Malek
Hassan Mahmoud Abdul Qader - Muhyiddin İbn
Arabi'nin Yorumlarının Semiyolojik Değerlendirmesi - Notlar
Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, 2018
Tez, İslam tasavvuf tarihinin en önemli isimlerinden biri
olan Arap düşünür Muhyiddin İbn Arabi'nin yorumlama pratiklerini incelemeyi
amaçlamaktadır.
Giriş, tezin amaçları, yanıtlamaya çalıştığı sorular ve
araştırma metodolojisi için genel bir çerçeve sunmanın yanı sıra, tezdeki bazı
temel terimleri açıklamaktadır. İlk bölüm, göstergebilimi genel bir çerçeve
sunarak incelemektedir.
İkinci bölümde Vahdet-i Vücut ve varlığın dereceleri,
Üçüncü bölümde Muhyiddin İbn Arabi düşüncesinde iletişim
sürecinin temelleri, Dördüncü bölümde ise Muhyiddin İbn Arabi'nin yorumlayıcı
önerilerine yönelik modern semiyotik yaklaşımlar ele alınmaktadır.
Giriş
İbnü’l-Arabî Literatürü
Şeyh-i Ekber’i ya fanatikçe savunan ya da onu tekfir eden
(kafirlikle suçlayan) İbn Teymiyye ve el-Bikâî gibi isimlerin ideolojik
tartışmaları.
Ebu’l-Ala Afifi ve William Chittick gibi isimlerin öncülük
ettiği, onun tasavvuf felsefesini, varlık ve insan görüşünü inceleyen
çalışmalar.
Nasr Hamid Ebu Zeyd’in (Yorum Dili) ve Michel Chodkiewicz’in
(yorum/dil odaklı) çalışmaları.
Bu çalışma İbnü’l-Arabî’yi teolojik bir yargılama konusu
yapmaz veya salt felsefi düzeyde bırakmaz. Onun yorumlama pratiklerini,
teorilerini ve stratejilerini bütüncül bir şekilde semiyotik (göstergebilim)
ışığında inceler.
Tezin cevap aradığı sorular
İbnü’l-Arabî’nin tefsir/yorum metodu hangi fikrî ve felsefî
esaslardan (ontolojik temellerden) doğmuştur?
İbnü’l-Arabî’ye göre yorumlamanın mekanizması nedir ve
modern göstergebilimsel karşılıkları nelerdir?
Birinci Bölüm: Semiyoloji
Semiyotik, sınırları ve kuralları hala gelişmekte olan, tıp
(patoloji), psikoloji, sosyoloji, dilbilim, sinema ve reklamcılık gibi çok
geniş alanlara yayılan disiplinlerarası bir bilimdir.
Ferdinand de Saussure
Dilbilimi, yaşamın kalbindeki işaretleri inceleyen daha
geniş bir bilim dalının (Semiyoloji) parçası olarak görür.
Saussure, kelimelerin doğrudan nesnelere karşılık
gelmediğini, zihinsel bir imge olduğunu savunur. Gösterge ikiye ayrılır:
Gösteren (işitsel/fiziksel imge) ve Gösterilen (kavram/zihinsel imge).
Gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki nedensiz, keyfi ve
gelişigüzeldir.
Charles Sanders Peirce
Göstergebilime matematik ve mantık odaklı, evrensel bir
felsefe penceresinden yaklaşır. Peirce’e göre gösterge, üçlü bir mekanizmaya
dayanır: Kanıt/Gösterge, göstergenin zihinde yarattığı Yorumlayıcı
(Interpretant) ve göstergenin yerini aldığı Nesne.
Arap tarihinde modern anlamda sistemli ve bağımsız bir
semiyotik kitap yazılmamış olsa da, bu pratikler dil, belagat, tefsir ve
özellikle tasavvuf miras kütüphanesinde dağınık halde bolca mevcuttur.
Semiyotik teriminin Arapça karşılığı olan Sîmâ, "işaret etmek, nişan koymak"
anlamına gelen vesme veya semâ kökünden türemiştir.
İbn Haldun, Mukaddime’de semiyotik/sîmyâ teriminin tarihsel
süreçte aşırı sufiler ve tılsım ehli tarafından "harflerin sırları
ilmi" olarak kullanıldığını belirtir. İbn Haldun'a göre bu bilim; sayılar,
harfler ve elementler arasındaki gizli bağları çözerek doğaüstü etkiler yaratma
sanatıdır.
İbnü’l-Arabî, sîmyâyı ikiye ayırır:
Yerilen Sîmyâ: Cinlerin ve tabiat aleminin güçlerini
kullanarak sadece dünyasal/doğal etkiler yaratmayı amaçlayan, ilahi bilgiden
yoksun alt düzey büyüsel ilimler.
Övülen Sîmyâ (Sembol ve Harf İlmi): Peygamberlere ve
velilere özgü olan, harflerin ve isimlerin ilahi sırlarını barındıran gizli
ilim. Bu ilimde Arapça harfler; dört element, göklerin hareketleri ve ayın
konaklarıyla ilişkilendirilir. Kişi bu sayede eşyanın hayali görüntüsünü
algılayabilir ve gaybın bilgisine erişebilir.
Batı dillerindeki Semiology ve Semiotics kavramlarını
Arapçalaştırma sürecinde tam bir birlik sağlanamamıştır.
Semiyotik, özü itibarıyla başka bir şeye atıfta bulunan bir
işaret sistemi olduğu için, yorum (tevil) bu işaretlerin ifade ettiği gizli
anlamları çözmede merkezi bir role sahiptir.
Râgıb el-İsfahânî’ye göre tevil, bir şeyi başlangıçtaki
kaynağına, aslına döndürmek demektir.
İbn Manzur’un Lisanü'l-Arab’ında Ebû Abbas’tan aktardığı
üzere, klasik dönemde tefsir, anlamlandırma ve tevil çoğu zaman eş anlamlı
kabul edilmiştir; yani sözü, konuşanın asıl kastettiği amaca geri döndürme
işlemidir.
Yunanca Hermeneuein (Yorumlamak) kelimesinden gelir. Adını,
tanrılar ile insanlar arasında mesaj taşıyan, gizli mesajları phobos/kod çözen
elçi tanrı Hermes’ten alır.
İslam dünyasında tevilin Kur'an ve Sünnet'le başlaması gibi,
Batı'da da hermeneutik kutsal metinlerin (İncil/Teoloji) doğru anlaşılması için
konulan kurallar bütünü olarak (özellikle MS 16. yüzyıldan itibaren) doğmuştur.
Tarihsel kökleri ise MÖ 6. yüzyılda Homeros şiirlerinin yorumlanmasına,
Sokrates ve Platon'a kadar uzanır.
Friedrich Schleiermacher: Hermeneutiği salt teolojik bir
araç olmaktan çıkarıp dil, edebiyat ve sanat alanlarına uygulayarak genel bir
felsefi yöntem haline getiren ilk isimdir.
Wilhelm Dilthey: Doğa bilimleri ile tinsel (insani)
bilimleri ayırarak hermeneutiği insani bilimlerin temeli yapmıştır.
Edmund Husserl & Martin Heidegger: Fenomenolojik
hermeneutiği kurarak konuyu bir "varoluş" ve "anlama"
sorununa dönüştürmüşlerdir.
Hans-Georg Gadamer: Hakikat ve Yöntem adlı eseriyle
hermeneutiğin zirvesini oluşturmuştur.
Paul Ricoeur & Umberto Eco: Kavramı modern dilbilimsel,
eleştirel ve semiyotik okullarla buluşturmuşlardır.
İkinci Bölüm: Muhyiddin İbn Arabi'ye Göre Varlık
İbn Arabi'ye göre Hak'tan (Tanrı'dan) başka gerçek bir
varlık yoktur. Evrendeki tüm çeşitlilik ve çokluk, tek bir mutlak hakikatin
zahiri (dışsal) tecellilerinden ve gölgelerinden ibarettir.
Diğer bazı sufilerin savunduğu "Şahitlik Birliği"
(Vahdet-i Şuhud), sufinin manevi bir coşku anında her şeyi bir görmesi halidir
ve geçici bir bilinci temsil eder. İbn Arabi'ye göre ise Varlık Birliği kalıcı,
sabit ve daimi bir hakikattir; kulun bilincinden bağımsız olarak varlık zaten
birdir.
İbn Arabi varlığı dört ana boyutta inceler:
Nesnel Varlık: Öz düzeyindeki gerçek ve mutlak varlık.
Bilimsel Varlık: Cenab-ı Hakk'ın ezeli bilgisinde (A'yân-ı
Sâbite) şeylerin ezelden beri var olan suretleri.
Lafzî Varlık: Dil ve kelimeler formundaki varlık.
Sayısal (Dijital/Duyusal) Varlık: Maddi dünyada somut
suretler kazanan, zaman ve mekanla sınırlı varlık.
Kader, bir şeyin Tanrı'nın ezelî ilminde nasılsa, dış
dünyada da tam o şekilde gerçekleşmesidir. Kulun fiilleri, Hakikat'in zorunlu
tecellilerinin bir sonucudur.
Var olan her şey özü itibariyle iyidir, çünkü kaynağı Mutlak
Varlık'tır (Tanrı). Kötülük ise varlıksal bir öze sahip değildir, görecelidir
ve yoksunluktan (hiçlikten) kaynaklanır.
Cennet ve Cehennem, aslında bu dünyadaki hakikate yakınlık
ve uzaklık hallerinin ahiretteki birer yansımasından ibarettir:
Cennet (Mükafat / Yakınlık): Dünyadayken mutlak birliğe
(Tanrı'nın tüm varlıkların özü olduğuna ve varlıkların O'nun tecellileri
olduğuna) inanan ve kendisinden başka bir şey görmeyen kimse Hakk'a yakındır.
Şeyh İbn Arabi, Cennet'i dilbilimsel anlamıyla doğrudan "yakınlık"
olarak değerlendirir. Bu dünyada O'na yakın olan mümin, ahirette de Diri ve
Yüce Allah'a yakınlık makamına (Cennet'e) sahip olacak ve bu sonsuz bir saadet
getirecektir.
Cehennem (Ceza / Uzaklık): Cehennem ise kelime anlamı olarak
"uzaklık" demektir. Dünyada haktan uzak kalıp sadece zahire (dış
görünüşe, perdelere) yapışanlar, ahirette de haktan uzak kalarak Cehennemde
olacaklardır.
Varlık, zahir (görünen) ve batın (gizli) olmak üzere iki
boyuta sahiptir. Varoluş süreci, mutlak batın olan "İlahî Zât" ile
başlar; bir ucu batın bir ucu zahir olan ara mertebelerden geçerek mutlak
zahiri temsil eden "şehadet (duyular) âlemine" ulaşır.
Varlık Düzeylerinin Temel Bölümleri
Birinci Bölüm (Kısıtlama ve Mutlaklığa Göre)
Şartıyla var olma: Zaman, mekân ve maddeyle sınırlı cüz'i
varlık (yaratılış ve şehadet âlemi).
Hiçlik koşuluyla varoluş: İlahi olanı temsil eden, özel
olana göre mutlak olan evrensel varoluş.
Mutlak olan varlık: Hiçbir koşula bağlı olmayan, mutlaklıkla
sınırlandırılmamış varlık (İlahi Zât).
İkinci Bölüm (İlahi Bereketin İki Yönüne Göre)
En Kutsal Tufan (Yayılım): Tanrı'nın mutlak gaybında kendine
tecelli etmesi. Şeylerin nesnel olarak değil, sadece ilahi bilgide mevcut
olduğu içsel yönü temsil eder.
Taşan Sel (En Yayılım): Mutlak olanın sonsuz çeşitlilikteki
biçimlerde dış dünyada ortaya çıkmasıdır. (Bu bölüm alt katmanlar olarak;
Tanrısallık, Rablik, İmgeler/Hayal gücü ve Duyular varlığı olmak üzere dörde
ayrılır).
Üçüncü Bölüm (Zat ve Tecellilere Göre)
Eşyanın dört mertebesidir: Bilimde varoluş (zihinsel ve
ilahi bilgideki varlık), objektif varoluş (içsel öz ve tabiat düzeyi), sözlü
varlık (telaffuz ve konuşma düzeyi) ve dijital varlık (görüntü ve nesneler
dünyasındaki somut varlık).
Dördüncü Bölüm (Dört Âlem Şeklindeki Bölüm)
En yüksek kıstak âlemi (Mutlak hayal): İlahlık, körlük,
külli hakikatlerin hakikati ve Muhammedî hakikati içerir.
Emir (Akledilirler) âlemi: İlk akıl (kalem), levh (külli
ruh), tabiat ve hiçlik aracılarını barındırır.
Yaratılış âlemi: Arş, kürsü, atlas küresi ve sabit
gezegenleri içerir.
Şehadet âlemi: İnsanın yaşadığı, yedi hareketli küreyi içine
alan, küçük ve kuşatıcı olan, ilahi tecelliye en mükemmel ayna olan âlemdir.
Berzah, iki tarafı
birbirinden ayıran fakat aynı zamanda birleştiren ara bir durumdur. Kendi
başına ne vardır ne de yoktur; varlığı iki uç (zıtlık) arasında yer almasından
ileri gelir.
Her varlık tabakası ve her vasıta, kendinden öncekilere
aşikâr (zahir), kendinden sonrakilere ise gizli (batın) olacak şekilde
konumlanmış küçük birer berzahtır.
Hayal âlemi, varoluşun ilk dairesini ve en yüksek berzah
âlemini oluşturur. İbn Arabi'ye göre bütün evren imgeler halindedir ve
varoluşsal varlık yalnızca bir tahayyül varlığıdır.
Zât ile âlem arasındaki ilk aracı, yani mutlak tahayyül
âleminin ilk berzahıdır.
Varlığın ortaya çıkış motifi "sevgi"dir
("Gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim..."). Bu ilahi sevginin
nefese dönüşmesiyle Amâ (bulut/körlük) mertebesi meydana gelir.
Âlem, ilahi isimlerin yansıdığı ancak henüz parlatılmamış
bir ayna gibidir; Kâmil İnsan (Muhammedî Hakikat) ise bu aynanın cilası ve
ruhudur.
Emir Âlemi
İbn Arabî sisteminde varlık, ilahi nefesin (Nefes-i Rahmânî)
kelimelere ve harflere bürünerek dış dünyaya taşmasıdır. İlahî Zât ile Halk
(Yaratılış) âlemi arasında duran ve zaman-mekân dışı olan rasyonel hiyerarşi
(Emir Âlemi), ses aygıtındaki harflerin çıkış noktalarıyla (mahreçler) birebir
paralellik gösterir.
İlk Akıl / Kalem / Hakikat-i Muhammediyye
İlahi bilgiyi kabul eden ve emir âleminde ilk varlık
tohumunu atan ilk tecelli. Bilginin çekildiği "mürekkep hokkası"dır
(Devât).
Levh-i Mahfûz / Evrensel Ruh
İlk Akıl’ın yazdığı ilahi planın dışa vurulduğu, bilimsel
güç (baba/etken) ile pratik gücün (anne/edilgen) birleştiği yazım düzlemidir.
Küllî Tabiat
Duyusal değil, rasyonel bir ilkedir. Dört ilahi sıfat
(Hayat, İlim, İrade, Kelam), doğadaki dört niteliğe (Sıcaklık, Soğukluk,
Kuruluk, Nem) yön verir.
Hebâ (Toz / İlk Madde)
Kendi başına bir şekli olmayan ancak tüm ilahi formları ve
suretleri içine alan varsayımsal maddedir (mücevherin gümüşü gibidir).
Bu zihinsel ve ontolojik hiyerarşinin son katı olan Hebâ
(Toz), aynı zamanda Emir Âlemi'nin son aracısıdır. Bu mertebeden sonra, iki
âlem arasındaki büyük ayırt edici sınır (berzah) olan Arş (Küllî Cisim) ile
birlikte duyulur ve şehadet âlemi (Halk Âlemi) başlar.
Halk Âlemi
Arş
Maddenin en dış sınırıdır; Emir âleminin sonu, Yaratılış
(mahlûkat) âleminin ilk basamağıdır. Maddi bir taht değil, varoluşsal bir
makamdır.
Arşın altındaki varlıklar, kuşatılmışlık hissinden dolayı
bir darlık (kabz) yaşarlar. Bu darlık, ilahi bir lütuf olan "Rahmânî
Nefes" ile genişlemeye (bast) ve varoluşsal bir rahatlamaya dönüşür.
Arşın mecazi dört ayağı, yaratılışın yapı taşlarını temsil
eder:
Suretler: Hz. Âdem ve İsrafil (Bedenleşme ve yeniden
diriliş).
Ruhlar: Hz. Muhammed (Muhammedî Hakikat) ve Cebrail (Ruh
üfleme).
Rızıklar: Hz. İbrahim (Misafirlere yemek ikram etmesi
kıssasına atıfla) ve Mikail (Tabiat ve rızık meleği).
Vaat ve Tehdit: Rıdvan (Cennet/Vaat) ve Malik
(Cehennem/Tehdit).
Kürsî
Arş'tan sonra gelir.
İkiliklerin (düalite) başladığı yerdir.
Atlas Küresi
Maddesiz, yıldızsız ve yönsüz ilk küredir. Zamanın genel
(tümel) olarak başladığı yerdir.
Sabit Yıldızlar Küresi
Atlas küresinin bir alt uzantısıdır. Genel zamanın alt
birimlere (aylar, belirli günler) bölündüğü yerdir.
Şehadet Âlemi
Oluş bu mertebede mutlak serbestlikten tamamen sıyrılır;
kısıtlamalar artar ve maddi dünya üzerinde doğrudan etkiler başlar.
Duyularla algılanan evreni ve gezegenlerin yörüngelerini
kapsar.
Üçüncü Bölüm: Muhyiddin İbn Arabi Düşüncesinde İletişim Sürecinin Temelleri
Adam (İnsan): İnsan, tüm kâinatın hakikatlerini kendinde
toplayan kapsamlı bir kopya (mikrokozmos) olarak görülmektedir.
İnsan, tüm varlıkların kapsamlı bir kopyasıdır ve onda her
varlığın bir hakikati vardır.
Ayrıca "İnsan-ı Kâmil" türleri ve insanın Tanrı
ile olan paralelliği tartışılmaktadır.
İnsan-ı Kâmil'in Mertebeleri
Hakikat-i Muhammediyye: Tüm kâmil insanların kökeni,
varlığın ilk varoluşsal tecellisi ve en adil aynadır.
Kutub / Gavs: Her çağda sadece bir tane bulunur. Alemin
manevi eksenidir, varoluş onunla ayakta durur. Allah’ın yeryüzündeki gözüdür.
İmamân (İki İmam): Kutbun sağ ve sol vezirleri gibidir. Biri
melekût (gayb), diğeri mülk (şehadet) alemini gözetir. Kutub ölürse yerine
geçerler.
Evtâd (Dört Çivi): Yeryüzünün dört yönünü (kuzey, güney,
doğu, batı) manen koruyan dört büyük velidir.
Abdâl / Budelâ (Yedi Abdal): Yedi iklim bölgesini korurlar.
Bilgilerini yedi gökteki peygamberlerin (İbrahim, Musa, Harun, Yusuf, İdris,
Adem, İsa/Yahya) ruhaniyetinden alırlar.
Nukabâ (On İki Nakib): Gökyüzündeki 12 burcun özelliklerini
ve insan nefsinin gizemlerini/hilelerini bilen 12 manevi liderdir.
Nücebâ (Sekiz Soylu): Her asırda sayıları 8 olan, halleri
kendilerine galip gelen ve ilahi sıfatların bilgisine vakıf olan velilerdir.
Dil: Dil ve varlık arasında bir simetri kurulmakta; harfler,
sesler ve sözdizimi varoluşsal seviyelerle ilişkilendirilmektedir.
Âlemlerin Akustiği
Harfler, birer "ümmet" gibi yönetici ruhlara
benzetilir.
Sesli Harfler: Varlığın dış yüzüne, yani duyularla
algılanabilen, görünür olan Şehadet ve Mülk âlemine karşılık gelir.
Sessiz Harfler: Varlığın iç yüzüne, latif ve gizli olan Gayb
ve Melekût âlemine karşılık gelir.
Kutup (Eksen Varoluş): Elif
İki İmam: Vav ve Yâ
Evtad (Dört Çivi/Direk): Elif, Vav, Yâ, Nûn
Abdal (Yedi Yerine Geçenler): Elif, Vav, Yâ, Nûn, Tâ, Kâf,
Hâ
Kendinden Sonrasına Bağlanmayan Harfler: Elif, dal, zel, ra,
ze, vav.
İbn Arabî bunu, Hakk'a bağlanıp dünyadan ve mahlukattan
kopan büyük mutasavvıfların (Hallâc-ı Mansûr, Bâyezid-i Bistâmî) makamına
benzetir.
Kuran-ı Kerim: Kur'an, dilsel bir kod içinde varoluşun ta
kendisi olarak tanımlanmaktadır.
Zâhir (Mülk ve Şehadet Âlemi): Kelimelerin lafızları,
şeriatın dış kuralları ve duyularla algılanan fiziksel evren. Burası
"zahir ehlinin" (avamın ve şekilci fakihlerin) durduğu yerdir.
Bâtın (Melekût ve Gayb Âlemi): Kelimelerin altındaki gizli
anlamlar, ilahi ilim ve hakikat.
Hudud (Sınır/Berzah Âlemi): Zahir ile batın, yaratılan ile
Yaratıcı arasındaki geçiş çizgisi. Kulun sınırları.
Matla' / Mttala' (Zuhur/Basiret erlerinin makamı):
Anlamların ilahi kaynağına açılan, kulun basiretiyle Hakk'ın bakışının
birleştiği en yüksek idrak noktası.
İrfan (Gnostisizm) / Yorumlama: Yorumlama, dış dünyadan
(şehadet) mutlak hayal âlemine doğru yapılan "ters bir yolculuk"
olarak tasvir edilir.
Bilginin (gnosis) ancak kalp yoluyla elde edilebileceği
vurgulanır.
Dördüncü Bölüm: Muhyiddin İbn Arabi'nin Yorumlamalarında Semiyolojik
Yaklaşımlar
Dil, insanın varlığının toplamıdır; çünkü insan ancak
düşünce ve işaret sistemleriyle var olur.
Heidegger’e göre
Logos (dil/konuşma) insanın kullandığı basit bir iletişim aracı değildir. Dil,
varlığın kendini insana açtığı, insanla mesken kurduğu varoluşsal bir alandır.
Dil, dünyaya paralel bir varlıktır.
Bu yaklaşım, İbn Arabî’nin "Nefes-i Rahmânî"
(Rahmani Nefes) ve ilahi "Ol" (Kün) kelimesi teorisiyle tam bir uyum
gösterir. İbn Arabî’ye göre evren, ilahi kelimelerin somutlaşmış halidir;
varoluş kelimeyle başlar.
Dil ile varlık arasındaki mütekabiliyet (uyum) meselesinde
Ricoeur, "yalan" olgusunun bile metnin dünyası ile gerçek dünya
arasında yorumlayıcı bir köprü kurduğunu savunur.
Umberto Eco / Yorum, dünya metni ile dilsel metnin
etkileşimidir. Dünyanın kodu olgular ve varlıklar, metnin kodu ise dildir.
İlahi bilgideki (Âyân-ı Sâbite) soyut fikirler, henüz somut
bir forma sahip değilken tek ve farklılaşmamış bir kütle gibidir. Ne zaman ki
ilahi "Ol" (Kün) kelimesi tecelli eder, bu soyut fikirler yaratılış
âlemine, yani farklılaşmış maddi formlara (dünya diline) aktarılır.
Kelâm (Gösteren): Yazılı veya sözlü salt işarettir.
Anlama / Fehm (Gösterilen): Muhatabın lafızdan çıkardığı
zâhirî, sınırlı ve parçalı anlamdır. Eksiktir ancak bâtına geçmek için ilk
basamaktır (Şeriat gibi).
Bilgi / İlim (Anlamlandırma): Sözün delalet ettiği tüm
sözel, metaforik, zamansal ve zamansız olasılıkların (Hakikatin) eksiksiz,
evrensel ve kapsamlı algısıdır. Bu bilgiye duyusal araçlarla veya kütüphanedeki
"eser" (Roland Barthes) mantığıyla ulaşılamaz; ancak alıcının
doğrudan hakikatin kalbinde yer aldığı "aletsiz/araçsız bir işitme"
(keşif ve zevk) ile ulaşılabilir.
İdealar Dünyası: Sandalyenin soyut, aşkın ve gerçek
fikri/anlamı (Hakikat).
Maddi Dünya: Marangozun bu ideayı taklit ederek ürettiği
somut sandalye.
Sanat Dünyası: Ressamın, marangozun sandalyesini taklit
ederek çizdiği resim (İşaretin işareti / Sembol).
Metot, araştırmacıya kendi taktığı "kırmızı
gözlük" gibi önceden belirlenmiş sonuçlar dayatır. Metodu kutsayan insan
hakikati kaçırır.
Dil (System): Bireysel olmayan, zihinsel algıların toplamı
olan genel ve kapsamlı bir sistemdir.
Söz (Speech): Dilin birey tarafından üretilen sınırlı,
indirgenmiş ve görünür kısmıdır.
Alıcının bir iletiyi anlamlandırması, zihninde zaten mevcut
olan dilsel imgeler ve önceki deneyimleriyle gerçekleşir.
Kalemi "bir yazma aracı" olarak tanımladığımızda,
anlamın kendisine ulaşmış olmayız; sadece bir göstergenin yerine başka
göstergeler (kelimeler) koymuş oluruz. "Araç" ve "Yazmak"
kelimelerini tanımlamak istediğimizde yine yeni kelimelere ihtiyaç duyarız.
Bu durum, anlamın sürekli ertelenmesi ve kelimelerin
birbirini sonsuz bir döngüde ikame etmesi (yerine geçmesi) demektir.
İşaretlerin bu ikame edici karakteri nedeniyle, metinlerle uğraşmak hiçbir
zaman sabit bir anlama ulaşamayacağımız sonsuz ve dinamik bir süreçtir.
Sonuç
Ferdinand de Saussure (Fransız Ekolü): Dilbilim tabanlıdır
ve kavrama "Semiyoloji" der. Dili toplumsal hayatın kalbindeki en
önemli işaret sistemi olarak görür.
Charles Sanders Peirce (Amerikan Ekolü): Felsefe ve mantık
tabanlıdır ve kavrama "Semiyotik" der. Mantığı, işaretlerin biçimsel
bir teorisi olarak tanımlar.
Hakiki varlık yalnızca Allah'tır. Yaratılış (halk), mutlak
yokluktan varlığa çıkış değil; İlahi Benliğin isim ve sıfatlarının sonsuz bir
çeşitlilikle zahir (görünür) hale gelmesidir. Maddi dünya, batıni hakikatin bir
gölgesi ve görüntüsüdür.
Varlıklar, İlahi Öz'ün kelimeleridir. Dil ve varoluş özde
birdir.
Kâmil İnsan (Yorumcu): İnsan, Tanrı ile alem arasında bir
Berzah (Araf) konumundadır. İnsan hem alemin hem de ilahi isimlerin bir özeti
(mikrokozmos) olduğu için, varlığı ve metni yorumlama kabiliyetine sahip yegane
varlıktır.
Hakikatin algılanmasında akıl yürütenler (sayılar ehli),
Gadamer'in uyardığı gibi "önceden belirlenmiş kalıpların ve metodolojik
bilginin" tuzağına düşerken; ariflerin fena (yok oluş) yoluyla ulaştığı
sezgisel bilgi, Gadamer'in "benliği inkâr eden hakikat" anlayışıyla
benzeşir.
Kalp, ilahi tecellilerin yansıdığı saf bir ayna olduğu için,
nesneleri üzerlerindeki zahiri formlardan arındırarak en yalın ve doğru haliyle
(önyargısız) algılar.
İbn Arabi’nin Zahir ve Batın ayrımı; Saussure'ün Söz
(Parole) ve Dil (Langue) ayrımına, Chomsky'nin Yüzey Yapı (Surface Structure)
ve Derin Yapı (Deep Structure) teorisine denk düşer.
İbn Arabi'nin İfade (Lafız) - Anlama (Fehm) - Bilgi
(Marifet) üçgeni; antik dünyadan beri gelen Gösteren (Signifier) - Gösterilen
(Signified) - Anlamlandırma (Signification) üçgeniyle paraleldir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder