Erdal
Kurt - Muhyiddin İbn Arabî İle İmam Rabbâni'nin
Varlık Anlayışlarının Karşılaştırılması -
Notlar
Yüksek Lisans Tezi, Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Kayseri, 2013
Önsöz
İmam Rabbânî’nin Vahdet-i Şuhûd (görüş birliği/şahitlik)
öğretisi, İbn Arabî’nin Vahdet-i Vücûd (varlık birliği) öğretisi üzerine inşa
edilmiştir.
İslam düşünce tarihinde Vahdet-i Vücûd öğretisine karşı
yapılmış tek sistemli eleştiri İmam Rabbânî tarafından ortaya konmuştur.
Giriş ve Genel Çerçeve
Varlık Hakkında Temel Düşünceler
Felsefe tarihinde "Bir", "İde",
"Töz" gibi kavramlar...
İslam felsefesinde ise Tanrı’nın varlığı en başta kabul
edildiği için tartışmalar daha çok Tanrı-âlem ilişkisi üzerine yoğunlaşmıştır.
İslam filozoflarının büyük çoğunluğu, varlık kavramının
tanımının yapılamayacağını, mahiyet ve hakikatinin bilinemeyeceğini... insanın
varlık hakkında asla şüpheye düşemeyeceğini" vurgularlar.
Varlığın Mahiyeti
İslam düşüncesindeki en temel tartışmalardan biri 'vücud'
(varlık) ve 'mahiyet' (öz) ayrımıdır.
Mahiyet, varlığa sorulan 'nedir' sorusunun cevabıdır. Başka
bir ifadeyle, bir şeyi o şey yapan şeydir.
Fârâbî ve İbn Sînâ mahiyetin vücuda önceliğini savunurken,
İbn Rüşd bu ikisini özdeş kabul eder.
Zorunlu Varlık ve Mümkün Varlık Ayırımı
Varlıklar; zatı gereği varlığı zorunlu olan (Vacib/Tanrı) ve
varlığı bir sebebe bağlı olan (Mümkün/Âlem) olarak ikiye ayrılır.
Mümkün; zatı, varlığını gerektirmeyen varlıktır; vacib ise
zatı, varlığını gerektiren yani zorunlu varlıktır.
Vücud ve Varlık
İslam felsefesinde 'vücud' kavramı Tanrı'ya atfedilen özel
bir konumdadır, tasavvufta ise bu kavram tamamen Tanrı ile aynileştirilmiştir.
Vücud birdir, sayı bakımından artış, parçalanma, bölünme
gibi hususları kabul etmez.
Tanrı (Vücud): Varlık ile mahiyeti (özü) birdir, aynıdır.
Hakiki varoluşu temsil eder. Tanımlanamaz, cinsi ve faslı yoktur, zıddı veya
benzeri bulunmaz. Varlığı zatındandır.
Yaratılmışlar / Mümkin (Varlık/Mevcud): Varlığı ile mahiyeti
birbirinden ayrıdır. Varlığını Tanrı'dan (Vücud'dan) alan, geçici ve izafi
tecellilerdir.
Birinci Bölüm: Muhyiddin İbn Arabi’nin Varlık Anlayışı
Varlık ve Mahiyeti
İbn Arabî'ye göre gerçek varlık tektir ve o da Allah'tır.
"Vücudda ancak Allah vardır" ifadesi bu düşüncenin
temelidir.
Mahiyetlerin dış dünyada gerçekliği yoktur, sadece zihinsel
olarak mevcuttur.
Varlığın Açılımı ve Âyân-ı sâbite
Âyân-ı sâbite, varlıkların dış dünyada zuhur etmeden önce
Tanrı bilgisindeki sabit hakikatleridir.
Âyân-ı sâbite; varlığın nesnel gerçeklik kazanmadan önce
Tanrı’da yer alan hakikatlerdir.
Bu hakikatler nesnel dünyaya çıkınca "gölge
varlık" hükmünü alırlar.
Varlıkta Çeşitlenme, Vahdet ve Kesret
Âlemdeki çokluk (kesret) aslında tek bir hakikatin (Hakk)
farklı aynalardaki yansımasıdır.
Âlemde bize görünen çokluk, aslında varlığa nispet edilen
tekliğin aynıdır... bu sebeple âlemdeki çokluk asli değil izafidir.
Tanrı Anlayışı
İbn Arabî'de Tanrı hem âleme tecellileriyle içkin (immanent)
hem de zatı itibarıyla aşkındır (transandantal).
Allah, özü gereği vardır, kendisini var edecek bir Yaratan’a
muhtaç değildir.
Zat Olarak Tanrı
Tanrı'nın zatı ("Gayb-ı Mutlak") kesinlikle
bilinemez ve kavranamaz.
Hüviyetinin gerektirdiği gibi Allah’ın zatı hiç bir suretle
kavranamaz ve yanına da yaklaşılamaz.
Tanrı’nın İsim ve Sıfatları
Tanrı zatı bakımından tek, isim ve sıfatları yönüyle çoktur.
İsimler, Tanrı ile âlem arasındaki bağı kurar.
Tanrı-Âlem İlişkisi
Âlem, Allah'ın isimlerinin bir aynası ve gölgesidir.
Âlem bir gölgedir ve bu gölge Hakk’ın gölgesidir. Gölgenin
sahibinden ayrılması nasıl imkânsız ise aynı şekilde âlemin de Hakk’tan
ayrılması imkânsızdır.
Vahdet-i vücûd Öğretisi
Bu öğretiye göre vücud tektir ve o da Hakk’ın vücududur.
Âlem hayaldir, ancak bu hayalilik gerçek varlığa göredir.
İkinci Bölüm: İmam Rabbâni’nin Varlık Anlayışı
İmam Rabbâni varlığı iki radikal kategoriye ayırır.
Aralarındaki ilişki bir aynılık değil, yalnızca bir isim benzerliğidir:
Tam Varlık (Allah / Vâcip Varlık): Asıl, hakiki ve bağımsız
varlıktır. Varlığı zâtının sıfatıdır ve zâtına eklenmiştir. Yoklukla (adem)
hiçbir bağı yoktur.
Tam Olmayan Varlık (Mâsivâ / Mümkin Varlık): Allah dışındaki
her şeydir. İbn Arabî’nin aksine, İmam Rabbâni mâsivânın dış dünyadaki nesnel
gerçekliğini (realitesini) savunur; onu basit bir hayal veya vehim saymaz.
Mâsivânın en temel özelliği yokluğa (ademe) dayanmasıdır.
İmam Rabbâni, varlığın zuhur dâhilinde üç ana mertebede
şekillendiğini belirtir.
Hariç Mertebesi
Nefs-i Emr Mertebesi
Vehim Mertebesi
Mahiyetler, mümkin varlıkların ilâhî ilimdeki suretleridir.
İmam Rabbâni’ye göre mahiyetler yaratılmaz, çünkü bir özellik grubu
çoğaldığında mahiyet kendiliğinden oluşur. Yaratma; sadece bu mahiyetin
dışarıda vücut (varlık) ile bitişmesinden ibarettir.
İmam Rabbâni, İbn Arabî’nin "mümkinlerin hakikati vâcip
olan ayan-ı sabitedir" tezini reddeder. Mümkinin hakikati yine mümkindir.
Vâcip ile mümkin birleşemez (ittihad edemez).
Alemde hiçbir şekilde cevheriyyet yoktur. Alem, tüm
parçalarıyla birlikte bir arazdır (varlığı başkasına muhtaç olan nitelik).
Alemin hakikati, ilâhî isimler değil, o isimlerin zıddı olan
yokluktur (adem). Alem, Allah'ın zatının değil, isim ve sıfatlarının birer
gölgesidir. İmam Rabbâni "gölge" ile "asıl" arasında bir
ayniyet kurulmasını şirke düşme riski nedeniyle reddeder.
Filozofların alemden yola çıkarak (eserden müessire)
Tanrı'yı kanıtlama çabalarını anlamsız ve gereksiz bulur.
Allah’a delil aramak, şaşı bir insanın tek olan nesneyi iki
görmesi gibi bir "kalp hastalığı" belirtisidir.
Tanrı Anlayışı
Arapça'da belirsiz bir kelimeyi belirli kılmak için tek bir
takı yeterliyken, "Allah" isminde üç tane belirlilik takısı (elif,
lam, he) bulunur.
Bu durum, Tanrı’nın azametinin ve makamının ulviliği
sebebiyle asla tarif edilemez ve anlatılamaz oluşunun dilsel bir kanıtıdır.
Allah ismi zâtı ihata etmek için değil, O'nu mahlukattan
ayırt etmek için konulmuş özel bir isimdir.
Zât mutlak gayptır, bilinemez. Vücud ise Zât’ın gölgesidir,
Zât ile mahlukat arasında durur ve görünürlüğün ilk basamağıdır. Filozoflar
asıl (Zat) ile gölgeyi (Vücud) birbirine karıştırmıştır.
Alemin yaratılmasını ilahi sıfatların kemali için bir
zorunluluk (mucib-i bizzat) olarak görmek, Allah'ın iradesini elinden almaktır.
Yaratma eylemi zâtî bir zorunluluk değil, ilahi irade ve
kudretin serbest bir seçimidir. Alemin kıdemini (ezeliliğini) savunan
filozoflar bu yüzden küfürdedir.
İmam Rabbâni, "Gizli Hazine" hadisinden hareketle
âlemin varlık sahasına çıkışını sevgiye bağlasa da İbn Arabî'den farklı olarak
iki aşamalı bir neden sunar:
Birincil Neden (Hillet / Dostluk): Âlemin varlık
bulmasındaki ana etkendir. Merkezinde Hakikat-ı İbrahimiyye yer alır.
İkincil Neden (Muhabbet / Sevgi): Dostluk makamından türeyen
bir ferttir. Merkezinde Hakikat-ı Muhammedi yer alır.
Taayyün-ü Hubbî:
İmam Rabbâni, tasavvuf literatürüne yeni bir mertebe kazandırır. Taayyün-i
evvel ve taayyün-i vücudî mertebelerinin aslı olan bu makam, sevgi ve dostluğun
birlikte oluşturduğu ve âlemin ilk tohumlarının atıldığı gölge bir mertebedir.
Yaygın inanışın aksine âlem Allah’a ayna olamaz. Aksine,
Allah’ın isim ve sıfatları (ilim, kudret, basar) mümküne ayna olur; âlem bu
ilahi aynada yansıyarak görünürlük kazanır.
Aynadaki yansıma, yansıtan nesne ile birleşmez. Dolayısıyla
mahlûktaki ilim veya kudret, Allah’taki asıl sıfatların sadece birer gölgesidir
ve eşya ilahi sıfatların aslına değil, ancak onların suret ve hükümlerine ayna
olabilir.
İlahi sıfatların gölgeleri, varlığın üzerine değil, yokluk
(adem) mahalline düşer.
Her şey zıttı ile kaimdir. İlahi sıfatların gölgesi yokluğa
düştüğünde, o sıfatın kendisi değil zıttı aktifleşir. Örneğin; Hayat sıfatının
gölgesi, adem (yokluk) zemininde "ölüm" olarak form kazanır. Bu
yüzden mahlukatın özü bütünüyle ademdir.
İmam Rabbâni sisteminde tevhid, sâlikin idrak düzeyine göre
iki ana kategoriye ayrılır:
Tevhid-i Vücûd / Var olanı bir bilmek, O'ndan başka her şeyi
zihnen yok saymaktır. Âlemin varlığı haricen değil, ilmen kabul edilir.
Tevhid-i Şuhûd / Her şeyi yapanı bir görmek, O'nun yoğun
tecellisi karşısında diğer varlıkları göremez hale gelmektir. (Fenâ makamı).
Üçüncü Bölüm: İbn Arabi ve İmam Rabbani’nin Varlık Anlayışlarının
Karşılaştırılması
Ontolojik ve Epistemolojik Karşılaştırma
Vahdet-i vücûd ontolojik olarak Tanrı-âlem birliğini
(monizm) savunurken; vahdet-i şuhûd epistemolojik olarak ayrılığı (düalizm)
savunur.
İbn Arabî için âlem bizzat Allah’ın isim ve sıfatları
vasıtasıyla Allah’ın kendi tecellisi iken; Rabbâni için âlem insana gerçek
varlığı olmayan hayali bir gölge olarak sunulmaktadır.
Marifet Açısından Karşılaştırma
Rabbâni'ye göre vahdet-i vücûd "ilm’el yakîn"
(bilgiye dayalı kesinlik), vahdet-i şuhûd ise "ayn’el yakîn" (gözleme
dayalı kesinlik) mertebesidir.
Ayn-el yakîn mertebesi yalnızca bilgiyi barındıran ilm-el
yakîn mertebesinden daha üstündür.
Benzerlik ve Farklılıklar
İki düşünür de âlemin bir "gölge" ve
"hayal" olduğunda birleşirler ancak bu gölgenin mahiyetinde
ayrılırlar.
Temel fark şudur: Vahdet-i vücûd öğretisi ‘Her şey O’dur’;
vahdet-i şuhûd öğretisi ‘Her şey O’ndandır’ anlayışına sahiptir.
İmam Rabbâni’nin Vahdet-i Vücûd’a Yönelttiği Temel Eleştiriler
Vahdet-i vücûd peygamberlerin tebliğ ettiği bir hakikat
değildir. Hiçbir peygamber Allah ile âlemi özdeş kılan bir dilden
bahsetmemiştir.
Âlem ile Allah özdeşleştirildiğinde, evrendeki herhangi bir
nesneye tapınma yanılgısı meşrulaşabilir.
Kötülüğü ve "küfrü" göreceli sayıp Hakikatin bir
tezahürü görmek, peygamberlerin gönderiliş amacıyla (iyiyi emretme, kötülükten
sakındırma) çelişir.
Tek failin Allah olduğunu söylemek insan iradesini yok
sayarak Cebriyye ekolüne kapı aralar ve insanı sorumluluktan düşürür.
Genel Değerlendirme ve Sonuç
İslam tarihinde Vahdet-i Vücûd’a ulema ve bazı sûfilerce
reddiyeler yazılmıştır. Ancak bu eleştirilerin doktriner ve sistemli bazda tek
muhatabı (İbn Teymiyye’nin kelâmî/fıkhî eleştirileri hariç tutulursa)
tasavvufun içinden konuşan İmam Rabbâni olmuştur.
Vahdet-i Vücûd (İbn Arabî): Mutlak tek bir varlık vardır;
âlem ilahi isim ve sıfatların tecellisidir. Gölge asıldan ayrı olamayacağı için
Tanrı-âlem ayrılığı sadece zihni bir faaliyettir. Sıfatlar Zat'ın aynısıdır.
Vahdet-i Şuhûd (İmam Rabbâni): Önemli olan var olanı bir
bilmek değil, bir görmektir. Kul, manevi sarhoşluk (sekr) anında her şeyi O
görür. Ancak bu bir algı durumudur. Âlem, Allah'ın kendisine süreklilik ve
kuvvet vermesiyle (idâme) hayal mertebesinde de olsa nesnel bir gerçeklik
(realizm) kazanmıştır; yokluktan gelmiştir ve sonradandır (hâdis).
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder