M.
Mustafa Çakmaklıoğlu - Muhyiddin İbnü'l Arabi'ye
Göre Dil Hakikat İlişkisi Marifetin İfadesi Sorunu -
Notlar
Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,
2005
Önsöz
Tasavvuf sadece bir inanç sistemi değil, kendine has bir
bilgi teorisi ve literatürü olan bir disiplindir.
Mârifet teorisi, bu disiplinin analitik felsefeden ayrılan
en temel yönüdür.
İbnü’l-Arabi’nin, varlık, bilgi, ahlak ve tasavvufî tecrübe
konularında olduğu kadar, marifetin ifadesi sorunu hakkındaki düşüncelerinin,
marifetini ifade etmede kullandığı farklı ifade şekillerinin ve dil
telakkisinin tespiti de, tasavvuf disiplinin doğru anlaşılıp yorumlanması
bakımından hayli önemi hâizdir.
Birinci Bölüm: Sûfilerin bilgi anlayışı çerçevesinde mârifet
teorisi.
İkinci Bölüm: İbnü’l-Arabî’nin varlık ve dil telakkisi ile
İnsan-Varlık-Kur’an paralelliği.
Üçüncü Bölüm: Tasavvufî tecrübenin ve mârifetin ifade edilme
imkânı, kullanılan terimler (ıstılâhât) ve semantik tahliller.
Giriş
Tezin Önemi ve Metodu
Tez, tasavvufî tecrübe ile elde edilen mârifetin ifade
edilebilme imkânını İbnü’l-Arabî çerçevesinde ele almaktadır.
Çalışmanın temel amacı, “Tasavvuf disiplini içerisinde
ulaşılan hakikatlerin ifadesi ne derece mümkündür?” sorusuna cevap aramaktır.
Yöntem olarak tarihsel bir sıralama yerine, konuyu bir
problem olarak ele alan problematik ve analitik bir yaklaşım benimsenmiştir.
Metinde, semantik tahlil metodu kullanılmıştır.
Tezin Kaynakları
Çalışmanın ana odağı, pozitif dil kalıplarına aktarılması
zor olan irfânî dil ve sûfî söylemidir.
İbnü’l-Arabî’nin yüzlerce eseri arasından özellikle
Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Fusûsü’l-Hikem, İnşaü’d-Devair ve et-Tedbiratü’l-İlâhiyye
gibi temel eserler esas alınmıştır.
Özellikle Fütûhât, Şeyh’in en kâmil fikirlerinin hülâsası
sayıldığı için temel kaynak olarak kullanılmıştır.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Hayatı ve Eserleri
A- Hayatı İbnü’l-Arabî’nin hayatı; Endülüs’teki yetişme
dönemi, Doğu seyahatleri ve Şam’daki olgunluk dönemi...
1. Ailesi
Soyu cömertliğiyle meşhur Hâtem-i Tâî’ye dayanır.
Babası Ali b. Muhammed, dönemin önemli devlet
görevlilerinden ve filozof İbn Rüşd’ün yakın dostudur.
2. Doğumu ve Gençlik Yılları
1165’te Mürsiye’de doğmuş, sekiz yaşında İşbiliyye’ye
taşınmıştır.
Gençliğinde bir dönem "cahiliyye" olarak
adlandırdığı bir gaflet dönemi geçirmiştir.
3. Tahkik Yoluna Girişi ve İlk Hocaları
Henüz 15 yaşındayken İbn Rüşd ile meşhur sembolik
görüşmesini gerçekleştirmiştir.
Mârifete dair ilimlerini, seyr ü sülûkunun başında, ani bir
mânevî açılım (fetih) ile elde etmiştir.
İlk cismânî mürşidi ümmî bir köylü olan Ebu’l-Abbas
el-Uryebî’dir.
4. Seyahatleri
Hayatının büyük kısmını seyahatle geçirmiş; Mağrib, Mısır,
Mekke, Bağdat ve Anadolu’yu (Konya, Malatya) ziyaret etmiştir.
5. Vefatı
1240 yılında Şam’da vefat etmiş ve Kasyûn dağı eteklerine
defnedilmiştir.
Eserleri
İbnü’l-Arabî yaklaşık 550 civarında eser kaleme almış,
bunlardan günümüze 245 kadarı ulaşmıştır.
İbnü’l-Arabî’nin Eserlerinde Üslûp
Eserleri sistematik bir düşünce mahsulü olmaktan ziyade
"ilâhî dikte" ürünüdür.
Üslubu, ele aldığı konuya göre sade ile muammalı arasında
değişir.
James Morris'in ifadesiyle, metinleri okuyucuyu yavaşlatan
ve rûhânî idrake hazırlayan "hız kasisleri" ile doludur.
Maksadını saklamak istediği zaman da zâhir-bâtın dillerini
ustaca bir birinin yerine kullanır.
Birinci Bölüm: İbnü’l-Arabi’de Mârifet: (Kavramsal Çerçeve)
Mârifet; ilâhî tecellîler sonucu vasıtasız elde edilen,
şüphe götürmez kesin bilgidir.
İbnü’l-Arabî bilgiyi; akıl yoluyla elde edilen ve tecellî
yoluyla elde edilen (keşfî bilgi) olarak ikiye ayırır.
İbnü’l-Arabî’de Bilginin Kaynağı ve Sınırı
Bilgi; akıl, hâl ve sırların bilgisi olarak kategorize
edilir.
İbnü’l-Arabî’ye göre gerçek bilgiye (mârifetullaha) ancak
keşf yoluyla ulaşılabilir.
A- Duyumlar
Duyu algıları doğrudan ve zorunludur; hatâ duyularda değil,
onlar üzerine hüküm veren akıldadır.
Gerçekte hatâ şahide (duyulara) değil, hâkime (akla) aittir.
B- Akıl
Akıl kendi dairesinde şerefli bir nurdur ancak metafizik
konularda sınırlıdır.
İbnü’l-Arabî aklı, fikrî (düşünceye dayalı) yönüyle
eleştirirken, ilâhî tecellîleri kabul edici (kâbil) yönünü yüceltir.
C- Tasavvufî Tecrübe ve Bilgi
Keşf/Mârifet: Bu bilgi, sâlikin kalbine atılan ilâhî bir
nurdur.
İbnü’l-Arabî, "Nefsini tanıyan Rabb’ini tanır"
hadisi çerçevesinde, kişinin Rabbini ancak kendi nefis derinliklerinde
bulabileceğini savunur.
D- Kalp
Kalp, ilâhî tecellîlerin merkezidir ve sürekli değişen
(telvin) bir yapıya sahiptir.
Kalp, sürekli bir halden başka bir hale geçmesinden dolayı
her türlü sûretleri ve sıfatları kabul eder.
E- Hayâl
Fizik ile metafizik arasındaki berzah (ara alem)
mertebesidir.
Hayâl, mücerret mânâları sûretlere büründürerek idrak
edilebilir kılar.
İbnü’l-Arabî hayâli, "eşyanın hem en geniş ve hem de en
dar olanı" olarak tanımlar.
İbnü’l-Arabî hayâli iki ana çeşide ayırır: Muttasıl
(bitişik) ve munfasıl (ayrık) hayâl. Bu ayrım temelde hayâlin insani yeti
düzeyi ile varlıksal (ontolojik) düzeyini ifade eder.
Bitişik (muttasıl) hayâl: Akılla kavranan soyut şeyleri
(mâkulâtı) sûretlere büründüren ve duyumları latifleştirerek mânâlara
yaklaştıran insânî bir yetidir.
Ayrık (munfasıl) hayâl: İnsanın algısından bağımsız, zâhiren
gerçekleşen nesnel bir mertebedir. Meleğin (Hz. Cebrail) insan sûretinde
görünmesi veya Hz. Musa ile sihirbazlar arasındaki hadise bu düzlemdedir.
İbnü’l-Arabî insani düzeydeki bitişik hayâli kendi içinde
ikiye ayırır:
İradî/Zihnî Tahayyül: İnsanın kendi iradesiyle duyularından
aldığı sûretleri zihninde tutması, birleştirmesi ve yeni sûretler
oluşturmasıdır.
Gayri-İradî Hayâl: Uykuda görülen rüyalar gibi, insanın salt
tahayyül ürünü olmayan, duyular sükûnete erdiğinde kendiliğinden ortaya çıkan
sûretlerdir.
Misâl âlemi, maddî müşâhede âlemi ile metafizik gayb âlemi
arasındaki ara düzeydir (berzahtır). Ruhlar âlemindeki varlıkların
cisimleşmeden önceki ilk örnekleri/sembolleri burada yer aldığı için buraya
"misâl âlemi" denir. Bu âlem, rasyonel fikirlerin somutlaştığı bir
semboller dünyasıdır ve mutlaka yorumlanması (te’vil-ta’bir) gerekir.
Misâl âlemi, hem ruhun hem maddenin özelliklerini taşır
(örneğin cinler burada yaşar). İnsan, bünyesindeki hayâl yetisi sayesinde bu en
geniş varlık mertebesine girmeye en layık varlıktır. Sıradan insanlar buraya
sadece uykuda (rüyada) erişirken, havâs (seçkin kullar) uyanıkken de (yakaza)
ulaşabilir. İbnü’l-Arabî, Fütûhât'ında bu âlemde Hz. Peygamber ve diğer
nebilerle görüştüğünü, Kâbe'nin hakikatiyle konuştuğunu bizzat anlatır.
İbnü’l-Arabî bu katmanı en mükemmel ve gerçek varlık alanı
olarak görür:
Hayâl âleminin bütün her şeye tahakkümünün olduğunu iddia
eder: Bu âlemde, mânâlar ete kemiğe bürünür, somut bir hâl alır, varlıkları
bizâtihî kendilerinden kaynaklanmayan varlıklar kendi zâtları ile kaim olarak
gözükürler, şekli olmayan şekle bürünür ve muhal olan mümkün olur.
Mârifetle İlgili Temel Kavramlar
Vahiy ve İlham
Vahiy genel olarak; tâbî olmayı gerektiren bir bilginin
karşı tarafa bir şekilde ulaştırılması (ilkâ edilmesi) demektir.
Kelime kökeni olarak ibâre (ubûr) bir dolaylılığı ve karşıya
geçişi ifade ederken; vahiy, dilsel kalıplara muhtaç olmayan saf bir
"işâret"tir.
Vahiy, bilmenin ve bildirilenin aynı anda gerçekleştiği,
nefs üzerinde en süratli etkiyi bırakan ilâhî hitaptır.
Zâtî/Fıtrî Vahiy: Yaratılışta zorunlu ve sürekli olarak
bulunan ilm-i ledündür. Yeni doğan bebeğin annesini emmesi veya arının bal
yapması fıtrî vahiydir. İnsanın organlarının Allah'ı tanıması ve ahirette kendi
aleyhine şahitlik etmesi de bu fıtrî vahiy sebebiyledir.
Arazî Vahiy: İnsana mahsustur. Peygamberlerin getirdiği
şeriatler (Allah’tan geldiğine delil olanlar) ve Hakîm ile Bâtın isimleri
gereğince filozofların (hukemâ) kalbine atılan kanunlar (Allah’tan geldiğine
delil olmayanlar) bu sınıfa girer.
İlham, feyz yoluyla kalbe
delilsiz ve tefekkürsüz şekilde âniden atılan vehbî ilimdir.
Vahiy kalbe doğrudan atılan bir işârettir; ilham ise
velîlere has bir bildirimdir.
Tecellî
Allah’ın isim ve sıfatlarıyla sürekli ve asla tekrarlanmayan
zuhûrudur.
Tecellî, Allah'ın kulun kalbine gayb nurlarını açmasıdır.
İkiye ayrılır:
Zâhirî Tecellî: Nefsin dış yüzünde (örneğin hayâlde) vuku
bulur, eşyanın hakikatine dair bilgi verir.
Bâtınî Tecellî: Doğrudan kalpte zuhur eder, sırlar ilmini
bahşeder. Te’vil (yorum) gerektirmez ve hatasızdır; adeta "nass-ı
sarîh" (açık hüküm) gibidir.
Tecellînin kalpte yarattığı ilk hisse zevk denir. Bu
tecrübenin kalıcılık derecelerine göre zevk (başlangıç), içme/şürb (orta) ve
kanma/riyyün (nihai) kavramları kullanılır.
Keşf/Mükâşefe
Perdelerin kalkarak hakikatlerin görülmesidir.
Tecellîlerin mârifete (bilgiye) taalluk eden kısımlarını ve
idrak eden insanda gerçekleşen durumu ifade eden en genel kavram
"keşf"tir. Kelime olarak "açmak, kaldırmak, perdeyi/peçeyi
açmak" anlamına gelen keşf, hicab (perde) kavramıyla birlikte
(keşfu’l-hicâb) perdelerin arkasındaki sırlara muttalî olmak demektir.
İbnü’l-Arabî mükâşefeyi, mânevî olması ve sürekli
mânâlara/isimlere has olması yönüyle ayırır. Müşâhede ise zâtlara ve müsemmâya
(isimlendirilene) taalluk eder. Normalde zâta taalluk eden bilginin daha tam
olması beklenirken, Hakk'ın Zât'ının hakkıyla müşâhedesi imkânsız olduğundan,
İbnü’l-Arabî şaşırtıcı bir şekilde mükâşefeyi daha tam görür.
Şuhûd/Müşâhede
Gaybî olanın basiret gözüyle görülmesidir.
Görülebilir şeylere nispetle maddî gözle "görme"
ne ise, gayb âlemine nispetle mânevî basiret gözüyle görme de
"müşâhede"dir. Maddî bir görme değildir; eşyayı maddî hislerle değil,
tevhid delilleri sayesinde (eşyada Hakk'ı) görmektir.
Hakiki müşâhede, ancak geçici ve izâfî olan beşerî varlığın
fani olması (fenâ) ve Sonsuz olanla kalması (bekâ) ile mümkündür.
Fetih
Mânevî açılım demektir. İbnü’l-Arabî'nin eserleri bu
açılımların bir ürünüdür.
Fetih kavramı da tıpkı keşf gibi insanda gerçekleşen bir
durumu, sûfînin kalbinin kesin bilgiyi kabul edecek bir konuma gelmesini ifade
eder. Allah’ın, tecellî etmek suretiyle kalp için görünmeyen âleme bir kapı
açması veya hazineler üzerindeki kilidi kaldırması anlamına gelen bir mânevî
aydınlanmadır.
İbnü'l-Arabî kapı arkasından (beden ve zâhirî suret
arkasından) elde edilen idrake "şuur" derken; kapının açılmasıyla her
şeyin olduğu gibi bilinmesine "ilim" der.
Yakîn
Şüphe barındırmayan bilgi mertebeleridir (ilme’l-yakîn,
ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn).
İlme’l-yakîn: Nazar ve istidlal (akıl yürütme)
Ayne’l-yakîn: Keşf ve ilham
Hakka’l-yakîn: Suje-obje ayrımının kalkması
İbnü’l-Arabî’nin mârifet anlayışı; akıl, kalp ve hayâl
arasındaki denge ve ilâhî tecellîlerin sürekliliği üzerine inşâ edilmiştir.
İkinci Bölüm: İbnü’l-Arabi’ye Göre Dil ve Dil-Varlık İlişkisi
Dilin Kaynağı ve Kapsamı
Dilin kaynağına dair tartışmaların (uzlaşım mı, ilâhî ilham
mı) ötesinde İbnü'l-Arabî, dili Allah'ın ezelî kelâm sıfatının bir yansıması
olarak görür.
Ona göre dil, hem zâhirî bir formdur hem de dikey bir boyuta
sahiptir.
İnsânî dil, pozitif boyutu îtibârıyla zâhirî anlamı verse de
aynı zamanda bâtınî, ilâhî anlama da işâret etmektedir.
Dilin Unsurları
İbnü'l-Arabî dili harf, ses ve söz dizimi düzeyinde varlık
anlayışıyla ilişkilendirir.
A-Harfler: Harfler varlığın temel mertebelerine denk düşer.
İbnü'l-Arabî harflerin bir araya gelip kelime oluşturmasını
insanın yaratılışına (tesviye ve nefh) benzetir.
B-Lafzın (Sözcük) Kısımları: Lafızlar dört ana unsura
ayrılır: Mütebâyin (müstakil), mütevâtı' (tür isimleri), müşterek (çok anlamlı)
ve müterâdif (eş anlamlı).
C-Kelâm (Cümle)’ın Kısımları: Nahivcilerin isim-fiil-harf
ayrımı yerine; zât, hades ve râbıta tasnifini kullanır.
Küçük Harfler: Harekeler: Harekeler kelimelerin ruhudur.
Harflerden müteşekkil kelime sûretleri ancak harekeler
vasıtasıyla belirlilik ve ses, yâni hayat kazanırlar.
İbnü’l-Arabî’de Dil-Varlık İlişkisi
Yaratma eylemi ile kelâm sıfatı birbirinden ayrılamaz;
Allah'ın "Ol" (kun) emri ile varlıklar ilâhî birer "kelime"
olarak zuhûr eder.
A-Ontolojik Bir Varlık Olarak Dil: Dil sadece bir iletişim
aracı değil, vücûdun bir mertebesidir.
Varlık; aynî, zihnî, kelâmî ve kitâbî olarak dört kategoriye
ayrılır.
B-Harfler ve Varlık Arasındaki Paralellik: Arap
alfabesindeki 28 harf ile kâinattaki 28 temel mertebe arasında tam bir
paralellik vardır.
Harfler birer "ümmet" gibi görülür; onların da
peygamberleri ve şeriatleri vardır.
Varlığın Kaynağı Olarak Harfler: Varlık,
"Nefesü’r-Rahmân" (Rahmân’ın Nefesi) vasıtasıyla yaratılır.
Nefes bâtında iken bâtının, zâhirde iken de zâhirin
hükmündedir; bâtında ilk, zâhirde ise sondur.
Harfler İlmi: Bu ilim "evliyânın ilmi" olarak
adlandırılır ve sembolik bir dil içerir.
İlâhî Kelimeler Olarak Varlıklar
İbnü'l-Arabî'ye göre bütün mevcudat sonsuz ilâhî hitabın
kelimeleridir.
A- el-Kelime (İnsan) - Kelime/Kelimât (Bütün Mahlûkât): En
mükemmel kelime, Hakikatü’l-Muhammediyye veya İnsan-ı Kâmildir.
B- Kur’an: Kur’an, varlık ve insan birbirinin aynı olan
hakikatlerin farklı görünümleridir.
Vücud bütünüyle harfler, kelimeler, ayetler ve surelerdir:
Dolayısıyla o (varlık), Büyük Kur’an’dır.
İbnü’l-Arabi’nin Kur’an’ı Yorumlama Metodu: Sûfî yorumu salt
metne dayalı değil, kalbî ve tecrübîdir.
Kur’an "sahili olmayan bir deniz" olarak
vasıflandırılır.
Üçüncü Bölüm: İbnü’l-Arabî’ye Göre Mârifetin İfade İmkânı ve Tasavvufî
Söylemin Mahiyeti
Mârifetin İfade İmkânı
Tasavvufî tecrübe, aklî bir bilgiden ziyade bütün benliği
kuşatan varoluşsal bir durumdur.
A- Mârifetin İfadesi Noktasında Sûfîlerin Yaklaşımları: Bazı
sûfîler hallerini açıklar ( Hallâc gibi), bazıları gizlemeyi savunur, bazıları
ise sembollere başvurur.
B- Dilin Kapsamı ve Mârifetin İfade İmkânı: Dil, maddî
dünyayı anlatmada yeterli olsa da dikey/metafizik boyutu tasvirde yetersizdir;
bu yüzden paradoks ve metaforlara ihtiyaç duyulur.
C- Farklı Tasavvufî Tecrübeler ve Mârifetin İfade İmkânı:
Bazı ilâhî vâridât sûfîyi kendinden geçirir ve o an konuşmayı imkânsız kılar.
D- Sûfîlerin Farklı Meşreb ve Hallerine Göre İfade İmkânı:
"Vâkıfûn" denilen zümre geri dönemedikleri için halka fayda
sağlayamazken, akıllarıyla tekrar halka dönebilenler irşad faaliyetinde
bulunabilirler.
Lafız-Anlam İlişkisi
A- Delâlet: Delâlet sözlükte, yol gösterme, kılavuzluk ve
rehberlik etmek demektir. Tahkik ehli için bir şeyi bilmek lafızdan hareketle
değil, bizzat tecrübe iledir.
Delâlet kavramı, genel olarak bir şeyin bilinmesinin başka
bir şeyin bilinmesini zorunlu kılması durumudur
Şeyh, telaffuz edilen şeyleri ikiye ayırır: Mânâya delâlet
eden lafızlar ve bir lafızla kendisine delâlet edilen mânâlar. İbnü’l-Arabî ve
diğer sûfîler için asıl olan lafzın kendisi değil, doğrudan tecrübe ve
müşâhededir. Söz ve lafızlar ne kadar kusursuz olursa olsun, bizzat yaşanılan
manevi tecrübenin yerini dolduramaz.
B- Çok Anlamlılık: İbnü'l-Arabî "dikey çok
anlamlılığı" kullanır; aynı kelime farklı bilinç düzeylerinde farklı
anlamlara gelir.
Çok anlamlılık yapısal olarak ikiye ayrılarak incelenir:
Semantik (Sözcüksel) Çok Anlamlılık: Tek bir lafzın birden
fazla anlama gelmesidir. Bu durum ya kelimenin tüm bu anlamlar için doğrudan
vazedilmesiyle (müşterek lafız) ya da bir anlamdan diğerine aktarılmasıyla
(mecâz) oluşur.
Sentaktik (Yapısal) Çok Anlamlılık: Kelimenin kendisinden
değil, cümledeki söz dizimi yapısından veya edatlardan kaynaklanan çok
anlamlılıktır.
C- Kavramlaştırma: Sûfî, kalbine yansıyan mârifeti akıl
köprüsüyle sunmaya çalışır.
Sûfîler kendi aralarında ağyârın (yabancıların)
anlayamayacağı teknik bir dil oluşturmuşlardır. Ancak felsefi terimlerin aksine
tasavvufi ıstılahât insan ruhunun derinliklerine dayanır ve öğrenilmesi teorik
bir eğitimle değil, Allah'ın kalbi açmasıyla (keşifle) gerçekleşir. Basireti
açılan sadık bir mürid, bu meclislerdeki terimleri hiç yabancılık çekmeden
hemen anlar.
Istılâhâtının Menşei: Kaynaklar Kur’an, Sünnet ve selef
sûfîlerin sözleridir.
Onun sisteminde öne çıkan nefes-i rahmânî, feyz-i akdes,
âyân-ı sâbite ve hatmu'l-velâye gibi kavramlar Ekberî irfanın ayırt edici
vasıflarıdır. İbnü'l-Arabî, geçmiş metinlerde geçen tabirleri pasif bir şekilde
nakletmemiş, onları yeniden yorumlayarak özgün birer ıstılah haline
getirmiştir.
İbnü’l-Arabî’nin Oluşturduğu Istılâhât: A’yân-ı Sâbite
(eşyanın ilm-i ilâhîdeki sabit özleri) ve İlâhu’l-Mu’tekadât (kişinin kendi
zihninde yarattığı ilah tasavvuru) gibi özgün kavramlar geliştirmiştir.
A’yânı-ı Sâbite
Kavram, hakikat/zât anlamına gelen "ayn" ile henüz
somut/haricî bir varlık kazanmamış zihnî vücûdu ifade eden "sâbit"
kelimelerinden müteşekkildir.
A’yân-ı sâbite, Hakk’ın ezelî ilmindeki isimlerin
sûretleridir; bu sûretlerin dış dünyadaki yansımalarına ise "mezâhir"
denir. Dünyaya gelen her mahluk, ezelî ilimdeki bu sabit özü neyi
gerektiriyorsa o şekilde vücûd elbisesini giyer. Bu yönüyle a’yân-ı sâbite,
Hakk ile şehâdet (maddi) âlemi arasında çift yönlü bir berzah (geçiş)
konumundadır.
Eflâtun'un ideleri "küllî" (genel) mahiyetteyken,
a'yân-ı sâbite "cüz’î" (bireysel) sûretlerdir ve her birinin dış
dünyada doğrudan bir mukabili vardır.
Eflâtun’un ideleri, İbnü’l-Arabî sisteminde a’yân-ı
sâbite’ye değil, "âlem-i misâl"e karşılık gelir.
İlâhu’l-Mu’tekadât/İlahu’l-Mahlûk/İlâhu’l-Mec’ûl
İbnü’l-Arabî bu kavram zincirini insanların akıl, nazar
(bakış) veya taklit yoluyla zihinlerinde cüz'î ve sınırlı şekilde inşa
ettikleri "ilah tasavvurlarını" eleştirmek ve Mutlak Hakk'tan ayırmak
için kullanır. Nazar yoluyla Allah'a yönelen kişi, kendi zihninde yarattığı
(ilâhu’l-mahlûk) ve kendi ürettiği (ilâhu ’l-mec ’ûl) bir tasavvura
tapmaktadır.
Fehvâniyye
"Söz söylemek, telaffuz etmek" (f-v-h) kökünden
gelen bu terim, tasavvuf lügatine ilk kez İbnü’l-Arabî ile dâhil olmuştur.
Istılahî tanımı şudur:
Hakk Teâlâ’nın, misâl âleminde, bizzat karşı karşıya, yüz
yüze gelmek (mukâfeha) sûretiyle hâsıl olan hitabı’ için kullanılmaktadır.
Eşya henüz var olmadan önceki "Kün" (Ol) emri de
doğrudan, yüz yüze gerçekleşen fehvânî bir hitaptır; bu yüzden Şeyh buna
"kelime-i fehvânî" der. Meleklere insanın hilafetinin bildirilmesi de
bu cinstendir.
Tasavvufî Söylemin Mahiyeti
Tasavvufî söylem paradoksal, sembolik ve şiirseldir.
A- Tasavvufî Söylemin Apophatic Karakteri: Söylenemeyenin
söylemidir; hakikat her bir önermenin ötesindedir.
Sûfîlerin nihai gayesi olan Hakk Teâlâ’nın idrak edilmesi;
bilme-bilinemezlik, görme-hicap paradokslarıyla örülü olduğundan, tasavvufî
söylemin temel karakteri "söylenemeyenin söylemi" (apophatic:
language of unsaying) olarak belirir. Grekçe bir şeyi olumsuzlama/konuşmayı
reddetme anlamına gelen apophasis, salt bir reddediş değildir; kendisinden
önceki söylemin eksikliğini tashih eden ikili bir yapı barındırır. Müteâl
(aşkın) olan hakkındaki her selbî/tenzîhî ifade bile yeni bir tashihe muhtaçtır.
Söylemdeki hakiki anlam, ilk önerme ile onu tashih eden ikinci önerme
arasındaki bu gerilimden doğar.
B- Paradoksal İfadeler: Tenzih/Teşbih ve Vahdet/Kesret
dengesi üzerine kuruludur.
Paradoksal ifadeler sadeleştirilemez ve düz yazıya tam
aktarılamazlar. Hakk Teâlâ bizzat kendisini birbirine zıt sıfatlarla (İlk-Son,
Zâhir-Bâtın) vasıflandırdığı için ancak bu zıtlardan hareketle tanınabilir.
Kelâm ilmi Allah’ın bilnemezliğini ve yaratılmışlara
benzemezliğini tenzih (karşılaştırılamazlık) olarak tanımlar.
Şeyh-i Ekber, hakiki Allah tasavvurunu aşkınlık (tenzih) ve
içkinlik/benzerlik (teşbih) esaslarının kapsamlı bütünlüğü üzerine kurar.
C- Şatahât: Vecd halinde irade dışı söylenen, zâhiren
şeriata aykırı gibi görünen sözlerdir (Ene’l-Hakk gibi).
D- Veciz ve Muammâlı İfadeler: Az söze çok anlam sığdıran,
uyarıcı nitelikteki sözlerdir.
Muammalı sözler, muhatabı gafletten uyandırmak ve sıradan
bilinç kategorilerinden özgürleştirmek amacıyla bir tür şok etme maksadıyla
söylenir.
“Çıkdum erik talına anda yidüm üzümi / Bostân ıssı kakıyup
dir ne yirsin kozumu.”
Niyazî-i Mısrî bu meşhur şathiyyeyi şerh ederken sembolleri
şöyle çözümler:
Erik: Şeriattır; dışı yenir, içi (çekirdeği) yenmez.
Üzüm: Tarikattır; hem yenir hem nimetlere dönüşür ancak
küçük bir çekirdeği (tezkiye ihtiyacı) vardır.
Ceviz (Koz): Hakikattir; içinde faydasız hiçbir şey yoktur,
özü tamamen yenir.
E- Sembolik Dil: Görünmez olanı görünür kılmak için
kullanılan somut göstergelerdir.
Takrîb (Yaklaştırma/Açıklama): Hakikati sezgisel düzeye
indirgeyerek idrak edilmesini sağlar.
İb’âd (Uzaklaştırma/Örtme): Hakikati, ona ehil olmayanların
(ağyâr) fiziksel ve zihinsel taarruzlarından korumak için gizler.
Tasavvufî şuur kâl (söz) ile değil, hâl (yaşantı) ile elde
edilir.
Sufi metinlerinde de hedef mutlak açıklık değildir; aksine
okuyucuyu kendi şahsî tecrübesini yaşayacağı irfani bir maceraya itmektir.
İbn Haldun'a göre mülk (şehâdet) âlemi ile melekût (gayb)
âlemi arasında dilsel bir ortaklık yoktur. Bu yüzden mevcut kelimelerin mecazen
bile kullanılması zordur. Mukaddime'de ise bu ifadelerin "müteşabih"
kabul edilerek olduğu gibi bırakılmasını önerir.
F- Şiir Dili ve Sembolizmi: Şiir, ezelî ilâhî kelâmdaki
ahengin dildeki yansımasıdır. İbnü'l-Arabî beşerî aşk sembollerini ilâhî
hakikatleri anlatmak için kullanır.
Şiir, doğrulanabilir veya yanlışlanabilir olan
"enformatik (bilgi veren) dili" aşar. Günlük sıradan dili yıkarak
şahsî, özel ve gizli yeni bir dil icat eder.
Şiirdeki ritim (mevzûn) ve ses uyumu (mukaffa), kâinattaki
ezelî ilâhî kelâmın ("Kun" / "Ol") beşerî dildeki
tezahürüdür.
İbnü'l-Arabî, Mekke'de karşılaştığı âlim, âbid ve zahid bir
genç kız olan Nizâm (Aynü’ş-Şems) üzerinden ilâhî hikmeti sembolleştirmiştir.
Nizam, onun için şehvet objesi değil, ilâhî cemâlin en kâmil tecellisidir.
İbnü'l-Arabî'nin Kâbe'de tavaf esnasında karşılaştığı ve
ilâhî sırların sembolü kıldığı "Nizâm" imajı; Dante’nin İlahi
Komedya’sında (İbnü’l-Arabî’den mülhem olarak) evrensel arketipik kadın imajı
olarak kullandığı Beatrice sembolüyle birebir örtüşür.
Haleb fakihlerinin bu aşk şiirlerini zâhirî/dünyevî
zannederek eleştirmesi üzerine İbnü'l-Arabî bu şerhi yazmış; şiirdeki kadın,
şehir, nehir ve yıldız gibi tüm unsurların ilâhî meârife (bilgiye) işaret
ettiğini bizzat te'vil (bâtınî hermenötik) ederek açıklamıştır.
G- Sözsüz İletişim: Sükût: Bazen en kâmil iletişim kelâm
olmaksızın sükût ile gerçekleşir.
Dilin yetersiz kaldığı nihai noktada sûfîler derin bir
sessizliğe (sükût) yönelirler. Ancak bu susuş pasif bir eylem değil,
"doğurgan bir sükût"tur.
Sûfî, fenâ halindeyken aklî ve hissî melekeleri pasifleştiği
için istese de konuşamaz.
Sonuç
Keşf ve ilham ilimleri (mârifet), akli ve mantıki düzlemde
kalıplara dökülemez. Bu durum, tüm mistik akımların ortak karakteridir.
Hakikat, aklın sınırlarını aştığı için beşerî dil yetersiz
kalır. Sûfî, bu açmazı aşmak için ya mutlak subjektif bir sükûta gömülecektir
ya da dolaylı/sembolik bir dil inşa edecektir. Zengin tasavvuf literatürü,
ikinci yolun seçildiğinin ispatıdır.
Sûfîlerin dili kasıtlı olarak muğlaklaştırmasının sebebi,
meramı "yârândan saklayıp ağyârdan kaçırmak" (ehli olana açıp
yabancıdan gizlemek) istemeleridir.
Sûfî, rûhânî tekâmülü nispetinde dil yetisini de inkişaf
ettirir. İbnü'l-Arabî bu açılımla kelimeleri sıradan anlamlarından koparıp
onlara metafizik bir urûc (yükseliş) yaşatmıştır.
Sûfî, önceden tasarlamaksızın, olağanüstü bir hızla ve
konuyu bilmeden yazmaya sevk edilir. Bu esnada bilinç kapalı veya karışık
değildir; aksine sıradışı bir şekilde uyanık ve duyarlıdır.
Tasavvufi metinler okunurken sadece "söylenen"
değil, "söylenemez olarak bırakılan" boşluklar da hesaba
katılmalıdır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder