Abidin
Karazöhreoğlu - Nihat Keklik'in Felsefesi ve İbn
Arabî Yorumu - Notlar
Yüksek Lisans Tezi, Kırıkkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, 2014
Önsöz
Düşünce tarihimiz boyunca Türkçenin felsefe dili olup
olamayacağı tartışılmıştır.
Türklerin İslamiyet'i kabulünden sonra felsefi düşünce hem
akılcı hem tasavvufi bir damardan akmıştır.
Türk -İslam Felsefesinin bir anabilim dalı haline gelmesinde
Nihat Keklik’in emeği geçmiştir.
Birinci Bölüm: Nihat Keklik'in hayatı, eserleri ve mesleki
çalışmaları ele alınmış, tüm kitapları değerlendirilmiştir.
İkinci Bölüm: Felsefeye ve Türk-İslam felsefesine bakışı,
eser yazım tekniği ve zihin dünyası incelenmiştir.
Üçüncü Bölüm: Akıl, bilgi, iman, din hakkındaki görüşleri
ile Konevî üzerine yaptığı ilk ayrıntılı çalışmaya yönelik tenkitler ele
alınmıştır.
Dördüncü Bölüm: İbn Arabî ve Konevî ile olan felsefi bağları
incelenmiştir. Ancak İbn Arabî hakkındaki bitmek bilmeyen tartışmalardan (tezin
amacından sapmaması adına) makul düzeyde uzak durulmuştur.
Giriş
Osmanlı Devleti, Avrupa karşısında gerilemeye başlayınca
askeri tedbirlerle batılılaşma sürecini başlatmıştır.
Batı Avrupalı toplumlarla ilişkilerin artması ve Fransız
öğretmenlerin gelişi, eğitimde anadil tartışmalarını ve materyalist dünya
görüşünün yayılmasını beraberinde getirmiştir.
İkinci Meşrutiyet döneminde Fransızca çeviriler kanalıyla
Alman materyalist felsefesi taşınmış,
Hitler baskısından kaçıp Türkiye'ye sığınan Alman hocalar
(Heimsoeth, Von Aster vb.) üniversitede güçlü bir Alman felsefe geleneği
oluşturmuştur.
Cumhuriyet döneminde yetişen beş kuşak felsefeciden
üçüncüsünde yer alan Nihat Keklik, materyalizme ve pozitivizme karşı duran
gruptadır.
Nihat Keklik, 1970'li yıllarda İstanbul Üniversitesi'nde
"Türk İslam Felsefesi" kürsüsünün kurulması için büyük gayret sarf
etmiştir.
Nihat Keklik, felsefe veya tasavvuf eğitimi almamış bir dil
bilimci olmasına rağmen, "İbn Arabî’nin Eserleri ve Kaynakları İçin Misdak
Olarak El-Fütuhat El-Mekkiye" çalışmasıyla eserlerin aidiyetini
belirleyecek bilimsel kriterler ortaya koymuş ve bu alandaki büyük bir boşluğu
doldurmuştur.
1. Bölüm: Nihat Keklik’in Hayatı Mesleki Faaliyetleri ve Eserleri
1926 Ayvalık doğumlu olan Keklik, Galatasaray Lisesi ve
İstanbul Üniversitesi Arap-Fars Filolojisi’nde eğitim almıştır.
Akademik hayatı boyunca İstanbul Üniversitesi’nde "Türk-İslam
Düşüncesi Tarihi Kürsüsü"nün kurulması için büyük bir mücadele vermiş ve
1971 yılında bu amacına ulaşmıştır.
Kitapları ve Eserleri
Nihat Keklik, felsefeyi kolaylaştırma ve Türk-İslam
filozoflarını tanıtma amacıyla pek çok eser vermiştir.
Sadreddin Konevî'nin Felsefesinde Allah, Kâinat ve İnsan:
Konevî hakkında akademik düzeyde yapılan ilk çalışmadır.
El-Bülga Fil-Hikme:
Nihat Keklik, eseri Ragıp Paşa Kütüphanesi'ndeki tek yazma
nüshasından (No: 679/823) bularak 1969 yılında İstanbul Üniversitesi Yayınları
arasından neşretmiştir.
Eserin bugüne kadar fark edilmemesinin sebebi, gözden
kaçması ve İbn Arabî'nin "Bülgat’ül Gavvâs" adlı başka bir eseriyle
karıştırılmasıdır.
Keklik'e göre bu kitap, İslam felsefesine dair sistematik
bir el kitabıdır. Giriş kısmında felsefenin kelime ve terim anlamları verilerek
teorik-pratik ayrımı yapılmıştır. Eser iki ana fen (bölüm) ve bir zeyl (ek)
kısımdan oluşur: El-Fennül-Evvel (fizik, astronomi, psikoloji), El-Fennüs-Sâni
(metafizik: Tanrı'nın zatı, sıfatları, ahiret, peygamberlik vb.) ve
Zeyl’ül-Kitâb (mantık).
İbn Arabî’nin Eserleri ve Kaynakları İçin Misdak Olarak
El-Fütuhat El-Mekkiyye: İbn Arabî’ye atfedilen eserlerin ona ait olup
olmadığını anlamak için kriterler belirlediği yol haritası niteliğinde bir
eserdir.
Manevi Kalkınma Veya Ortanın Sağı: Dönemin siyasi ve
sosyal yapısına dair kişisel ve felsefi gözlemlerini içerir.
Keklik eserlerinde, anlaşılabilir olma prensibini tercih
etmiş, ayrıca kullandığı basit üslubu nedeni ile genel okuyucuya hitap etmeyi
hedeflemiştir.
2. Bölüm: Nihat Keklik’te Felsefî Yöntem
Nihat Keklik’e Göre Felsefe
Keklik felsefeyi, "bir takım açıklamalar ve nazariyeler
yığını" olarak tanımlar ve onu yapmacık zorlamalardan kurtarıp entelektüel
düzeyde kolaylaştırmayı amaçlar.
Anlatım Yöntemi ve Yazım Tarzı
Keklik’in en belirgin özelliği dilinin sadeliği ve
"zoru söylemek kolaydır, kolay söylemek zordur" prensibidir.
Felsefeyi somutlaştırmak için metaforlardan yararlanır.
Hikmet Binası Metaforu
Filozofları bir apartmanın katlarına yerleştirerek felsefe
tarihini sistematik bir şekilde öğretmeyi hedefler.
Türkler ve Felsefe
Türklerin İslam ile kazandığı manevi değerlerin Türk-İslam
felsefesini doğurduğunu savunur.
Milli bir felsefe anlayışının önemini vurgulayarak Batı’nın
felsefe üzerindeki tekelci tavrına karşı çıkar.
3. Bölüm: Nihat Keklik’in Bilgi, Akıl, İman, Din ve Ahlak İle İlgili
Düşünceleri
Bilgi ve Akıl Anlayışı
Keklik, aklı insana verilmiş en büyük savunma silahı ve güç
olarak görür.
Ancak aklın sınırları olduğunu, mutlak hakikati (şe’niyyet)
kavramada yetersiz kalabileceğini belirtir.
İman ve Akıl İlişkisi
İmanı akıldan üstün bir mertebe olarak görür ancak imana
aklın usulleriyle ulaşılabileceğini savunur.
“Aklın durduğu yerde ümitsizliğe kapılmadan insan imana
sarılmalıdır" diyerek bu iki kavramın birbirini tamamladığını belirtir.
Din ve Ahlak Anlayışı
Din ve ahlakı birbirinden ayırmaz; ahlakın amacının insanı
mutlu etmek olduğunu savunur.
İslam ahlak anlayışının hem dünyayı hem ahireti hedeflemesi
bakımından diğerlerinden ayrıldığını ifade eder.
4. Bölüm: Muhyiddin İbn Arabî Metafiziği ve Sadreddin Konevî Düşüncesinin
Nihat Keklik Tarafından Değerlendirilmesi
(İbn Arabi’nin) Halk arasında kerametler gösteren, kehanette
bulunan efsanevi bir veli gibi algılanmasının sebebi, kitaplarındaki tabiatüstü
olayları barındıran mecazi anlatımların doğru yorumlanamamasıdır.
Arabî'nin uzun cümleleri, karmaşık düşünce yapısı ve kapalı
anlatımı okuyucuyu zorlar; bu yüzden yer yer metaforlara başvurmuştur. İslam
âlimleri geçmişte onun felsefesinden ziyade fikirlerinin İslam'a uyup
uymadığına odaklanmış, "mümin mi, kâfir mi" olduğunu tartışmıştır.
Batı'da Palacios, H. Corbin, Afifi gibi şarkiyatçılar onunla
ilgilenmiştir. Nihat Keklik'e göre, Türk düşünürler arasında onu Avrupai tarzda
ilk inceleyen Mehmet Ali Aynî olmuştur. Afifi, Arabî’nin tasavvuf felsefesini
ana hatlarıyla ve tüm yönleriyle ele almaya çalışmıştır.
Asıl adı Muhammed olan düşünüre, tefsir âlimi Ebu Bekir
el-Arabî ile karışmaması için "İbn'ül Arabî" denmiştir. "Dini
canlandıran / yenileyen" anlamında Muhyiddin lakabı, tasavvuf ilminde
zirveye ulaştığı için de Şeyhu’l-Ekber unvanı verilmiştir. 7 Ağustos 1165'te
Endülüs'te doğmuş, ömrünün uzun bir kısmını seyahatlerle (Anadolu, Konya,
Mısır, Bağdat) geçirmiş ve 10 Kasım 1240'ta Şam'da vefat etmiştir.
Hayatı boyunca dört evlilik yapmıştır. Malatya'daki evliliği
üzerinden Sadreddin Konevî'nin üvey babası olduğu iddia edilse de, Nihat Keklik
bu iddiaya ilmi münasebetlerden ötürü temkinli yaklaşmaktadır.
Daima ihtiyat ile kaydedilmesi gereken bu yakınlık
düşüncesi, Konevi ile İbn Arabî’nin ilim münasebetleri dolayısıyla ortaya
atılmış olarak kabul edilmelidir.
Osman Yahya'ya göre 850 eserinden 550'si günümüze
ulaşmıştır. En meşhurları Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Fusûsü’l-Hikem'dir.
İbn Arabî felsefesi teolojik olmaktan ziyade ontolojiktir
(varlıkbilimseldir). Keklik, Arabî'nin varlık sistemini anlamak için aklın
zaruri gördüğü üç kavramı açıklar: Vâcip (mutlak var olan), Mümteni (mutlak yok
olan) ve Mümkin (var olma veya yok olma ihtimali/imkânı olan). Arabî, var olana
"Hak", yok olana ise "bâtıl" der.
İbn Arabî'ye göre varlık tektir ve mutlaktır; gerçek anlamda
var olan sadece Allah'tır, diğer varlıklar ise mevcudiyetlerini O'na borçludur.
Keklik’e göre El-Bülga Fil-Hikme adlı eserindeki 'varlıkta
ancak Allah vardır' sözleri Panteizmi en iyi şekilde tarif eder ve varlığa
yönelik yaptığı tüm tanımlar Panteizme çıkar.
Ebu’l-Alâ Afîfî İbn Arabî'nin sisteminde mutlak bir cebrîlik
(determinizm) olduğunu savunur:
Âlemdeki her şey, O’nun varlığının bir tecellîsidir ve her
eylem O’na aittir. Bu durumda kulun seçme hürriyetinden ve dolayısıyla ahlâkî
sorumluluğundan bahsetmek imkânsızdır.
İbn Arabî’nin bilgi nazariyesinde akıl (nazar ve istidlâl),
fiziki âlemi anlamada faydalı bir araçtır; ancak ilâhî hakikatleri ve gayb
âlemini kuşatmada yetersizdir.
Akıl, doğası gereği felsefî şüpheye ve hataya düşebilir;
oysa vahiy ve keşf, doğrudan ilâhî kaynaktan beslendiği için vehimden ve
yanılgıdan uzaktır.
İbn Arabî, risalet ve nübüvvetin Hz. Muhammed ile mutlak
olarak kesildiğini savunur zira Allah’ın isimleri arasında "Resul"
veya "Nebi" yoktur.
Hâlbuki velilik (velayet) kesilmez. Çünkü Allah’ın veli ismi
onları korur.
Her resul, nebi ve velidir ama her veli, resul veya nebi
değildir.
Sadreddin Konevî
Yaklaşık 15 yaşlarında İbn Arabî’ye emanet edilen Konevî,
onun en yakın talebesidir.
Nihat Keklik, doçentlik tezinde Konevî’yi metot yönünden
Gazâlî’ye benzetmiş ve onu "on üçüncü asrın Gazâlisi" olarak
görmüştür. Ekrem Demirli ise bu tespiti ciddi şekilde eleştirerek bir yanılgı
olarak niteler:
"...Konevî, eleştirel tavrında Gazâlî’yi hatırlatsa
bile, hiçbir zaman onunla aynı çizgide buluşmaz. Aksine adını hiç zikretmediği
Gazâlî’nin eleştirilerine rağmen metafiziğin imkânını savunur." Demirli'ye
göre Konevî, İbn Sînâ metafiziğiyle doğrudan irtibatlıdır.
Kader ve Kaza
Arapça ka-de-re kökünden gelen kader; ölçü, miktar ve
ezelden ebede kadar olacak hadiselerin Allah katında bilinip takdir
edilmesidir.
Mâturîdîler: Kaderi Allah'ın İlim ve İrade sıfatlarına
bağlar. Her şeyin zamanını, mekânını ve özelliklerini Allah'ın ezelde bilmesi
ve sınırlandırmasıdır (tahdid).
Eş'arîler: Kaderi daha çok Yaratma (tekvin) eksenli görür.
Allah'ın ezelî ilmine uygun olarak her şeyi vakti gelince dilediği vasıfta
yaratmasıdır.
Kaza: Kelâmî tartışmalardan nispeten uzak kalmış ortak bir
tanıma sahiptir; ezelde irade ve takdir edilen şeylerin zamanı gelince ilahi
ilme uygun olarak meydana gelmesi/gerçekleşmesi durumudur.
Konevî’ye göre insanın ahlâken olgunlaşabilmesi için irade
hürriyetinin kısmen kısıtlanması gerekir. İnsan hal ve hareketlerine sınırlar
koyup amel-i salih (iyi ve güzel işler) işledikçe "bütün sırların
kilitleri açılır" ve ruh Allah’a yükselir.
Sonuç
Keklik, felsefi konuların anlaşılır, akıcı ve nitelikli bir
Türkçe ile ifade edilebileceğini hem eserleriyle göstermiş hem de
üniversitelerde bu yaklaşımın öncülüğünü yapmıştır.
İbn Arabî ve Konevî üzerine derinlemesine çalışmasına
rağmen, bu isimler etrafındaki fıkhi ve felsefi tartışmalara girmekten
özellikle kaçınmıştır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder