James
Acheson - John Fowles - Notlar
(Ebook), Bloomsbury Publishing, 2013
Önsöz
Roman türünün sürekli "öldüğü" iddia edilse de;
savaşlar, devrimler, ekonomik krizler, Marksizm ve Freudculuk gibi büyük
toplumsal/düşünsel kırılmalara hızla uyum sağlama ve kendini yenileme
kapasitesi son derece yüksektir.
John Fowles hem geniş kitlelerin elinden bırakamadığı
(gerilim ve sürükleyicilik unsurlarını iyi kullanan) popüler bir "çok
satan" yazar hem de akademisyenlerin ve tez yazarlarının üzerine çalıştığı
derinlikli bir edebiyatçıdır.
Fowles’ın temel odak noktası, bireyin toplumsal kalıplardan
ve geleneksel fikirlerden sıyrılarak kendi gerçekliğiyle yüzleşmesi ve öz-bilgi
(kendini tanıma) kazanması sürecidir.
Varoluşçu heyecanının en belirgin olduğu erken dönem
romanları: Koleksiyoncu (1963), Büyücü (1965) ve Fransız Teğmenin Kadını
(1969).
Bu ilginin göreli olarak azalmaya ve biçim değiştirmeye
başladığı sonraki dönem eserleri: Abanoz Kulesi (1974), Daniel Martin (1977) ve
Kurtçuk (1985).
Giriş
Fowles, geniş kitlelerin ilgisini çeken sürükleyici kurgular
yazarken aynı zamanda akademisyenlerin takdirini kazanan nadir yazarlardandır.
Daniel Defoe gibi güçlü bir anlatım yeteneğine sahiptir.
Okuyucuyu sürekli merakta bırakan soru işaretleri, belirsizlikler ve alternatif
son/gelişme ihtimalleri sunarak ilgiyi canlı tutar.
Romanlarında fuhuş, röntgencilik, adam kaçırma ve cinsel
tutkular belirgin bir yer tutar. Ancak Fowles bunu ucuz bir sansasyon için
değil, "Baştan çıkarırsam daha iyi öğretirim" felsefesiyle,
insan ilişkilerini ve özgünlüğü sorgulatmak amacıyla ciddiyetle işler.
Fowles’a göre erkeklik, erkeklerin dünyayı algılamasını
kısıtlayan "korkunç ve katı bir kabuktur" (özellikle askerlik ve katı
okul eğitimi almış erkeklerde). Erkeklerin cinselliklerini ve duygularını
sağlıklı kabullenmeleri için yardıma ihtiyaçları vardır.
Kadınlar insan doğası, gizem ve tutku konusunda erkeklerden
daha bilgilidir. Büyücü’deki Alison, Fransız Teğmenin Kadını’ndaki Sarah,
Daniel Martin’deki Jane ve Kurtçuk’taki Rebecca karakterleri; ana erkek
karakterleri eğiten, dönüştüren ve onların zihnini açan birer akıl hocası /
İlham Perisi (Muse) işlevi görür.
Fowles’ın Aristos adlı aforizma kitabındaki kurama göre
toplumlar ve çağlar ikiye ayrılır:
Adem Toplumları (Muhafazakar / Durgun): Erkeğin, babanın ve
geleneksel kurumların egemen olduğu, yeniliğe kapalı çağlardır (Örn: Viktorya
Dönemi).
Havva Toplumları (İlerici / Dinamik): Kadının, dişil
ilkelerin, yeniliğin, deneyin ve sanatın ön planda olduğu dönemlerdir (Örn:
Rönesans, Günümüz veya Shaker toplulukları).
Herakleitos’tan esinlenen Fowles, insanlığı iki gruba
ayırır:
Azınlık (Aristo / İyi / Yaratıcı Olanlar): Zeki, yaratıcı,
özgür olmaya mecbur ve kalıpları kıran bireylerdir (Koleksiyoncu’daki Miranda
gibi).
Çoğunluk (Oi Polloi / Sıradan Kitle): Toplumsal geleneklere
ve sınırlara sıkışmış, kendini ifade etmekte zorlanan kitlelerdir
(Koleksiyoncu’daki Clegg veya Kurtçuk’taki Rebecca’nın ilk hali gibi).
İletişim Kopukluğu: Fowles romanlarında Azınlık ile Çoğunluk
arasındaki dilsel ve algısal iletişim zorluğunu sorgular; daha iyi bir toplum
için bu iki kesimin birbirini anlaması gerektiğini savunur.
Fowles’ın gençliğinde okulda disiplin amiri olması ve Deniz
Piyadeleri'ndeki subaylık geçmişi, onda iktidar, suçluluk ve otorite
kavramlarını sorgulatmıştır. Isaac Foot ile karşılaşması orduyu bırakıp
Oxford’da Fransızca/Varoluşçuluk okumasına vesile olmuştur.
Fowles için asıl mesele katı varoluşçu terimler kullanmak
değil, bireyin toplumsal dayatmalardan sıyrılarak "kendi gerçek
duygularını ve özgün benliğini keşfetmesi"dir.
Fowles anlatıcı olarak diğer karakterlerin (özellikle
kadınların) zihnini okuyucuya tamamen açmaz. Çünkü insan zihninin ve dünyanın
tamamen bilinemez/çözülemez olduğunu, hayattaki en hakiki keyfin kesin yanıtlar
bulmak değil bu sorular üzerine düşünmek olduğunu vurgular.
Koleksiyoncu (The Collector)
Fowles kurguyu oluştururken Bartók’un Mavi Sakal’ın Şatosu
operasından ve bir kızı sığınakta esir tutan genç bir adamın yer aldığı gerçek
bir gazete haberinden esinlenmiştir.
Roman, kaçıran (Clegg) ve kaçırılanın (Miranda) kendi bakış
açılarını sundukları iki farklı anlatıdan oluşur. Clegg’in anlatısı
Miranda’nınkini kuşatır ve sahte bir "kendini haklı çıkarma" çabası
taşır. Editörün tavsiyesiyle bu iki anlatı ardışık olarak düzenlenmiştir.
Koleksiyoncu; gerçekçi bir roman olmanın yanı sıra
Shakespeare'in Fırtına’sından (romantizm), Jane Austen'ın Emma’sından
(görgü/töre romanı) ve Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe ile Moll Flanders
eserlerinden (sahte biyografi/günlük) izler taşır.
Metnin ana eksenini oluşturan kavram "varoluşsal
özgünlük"tür (bireyin toplumsal kalıplardan sıyrılarak kendi öz benliğini
ve gerçekliğini keşfetmesi):
Miranda’nın Trajedisi ve Zaferi: Miranda, zekası ve
potansiyeli sayesinde özgünlüğe ulaşmaya yaklaşan bir Aristo (Azınlık)
temsilcisidir. Başlangıçta sınıfının bayat fikirlerine ve kibirine sahip olsa
da hücresinde geçirdiği süreçte Tanrı’nın müdahale etmediğini ve kendi ayakları
üzerinde durması gerektiğini anlar. Ancak tam bu psikolojik zafere ulaşmışken
ölmesi onun trajedisidir.
Clegg’in Özgün Olmayışı (Inauthenticity): Clegg, Oi Polloi
(kültürsüz çoğunluk) üyesidir. Eylemlerinin sorumluluğunu almaktan kaçınır;
sürekli suçu "kötü kadere", "kötü çocukluğuna" veya
"içinde bulunduğu şartlara" atar. Dili klişeler ve örtmecelerle
doldurur, kendi sığ ahlak anlayışını savunmak için çabalar.
Fowles’ın felsefesinde Aristo, entelektüel ve ahlaki
açıdan gelişme kapasitesi olan elit kitleyi; Oi Polloi ise gelişime
kapalı, sıradan çoğunluğu simgeler.
Miranda bir dalkavuk/züppe olarak başlasa da kendini
geliştirecek potansiyele sahiptir. Clegg ise sonradan zengin olmuş (havuz toto
ile) ancak zevksiz, sınıfsal öfkesini kontrol edemeyen ve eğitilemez bir
tiptir.
Miranda'nın zihnindeki dönüşümde eski sevgilisi/akıl hocası
G.P. belirleyicidir (Sanatçı George Paston). G.P., ona taklitçi olmamayı,
geçmişini "dağlayıp" kendi özgün değerlerini inşa etmesi gerektiğini
öğretmiştir.
Miranda, Clegg’i uygarlaştırmaya ve ona dil/nezaket
öğretmeye çalışarak bir nevi Prospero rolüne soyunur; Clegg’i ise vahşi Caliban
olarak görür. Clegg ise kendisini Ferdinand veya Yakışıklı Prens sanmaktadır.
Miranda, içinde bulunduğu dehşet verici durumu gerçekçi
kabul etmek yerine kurgulara sığınır ("Güzel ve Çirkin" masalı veya
Austen’ın Emma’sı gibi). Clegg’i baştan çıkararak durumu kurtarabileceğini
sandığında, Clegg’in gözündeki "ulaşılmaz" değerini yitirir ve
Clegg’in zalimliği (pornografik fotoğraflar çekmesi, hastalığını görmezden
gelmesi) tırmanır.
Fowles, Clegg gibi bireylerin durumunu "kötü çevre,
eğitimsizlik ve yetimlik" gibi kontrol dışı faktörlere bağlasa da, sıradan
insanın "uygarlığın laneti" olduğuna dair karamsar bir görüşü Miranda
ile paylaşır.
Clegg’in eğitilemezliği ve modern sanatı/yaşamı
kavrayamaması, Fowles’ın sonraki romanı Büyücü’de sıradan insanı tamamen
dışarıda bırakıp sadece Oxford eğitimli bir burjuvanın (Nicholas Urfe)
eğitilmesine odaklanmasına zemin hazırlamıştır.
Büyücü (The Magus)
Romanın 78 bölümü Tarot destesindeki kartlara tekabül eder.
Fowles bu yapıyı okültizme övgü olarak değil, sonsuz karmaşıklıkta ve bilinemez
olan dünyayı anlaşılır kılmak için kullanılan geçici/yapay bir düzenleme aracı
(Rorschach testi gibi) olarak sunar.
Sonsuz karmaşık bir dünyada insan iki yoldan birini seçer:
Ya din/okültizm gibi yerleşik yapılara sığınarak karmaşıklığı sahte bir
kesinliğe indirger ya da cevapsız varoluşsal sorularla boğuşarak varoluşsal
özgünlüğü kovalar.
Nicholas Urfe: Oxford yıllarında varoluşçuluğu yanlış
anlayarak onu cinsel fetihler ve "öngörülemezlik, alaycılık"
gösterisi yapmak için bir maske/teknik olarak kullanmıştır. Sınıf bilincine
sahip İngiliz burjuvazisinin bir üyesi olarak duygu ve benliğini maskelerin
arkasına saklar.
Alison Kelly: Dürüst, açık sözlü ve canlı bir Avustralyalı
olan Alison’ı başlarda toplumsal olarak "aşağı" görür; onu kendi
bencilliği ve cinsel doyumsuzluğu için harcayabileceği bir araç
("su") olarak algılar.
Julie/Lily: Phraxos adasında Conchis'in oyununa dahil olan
Julie'yi ise kendi fantazilerine (Prospero-Miranda, Ferdinand-Miranda,
Theseus-Ariadne) uygun bir kurgu karakter olarak görür. Her iki kadına
yaklaşımı da onların bireysel benliğini ("dalga") tanımayan,
özgünlükten uzak yaklaşımlardır.
Maurice Conchis, Urfe’e ders verirken varoluşçu
terminolojiyi bilerek kullanmaz; bunun yerine yaşanmış hikâyeler ve kurguladığı
tiyatro/oyun vasıtasıyla ona ayna tutar:
- Ordudan
Firar Hikâyesi: Kişisel bütünlük ve benliğe sadakat ("Kendi
kendine doğru ol") mesajı verir.
- de
Deukans ve "Su mu, Dalga mı?" Sorusu: Genel olan ile (su =
kadın cinsi) özel/bireysel olanı (dalga = tek bir insanın benzersizliği)
ayırt etme dersidir.
- Henrik
Nygaard (Münzevi) Hikayesi: Jung'un bireyleşme (individuation)
sürecine atıf yaparak kişinin kendi içindeki "gerçek benliği/içindeki
Tanrı'yı" keşfetme arayışını simgeler.
- Belediye
Başkanı ve Alman Subayı Wimmel Hikâyesi: İmkânsız ahlaki seçimler
üzerinden insan özgürlüğünün ve "başkalarına gereksiz acı
vermeme" sorumluluğunun boyutunu gösterir.
Oyunun sonunda düzenlenen "duruşma" sahnesinde
Urfe’in yüzüne hataları vurulur. Hayatı kurguya dönüştürmenin ve gerçekliği
kaçırmanın kendini kandırmak olduğu yüzüne çarpar.
Urfe, ancak sahte dünyası çöktükten sonra Alison’ın
yalansız, dürüst ve özgün yapısının ("kristal özünün") değerini
anlamaya başlar.
Londra'ya döndüğünde tanıştığı sokak kızı Jojo'ya karşı
gösterdiği pişmanlık ve hassasiyet, başkalarının duygularını önemseme adında
Urfe için ilk gerçek gelişme adımını simgeler.
Romanın gözden geçirilmiş versiyonu, Urfe ile Alison’ın
Londra’daki yüzleşmesiyle ve "donmuş şimdiki zaman" (frozen present)
anıyla biter.
Catullus’un "Hiç sevmeyen yarın sevsin / Ve seven yarın
sevsin" dizesi, Urfe’in nihayet sevmeyi ve sorumluluk almayı öğrendiğini
gösterir. Ayrıca "Alison" isminin harflerinin "Nicholas"
ismi içerisinde gizli bir anagram oluşturması, ikilinin gelecekteki olası
birleşmesine ve Urfe’in varoluşsal özgünlük yolunda katettiği mesafeye işaret
eder.
Fransız Teğmenin Kadını (The French Lieutenant's Woman)
Fowles, romanın bir sabah zihninde canlanan bir görüntüden
doğduğunu belirtir: Uzun bir rıhtımın ucunda duran, Viktorya toplumuna sitem
edercesine sırtı dönük bir kadın (Sarah Woodruff).
1867 yılı tesadüfi değildir; John Stuart Mill’in kadınlara
oy hakkı mücadelesi, Marx’ın Kapital’inin yayımlanması ve Darwin’in evrim
teorisinin etkileri bu döneme damgasını vurmuştur. Fowles, Viktorya döneminin
kişisel ikilemler bakımından oldukça "varoluşçu" olduğunu savunur.
Fowles, Viktorya dönemi roman geleneklerini (epigraflar,
bölüm sonu gerilimleri, her şeyi bilen anlatıcı) kullanırken; postmodern bir
adımla kendisinin "Tanrı" olmadığını, karakterlerine özgür irade
tanıyan yirminci yüzyıl anlatıcısı olduğunu vurgular.
Romanın Üç Farklı Sonu
İlk Son (44. Bölüm): Charles, geleneksel ve sığ
nişanlısı Ernestina’ya döner, Sarah’yı terk eder. Bu son, Charles’ın toplumsal
düzeni ve konforu seçerek özgürlüğüne ve kendi içsel potansiyeline ihanet
ettiği, varoluşsal olarak "özgün olmayan" (inauthentic) bir
tercihtir.
İkinci Son (60. Bölüm): Charles ve Sarah iki yıl
sonra yeniden bir araya gelirler. Çocukları Lalage ile birlikte
geleneksel/mutlu bir aile kuracakları ima edilir.
Üçüncü Son (61. Bölüm): Charles ve Sarah karşılaşır
ancak tamamen ayrılırlar. Charles, ne sığınabileceği sahte bir dinin/aşka dair
illüzyonların ne de toplumun kısıtlamalarının kaldığı, belirsiz ama özgür ve
özgün bir varoluşsal gerçeklikle baş başa kalır.
Sarah Woodruff
İnsanları Okuma Yeteneği ve "Yanlış Hesaplama":
Sarah, insanların içini görme yeteneğine rağmen Fransız teğmen Varguennes’e
inanarak "trajik bir yanlış hesaplama" (hamartia) yapar. Ancak bu
kırılma, onun Viktorya toplumunun dar kalıplarının dışına çıkarak varoluşsal
özgürlüğünü kazanmasını sağlar.
Rol Karmaşası: Sarah bir yandan toplumsal baskıların kurbanı
bir "trajik kadın kahraman", diğer yandan Charles’ı felakete veya
dönüşüme çeken bir "siren / baştan çıkarıcı (Sfenks)" rolündedir.
Charles Smithson
Sınıfsal Çöküş ve Darwinist/Marksist Trajedi: Aristokrat bir
gelenekten gelen, tembel ve konforuna düşkün Charles, Marx ve Darwin’in
öngördüğü gibi değişen dünyaya uyum sağlayamayarak "yok olmaya
mahkûm" züppe/burjuva sınıfını simgeler. Hizmetçisi Sam ve Sarah gibi alt
sınıflar, onun sınıfsal çöküşünün işaretleridir.
Özgürlük Kaygısı: Charles, Ernestina’nın güvenli dünyası ile
Sarah’nın temsil ettiği sınırsız ve ürkütücü özgürlük ("çarmıha
gerilme") arasında kalır. Sarah’yı önce bir kurtarıcı/İsa figürü olarak
idealize eder; ancak zamanla gerçek özgürlüğün bir başkasına dayanarak değil,
yalnız başına sorumluluk alarak kazanılacağını anlamaya başlar.
İkinci Son (60. Bölüm): Tanrısal Melodram ve Sahte Özgürlük
Charles’ın Özgün Olmayan Seçimi: Charles, Sarah ve kızı
Lalage ile birleşmesini "Tanrı’nın bağışlaması ve kaderi" olarak
görür. Sorumluluğu ilahi bir güce (Providence) yükleyerek kendi özgür iradesini
pasifleştirir. Bu tutum, onu varoluşçu bir kahraman olmaktan uzaklaştırır.
Fowles’ın Mesajı: Fowles, birinci son (Ernestina ile
evlilik) ile ikinci sonu (Sarah ile birleşme) karşılaştırarak önemli olanın
seçimin yönü değil, yapıldığı ruh hâli (özgünlük ve özgürlük anlayışı) olduğunu
vurgular.
Sarah’nın Varoluşsal Kahramanlığı: Sarah, geçmişteki
hatalarını dürüstçe üstlenir ("sahtelik" üzerine ilişki kurmak
istemez) ve Charles’a evlilik baskısı yapmaz. Kararı tamamen Charles’ın özgür
iradesine bırakarak varoluşsal olarak özgün hareket eder ve romanın asıl
başkahramanı (protagonist) olduğunu kanıtlar.
Üçüncü Son (61. Bölüm): Gerçek Varoluşsal Özgürlük
Tesadüf ve Evrim: Bu sonda müdahale eden bir Tanrı yoktur;
hayat tesadüflerle ve doğal kurallarla ilerler.
Charles’ın Uyanışı: Charles, Sarah’nın hayatındaki erkekleri
manipüle eden "kurban/Sfenks" rolünün farkına varır. Onu bir
kurtarıcı veya tapılacak bir figür olarak görmeyi bırakır.
Şehrin Demir Kalbi ve Yalnızlık: Charles, özgürlüğü ve
varoluşsal özgünlüğü başka bir insana (Sarah'ya) tutunarak değil, hayatın
kargaşası ve yalnızlığı içinde bulacağını anlar. "Şehrin demir kalbine
girmeli ve susuz, tuzlu, yabancılaştırıcı denize tekrar çıkmalıdır."
Bölümün sonunda geçen "susuz, tuzlu,
yabancılaştırıcı deniz" dizesi, Matthew Arnold’un şiirindeki Tanrısal
ayrılık temasını hatırlatır.
Fowles, karakterlerini tamamen özgür bırakmak istese de,
onları bu sonda ayıran ilahi bir güç değil, kurgunun yaratıcısı/yazarı olarak
kendisidir.
Charles, geleneklerin, görevin ve onur anlayışının
oluşturduğu Viktorya hapishanesinden tamamen kaçmıştır. Her ne kadar yolu
belirsiz ve trajik olasılıklara açık olsa da, artık "kendisine dair gerçek
bir inanç" kazanmış varoluşsal bir bireydir.
…
Abanoz Kulesi (The Ebony Tower)
Fowles, 1970'ler ve 80'lerde yaptığı açıklamalarda
varoluşçuluğu bir tür "edebi metafor" veya "arzu doyurumu"
olarak görmeye başladığını itiraf eder. Özgürlük iddialarındaki felsefi
değerden şüphe etse de dünyanın sonsuz derecede karmaşık ve gizemli olduğu
yönündeki varoluşçu görüşü kabul etmeye devam etmiştir.
Fowles için varoluşsal özgürlük odağı, yerini romanın ve
kurgunun neyle ilgili olduğuna, yani hikayelerin içindeki ve boşluklarındaki
"kozmik/genel gizeme" bırakmıştır.
Başlık öyküsündeki David Williams, Fransız Teğmenin
Kadını’ndaki Charles Smithson’a benzer bir ikileme düşer: Varoluşsal olarak
özgün bir hayat yaşamak (Diana/Mouse ile yeni bir hayata başlamak) ya da
burjuva geleneklerine/ailesine sadık kalmak.
Fransız Teğmenin Kadını’nda yazar okuyucuyu özgün seçime
doğru örtük olarak yönlendirirken, "Abanoz Kule"de karar tamamen
yanıtsız ve yönlendirmesiz bırakılır.
Williams ailesini seçerek "varoluşsal şansını"
kaçırır ve "yapay bir adam" olarak kalır; ancak Fowles'a göre
Diana’yı seçseydi sanatçı olarak daha iyi olsa da "ahlaki varlığına ihanet
etmiş" ve başkalarına (ailesine) "gereksiz acı çektirmiş"
(Büyücü'deki ilke) olacaktı. Fowles, varoluşçuluğun bireysel özgünlük ile
ailevi/toplumsal sorumluluklar arasındaki çatışmayı çözmede yetersiz kaldığını
öne sürer.
Marie de France'ın 12. yüzyıl masalı Eliduc'ta, kocasının
metresine yer açmak için rahibe manastırına giden Guildelüec'in kararı dürüst
ve özgündür; ancak varoluşçu değildir.
Karar, varoluşçulukta olduğu gibi tüm kurallardan bağımsız
bir varoluş kriziyle değil, bir toplumsal kurumdan (evlilik) bir diğerine
(Katolik Kilisesi) geçişle alınmıştır. Fowles bu durumla, varoluşçuluk
kavramının her geleneksel karara uygulanamayacağını gösterir.
Hikayedeki yaşlı hümanist yazar, evine giren genç bir
hırsızla yaşadıklarını aktarırken gerçeğe sadık kalmaya çalışır. Ancak kurgu
yazarlarının başkalarının zihnine girememesi ve hayatı ilk elden yaşamak yerine
kitaplar üzerinden tecrübe etmeleri (tıpkı Sarah Woodruff gibi) gerçeğe
ulaşmanın önündeki en büyük engellerdir.
Yazar/anlatıcı, genç hırsızın neden çalışmalarını yaktığını
anlamaya çalışırken kendi "sağırlığını" ve kusurunu fark eder.
Anlatıcının asıl "günahı", dille kurduğu sihirli gücü ve sevgiyi
kendini ifade edemeyen genç nesle aktaramamış olmasıdır.
Anlatıcı öykü sonunda değiştiğini iddia etse de, Fowles
okuyucuya bunu doğrulayacak metinsel kanıtlar (örneğin Koleksiyoncu’daki
Miranda'nın günlüklerindeki gibi belirgin bir değişim) sunmaz; bu nedenle
anlatıcının gerçekten "varoluşsal özgünlüğe" ulaşıp ulaşmadığı muğlak
kalır.
Anlatıcının, genç hırsızın neden taslaklarını yaktığına dair
yaptığı çıkarımlar kesin değildir. Hırsızın eylemi; anlatıcının dili
aktarmadaki başarısızlığına duyduğu bir protesto olabileceği gibi, burjuva
sınıfının rahat yaşamına duyulan sınıfsal bir öfke de olabilir.
Anlatıcı, başkalarının zihnine tam olarak nüfuz edemez.
Fowles, bu öykü üzerinden insanın hem kendisini hem de geçmişi tarafsız/doğru
bir şekilde aktarma kabiliyetini sorgular. Anlatıcının gerçekten
"varoluşsal özgünlüğe" ulaşıp ulaşmadığı muğlak kalır.
Marcus Fielding'in aniden ortadan kaybolması klasik bir
dedektif hikayesi gibi sunulsa da, Fowles katı dedektif türünün gerektirdiği
"kesin ve patlamalı sonları" reddeder.
Isabel, Fielding’in içi boş rollerden (avukat, milletvekili,
toprak sahibi) ibaret "gerçek dışı" bir kurgu karakter gibi
yaşadığını ve bu yapaylıktan kaçmak için intihar ettiğini savunur. Ancak bu
teori de diğer 20 olasılık gibi yalnızca kurgusal bir spekülasyondur.
Fielding'in kayboluşu aslında "kozmik anlamda genel
gizemin" bir sembolüdür. Fowles (Tao Te Ching epigrafi üzerinden),
geleneksel her şeyi bilen anlatıcıların aksine, gerçek dünyada hiç kimsenin
kendisi veya evren hakkında mutlak bir hakikate/berraklığa ulaşamayacağını
vurgular.
Öyküdeki Catherine, Sally ve Peter gibi karakterler
varoluşsal olarak özgün bir dönüşüm sergilemezler; ilişkiler ve davranışlar
açısından statiktirler. Catherine, kaybettiği kocasının yasını tutarken
"sahte çözümler" (peri masallarındaki Yakışıklı Prens) arar.
Öykünün merkezinde varoluşçu metinlerden ziyade Roland
Barthes'ın Mitolojiler eseri ve semiyotik (işaretler) yer alır. Catherine'in
acısı, suçluluğu ve Peter ile girdiği erotik yakınlaşma; arzudan ziyade kendi
kendini cezalandırma/kefaret ödeme arayışından kaynaklanan karmaşık, irrasyonel
işaretlerdir ("sedefini farklı giymek").
Catherine'in öykünün sonunda ormanda kalması, intihar
edeceğine mi yoksa zihnini toparlayıp hayata döneceğine mi işaret ettiği
belirsiz bırakılır. Tıpkı gökyüzünde beliren kara bulut gibi sonu
esrarengizdir.
Fowles’ın önceki romanları (Koleksiyoncu, Büyücü, Fransız
Teğmenin Kadını) varoluşçu özgürlüğü ve özgünlüğü yüceltirken; Abanoz Kulesi
varoluşçuluğun yetersizliklerine ve şüpheciliğe odaklanır.
Yazar, bireysel özgünlük uğruna başkalarını (aile, toplum)
gözden çıkarmanın bencillik ve sorumsuzluk olabileceğini kabul eder.
Fowles, varoluşçuluğu edebi bir metafor olarak geride
bırakarak insan bilgisinin sınırları, dilin yetersizliği, semiyotik ve kurgunun
doğası gibi yeni temalara (bir sonraki romanı Daniel Martin'de daha da
belirginleşecek şekilde) yönelir.
…
Daniel Martin
Fowles, 1950’ler ve 60’larda etkili olan varoluşçuluğun
1970’lerin ortasında miadını doldurduğunu savunur. Ancak roman, felsefenin iki
temel sorusunu sormaya devam eder: "Kişisel özgünlüğe ulaşmanın önündeki
engeller nelerdir?" ve "Bu engeller aşılabilir mi?"
Romanın ilk cümlesi olan "Bütün görüş; ya da geri kalan
her şey ıssızlıktır" ifadesi, Matthew Arnold’un Sofokles için söylediği
"Hayatı istikrarlı ve bir bütün olarak gören" anlayışa gönderme
yapar. Özgünlük, yalnızca varoluşçulara has bir kavram değil; iyi yazarların
çağlar boyunca aradığı bütünsel bir kavrayış durumudur.
Los Angeles'ta ticari senaryolar yazan Dan, kendisini
başkasının senaryosunda "kâğıttan bir insan" gibi hisseder. Film
medyası yalnızca "şimdiki zamanı" yakalayabildiği için derinlikten
yoksundur; gerçek kendini keşif ancak kurgu (roman) yazarak mümkündür.
Dan'in Viktorya dönemi geleneklerine (baba baskısı, din,
imparatorluk/görev bilinci) isyan etmesi gençlik dönemi varoluşçu bir hamledir.
Ancak özgürleşme, geçmişi tamamen reddetmek değil; kendi
"İngilizliği" ve genetik/kültürel mirasıyla yüzleşip gerçek benliği
bulmaktır.
Jane: Dini dogmalara (Katoliklik) ve ardından politik
dogmalara (Komünizm) sığınarak kendi özgünlüğünü erteleyen bir karakterdir.
Dan’in yardımı ve içgüdülerine/doğru hislerine (right feeling) güvenmeye
başlamasıyla gruplara olan bağımlılığını aşar ve özgün bir bireye dönüşür.
Jenny: Yüzeysel olarak çekici ve modern görünse de,
tıpkı Koleksiyoncu’daki Miranda gibi hazır rollere (Emma - Bay Knightley)
sığınır. Tsankawi'deki antik kalıntıları yalnızca "kolye yapılacak
nesneler" olarak görmesi, onun derinlikten ve "doğru
hissiyat"tan yoksun dar görüşlülüğünü simgeler.
Dan, nesnel olabilmek adına anlatıda I. şahıs (ben) ve III.
şahıs (o) anlatıcı arasında mekik dokur. Ayrıca Georg Lukács’ın edebiyat
teorisinden etkilenerek kendisini edilgen bir kurban değil, insan topluluğunun
aktif bir üyesi olarak konumlandırmaya çalışır.
Romanın sonunda Fowles, Dan'in aslında kurgusal bir karakter
olduğunu ve yazacağını söylediği romanı asla bitiremeyeceğini hatırlatır.
Metnin ardındaki "kötü gizlenmiş hayalet" yazarın kendisidir.
Daniel Martin, varoluşçu dogmaları aşarak içgüdülere,
"doğru duyguya" (right feeling) ve bütünsel bir vizyona ulaşmayı
hedefler. Fowles'a göre insan; geçmişin, yaşın ve toplumsal prangaların farkına
varıp kendi narsistik öz-takıntısından sıyrıldığında ve geleneksel kalıplar
yerine içgüdülerinin sesini dinlediğinde gerçek varoluşsal özgünlüğe
erişebilir.
Kurtçuk (A Maggot)
Roman, İngiliz Devrimi (1689) ile Fransız Devrimi (1789) ve
Romantik Hareketin doğum sancıları arasındaki 1736 yılında geçer. Fowles bu
dönemi, görünüşte sakin ama geleceği değiştirecek toplumsal/dinsel
ayaklanmaların (Shaker'lar gibi) tohumlarının atıldığı radikal bir geçiş dönemi
olarak görür.
"Kurtçuk" (Maggot) Sözcüğü
Fowles, "maggot" kelimesini hem bir larvanın
kanatlı bir sineğe dönüşüm süreci (dönüşüm/metamorfoz) hem de sözcüğün eski
dildeki anlamı olan "kapris, tuhaflık, fantezi" anlamında kullanır.
Roman, klasik üçüncü şahıs anlatımı yerine Henry Ayscough
adlı avukatın tanıkları sorguladığı Soru-Cevap (mahkeme tutanağı) formatını
benimser. Fowles, betimleyici eylemleri ("pencereyi açtı, sigara
yaktı" vb.) tamamen ayıklayarak okuyucuyu sadece duydukları üzerinden
karara varmaya zorlar.
Fowles, istatistiklere ve "nesnel verilere" dayalı
akademisyen tarihçiliğini reddeder. Tarihin kendisini bir edebiyat/kurgu biçimi
olarak tanımlar. Gerçekte ne olduğunu bilmek imkânsız olduğundan, geçmişe dair
her bakış doğası gereği özneldir.
Roman; Quaker hareketinin kurucusu Ann Lee'nin gerçek doğum
tarihiyle oynar ve haritalarda var olmayan hayali bir kasaba/mağara (C-
kasabası) yaratır. Fowles bununla "tarihi birebir yeniden üretme"
amacında olmadığını; belirsizlik ve gizem peşinde olduğunu vurgular.
Romanda 1736 yılına ait gerçek gazete kupürleri sunulsa da
(örneğin kurbağa kafalı, kaz ayaklı tuhaf bir yaratık haberi), neyin nesnel
gerçek neyin uydurma olduğu muğlak bırakılır. Bu durum, insanlığın evren
karşısındaki çaresizliğini temsil eden "kozmik genel gizem"in
(general mystery) bir simgesidir.
Ayscough ve İki Gerçek: Avukat Ayscough, kayıp
aristokratın başına gelenleri çözmek için "tartışılmaz nesnel
gerçeği" arar. Ancak yardımcısının belirttiği gibi iki gerçek vardır:
"Bir insanın inandığı gerçek ve tartışılmaz gerçek." Bireysel öznel
algılar yüzünden tartışılmaz bilgiye asla ulaşılamaz.
Mahkemedeki tanıklardan Puddicombe kulaktan dolma haberler
sunarken, Jones açıkça yalan söyler. İçlerinde tek dürüst ve hafızası güçlü
tanık bir aktör olan Lacy'dir. Lacy, kayıp Lord'un matematik, doğadaki kutsal
oran (Altın Oran) ve Stonehenge hakkındaki mistik/rasyonel teorilerini
aktararak romanın felsefi boyutunu derinleştirir.
Fowles, karakterleri (Lord, Rebecca ve kızı Ann Lee)
üzerinden Akıl Çağı'nın katı rasyonalizminden, bireysel duyguyu ve tinsel
deneyimi merkeze alan Romantik Hareket'e (Wordsworth vb.) geçişin tohumlarını
gösterir.
Avukat Ayscough nesnel, mantıksal ve kanıta dayalı
"tartışılmaz gerçeği" (undeniable truth) arayan bir Akıl Çağı
adamıdır. Buna karşılık eski bir fahişe olan Rebecca, mantık sınırlarını aşan
öznel bir "dinsel vahiy gerçeğini" savunur.
Rebecca, Ayscough’un dili/alfabesi ile kendi yaşadığı mistik
tecrübenin anlaşılamayacağını vurgular. Ayscough ise sınıf hiyerarşisi,
muhafazakarlığı ve düzene olan bağlılığı nedeniyle eğitimsiz bir kadının bu tür
aşkın bir deneyim yaşayabileceğini kabullenemez.
Rebecca’nın mağarada gördüğü "büyük, beyaz, metalik
kurtçuk", yirminci yüzyıl okuyucusu için bir uzay gemisi veya zaman
makinesi izlenimi verirken; Ayscough bunu Tanrı'nın arabası veya bir
halüsinasyon olarak nitelendirir.
Mağarada görülen "Haziran Ebedi", savaşın,
yoksulluğun ve sınıf ayrımının olmadığı, "Kutsal Anne Bilgeliği"
içeren ideal bir Quaker toplumunun/ütopya vizyonunun prototipidir.
Rebecca bu vizyonla fahişelik kimliğinden tamamen sıyrılarak
ruhsal bir çıplaklığa ve yeni bir kimliğe bürünür. Quaker hareketinin kurucusu
kabul edilen Ann Lee’ye hamile kalır.
Fowles, romanın sonunda Ann Lee'nin tarihsel doğum tarihiyle
Rebecca/Dick karakterlerinin uyuşmadığını (tarihsel sapmayı) göstererek,
yazdığı eserin kurallara uyan akademist bir tarih çalışması değil, öznel ve
fantezi dolu bir "kurtçuk" (tuhaflık/fantezi) olduğunu okuyucuya
hatırlatır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder