyle direnir.
Ayscough elitist, Latince terimlerle dolu ve otoriter bir
dil konuşurken; Rebecca okuma yazma bilmemesine rağmen kendi özgün diliyle
erkek/akıl merkezli söylemi reddeder.
Rebecca, işçi sınıfından gelen eski bir fahişe ve
Quaker/Muhalif bir kadındır. Ayscough'un tüm aşağılamalarına rağmen
korkusuzdur.
Rebecca'nın gördüğü vizyon; sınıf, ırk, cinsiyet ve mülkiyet
ayrımının olmadığı, herkesin eşit paylaştığı ütopik ve komünal ("gerçek
bir komünizm" benzeri) bir dünyadır.
Rebecca hamiledir ve doğuracağı çocuğun (Ann Lee) dünyayı
değiştirecek "daha fazla ışık ve sevgi" getireceğini kehanet eder.
Hristiyanlıktaki Shaker mezhebinin kurucusu Ann Lee, Kadın Mesih / Kutsal Ana
Bilgeliği imgesiyle öne çıkar.
David Jones (Çavuş Farthing): Romandaki sınıf bilinci
en yüksek karakterlerden biridir. Galli olduğu için Ayscough tarafından hem
sınıfsal hem de etnik kökeni nedeniyle ayrımcılığa uğrar ve yalancılıkla
suçlanır.
Francis Lacy: Tiyatro oyuncusudur. Ayscough’un
Püriten kökenli tiyatro karşıtı önyargılarıyla yüzleşir.
Bay B. (Bay Bartholomew): Kendi kurgusal varlığının
ve nesneleştiğinin bilincinde olan bir karakterdir. Başkasının yazdığı bir
kurgunun parçası olmak yerine kendi kaderinin "yazarı/öznesi" olmak
isteyerek ortadan kaybolur.
1736 tarihli The Gentleman's Magazine dergisinden
faks belgeler ve Dük'e yazılan mektuplar metne dahil edilir. Ancak Fowles metne
Dick'in intiharını simgeleyen eklemeler yaparak kurgu ile tarihi iç içe
geçirir.
Gerçek Ann Lee 1736 doğumlu değildir ve babası bir
demircidir. Fowles tarihi yeniden yazmaz; tarihi belirsizlikleri kullanarak
"küçük anlatılar" üretir.
Sorgulama tutanağını yazan kâtibin de belirttiği gibi
"kişinin inandığı gerçek" ile "tartışılmaz/mutlak gerçek"
birbirinden farklıdır.
Roman gizemi çözmeden, hakikatin öznel ve çoğul olduğunu
vurgulayarak açık sonla biter; okuyucuyu anlam üretme sürecine aktif olarak
dahil eder.
Sonuç
Postmodernizmle birlikte Patricia Waugh, Robert Scholes ve
Linda Hutcheon gibi eleştirmenler, kurgu ile eleştiri/gerçeklik arasındaki
sınırı sorgulayan eserleri "üstkurmaca" olarak tanımlamıştır.
Üstkurmaca, geleneksel romanın "dünyayı olduğu gibi
yansıtma" amacını reddeder; bunun yerine eserin kendi kurgusallığını
sergilemesini (özdüşünümsellik) ve okuyucunun anlam üretiminde aktif rol
almasını hedefler.
Tarihyazımsal Üstkurmaca: Tarihteki boşlukları
kurguyla doldurarak "geçmişin tam olarak bilinebilirliğini" ve mutlak
gerçeği sorgular. Tarih ile kurgunun aynı söylemsel düzeyde (insan yapımı
anlatılar) kurulduğunu gösterir.
Fowles, her şeye gücü yeten (Tanrı benzeri) geleneksel
anlatıcıyı reddeder. Anlatıcı romana doğrudan müdahale eder; aynı anda yazar,
tarihçi ve eleştirmen rollerini üstlenir.
On sekizinci yüzyıl (Kurtçuk) ve on dokuzuncu yüzyıl
(Fransız Teğmenin Kadını) yazı stillerini, edebi ve edebi olmayan
metinlerini taklit ederek (pastiş) geçmiş biçimleri parodiye dönüştürür.
Kurtçuk romanında avukatın sorguladığı 8 kişiden 8
farklı "gerçek" çıkması gibi, mutlak gerçek yerine göreceli ve öznel
gerçekler sunulur. Romanlar açık uçlu bırakılarak nihai sonu kurgulamak
okuyucuya devredilir.
Fransız Teğmenin Kadını’nda dönemin şair, filozof ve
gazete haberlerinden alıntılar yapılırken; Kurtçuk’ta 1736 tarihli The
Gentleman's Magazine dergisinden faks alıntıları metne eklenmiştir.
Fowles için en temel kaygı bireysel özgürlüktür. Bu anlayışı
karakterlerine de uygular ve onları serbest bırakır.
Fransız Teğmenin Kadını’nda Sarah, romanın ortasında ortadan
kaybolur ve anlatıcı bile nereye gittiğini bilmediğini söyler.
Kurtçuk’ta Bay B., kurgusal bir karakter olduğunun
bilincindedir; önceden belirlenmiş bir tarihin parçası olmayı reddederek
anlatıcıya itaatsizlik eder ve kurgusal dünyanın dışına çıkar.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder