Tahir
Uluç - İbn Arabi’de Mistik Sembolizm -
Notlar
Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Konya, 2005
Şeyh, düşüncelerini sistematik bir felsefi formülasyon
yerine; kozmoloji, fıkıh ve tasavvufi haller gibi farklı konuların arasına
bilinçli bir stratejiyle serpiştirmiştir. Kullandığı dil yapay bir metafor dili
değil; içerik ile biçimin (zarf ve mazruf) tamamen birleştiği sembolik bir
dildir. Bu nedenle onun düşüncesini sembollerden kopararak anlatmak neredeyse
imkânsızdır.
Çalışmanın temel amacı, İbn Arabî'nin düşüncesi ile dili
arasındaki güçlü bağı koparmadan, felsefesini en sık müracaat ettiği üç temel
sembol ("ayna", "harf", "ışık") üzerinden
açıklamaktır.
Giriş Bölümü: Mistisizm, tasavvuf ve sembol kavramları
teorik olarak incelenmiş; İbn Arabî'nin mistik şahsiyeti, "işaret
ilmi" ve felsefesinin ana hatları ele alınmıştır.
Birinci Bölüm (Ayna Sembolizmi): Aynanın geleneklerdeki yeri
ile İbn Arabî’nin yaratma, Tanrı-âlem ilişkisi ve insân-ı kâmil teorilerini
ayna sembolüyle nasıl anlattığı incelenmiştir.
İkinci Bölüm (Harf Sembolizmi): Harflerin mistik anlamları
ile varlıkların ve varoluşsal mertebelerin oluşumu arasındaki yapısal
benzerlikler tahlil edilmiştir.
Üçüncü Bölüm (Işık Sembolizmi): Işığın gelenekteki
kullanımı, varoluşla ilişkisi, sudûr nazariyesi (türeyiş) ve psikoloji
alanlarındaki yansımaları çözümlenmiştir.
Giriş
Mistisizmin Tanım ve Tarihi
Etimolojik olarak Hint-Avrupa kökenli "mu"
kökünden türeyen ve Yunanca "myein" (gözleri ve dudakları kapamak)
fiiline dayanan kelime; "sessizlik" ve "gizem/gizlilik"
olmak üzere iki temel anlama sahiptir. Gizem boyutu Eski Yunan'daki "sır
dinlerine" (mister dinleri) dayanır ve bu gelenekte hem törenlerin sadece
müntesiplere açık olması hem de tecrübelerin dışarıya asla ifşa edilmemesi
(dudakların mühürlenmesi) kuralı hakimdir.
Sessizlik boyutu ise Yeni-Platoncu etkiyle (sözsüz tefekkür)
ortaya çıkmış ve 5.-6. yüzyıllarda Pseudo-Dionysius'un Theologie Mystica
eseriyle Hıristiyan literatürüne girerek "kişiye özel Tanrı bilgisi"
(marifet/gnosis) anlamını kazanmıştır. Ortaçağda kutsal metinlerin
bâtınî/sembolik yorumu için kullanılan terim, modern zamanlarda insanın kemale
erme sürecini (tasfiye, aydınlanma, mistik tecrübe) ifade eder hale gelmiştir.
Mistik sezgi, perdesi kalkan kalp gözünün birden bire
hakikati kavraması olarak tasvir edilmektedir.
Mistisizm ile din arasında kopmaz bir bağ vardır. Dinî
inançlar, mistik tecrübenin oluşumunda belirleyici bir rol oynar.
Tasavvuf, İslam'ın manevî hayatıdır ve kökleri Kur'an ile
Hz. Peygamber’in yaşantısına dayanır.
Tasavvuf, Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etme ideali
(ihsan) üzerine kuruludur.
Mistik tecrübeler doğrudan anlatılamaz; bu yüzden mistikler
paradoksal, negatif ve sembolik bir dil kullanırlar.
Sembol, duyularla algılanamayan bir hakikatin yerine geçen
somut bir işarettir. Sembol, kendisinde algılanamayan ve algılanan dünyaya ait
iki boyutu birleştirir.
İşaretler yapay ve yer değiştirebilirken, semboller
sembolize ettikleri şeyle varoluşsal bir ilişki içindedir.
Sembol, Allegori ve Metafor Arasındaki İlişki
Alegori: Soyuttan somuta
doğru gider. Zihindeki genel bir fikri veya ahlaki değeri alır, onu somut bir
hikaye veya figürle (mesela Platon'un mağara anlatısı gibi bütünsel bir
kurguyla) açıklar.
Alegori: Zihin tarafından üretilmiş yapay bir örtüdür.
Tasarlanmış, sınırları belli bir gösterge sistemi sunar.
Sembol: Somuttan soyuta
doğru gider. Elimizdeki somut bir nesneden veya işaretten yola çıkarak ucu
bucağı olmayan, sınırları çizilemeyen soyut ve yüce anlamlara ulaşmamızı
sağlar.
Sembol: Şeylerin özünde yatar, doğaldır. Çok katmanlıdır ve
sınırları olmadığı için zaman zaman kendi içinde anlam çatışmalarına bile yol
açabilir.
Metaforda anlatılmak istenen fikir açıkça söylenirken
(benzetme edatları düşmüş bir teşbih gibi), alegoride asıl anlam doğrudan
söylenmez, çözülmesi okuyucunun yorumuna bırakılır.
Metafor ve Alegori: Soyut fikirleri görsel imgelere tercüme
ederek anlamayı kolaylaştırır. Yani onlar olmasaydı da o fikir bir şekilde
(daha az kişi tarafından da olsa) anlaşılabilirdi.
Sembol: Duyularla algılanamayan, mevcut olmayan bir şeyin
yerine geçer. Sembol olmasaydı, sembolize edilen o aşkın hakikat hep kapalı
kalırdı. Bu yüzden din gibi yüce ve soyut gerçekliklerin olduğu alanlar
sembolleri en çok kullanan alanlardır.
Dinî Sembolizm
Dinî semboller, Allah’ın aşkınlığına halel getirmeden
O’nunla insanlar arasında bir köprü işlevi görür.
İbn Arabî’ye göre bütün âlem, bir anlam için varlığa gelen
kelimelerdir ve bu kelimelerin anlamı Allah’tır.
İbn Arabî, çok genç yaşta yaşadığı mistik bir
"feth" (aydınlanma) ile tasavvuf yoluna girmiştir.
En hacimli eseri el-Fütûhâtu’l-Mekkiyye, Kâbe’yi tavaf
ederken kendisine açılan ilahî sırlardan doğmuştur.
İbn Arabî’nin Dil Stratejisi
Sûfîlerin "vahdet-i vücûd" (varlığın birliği) gibi
batınî/metafizik öğretileri, dönemin devlet destekli fıkıh ve kelam ulemasıyla
(metindeki adıyla rüsûm ulemâsı) açıkça çatışıyordu. Bu çatışma, ölüm cezasına
kadar varabilecek siyasi ve hukuki yaptırımları barındırıyordu (İbn Arabî'nin
de Mısır'da maruz kaldığı koğuşturma gibi).
Sûfîler, ulemanın şerrinden ve "küfürle lekeleme"
(tekfir) suçlamalarından korunmak için Kur'an ayetlerine getirdikleri batınî
yorumlara kasten "tefsir" demezler, "işaret" derler.
Buradaki amaç, dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı bir korunma kalkanı
(tevil kapısı) oluşturmaktır.
Nasıl ki Meryem, mucizevi bir şekilde (Cebrail'in nefesiyle)
hamile kalıp Hz. İsa'yı doğurduğunda, toplumun zina iftirasına karşı
kelimelerle kendini savunmak yerine beşikteki bebeğe "işaret
ettiyse"; sûfîler de kalplerine doğan ilahi ışığı (vâridâtı) sıradan
kelimelerle anlatamadıkları için "işaret ve remizlere" sığınırlar.
Bu dil, sadece gizlemek için değil, gerçekten açıklayabilmek
için tek çare olduğundan vardır.
Sûfî söylem, sadece bir ahlak yolculuğu değil, kendisinden
ayrılınan ve yabancılaşılan Hakikat’in doğasının açıklamasına yönelik bir
girişimdir.
(İbn Arabi’nin) Sisteminin özünü "Vücud" (Varlık)
kavramı oluşturur. Varlık hakikatte birdir; âlemdeki çokluk ise bu tek varlığın
tecellilerinden ibarettir. Şeylerin dış dünyada var olmadan önceki örnekleri
olan "a’yân-ı sâbite", Tanrı’nın bilgisindeki değişmez özlerdir.
Birinci Bölüm: Ayna Sembolizmi
Ayna, üzerine düşen ışığı yansıtan ve objenin görüntüsünü
veren yüzeydir.
Mistisizmde ayna, ruhun ve Tanrı'nın tecelli mahallidir.
İbn Arabî felsefesinde Âlem, Allah’ın kendi isim ve
sıfatlarını görmek için kullandığı bir aynadır.
Hakk’ın zuhûrundan başka bir şey olmamıştır.
İnsân-ı Kâmil, Tanrı’nın tüm isimlerini kendinde toplayan ve
O’nu en kâmil şekilde yansıtan aynadır.
İnsanın fiilleri, ilahî kudretin insan aynasındaki
yansımasıdır. Fiil histe mahluka, hakikatte ise Allah'a aittir.
Berzah, Hayâl, ‘Amâ (Bulut)
Berzah, doğası gereği iki şeyi birbirine karışmadan ayırır
(örneğin gölge ile aydınlığı ayıran çizgi veya birbirine karışmayan iki deniz
gibi). Ancak İbn Arabî bu ayırıcı özelliğe bir de "birleştirici"
fonksiyon yükler.
Berzah ne bütünüyle şudur ne de ötekisidir; zâtı gereği iki
tarafın da gücüne ve özelliğine sahiptir.
Hayâl, duyu ve aklın sınırlarına bağlı kalmadan zıtlıkları
birleştiren oldukça paradoksal bir algı ve varlık alanıdır. Hem var (mevcut)
hem de yok (madûm) olarak nitelendirilir. İbn Arabî hayâli temelde dört
mertebede ele alır:
Ayrık Hayâl (Munfasıl): Tanrı dışındaki tüm varlıkları
(evreni) kapsayan, varlığı Tanrı'nın zihnine bağlı olan en geniş hayâl
alanıdır.
Rûhânî ve Cismânî Âlem Arasındaki Berzah: Sırf rûhânî olan
varlıklara cisim (şekil) giydiren, maddî varlıkları ise latifleştiren çift
yönlü bir dönüştürücüdür.
Nefis: İnsanın maddî bedeni ile manevî ruhu arasındaki
berzahtır.
Bitişik Hayâl (Muttasıl): Her insanda ayrı ayrı bulunan
bireysel hayâl gücüdür.
İbn Arabî, hayâl ve berzahın yapısını açıklamak için
sıklıkla ayna sembolizmine başvurur.
Berzah, iki tarafı da ayna olan bir cisme benzetilir. Bu
yönüyle berzaha bakan kimse, onun ayırdığı/birleştirdiği her iki âlemin de
bilgisine ulaşabilir.
‘Amâ kavramı, İbn Arabî
kozmolojisinde "Mutlak Hayâl" veya "Berzahların Berzahı"
olarak nitelendirilir.
Allah'ın mahlûkatı yaratmadan önce bulunduğu, altı ve üstü
hava olmayan ince bir bulut tabakası olarak tasvir edilir. Âlemdeki tüm mümkün
varlıklar (a'yân-ı sâbite) küllî halde bu bulut içinde şekillenir.
Tanrı ile yokluk arasında yer alan bu en yüce berzah
sayesinde Tanrı yaratıkların sıfatlarıyla tecelli eder (benzerlik kazanır),
yaratıklar da Tanrı'nın sıfatlarına bürünür. Bulut, dış görünüş olarak sürekli
değişse de özü (cevheri) daima aynı kalır.
Kalp, ilahî hakikatlerin tecelli ettiği parlatılmış bir
aynadır.
İkinci Bölüm: Harf Sembolizmi
Pisagorculardan Gnostiklere, Yahudi Kabbalasından İslam
dünyasındaki Hurûfîlik ve tasavvuf geleneklerine kadar geniş bir yelpazede
harfler, tanrısal tecellinin ve kozmik düzenin şifreleri olarak kabul
edilmiştir.
Kabbalistik gelenekte, İbrani alfabesinin yirmi iki harfi,
Tanrı’nın evreni yaratırken kullandığı 'aletler' olarak betimlenir. Sefer
Yetzira’ya göre, bu harflerin her biri evrendeki bir güce, zamandaki bir döneme
ve insandaki bir uzva karşılık gelir. Harflerin kombinasyonları, adeta
yaratılışın genetik kodlarını oluşturur.
İslam düşüncesinde harf ilmi (ilm-i hurûf), başlangıçta
Kur’an’ın başındaki mukatta harflerinin gizemini çözme gayretiyle sınırlı
görünse de, zamanla varlığın ontolojik mertebelerini açıklayan devasa bir
felsefi sisteme evrilmiştir.
İbn Arabî için harf sembolizmi, tabiatı manipüle etme veya
geleceği tahmin etme amacı taşıyan bir 'büyü/tılsım' tekniği değildir. Aksine
o, harfleri ve insanın ses çıkarma (telaffuz) sürecini, Tanrı-âlem ilişkisini
açıklayan kusursuz bir ontolojik model olarak kullanır. Ona göre evren,
Tanrı’nın 'Nefes-i Rahmânî' (Rahmânî Nefes) adını verdiği kozmik soluğun harf
mertebelerinde somutlaşmasından ibarettir.
Harflerin çıkış yerlerindeki anatomik sıra (boğazdan dudağa
doğru), varlık mertebelerinin (görünmeyenden görünene doğru) hiyerarşisini
yansıtır.
Âlem, Tanrı’nın telaffuz ettiği kozmik bir kelimedir; her
bir varlık ise o kelimeyi oluşturan birer harftir.
İbn Arabî’nin sisteminde harfler cansız semboller değil,
kendilerine has ruhları, mizaçları ve hatta mertebeleri olan canlı
varlıklardır. Harfler de insanlar gibi belirli gruplara, ümmetlere ayrılır;
kimisi liderdir (kutup), kimisi yardımcıdır. En nihayetinde harf ilmi, insanın
kendi içsel varlığını okuma ve ilahi kelamın kendisinde nasıl tecelli ettiğini
fark etme yolculuğudur. 'İsevî ilim' olarak da adlandırılan bu nefesten yaratma
sırrı, harf sembolizminin tasavvuftaki en yüksek mistik sınırını oluşturur.
Fonetik Harfler: Varlıklar, "Rahmân’ın Nefesi"nin
(Nefes-i Rahmânî) mahreçlerden geçerken harfleşmesi gibi zuhur ederler.
Yaratma ve konuşma özdeştir. Her varlık Allah’ın bir
"kelimesi"dir.
İbn Arabî ilâhî hakikatlerle ilgili bilgisini nazar veya
akılla değil keşf yoluyla elde ettiği gibi, harfler ilmini de keşfle elde
ettiğini haber verir.
İbn Arabî, varlığı dört ana âleme ayırır ve harfleri de
ağızdaki çıkış yerlerine (mahreçlerine) göre en derinden (boğazdan) en dışa
(dudağa) doğru bu âlemlerle eşleştirir:
Azamet Âlemi (Ceberût):
En derindeki hâ (هـ)
ve hemze (أ)
harfleridir. Bu harfler ilahi isimlerle (Bedî ve Bâis) İlk Akıl ve Levh-i
Mahfûz’u var eder.
En Yüce Âlem (Melekût): Ḥâ, hâ,
‘ayn ve ğayn harfleridir. Tabiatı ve Cism-i Küll'ü temsil eder.
Orta Âlem (Ceberût):
Felekler, gökler, peygamberlerin ruhanisiyetleri ve elementler (ateş, rüzgar,
su, toprak) bu geniş mertebeye yayılmıştır (Örn: Nûn harfi 4. Göğü ve Hz.
İdris'i, Sâd toprağı sembolize eder).
En Aşağı Âlem (Mülk ve
Şehâdet): Dudaktan çıkan en dıştaki bâ, mîm ve vâv harfleridir. Mîm harfi
insanın, bâ ise cinlerin yaratılışına karşılık gelir.
İlâhî Hazret (3 Harf - Elif, Zây, Lâm): İlahi hazretin zât,
sıfat ve bağ (râbıta) olmak üzere üçlü yapısına dayanır. Bu üç harf yan yana
geldiğinde "ezel" (أزل)
kelimesini oluşturur.
İnsânî Hazret (3 Harf - Nûn, Sâd, Dâd): Sayısal olarak
ilahi hazrete benzese de madde yönünden farklıdır; çünkü insanın hakikati
kulluk, Tanrı'nınki rabliktir. İnsanın da üç hali (kendi nefsiyle baş başa,
Tanrı ile, âlemle birlikte olma) vardır.
Cinler Âlemi (4 Harf - ‘Ayn, Ğayn, Sîn, Şîn): Hakikatleri
dört harfe ve dört yöne (ön, arka, sağ, sol) dayanır, beşinci bir yöne/hakikate
geçemezler.
Melekler Âlemi (18 Harf): Melekler, ilahi olanla (Hakk'ın 9
atma feleği) yaratılanın (insanın 9 alma feleği) kesişim noktasıdır:
Nûn harfinin çanağı (alt
taraftaki yarım daire), dış dünyayı yani hissedilir âlemi temsil eder.
Nûn harfinin noktası ise üstteki görünmeyen yarım daireye,
yani akledilir âleme işaret eder.
Elif-Lâm-Mîm
Elif, hiçbir harfe
bitişmez ve hareke kabul etmez. Bu yönüyle Tanrı'nın Zât halini, yani hiçbir
nitelikle bağıntılanmadığı, bilinemez olan Ulûhiyet/Ahadiyet hazretini
sembolize eder.
Lâm hem elife (düz
çizgisiyle) hem de mîme (sonrasındaki harfe bitişmesiyle) benzer. Bu yönüyle
Yaradan (Mükevvin) ile yaratılan (kevn) arasındaki Berzah âlemini (kudret
yüzünü) temsil eder.
Mîm harfi, yok olmayan
mülk âlemini ve insanı sembolize eder. Harfin kuyruğunun yazım satırının
(cisimler âlemi ile ruhani âlemi ayıran sınırın) altına inmesi, insanın ahsen-i
takvîmden (en güzel suret) esfel-i sâfilîne (en aşağı dereceye)
inişini/fıtratını sembolize eder.
Vâv / Gramerde merfûluk
(yücelik/yükseklik) alameti olduğu için melekî ve ruhânî âlemi temsil eder.
Tanrı ile melek arasındaki vahiy bağını kurar.
Yâ / Gramerde
mecrûrluk/hafd (aşağılık/düşüklük) alameti olduğu için cisimler ve terkip
âleminde olan beşer elçiyi (insanı) temsil eder. Melek ile insan arasındaki
bağı kurar.
Üçüncü Bölüm: Işık Sembolizmi
Işık varoluşla, karanlık ise yoklukla özdeşleşir.
Allah ile âlem arasındaki ilişki, Güneş ile ışığı arasındaki
ilişkiye benzer.
Varlıklar, Tanrı'nın "Yüzünün Işığı" (Sübuhât) ile
görünür hale gelirler.
İbn Arabî bilgiyi genel olarak ilim, özel olarak ise marifet
şeklinde kategorize eder. İlmi, "bir şeyin hakikatinin nasılsa öylece
bilinmesi" olarak tanımlar. Bilgiyi iki ana başlığa ayırır: Akli ve şer'i
süreçleri içeren zâhir ilmi ile kalp tasfiyesiyle elde edilen bâtın (kalp)
ilmi.
İbn Arabî, bâtın ilmini tamamen "ışık"
terminolojisiyle açıklar ve onu "Allah’ın kulun kalbine attığı bir
ışık" olarak nitelendirir.
Görme ve algılama sürecini çift taraflı bir ışık birleşmesi
olarak görür. Bir nesnenin algılanabilmesi için onun da bir ışığa ve zuhur etme
(görünme) potansiyeline sahip olması şarttır.
İdrâk, ancak idrâk edilen nesnedeki ışık ile gerçekleşir /
Eğer nefisler ışık niteliğinde olmasalardı, müşâhede gerçekleşmezdi. Çünkü
müşâhede, ancak iki ışığın birleşmesi ile gerçekleşir.
Allah hakkında düşünmekle elde edilen bilgi, iddia edildiği
gibi bir ışık olsaydı, o mahalle kesinlikle şek ve şüphe ârız olmazdı.
Nefis ne tam ışıktır ne tam karanlık; her ikisini de
barındıran bir "gölge" gibidir.
Eğer nefis bu iki taraftan birine meylederse, o tarafın
hükmü altına girer. Ancak tam ortada, itidal üzere kaldığında bedende
hakkaniyeti ve dengeyi sağlar.
Önce çamurdan maddi bedenin yapısı (mizaç) oluşur; ardından
tabiat bu mizaca bir kuvvet döker ve beden tutuşmaya hazır (istidatlı) hale
gelir; son aşamada ise ilahi üfleme (nefh) gerçekleşir.
İlahi üfleme ile beden adeta bir meşale gibi
"tutuşur" ve ruh, işte bu tutuşmadan çıkan bir ışık olarak varlığa
gelir. Yani ruhun açığa çıkış kapasitesini, bedenin maddi mizacı belirler.
İbn Arabî’ye göre insan, mikro düzeyde bir Vahdet-i Vücûd
tecellisidir. Özümüzü oluşturan ruh ve akıl tek bir ilahi hakikattir; bizi
birbirimizden farklı kılan, ego ya da şahsiyet sahibi yapan şey ise bu ışığın
içine doğduğu maddi kalıplarımız, yani mizaçlarımızdır.
Sonuç
Mistisizm
Kelime kökeni olarak sessizlik, gözü ve kulağı kapamak
(myein) ve gizem (mysterion) kavramlarına dayanır. Bu da mistik tecrübenin
doğası gereği "gündelik dille anlatılamaz" (inamfable/ifade edilemez)
olduğunu gösterir.
Mistikler tecrübelerinin dille aktarılamayacağını söylerler
ama devasa bir literatür üretmişlerdir.
Mistikler dili reddetmez, gündelik dili dönüştürerek
sembolik bir karakterde kullanırlar. Sembol, işaretin aksine, sembolize ettiği
şeyle içkin (organik) bir bağ taşır.
Harf Sembolizmi / oluşu, yaratılışı açıklamada çokça kullanılır.
Ayna Sembolizmi / Allah ile Âlem arasındaki ilişkiyi
açıklamada kullanılır.
Işık - Gölge Sembolizmi / İlahi tecelliler ve Ayan-Sabiteyi
açıklamada kullanılır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder