Abdurrezzak
Evrensel - Muhyiddin İbnu'l-Arabî'nin Tekfirle
İthamı Meselesi - Notlar
Yüksek Lisans Tezi, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi,
Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2021
İbnü’l-Arabî, Fütûhât ve Fusûsu’l-Hikem adlı eserlerinde
geçen bazı görüşlerinden dolayı tenkit edilmiş, hatta küfürle itham edilmiştir.
Tezde / başta vahdet-i vücûd kavramı olmak üzere İbnü’l-Arabî’nin
“ahlak görüşü”, “velayet- nübüvvet görüşü”, “Hz. İbrahim’in rüyasına
yaklaşımı”, “cehennem halkının hâli”, “putlara ibadet”, “Firavun’un imanı”,
“gaypten haber verme” gibi temel fikir ve düşünceleri kısaca aktarılmıştır.
Daha sonrasında ise İbnü’l-Arabî’yi itham edenler ve savunanların görüşlerine
yer verilmiştir.
Giriş
Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminde şahıs veya grupların tekfir
edilmediği bilinmektedir.
Kişi münafık dahi olsa kendini Müslüman addediyorsa, ona
Müslüman muamelesi yapılmıştır.
İslâm dünyasındaki ilk tekfir hareketi Sıffîn Savaşı’nda hem
Hz. Ali’yi hem de Muaviye’yi tekfir eden Hâricîler ile başlamıştır.
Fıkıh ilminde, küfür ehli olduğuna kanaat getirilen ve
literatürde “mürted” olarak adlandırılan kimseler, küfre düştükleri noktada
bilgilendirilirler; "mürted küfründen vazgeçtiğinde yeniden İslâm
toplumuna dâhil edilmekte aksi takdirde ölümüne karar verilmektedir."
İlk bölümde: İbnü’l-Arabî ve tartışmalı görüşleri; vücûd
kavramı, ahlak, velayet-nübüvvet, Hz. İbrahim'in rüyası, cehennem ehlinin hâli
ve azabın ebedîliği, ibadet edilen her şeyde Allah’ın bir vechinin bulunması ve
Firavun’un imanı meseleleri ele alınmıştır.
İkinci bölümde: Tekfir konusunu içeren kavramlar
incelenmiştir.
Üçüncü bölümde: İbnü’l-Arabî’yi tekfirle itham edenler ve
savunanlar bahsiyle İslâm düşünce tarihinde yer almış kişilere yer verilerek,
ilk iki bölümdeki kavramsal ve literatür bağlamıyla bir bütünlük
oluşturulmuştur.
Birinci Bölüm: İbnü’l-Arabî ve Tartışmalı Görüşleri
Hayatı ve Eserleri
1165 yılında Murcia’da doğan İbnü’l-Arabî, tasavvuf
camiasında “Şeyhü’l-Ekber” olarak tanınır.
En önemli eserleri el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve
Fusûsü’l-Hikem’dir.
İbnü’l-Arabî, eserlerini kişisel bir düşünce ürünü olarak
değil, Allah’ın kendisine “keşf yoluyla aktardığı” bilgiler olarak görür.
Vücûd Kavramı ve Vahdet-i Vücûd İbnü’l-Arabî düşüncesinin
merkezinde Vahdet-i Vücûd (Varlığın Birliği) yer alır.
Bu görüşe göre, Vücûd’da Allah’ın dışında hiçbir şey yoktur.
Vücûd sadece Gerçek Bir’e aittir.
Bazı alimler bu düşünceyi panteizmle karıştırsa da
savunucuları, Allah’ın alemden müstağni olduğunu ve alemin O’nun vücuduyla kaim
olduğunu belirtirler.
Vahdet-i Vücûd ve Eleştiriler
Kelime anlamı "varlığın birliği" olan vahdet-i
vücûd, tasavvuf terminolojisinde Allah'ı ifade eder.
Hakiki varlık olan Allah’ın vücûdu sınırsız (mutlak) iken,
diğer her şey sınırlandırılmış ve görecelidir. Algılanan nesneler dünyası
Allah'ın geçici bir gölgesidir.
Endülüs'teki Zahiriler ve Malikiler sufi metafiziğini küfür
kabul ederek tenkit etmişlerdir.
Ahmed Sirhindî, kâinatın varlığının mutlaktan ayırt edilmesi
gerektiğini savunarak vahdet-i vücûdu eleştirmiştir.
Pir Meher Ali Şah ve Seyid Vahid Eşref ise Allah ile evrenin
aynı olmadığını savunmuşlardır. İbnü’l-Arabî "her şeyin O olduğunu"
söylerken aslında evrensel ruhu (el-vücûdü’l-munbasit) kastetmektedir; insani
ilerleme bu evrensel ruh ile sona erer, "orijinal varlığa (Allah) doğru
hiç kimse erişememektedir."
Ahlak Görüşü
İbnü’l-Arabî’ye göre ahlak, kısmen fıtri kısmen de çabayla
kazanılır.
Nefsin üç kuvveti olan nefs-i natıka, nefs-i gazabiye ve
nefs-i şehvaniye üzerinden bir ahlak teorisi geliştirir.
“Mutlak iyiliği, salt varlık olarak” tanımlar.
Nefs-i şehvani (Şehvet gücü): İnsan ve hayvanlarda ortak
olan hayvani histir. Kontrol edildiğinde insan iffetli ve onurlu olur;
dizginlenemezse "akla şehvetten başka bir şey gelmez olur" ve insan
en alçak konuma düşer.
Nefs-i gazabiye (Öfke gücü): Kontrol edilmediğinde sahibini
saldırganlaştıran ve adam öldürmeye kadar götüren güçtür. Bu duyguya sahip
olanlar "şahıslarına karşı kötülük eden kimselere karşı acıma
duygusu" beslemezler. Aşmanın yolu öfkelenmemeyi öğrenmek ve kavgalı
ortamlardan uzak durmaktır.
Nefs-i natıka (Düşünme gücü): İnsanı hayvandan ayıran, iyiyi
kötüden ayırt etmeyi ve tefekkürü sağlayan en yüksek makamdaki kuvvettir. Diğer
iki kuvvetten daha güçlüdür; "şayet bu güç, güzel şeylere yönlendirilirse
o vakit her türlü güzellik ve fazilet kendisini gösterebilmekte" aksi
halde tüm günahları benimsetebilmektedir.
Velayet-Nübüvvet Görüşü
İbnü’l-Arabî, velayetin nübüvveti de kapsayan daha geniş bir
makam olduğunu savunur. Risâlet ve nübüvvet... munkatıdır. Velayet ise ebedî
bir şekilde son bulmaz, diyerek velayetin sürekliliğine dikkat çeker.
İbnü’l-Arabî'nin metodunda veli; hem nebi hem de resulü
kapsayan en geniş kavramdır.
Kâmil insan olarak Hakîkat-i Muhammediye kavramını
benimseyen İbnü’l-Arabî, tüm nübüvvet ve velayetlerin kaynağının bu hakikat
olduğunu savunur. Mühür görevini üç zât arasında bölüştürür; genel velayetin
hâtemi olarak Hz. İsa’yı görürken, "hâtemü’l-evliyâ, yani Muhammedi
velayetin sonuncusu ile de kendi zâtını" kastettiğini ve bunu rüyasında
gördüğünü ifade eder.
Hz. İbrahim’in Rüyasına Yaklaşımı
İbnü’l-Arabî, Hz. İbrahim'in oğlu yerine koç kurban etmesi
hadisesini yorumlarken Hz. İbrahim’in rüyasını tabir etmeden doğrudan tasdik
ettiğini söyler.
İbnü’l-Arabî'nin bu yaklaşımı, resullerin rüyalarının vahiy
mertebesinde olması gerekçesiyle, rüyaya şüpheyle yaklaştığı iddia edilerek
büyük bir eksiklik olarak eleştirilmiştir.
Cehennem Halkının Hâli ve Azabın Sonsuzluğu Görüşü
İbnü’l-Arabî, kâfirler cehennemden hiç çıkmayacak olsalar
bile, ilahî rahmetin genişliği sebebiyle azabın onlar için zamanla nitelik
değiştireceğini savunur.
Ona göre kâfirlerin cehennemde ebedî kalması, azabın da
ebediyen elem verici olmasını gerektirmez.
İbadet Edilen Her Şeyde Allah’ın Şeklinin Var Olması
İbadet edilen her mabutta Allah’ın bir vechi vardır,
diyerek, her inanç sahibinin aslında kendi hayalindeki ilaha/Hakk'a ibadet
ettiğini söyler.
Firavun’un imanı Meselesi
Fütûhât'ta bu konuyu detaylandıran İbnü’l-Arabî, "Şimdi
iman mı ediyorsun? Daha önce isyan etmiştin" ayetini Firavun'un imanının
kabulüne delil sayar. Firavun'un can verme esnasındaki durumu, öleceğinden
kesin emin olan birinin imanına benzemez; çünkü Firavun denizin yarıldığını
gördüğünde yaşayacağına ve karşıya geçeceğine inanarak iman etmiştir. Denizde
boğulması ise onun için bir nevi gusül abdesti yerine geçmiştir.
İkinci Bölüm: Tekfir Meselesi ve İlgili Kavramlar
İman ve Küfür Mahiyeti
İman, terim olarak Hz. Peygamber’in getirdiklerini “şüphesiz
bir şekilde onaylamak” demektir.
Küfür ise bu hakikatlerin üstünü örtmek ve inkar etmektir.
Mezhepler arasında imanın sadece kalp ile tasdik mi yoksa
ameli de içerip içermediği konusunda derin ihtilaflar vardır.
Tekfir, Müslüman olduğu bilinen birini kafir ilan
etmektir.
Bu müessese özellikle Hz. Osman’ın şehadeti ve Sıffin
Savaşı’ndan sonra siyasi bir silah olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Siyasi tutumlar inançlar alanına kaydırılmakta ve herkes
tutumlarını dine göre haklı çıkarmaya çalışmaktadır.
Kur’an ayetlerine farklı manalar yükleme (te’vil), bazen aşırıya kaçarak nassların
zahirinden koparılmasına neden olmuştur.
Mezhep taassubu ise Müslümanların birbirini kafir ilan
etmesine ve toplumsal parçalanmaya yol açmıştır.
Gazali gibi alimler, kıble ehlinin tekfir edilmemesi
gerektiğini savunmuştur.
Üçüncü Bölüm: İbnü’l-Arabî’yi Tekfirle İtham Edenler ve Savunanlar
İbnü’l-Arabî, İslâm düşünce tarihinde taraftarlarınca
"Şeyh-i Ekber" (En Büyük Şeyh), muhaliflerince ise "Şeyh-i
Ekfer" (En Kâfir Şeyh) olarak isimlendirilmiş, üzerinde yapılan tekfir
tartışmalarıyla İslâm tarihini derinden etkilemiştir. Düşüncesinde en çok
durulan ve eleştirilen merkezî unsur "vahdet-i vücûd" (varlığın
birliği) fikridir.
Abdurrahmân es-Sehâvî’nin (ö. 1497) aktardığına göre; Hz.
Ömer ve Hz. Osman'ın bazı metinleri imha etme uygulamalarından yola çıkan Ömer
b. Reslân Bulkinî (ö. 1403), İbn Hacer el-Askalânî (ö. 1449), İbn Cevzî (ö.
1201) ve Tâceddîn Sübkî (ö. 1370) gibi âlimler, İbnü’l-Arabî’nin kitaplarının
yakılıp yok edilmesi yönünde fetva vermişlerdir. Sultan ez-Zâhir Berkyaruk da
kendi dönemindeki ulemanın tavsiyesiyle bu kitapların muhafazasını ve
okunmasını kesin olarak yasaklamıştır.
Bazı din adamları ise İbnü’l-Arabî’nin fikirlerinin zahiri
itibarıyla İslâm akidesine ters düştüğünü, bu nedenle inancının korunması adına
bu eserlerin avama (halka) okutulmaması ve doğrudan tenkit edilmemesi
gerektiğini savunmuştur.
İbn Teymiyye’nin İbnü’l-Arabî Tenkidi
İbn Teymiyye’ye göre vahdet-i vücûd apaçık bir küfürdür.
Bu fikrin temelinin Hıristiyanlık ve İslâm dışı inanışlara
dayandığını, İbnü’l-Arabî’yi bu düşünceye İbn Sînâ (ö. 1037) felsefesinin
götürdüğünü savunur.
Hakîm et-Tirmizî (ö. 932) tarafından ortaya atılan kurama
göre; risalet ve nübüvvet peygamberle son bulsa da velilerin tasarruf ve
velayet görevi kâinatın sonuna kadar sürer. İbnü’l-Arabî de velayetin sürdüğünü
savunarak kendisini "Muhammedi velayetin sonuncusu"
(Hâtemü’l-Velayeti’l-Muhammedî) ilan etmiştir.
İbn Teymiyye bu kurama sert tepki göstererek, velayet mührü
adlandırmasının Kur'an ve sünnette hiçbir dayanağının olmadığını, tamamen
geçersiz ve uydurma bir tasavvufi söylem olduğunu ifade etmiştir.
İbnü’l-Arabî de Firavun'un boğulma anında kurtulacağına
inanarak ve gerçeğe şahit olarak iman ettiğini, dolayısıyla mümin ve temiz
(tâhir) bir şekilde öldüğünü ileri sürer.
İbn Teymiyye Kur'an'da kıssasının bu kadar çok
anlatılmasının onun "üstün bir kâfir" olduğunu gösterdiğini savunur.
İbnü’l-Arabî’nin varlığın birliği fikrinden mülhem,
"Neye ibadet edersen et o, Hakk’ı işaret eder" düşüncesi ve
"Müşrikler putlara tapmayı bıraksalardı, bıraktıkları ölçüde Hak’tan cahil
kalırlardı" ifadesi İbn Teymiyye tarafından tüm dinler nezdinde küfür
olarak değerlendirilmiştir.
İbnü’l-Arabî harflerin ilmini "İsevi bir ilim" ve
velilerin ilmi olarak görür. Harflerin ilahî gizemler barındırdığını, cifr
yönteminin gayba erişmede bir yol olduğunu savunur. Ebced ve cifir hesabı
kullanarak gelecekten haberler verir, bazı ayetlere batıni anlamlar yükler.
İbn Teymiyye, batıni tefsire dayalı bu cifr ve ebced
hesaplarının ümmet içinde bozgunculuğa yol açan asılsız hükümler olduğunu
savunur. Hurûfîliğin kaynağının tamamen yabancı kültürlere dayandığını; İbnü’l-Arabî
üzerinde özellikle Yahudi gizemciliği (Kabala) ve Pisagorculuğun bariz etkileri
olduğunu ileri sürer.
İbnü’l-Arabî, evrendeki manüfaktür/manzum işleyişle
ilgilenen, ilim ve rızıklarını gayb dünyasından alan salih kişileri ve cinleri
"ricâlü’l-gayb" (gayb erenleri, üçler, yediler, kırklar) olarak
nitelendirir. İbn Teymiyye ise bu kavramın Kur’ân’da, hadislerde ve ilk
Müslümanlar ile mutasavvıfların örfünde hiçbir kökünün olmadığını savunur.
Müslümanların bu tür hayali şahıslara değil, yalnızca Allah’a güvenmesi
gerektiğini belirtir.
"Firavun İman Üzere Ölmüştür" İddiasına Reddiye
Abdülbârî es-Sînobî
Kur'ân’da yirmi iki surede Firavun’un küfür üzere öldüğünü
belirten açık nasslar (kesin hükümler) ve ümmetin icmaı olduğunu söyleyerek İbnü’l-Arabî’yi
ayetlerin dil inceliklerini kavramamakla ve cahillikle suçlar. Meleklerin ve
azabın açıkça görüldüğü ye's (ümitsizlik) anındaki imanın geçersiz olduğunu
vurgular.
Ebussuûd Efendi ise döneminde yaşanan büyük tartışmalarda bu
fikri şeriata aykırı ve "küfür" olarak nitelendirmiş; ancak İbnü’l-Arabî’nin
büyüklüğüne leke getirmemek adına, Fusûsü’l-hikem’e bir Yahudi tarafından bu
tarz sapkın fikirlerin sonradan ilave edildiğini (iftira/ilhâk edildiğini)
savunarak eserin müzakere edilmesinden uzak durulmasını istemiştir.
Mustafa Sabri Efendi, vahdet-i vücûd (varlığın tekliği)
fikrini kabul etmenin arka planında büyük teolojik tehlikeler yattığını
savunur. Ona göre, Allah’ın zâtının sadece ve mutlak "vücûd" (varlık)
olarak eşitlenmesi, panteizm (âlemin Allah olması) ve pankozmizm gibi fikirlere
kapı aralar; bu da Schopenhauer’ın ifadesiyle "Allah’ı kibarca inkâr
etmek" anlamına gelir.
Kübreviyye tarikatı şeyhi olan Simnânî, vahdet konusunu
tenkit eden ilk mutasavvıf olarak bilinir. İbnü’l-Arabî’nin "Her şey
O’dur" şeklindeki yaklaşımını İslam'da yeri olmayan bir düşünce olarak
görür ve İslam’ın "vahdet-i vücûdu" değil, "vahdet-i
mabûdu" (kullukta teklik) beyan ettiğini savunur.
İmam-ı Rabbânî (Ahmed Faruk Sirhindî)
İbnü’l-Arabî’ye şahsi olarak hürmet beslemekle birlikte,
onun sistemleştirdiği vahdet-i vücûd fikrini ve bunun doğurduğu "veli-nebi
kıyası", "cehennem azabının daimi olmaması", "Allah ile
âlem arasında ayniyet (teklik) kurulması" gibi nükteleri Ehl-i Sünnet
itikadına aykırı bularak tenkit etmiştir. İmam-ı Rabbânî’ye göre İbnü’l-Arabî,
tasavvufi manevi yolculuğun en üstü olan "kulluk mertebesine"
ulaşamayıp "tevhid (birlik) mertebesinde" çakılı kaldığı için gözlemi
eksiktir. Ayrıca bu düşüncenin, o dönem Hindistan’da yürütülen "dinleri
bir araya getirme (siyasi/toplumsal) projelerine" tehlikeli bir zemin
hazırlamasından endişe duymuş ve tasavvufi maneviyatı Ehl-i Sünnet çizgisiyle
yeniden hizalamaya (vahdet-i şuhûd anlayışıyla olgunlaştırmaya) çalışmıştır.
Şah Veliyyullah Dihlevî (ö. 1762)
Vahdet-i vücûdun zamanla yanlış değerlendirilmesini, İbnü’l-Arabî’nin
düşüncelerinin kusurlu izah edilmesine ve hatalı yorumlanmasına bağlar. Bu
hatalı yorumlardan Sadreddin Konevî ve Abdurrahman Câmî’yi sorumlu tutar.
Zeynuddîn Hâfî (ö. 1435)
İbnü’l-Arabî’nin kendisini "hatm-i velâyet"
(veliliğin en son mütekâmil temsilcisi) olarak tanıtmasını "şathiye"
olarak görmüş; bu makamın gelecek olan Muhammed el-Mehdî'ye ait olduğunu
söylemiştir.
Firavun'un can çekişme anındaki (imân-ı ye's) imanının
geçerli olmadığını savunarak İbnu'l-Arabî'ye tepki göstermiştir.
İbnü’l-Arabî’yi Savunanlar ve Argümanları
Ebu’l-Kâsım Abdullah b. Hasan el-Beyzâvî
Onun kitaplarını düzenli okuyanların, anlaşılması en zor
meseleleri bile rahatlıkla çözebileceğini savunur.
Mecdüddin el-Fîrûzâbâdî (ö. 1415)
İbn Hacer el-Askalânî (ö. 1449)
İbnü’l-Arabî’yi sahili olmayan engin bir denize benzetir.
Celâleddin es-Suyûtî (ö. 1505)
Abdülvehhâb el-Urzî (ö. 1560)
Ebû Yahya Zekeriyya el-Ensârî (ö. 1520)
Burhâneddin el-İmâdî (ö. 1722)
Hüseyin b. en-Natîbî
Abdulvehhâb eş-Şa‘rânî (ö. 1565)
Said Nursi, Risale-i Nur’un birçok bölümünde
İbnu'l-Arabî’den bahsetmiş ve onun hakkında genel olarak övgü dolu ifadeler
kullanmıştır.
İmam Şa'rânî (ö. 1565): el-Kıbrîtü’l-ahmer adlı eserinde
İbnu'l-Arabî’yi eleştirenlerin yalnızca zahiri ilim bilginleri olduğunu ve
mutasavvıfların irfani boyutunu anlayamadıklarını söyler.
Sonuç
İbnü’l-Arabî, İslâm düşünce tarihinde hakkında en çok zıt
fikir beyan edilen, lehinde ve aleyhinde muazzam bir külliyat oluşmuş en
dinamik şahsiyetlerden biridir.
Günümüzde ise Endülüs'ten Osmanlı'ya uzanan bu devasa miras,
küresel bir nitelik kazanmıştır. 1985 yılında İngiltere'de kurulan Muhyiddin İbnü’l-Arabî
Society (MIAS), bu düşünce ekolünün araştırma merkezi haline gelmiştir.
İbnü’l-Arabî eleştirilerinde karşımıza çıkan temel eğilimler
şunlardır:
Peşin Hüküm ve Linç Psikolojisi
Kusurları Görmezden Gelme (Aşırı Yorum)
İfrat ve Tefrit Arasındaki Keskin Görüşler
Şeyh-i Ekber’in yapıtları, sıradan bir okuyucunun ya da
derin bir irfani altyapısı bulunmayan kişilerin istifade edebileceği türden
değildir.
Kişi ve grupların psikolojik olarak kendilerini mutlak
hakikatin yegane temsilcisi görme arzusu ve sosyolojik dış etkenler, İbnü’l-Arabî'nin
vahdet düşüncesini doğrudan "dış kaynaklı/yabancı bir sapma" olarak
yaftalamalarına zemin hazırlamıştır.
Ehl-i kıble tekfir olunamaz.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder