12 Şubat 2026 Perşembe

Muhyiddin İbnu'l-Arabî'nin Tekfirle İthamı Meselesi - Notlar

Abdurrezzak Evrensel - Muhyiddin İbnu'l-Arabî'nin Tekfirle İthamı Meselesi - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2021

 

İbnü’l-Arabî, Fütûhât ve Fusûsu’l-Hikem adlı eserlerinde geçen bazı görüşlerinden dolayı tenkit edilmiş, hatta küfürle itham edilmiştir.

Tezde / başta vahdet-i vücûd kavramı olmak üzere İbnü’l-Arabî’nin “ahlak görüşü”, “velayet- nübüvvet görüşü”, “Hz. İbrahim’in rüyasına yaklaşımı”, “cehennem halkının hâli”, “putlara ibadet”, “Firavun’un imanı”, “gaypten haber verme” gibi temel fikir ve düşünceleri kısaca aktarılmıştır. Daha sonrasında ise İbnü’l-Arabî’yi itham edenler ve savunanların görüşlerine yer verilmiştir.

 

Giriş

Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminde şahıs veya grupların tekfir edilmediği bilinmektedir.

Kişi münafık dahi olsa kendini Müslüman addediyorsa, ona Müslüman muamelesi yapılmıştır.

 

İslâm dünyasındaki ilk tekfir hareketi Sıffîn Savaşı’nda hem Hz. Ali’yi hem de Muaviye’yi tekfir eden Hâricîler ile başlamıştır.

Fıkıh ilminde, küfür ehli olduğuna kanaat getirilen ve literatürde “mürted” olarak adlandırılan kimseler, küfre düştükleri noktada bilgilendirilirler; "mürted küfründen vazgeçtiğinde yeniden İslâm toplumuna dâhil edilmekte aksi takdirde ölümüne karar verilmektedir."

 

İlk bölümde: İbnü’l-Arabî ve tartışmalı görüşleri; vücûd kavramı, ahlak, velayet-nübüvvet, Hz. İbrahim'in rüyası, cehennem ehlinin hâli ve azabın ebedîliği, ibadet edilen her şeyde Allah’ın bir vechinin bulunması ve Firavun’un imanı meseleleri ele alınmıştır.

İkinci bölümde: Tekfir konusunu içeren kavramlar incelenmiştir.

Üçüncü bölümde: İbnü’l-Arabî’yi tekfirle itham edenler ve savunanlar bahsiyle İslâm düşünce tarihinde yer almış kişilere yer verilerek, ilk iki bölümdeki kavramsal ve literatür bağlamıyla bir bütünlük oluşturulmuştur.

 

Birinci Bölüm: İbnü’l-Arabî ve Tartışmalı Görüşleri

Hayatı ve Eserleri

1165 yılında Murcia’da doğan İbnü’l-Arabî, tasavvuf camiasında “Şeyhü’l-Ekber” olarak tanınır.

En önemli eserleri el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Fusûsü’l-Hikem’dir.

İbnü’l-Arabî, eserlerini kişisel bir düşünce ürünü olarak değil, Allah’ın kendisine “keşf yoluyla aktardığı” bilgiler olarak görür.

 

Vücûd Kavramı ve Vahdet-i Vücûd İbnü’l-Arabî düşüncesinin merkezinde Vahdet-i Vücûd (Varlığın Birliği) yer alır.

Bu görüşe göre, Vücûd’da Allah’ın dışında hiçbir şey yoktur. Vücûd sadece Gerçek Bir’e aittir.

Bazı alimler bu düşünceyi panteizmle karıştırsa da savunucuları, Allah’ın alemden müstağni olduğunu ve alemin O’nun vücuduyla kaim olduğunu belirtirler.

 

Vahdet-i Vücûd ve Eleştiriler

Kelime anlamı "varlığın birliği" olan vahdet-i vücûd, tasavvuf terminolojisinde Allah'ı ifade eder.

Hakiki varlık olan Allah’ın vücûdu sınırsız (mutlak) iken, diğer her şey sınırlandırılmış ve görecelidir. Algılanan nesneler dünyası Allah'ın geçici bir gölgesidir.

Endülüs'teki Zahiriler ve Malikiler sufi metafiziğini küfür kabul ederek tenkit etmişlerdir.

 

Ahmed Sirhindî, kâinatın varlığının mutlaktan ayırt edilmesi gerektiğini savunarak vahdet-i vücûdu eleştirmiştir.

 

Pir Meher Ali Şah ve Seyid Vahid Eşref ise Allah ile evrenin aynı olmadığını savunmuşlardır. İbnü’l-Arabî "her şeyin O olduğunu" söylerken aslında evrensel ruhu (el-vücûdü’l-munbasit) kastetmektedir; insani ilerleme bu evrensel ruh ile sona erer, "orijinal varlığa (Allah) doğru hiç kimse erişememektedir."

 

Ahlak Görüşü

İbnü’l-Arabî’ye göre ahlak, kısmen fıtri kısmen de çabayla kazanılır.

Nefsin üç kuvveti olan nefs-i natıka, nefs-i gazabiye ve nefs-i şehvaniye üzerinden bir ahlak teorisi geliştirir.

“Mutlak iyiliği, salt varlık olarak” tanımlar.

Nefs-i şehvani (Şehvet gücü): İnsan ve hayvanlarda ortak olan hayvani histir. Kontrol edildiğinde insan iffetli ve onurlu olur; dizginlenemezse "akla şehvetten başka bir şey gelmez olur" ve insan en alçak konuma düşer.

 

Nefs-i gazabiye (Öfke gücü): Kontrol edilmediğinde sahibini saldırganlaştıran ve adam öldürmeye kadar götüren güçtür. Bu duyguya sahip olanlar "şahıslarına karşı kötülük eden kimselere karşı acıma duygusu" beslemezler. Aşmanın yolu öfkelenmemeyi öğrenmek ve kavgalı ortamlardan uzak durmaktır.

 

Nefs-i natıka (Düşünme gücü): İnsanı hayvandan ayıran, iyiyi kötüden ayırt etmeyi ve tefekkürü sağlayan en yüksek makamdaki kuvvettir. Diğer iki kuvvetten daha güçlüdür; "şayet bu güç, güzel şeylere yönlendirilirse o vakit her türlü güzellik ve fazilet kendisini gösterebilmekte" aksi halde tüm günahları benimsetebilmektedir.

 

Velayet-Nübüvvet Görüşü

İbnü’l-Arabî, velayetin nübüvveti de kapsayan daha geniş bir makam olduğunu savunur. Risâlet ve nübüvvet... munkatıdır. Velayet ise ebedî bir şekilde son bulmaz, diyerek velayetin sürekliliğine dikkat çeker.

 

İbnü’l-Arabî'nin metodunda veli; hem nebi hem de resulü kapsayan en geniş kavramdır.

Kâmil insan olarak Hakîkat-i Muhammediye kavramını benimseyen İbnü’l-Arabî, tüm nübüvvet ve velayetlerin kaynağının bu hakikat olduğunu savunur. Mühür görevini üç zât arasında bölüştürür; genel velayetin hâtemi olarak Hz. İsa’yı görürken, "hâtemü’l-evliyâ, yani Muhammedi velayetin sonuncusu ile de kendi zâtını" kastettiğini ve bunu rüyasında gördüğünü ifade eder.

 

Hz. İbrahim’in Rüyasına Yaklaşımı

İbnü’l-Arabî, Hz. İbrahim'in oğlu yerine koç kurban etmesi hadisesini yorumlarken Hz. İbrahim’in rüyasını tabir etmeden doğrudan tasdik ettiğini söyler.

İbnü’l-Arabî'nin bu yaklaşımı, resullerin rüyalarının vahiy mertebesinde olması gerekçesiyle, rüyaya şüpheyle yaklaştığı iddia edilerek büyük bir eksiklik olarak eleştirilmiştir.

 

Cehennem Halkının Hâli ve Azabın Sonsuzluğu Görüşü

İbnü’l-Arabî, kâfirler cehennemden hiç çıkmayacak olsalar bile, ilahî rahmetin genişliği sebebiyle azabın onlar için zamanla nitelik değiştireceğini savunur.

Ona göre kâfirlerin cehennemde ebedî kalması, azabın da ebediyen elem verici olmasını gerektirmez.

 

İbadet Edilen Her Şeyde Allah’ın Şeklinin Var Olması

İbadet edilen her mabutta Allah’ın bir vechi vardır, diyerek, her inanç sahibinin aslında kendi hayalindeki ilaha/Hakk'a ibadet ettiğini söyler.

 

Firavun’un imanı Meselesi

Fütûhât'ta bu konuyu detaylandıran İbnü’l-Arabî, "Şimdi iman mı ediyorsun? Daha önce isyan etmiştin" ayetini Firavun'un imanının kabulüne delil sayar. Firavun'un can verme esnasındaki durumu, öleceğinden kesin emin olan birinin imanına benzemez; çünkü Firavun denizin yarıldığını gördüğünde yaşayacağına ve karşıya geçeceğine inanarak iman etmiştir. Denizde boğulması ise onun için bir nevi gusül abdesti yerine geçmiştir.

 

İkinci Bölüm: Tekfir Meselesi ve İlgili Kavramlar

İman ve Küfür Mahiyeti

İman, terim olarak Hz. Peygamber’in getirdiklerini “şüphesiz bir şekilde onaylamak” demektir.

Küfür ise bu hakikatlerin üstünü örtmek ve inkar etmektir.

Mezhepler arasında imanın sadece kalp ile tasdik mi yoksa ameli de içerip içermediği konusunda derin ihtilaflar vardır.

 

Tekfir, Müslüman olduğu bilinen birini kafir ilan etmektir.

Bu müessese özellikle Hz. Osman’ın şehadeti ve Sıffin Savaşı’ndan sonra siyasi bir silah olarak kullanılmaya başlanmıştır.

 

Siyasi tutumlar inançlar alanına kaydırılmakta ve herkes tutumlarını dine göre haklı çıkarmaya çalışmaktadır.

 

Kur’an ayetlerine farklı manalar yükleme (te’vil), bazen aşırıya kaçarak nassların zahirinden koparılmasına neden olmuştur.

Mezhep taassubu ise Müslümanların birbirini kafir ilan etmesine ve toplumsal parçalanmaya yol açmıştır.

Gazali gibi alimler, kıble ehlinin tekfir edilmemesi gerektiğini savunmuştur.

 

Üçüncü Bölüm: İbnü’l-Arabî’yi Tekfirle İtham Edenler ve Savunanlar

İbnü’l-Arabî, İslâm düşünce tarihinde taraftarlarınca "Şeyh-i Ekber" (En Büyük Şeyh), muhaliflerince ise "Şeyh-i Ekfer" (En Kâfir Şeyh) olarak isimlendirilmiş, üzerinde yapılan tekfir tartışmalarıyla İslâm tarihini derinden etkilemiştir. Düşüncesinde en çok durulan ve eleştirilen merkezî unsur "vahdet-i vücûd" (varlığın birliği) fikridir.

 

Abdurrahmân es-Sehâvî’nin (ö. 1497) aktardığına göre; Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın bazı metinleri imha etme uygulamalarından yola çıkan Ömer b. Reslân Bulkinî (ö. 1403), İbn Hacer el-Askalânî (ö. 1449), İbn Cevzî (ö. 1201) ve Tâceddîn Sübkî (ö. 1370) gibi âlimler, İbnü’l-Arabî’nin kitaplarının yakılıp yok edilmesi yönünde fetva vermişlerdir. Sultan ez-Zâhir Berkyaruk da kendi dönemindeki ulemanın tavsiyesiyle bu kitapların muhafazasını ve okunmasını kesin olarak yasaklamıştır.

Bazı din adamları ise İbnü’l-Arabî’nin fikirlerinin zahiri itibarıyla İslâm akidesine ters düştüğünü, bu nedenle inancının korunması adına bu eserlerin avama (halka) okutulmaması ve doğrudan tenkit edilmemesi gerektiğini savunmuştur.

 

İbn Teymiyye’nin İbnü’l-Arabî Tenkidi

İbn Teymiyye’ye göre vahdet-i vücûd apaçık bir küfürdür.

Bu fikrin temelinin Hıristiyanlık ve İslâm dışı inanışlara dayandığını, İbnü’l-Arabî’yi bu düşünceye İbn Sînâ (ö. 1037) felsefesinin götürdüğünü savunur.

 

Hakîm et-Tirmizî (ö. 932) tarafından ortaya atılan kurama göre; risalet ve nübüvvet peygamberle son bulsa da velilerin tasarruf ve velayet görevi kâinatın sonuna kadar sürer. İbnü’l-Arabî de velayetin sürdüğünü savunarak kendisini "Muhammedi velayetin sonuncusu" (Hâtemü’l-Velayeti’l-Muhammedî) ilan etmiştir.

İbn Teymiyye bu kurama sert tepki göstererek, velayet mührü adlandırmasının Kur'an ve sünnette hiçbir dayanağının olmadığını, tamamen geçersiz ve uydurma bir tasavvufi söylem olduğunu ifade etmiştir.

 

İbnü’l-Arabî de Firavun'un boğulma anında kurtulacağına inanarak ve gerçeğe şahit olarak iman ettiğini, dolayısıyla mümin ve temiz (tâhir) bir şekilde öldüğünü ileri sürer.

İbn Teymiyye Kur'an'da kıssasının bu kadar çok anlatılmasının onun "üstün bir kâfir" olduğunu gösterdiğini savunur.

 

İbnü’l-Arabî’nin varlığın birliği fikrinden mülhem, "Neye ibadet edersen et o, Hakk’ı işaret eder" düşüncesi ve "Müşrikler putlara tapmayı bıraksalardı, bıraktıkları ölçüde Hak’tan cahil kalırlardı" ifadesi İbn Teymiyye tarafından tüm dinler nezdinde küfür olarak değerlendirilmiştir.

 

İbnü’l-Arabî harflerin ilmini "İsevi bir ilim" ve velilerin ilmi olarak görür. Harflerin ilahî gizemler barındırdığını, cifr yönteminin gayba erişmede bir yol olduğunu savunur. Ebced ve cifir hesabı kullanarak gelecekten haberler verir, bazı ayetlere batıni anlamlar yükler.

 

İbn Teymiyye, batıni tefsire dayalı bu cifr ve ebced hesaplarının ümmet içinde bozgunculuğa yol açan asılsız hükümler olduğunu savunur. Hurûfîliğin kaynağının tamamen yabancı kültürlere dayandığını; İbnü’l-Arabî üzerinde özellikle Yahudi gizemciliği (Kabala) ve Pisagorculuğun bariz etkileri olduğunu ileri sürer.

 

İbnü’l-Arabî, evrendeki manüfaktür/manzum işleyişle ilgilenen, ilim ve rızıklarını gayb dünyasından alan salih kişileri ve cinleri "ricâlü’l-gayb" (gayb erenleri, üçler, yediler, kırklar) olarak nitelendirir. İbn Teymiyye ise bu kavramın Kur’ân’da, hadislerde ve ilk Müslümanlar ile mutasavvıfların örfünde hiçbir kökünün olmadığını savunur. Müslümanların bu tür hayali şahıslara değil, yalnızca Allah’a güvenmesi gerektiğini belirtir.

 

"Firavun İman Üzere Ölmüştür" İddiasına Reddiye

Abdülbârî es-Sînobî

Kur'ân’da yirmi iki surede Firavun’un küfür üzere öldüğünü belirten açık nasslar (kesin hükümler) ve ümmetin icmaı olduğunu söyleyerek İbnü’l-Arabî’yi ayetlerin dil inceliklerini kavramamakla ve cahillikle suçlar. Meleklerin ve azabın açıkça görüldüğü ye's (ümitsizlik) anındaki imanın geçersiz olduğunu vurgular.

 

Ebussuûd Efendi ise döneminde yaşanan büyük tartışmalarda bu fikri şeriata aykırı ve "küfür" olarak nitelendirmiş; ancak İbnü’l-Arabî’nin büyüklüğüne leke getirmemek adına, Fusûsü’l-hikem’e bir Yahudi tarafından bu tarz sapkın fikirlerin sonradan ilave edildiğini (iftira/ilhâk edildiğini) savunarak eserin müzakere edilmesinden uzak durulmasını istemiştir.

 

Mustafa Sabri Efendi, vahdet-i vücûd (varlığın tekliği) fikrini kabul etmenin arka planında büyük teolojik tehlikeler yattığını savunur. Ona göre, Allah’ın zâtının sadece ve mutlak "vücûd" (varlık) olarak eşitlenmesi, panteizm (âlemin Allah olması) ve pankozmizm gibi fikirlere kapı aralar; bu da Schopenhauer’ın ifadesiyle "Allah’ı kibarca inkâr etmek" anlamına gelir.

 

Kübreviyye tarikatı şeyhi olan Simnânî, vahdet konusunu tenkit eden ilk mutasavvıf olarak bilinir. İbnü’l-Arabî’nin "Her şey O’dur" şeklindeki yaklaşımını İslam'da yeri olmayan bir düşünce olarak görür ve İslam’ın "vahdet-i vücûdu" değil, "vahdet-i mabûdu" (kullukta teklik) beyan ettiğini savunur.

 

İmam-ı Rabbânî (Ahmed Faruk Sirhindî)

İbnü’l-Arabî’ye şahsi olarak hürmet beslemekle birlikte, onun sistemleştirdiği vahdet-i vücûd fikrini ve bunun doğurduğu "veli-nebi kıyası", "cehennem azabının daimi olmaması", "Allah ile âlem arasında ayniyet (teklik) kurulması" gibi nükteleri Ehl-i Sünnet itikadına aykırı bularak tenkit etmiştir. İmam-ı Rabbânî’ye göre İbnü’l-Arabî, tasavvufi manevi yolculuğun en üstü olan "kulluk mertebesine" ulaşamayıp "tevhid (birlik) mertebesinde" çakılı kaldığı için gözlemi eksiktir. Ayrıca bu düşüncenin, o dönem Hindistan’da yürütülen "dinleri bir araya getirme (siyasi/toplumsal) projelerine" tehlikeli bir zemin hazırlamasından endişe duymuş ve tasavvufi maneviyatı Ehl-i Sünnet çizgisiyle yeniden hizalamaya (vahdet-i şuhûd anlayışıyla olgunlaştırmaya) çalışmıştır.

 

Şah Veliyyullah Dihlevî (ö. 1762)

Vahdet-i vücûdun zamanla yanlış değerlendirilmesini, İbnü’l-Arabî’nin düşüncelerinin kusurlu izah edilmesine ve hatalı yorumlanmasına bağlar. Bu hatalı yorumlardan Sadreddin Konevî ve Abdurrahman Câmî’yi sorumlu tutar.

 

Zeynuddîn Hâfî (ö. 1435)

İbnü’l-Arabî’nin kendisini "hatm-i velâyet" (veliliğin en son mütekâmil temsilcisi) olarak tanıtmasını "şathiye" olarak görmüş; bu makamın gelecek olan Muhammed el-Mehdî'ye ait olduğunu söylemiştir.

Firavun'un can çekişme anındaki (imân-ı ye's) imanının geçerli olmadığını savunarak İbnu'l-Arabî'ye tepki göstermiştir.

 

İbnü’l-Arabî’yi Savunanlar ve Argümanları

Ebu’l-Kâsım Abdullah b. Hasan el-Beyzâvî

Onun kitaplarını düzenli okuyanların, anlaşılması en zor meseleleri bile rahatlıkla çözebileceğini savunur.

 

Mecdüddin el-Fîrûzâbâdî (ö. 1415)

 

İbn Hacer el-Askalânî (ö. 1449)

İbnü’l-Arabî’yi sahili olmayan engin bir denize benzetir.

 

Celâleddin es-Suyûtî (ö. 1505)

 

Abdülvehhâb el-Urzî (ö. 1560)

 

Ebû Yahya Zekeriyya el-Ensârî (ö. 1520)

 

Burhâneddin el-İmâdî (ö. 1722)

 

Hüseyin b. en-Natîbî

 

Abdulvehhâb eş-Şa‘rânî (ö. 1565)

 

Said Nursi, Risale-i Nur’un birçok bölümünde İbnu'l-Arabî’den bahsetmiş ve onun hakkında genel olarak övgü dolu ifadeler kullanmıştır.

 

İmam Şa'rânî (ö. 1565): el-Kıbrîtü’l-ahmer adlı eserinde İbnu'l-Arabî’yi eleştirenlerin yalnızca zahiri ilim bilginleri olduğunu ve mutasavvıfların irfani boyutunu anlayamadıklarını söyler.

 

Sonuç

İbnü’l-Arabî, İslâm düşünce tarihinde hakkında en çok zıt fikir beyan edilen, lehinde ve aleyhinde muazzam bir külliyat oluşmuş en dinamik şahsiyetlerden biridir.

Günümüzde ise Endülüs'ten Osmanlı'ya uzanan bu devasa miras, küresel bir nitelik kazanmıştır. 1985 yılında İngiltere'de kurulan Muhyiddin İbnü’l-Arabî Society (MIAS), bu düşünce ekolünün araştırma merkezi haline gelmiştir.

 

İbnü’l-Arabî eleştirilerinde karşımıza çıkan temel eğilimler şunlardır:

Peşin Hüküm ve Linç Psikolojisi

Kusurları Görmezden Gelme (Aşırı Yorum)

İfrat ve Tefrit Arasındaki Keskin Görüşler

 

Şeyh-i Ekber’in yapıtları, sıradan bir okuyucunun ya da derin bir irfani altyapısı bulunmayan kişilerin istifade edebileceği türden değildir.

 

Kişi ve grupların psikolojik olarak kendilerini mutlak hakikatin yegane temsilcisi görme arzusu ve sosyolojik dış etkenler, İbnü’l-Arabî'nin vahdet düşüncesini doğrudan "dış kaynaklı/yabancı bir sapma" olarak yaftalamalarına zemin hazırlamıştır.

 

Ehl-i kıble tekfir olunamaz.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder