Yunus
Acar - Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin Eğitim Anlayışı -
Notlar
Doktora Tezi, Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, 2023
Önsöz
İbn Arabî’nin kelamcı ve fıkıhçılardan farklı olan yöntemi
nedeniyle hem Doğu hem de Batı’da eleştirildi ancak Osmanlı devlet ricali ve
uleması nezdinde hep hürmet gördü
Bizim odaklanmış olduğumuz nokta sürekli olarak İbn Arabî’ye
yamanmaya çalışılan; ancak kendisi tarafından tek bir kez bile dile
getirilmemiş olan Vahdet-i Vücut sorunu değil; kaleme aldığı eserlerde birçok
kez ele aldığı 'İnsan', Demirli’nin de yerinde ifadesiyle 'sözde insan'ın kâmil
insana dönüştürülebilmesi konusudur.
Giriş
İbn Arabî'nin Fütûhât-ı Mekkiyye ve Fusûsü'l-Hikem gibi
devasa eserlerinin satır aralarında ve bazı küçük risalelerinde eğitime dair
çok sayıda dağınık bilgi mevcuttur.
Amacımız, eserlerinden yola çıkarak İbn Arabî’ye dair
sistemli bir eğitim anlayışına ulaşmak; İbn Arabî ile ilgili olarak yapılmış
olan çalışmalarda, göz ardı edilerek, ihmal edilmiş olan, insan ve eğitim
merkezli çalışmalara bir katkıda bulunmaktır.
Bölüm 1: İbn Arabî’nin Hayatı ve İbn Arabî’de Eğitim ve Öğretimin Mahiyeti
İbn Arabî, 1165'te Endülüs'ün Mürsiye şehrinde doğmuş,
düşünce özgürlüğünün ve eğitimin önemsendiği bir atmosferde yetişmiştir.
Hayatı boyunca Endülüs, Kuzey Afrika, Mekke ve Anadolu
(Konya, Malatya) gibi bölgeleri gezerek hem öğrenci hem de öğretmen olmuştur.
İnsan, İbn Arabî kozmolojisinin merkezindedir.
O, beslenip duyumsayabilen, düşünebilen bir cisim; âleme
üflenmiş bir ruh; ... hem yaradılan hem Yaradan ile ilişkili ... bir varlıktır.
Ruh: Allah’ın varlığına ilk şehadet eden, bedenlerin
yöneticisi olan unsurdur.
Beden: Ruhun eğitimi için gerekli olan zemindir. Mizacın
sağlığı, dinin yaşanması ve insanın mutluluğu açısından da önem arz eder.
Nefis: Ruh ve bedenin buluşmasıyla doğan "tikel
ruh"tur; eğitimin ve değişimin asıl muhatabıdır.
Akıl: Sahibini gereksiz tasarruftan alıkoyan ve
yönetim/tedbir işlevini gören bir yetidir.
Kalp: İmanın yer ettiği, değişim ve dönüşümün merkezidir. Kalp
bedenin başbuğu; beden yurdunda kendisine itaat edilen meliktir.
İbn Arabî, insanın eylemlerinde hem İlahi iradenin hem de
cüz'i iradenin payı olduğunu savunur. İnsan iradesiz bir varlık değildir; Kul,
iradesi Allah’ın kendisi ile ilgili olan iradesine ilişen kişidir.
İnsanın Eğitilebilirliği Meselesi ve Eğitimi Zorlaştıran Unsurlar
Eğitim tarihi boyunca insanın doğası iki aşırı uç arasında
konumlandırılmıştır:
Sert Bir Kaya (Kaderci Yaklaşım): Huyların, mizacın ve
karakterin tamamen doğuştan geldiğini, genetik ve metafizik sınırların dışına
çıkılamayacağını savunur.
Boş Bir Levha (Tabula Rasa / Davranışçı Yaklaşım): İnsanın
tamamen dış etkilerle şekillendirilebileceğini, her huyun sonradan
kazanılabileceğini iddia eder.
İbn Arabî'ye göre insan, iradesi ve çabasıyla değişebilir.
Ancak eğitimi zorlaştıran bazı faktörler vardır:
Genetik Özellikler: Anne-babadan gelen fizyolojik ve ruhsal
miras.
Cenin meleklerin, feleklerin ve anne-babanın hayallerinin
etkisiyle şekillenir.
Düzensiz Beslenme: İnsan beslenmesine dikkat etmezse... akıl
da işlevsiz kalır.
"Aygır gibi yemek" idrak araçlarını bozar, akla
yanlış veriler aktararak kuşku ve yanılgı üretir.
Dikkat Eksikliği ve Unutma: Nefsin arzuları ve dünya
meşgalesi dikkati dağıtan en büyük perdelerdir.
Zihnin bölünmesi insanı bütünlüğünden koparır. İbn Arabî'nin
kendi yaşantısı ve Bayezid-i Bestami örneğindeki "bütünüyle yönelme"
(odaklanma) eğitimin kilididir.
Bilginin yaşantı haline gelmemesi, hafızadaki izlerin
silinmesine ve eğitimin başarısız olmasına yol açar.
Eğitimin Tanımı
İnsan doğuştan "tam" (bilgisel ve fiziksel
potansiyeli eksiksiz) yaratılmıştır ancak "kâmil" (olgunlaşmış,
yetkinleşmiş) değildir. İçe dönüklük ve dışa dönüklük gibi mizaç özelliklerinin
dengelenmesi ancak eğitimle mümkündür.
Mürşid-i kâmil mutlak bir otoriteye sahip olsa da süreçte
mürit de aktiftir. Şeyh yeri gelir müritten öğrenir, mürit de himmetiyle şeyhi
harekete geçirir. Eğitim tamamlandığında rehber aradan çekilir ve bireyi özgür
bırakır.
Varlık bir okul, Hak ise öğretmendir. Müfredat sadece dini
ilimleri değil; dil, mantık, metafizik, tıp (mizaçlar bilgisi), fizik,
matematik ve astronomiyi de kapsar. Hepsi Tevhid'e ve Allah'ı bilmeye
(marifetullah) çıkan birer yoldur.
Eğitim İlkeleri
Tasavvufî eğitim, müridin potansiyelini aktüel hale
getirmeyi, onu ahlâkî ve manevî olgunluğa ulaştırmayı hedefler. Bu süreçte
mürşid-i kâmil, müridin istidat ve kabiliyetlerini gözeterek onu tedricî bir
şekilde yönlendirir.
Eğitim süreci açısından, eğitime konu olan kimselerin
ilgilerinin çekilmesi önem arz eder. Zira konuyla ilgili olmayan bir kimseyi
eğitebilmek de o kimseye bir şeyler öğretebilmek de imkansızdır.
İbnü’l-Arabî’ye göre bilgi, basitten karmaşığa, somuttan
soyuta doğru bir seyir takip eder. İnsan önce duyularıyla algıladığı âlemi
(şehâdet âlemi) tanır, ardından bu verilerden hareketle akledilebilir ve manevî
hakikatlere (gayb âlemi) yönelir.
Tedricîlik ilkesi, eğitimde acelecilikten kaçınmayı ve
müridin manevî makamları sırasıyla geçmesini gerekli kılar.
İbnü’l-Arabî, 'İlim ancak amel edilmekle ilim olur' diyerek
bilginin eyleme dönüşmesinin zorunluluğuna dikkat çeker.
Eğitimin nihai hedefi, insanın kendi hakikatini
gerçekleştirerek 'İnsan-ı Kâmil' mertebesine ulaşması, yani ilâhî isimlerin
tecelligâhı haline gelmesidir.
Bölüm 2: Eğitim ve Öğretimin Keyfiyeti ve Metotları
Tabiatı terbiye etmek, nefse bakan yüzü ile riyazet, bedene
bakan yüzü ile mücahededen ibarettir.
Takrir Metodu
Tasavvuf geleneğinde "sohbet" olarak karşılık
bulan takrir metodu, bilgiyi aktarmanın en yaygın yoludur. İbn Arabî, bu
yöntemin sadece dinleme odaklı olmasından kaynaklanan eksiklikleri gidermek
amacıyla sohbetlerinde belirli ilkelere bağlı kalır.
Anlatımı somutlaştırmak için şekil, grafik, Kur'an ayetleri,
hadisler ve teatral diyalog tasarımlarından yararlanır. Buradaki temel amacı, zayıf
idrakleri gerçeğe yaklaştırma arzusudur.
Konu Tekrarı ve Örtük Eğitim
İbn Arabî'ye göre kıt anlayışlılar tekrarla konuyu
kavrarken, anlayışlı kimseler her tekrarda farklı kazanımlar elde eder.
Ayet ve Hadislerle Temellendirme Hassasiyeti
Öğretilen her konu bütüncül bir yaklaşımla ayet ve
hadislerle delillendirilir.
İbn Arabî, öğrencilerin dikkat dağınıklığını ve bıkkınlığını
önlemek için derslerini kısa tutmaya ve ders aralarında dinlendirici fasılalar
vermeye özen gösterir.
Soru-Cevap Metodu
Tarihsel kökeni Sokrat'a kadar uzanan bu yöntem, zihni
çalışmaya zorlayan ve sınıfı canlı tutan bir tekniktir. İbn Arabî'nin ders
meclislerinde talebeler soru sorar, o da cevaplardı. Yazmış olduğu bazı önemli
eserler (örneğin Kitab-u Vesaili's-Sail, el-Künh) müritlerin sorularına verilen
cevaplardan oluşmaktadır.
Tartışma Metodu
İbn Arabî’ye göre insanın tartışmacı yapısının ontolojik
(varlıksal) bir sebebi vardır:
İnsanın kendisinden yaratılmış olduğu unsurlar, birbirine
karşıt olduğu, birbirine zıt olduğu için, insan tartışmacı ve kavgacıdır.
Tartışma yöntemi, öğrencileri pasiflikten kurtarır.
Riyazet Metodu
Seyr-i süluk sürecinde mürşidin rehberliğinde uygulanan
riyazet, dokuz temel amele dayanır.
Bu amelleri yerine getirirse, tevhitte derinlik kazanır.
Onların dördünü görünür, kalan beşini ise görünmez olarak değerlendirebilirsin.
Görünür olanlar açlık, uykusuzluk, susmak ve uzlettir. Görünmez olan içteki beş
amel ise, inanç ve kararlılık ile birlikte doğruluk, tevekkül ve sabırdır.
Tövbe
Tövbe, seyr-i süluk sürecinde müridin aşması gereken ilk
eşiktir. İnsanın kendi hatalarını fark etmesi, kendilik bilincine ve
marifetullaha ulaşmasında hayati bir rol oynar. Bu bağlamda tövbe, zayıflık
değil, ruhun kendini yeniden inşa etmesidir.
Uzlet
İbn Arabî’de uzlet; açlık, uykusuzluk ve sükût ile birlikte
yürütülen bir uygulamadır. Uzlet, kişiye dünya hakkında yeni bilgiler
kazandırır.
İradenin güçlenmesi içe yönelmekle mümkündür. Yolun
başındaki müridin zayıflığı sebebiyle insanlardan uzaklaşması gerekir.
Mürid; bidatçılardan, dünyalık rekabet içinde olanlardan ve
inançsız çevrelerden uzak tutulmalıdır.
Mürşitlerin sözlerinden ziyade hal ve hareketleri müridin
eğitiminde belirleyicidir.
Müritler dağlara veya sahillere çekilerek yapay, ölü
kitaplar yerine "canlı kâinat kitabı" ile yüzleşirler. Buradaki temel
hedef, yaratılan her bir eserden hareketle o eseri var eden yaratıcıya
(müessire) ulaşmaktır.
Doğa insanın ilk öğretmenidir.
Yaratılış her an yenilendiği için insanın bilgisi de sürekli
artmalıdır. Allah, kendini "âlemin Rabbi" olarak tanıttığı için O’nu
tanımak öncelikle âlemi bilmeyi gerektirir.
Alemde asıl olan cehalet ve yokluktur; bilgi ise varlıktır
ve Allah’a aittir. Bu yüzden insan bilgiyi Allah'tan elde eder.
Bilgi edinme sadece alışılmış yollarla değil; feraset,
görme, işitme, koklama ve hatta dokunma gibi alışılmışın dışındaki güçlerle de
gerçekleşebilir. İbn Arabî, Allah’ın insanda henüz var etmediği ama imkân
deryasında saklı tuttuğu güçlerin olabileceğini ve bunlara "zevk"
yoluyla sahip olunabileceğini belirtir. Keşf ve müşahede yoluyla elde edilen bu
zamansız ve mekânsız kavrayış, teorik akılla kazanılan bin senelik bilgiye
bedeldir.
Açlık uygulaması, müritlerin mizaçlarına köklü bir
müdahaledir ve insanın şeytan kaynaklı ilhamları fark ederek bilinçlenmesinin
başlangıcıdır.
Tokluk insanı lüzumsuz işlere yönlendirirken, açlık mide
şehvetine ve irade üzerindeki baskılara karşı en büyük kalkandır.
İnsan; hayat, ilim, irade ve kudret isimleri üzerinden
Uluhiyet mertebesiyle ilişkilidir; bu dört isim aynı zamanda şeytanın insana
nüfuz etmeye çalıştığı alanlardır. İnsan kendi iç dünyasındaki karmaşık duygu
ve düşüncelerin kaynağını (melek, nefis, şeytan) ayırt edecek bir iç görüye
sahip olmazsa kesinlikle kurtuluşa eremez.
Duygu kontrolü ve irade zayıflığını ortadan kaldırmanın
yegâne yolu, bilgiyle beslenmiş akıl vasıtasıyla yapılan tefekkürdür. Tefekkür,
kalbin amelidir. İbn Arabî zati şehvet ile yalancı şehveti ayırır; ilahi
teraziye uyarak dinin ve mizacın sağlığı için zati şehvete uyulması gerektiğini
savunur.
İnsanı harekete geçiren nedenler mantıksal değil, dürtüsel
ve duygusaldır; bu yüzden duygusallığın eşlik etmediği bir düşüncenin şuurda
yer etmesi mümkün değildir. Mutasavvıflar riyazetle kötü ahlakı yok etmeyi
değil, yönünü değiştirmeyi (ıslahı) hedefler. Kibir, hırs ve kıskançlık gibi
ateş tabiatlı duygular yok edilemez, ancak akıl otoritesi altında meşru ve
yerli yerinde alanlara yönlendirilebilir.
Şeytan yaratılışının gereğini yapar, Allah'tan korkar ve
işleri insandan daha iyi anlar; onun saptırma eylemleri aslında kendi dileğinin
bir karşılığıdır. İnsanın gaflet, unutma ve acelecilik gibi mizaç özellikleri
şeytanla ortaktır. Açlık ve uykusuzluk uygulamalarıyla insan, içindeki iyi ve
kötü akan çift tabiatı, cin ve şeytanların üzerindeki manevi kuruntu ve
etkilerini tefrik etmeyi öğrenir.
Uykusuzluk (yeni bir uyku düzeni), nefsin dizginlenmesi,
iradenin hevadan ayrılması ve tecelliyle gelen bilgi sayesinde kemale ve
marifetullaha ulaşma amacı taşır. Salikler hem dış varlıklarını hem de
batınlarını korumak için uyanık kalırlar.
Bütün varoluş, kaynağını canlılık ilkesi olan el-Hayy isminden alır. İbn Arabî’ye göre tüm alem
canlıdır ve bu canlılığın zirve noktası olan insanın hayatının korunması son
derece kutsaldır.
İnsanın potansiyelini gerçekleştirememesi, kendisinde var
olan yetenekleri köreltmesi en büyük manevi kayıp ve günahtır. Nefis (biyolojik
ve ruhsal benlik), kendisini yöneten insandan haklarını talep eder; gerçek
ahlak ve olgunluk ise bedenin, ruhun, aklın ve tüm organların haklarını ilahi
rızaya uygun olarak onlara teslim etmekle (tevzi etmekle) mümkündür.
Bilgi, aklın gıdasıdır ve
insanı cehalet karanlığından, dolayısıyla manevi ölümden kurtarır. İnsanın
varoluşsal sürekliliği ve hidayete ermesi doğrudan eğitime, öğretime ve bilgi
edinmeye bağlıdır.
İnsan denilen canlının odaklanması gereken nokta, kemali
hareketsizliğinde olan Zat değil; her an bir şe’nde olan Ulûhiyettir.
İnsanın kendisini inşa etmesi ve olgunlaşması için irade vazgeçilmez bir kuvvettir. İrade, insanın
potansiyel özgürlüğünün fiiliyata dökülmüş halidir. İnsanın sürekli olarak heva
ve şehvetin baskısına karşı koyabilmesi için kesintisiz bir irade mücadelesi
(riyazet ve mücahede) vermesi gerekir.
İrade ile birlikte "kudret"
sıfatı, kazanılan niteliklerin sürdürülebilmesi ve davranışa dönüşebilmesi için
zorunludur. İnsanın karanlıktan aydınlığa, güçsüzlükten güce geçişi bu
sıfatların dengeli bir şekilde kazanılmasına bağlıdır. Kişi; uzlet, açlık ve
uykusuzluk gibi uygulamalarla nefsini arındırdıktan sonra tüm bildiklerini bir
kenara bırakarak sessizliğe bürünür ve marifetullaha giden kapıyı aralar.
Sükût (susmak), nefsin ve dilin dünya kelamından çekilerek
kalp ile zikre odaklanmasıdır. Bu sessizliğin en büyük meyvesi Allah'ı doğrudan
tanımak, yani "Marifetullah"tır.
İslam, ilahi yardımın (tevfik) başlangıcıdır ve bedeni
ibadetlerle görünürlük kazanır. İbn Arabî'ye göre farz ibadetler, kulu Allah'a
en çok yaklaştıran ve kulun iradesini aşarak hakkın tecellisine mazhar kılan
ibadetlerdir; nafile ibadetler ise kulda ilahi sevgiyi yeşertir. Kişinin kendi
aklıyla şer'i hüküm uydurması kulluğuna zarar verir; bu yüzden seyr-i sülukun
ilk adımı farz olan ilimleri öğrenmek ve bunlarla amel etmektir.
İslam ile başlayan ilahi süreç, insana köklü bir iman
kazandırır. İslam dışarıdan can ve mal güvenliğini sağlarken, iman içe
odaklanarak nefsi sapkınlıktan korur.
İrade ile benliğini bulan insan, imanın sağladığı duygusal
zenginlik ve sıcaklıkla müminlerin oluşturduğu "biz" bilincine
katılır; "ben"i de "biz"i de aşarak alemlerin Rabbine
sonsuz bir güvenle bağlanır. İman ve tevhit sayesinde insandaki korku hali
(kabz), yerini ümit ve ferahlığa (bast) bırakır. İman, her şeyden önce
bilinmezlikler karşısında elçilerin getirdiği cevapların sorgusuz kabulüdür.
Tevhit, insan hayatını bütünüyle etkileyen bir taahhüt ve
davranış prensibidir. Tevhidin sonucu birlik, ahenk ve yakınlık iken; şirkin
sonucu çokluk, dağılma ve dengesizliktir.
Allah'ı tanıma yolculuğunda (marifetullah) ilk ve en önemli
bilgi, O’nun Zat’ına dair bilgi sahibi olunamayacağını idrak etmektir. İnsan
sadece var edilenler üzerinde düşünebilir, Allah'ın özü (Zat'ı) hakkında akıl
yürütemez.
Sadece teorik düşünce ürünü veriler ile Allah’a dair bilgi
edinme çabası içinde olan kişi, kendi zihin dünyasında bir suret var etmiş ve
daha sonra da var etmiş olduğu bu surete inanmıştır. Halbuki insanlara, kitap
ve sünnetin sınırlarını belirlediği Allah’a kulluk etmeleri emredilmiştir.
Allah'ı tanımada en sağlam yol O'nu şeriat terazisiyle,
elçilerin getirdiği rehberlikle bilmektir.
Allah, kulun Kendi hakkındaki algısına, inancına ve zannına
göre tecelli eder. İbn Arabî'ye göre, hadis-i şeriflerde de buyrulduğu üzere
"Allah hakkında iyi zanda bulunmak" ilahi bir emirdir ve ebedi
mutluluğun anahtarıdır.
İnsanın kemali; hayat, ilim, irade ve kudret gibi temel
ilahi sıfatları kendi nefsinde ve toplumda görünür kılmasına bağlıdır. Bu
sıfatların toplumsal düzlemde yansıması; yaşam, eğitim, din ve vicdan özgürlüğü
gibi temel insan haklarını dokunulmaz kılar ve bu hakları hukukun ötesinde
doğrudan inanç ve itikadın konusu haline getirir.
Oluş kesintisizdir; oluşa bağlı olarak bilinenler de
bilgiler de kesintisizdir.
İhsan; İslam ve İmanın ötesindeki en zirve noktadır. Ruhu
Allah'tan başkasına bakmaktan korur, kalbe murakabe, haya ve tazim kazandırır.
Allah her şeyde tecelli (zuhur) edendir; kimi insan Allah’ı
her şeyden önce, kimi sonra, kimi ise her şeyle beraber veya her şeyin içinde
müşahede eder.
Mükaşefe, müşahededen üstündür, zira ona göre mükaşefe,
manevi bir idrak olarak, müşahedeye göre daha latiftir. Müşahede, bilgiye giden
bir yol iken, keşif yolun nihayeti ve bilginin nefiste kendini göstermesidir.
Müşahede, her zaman duyusal güçlere ait iken, keşif manevi güçlere aittir.
Müşahedenin nasibi, insanın gördüğü, duyduğu, yediği, kokladığı ve dokunduğu
iken; keşfin payı, insanın bütün bunlardan anladığıdır.
İnsanın kendi nefsini tanıması, başkalarını tanımasından
geçer. "Mümin müminin aynasıdır" düsturunca, başkasını tanıyan kişi
kendi nefsini çok daha iyi bilir ve onunla yüzleşir.
Toplumsallaşma, insan için aslında bir
"insanlaşma" sürecidir. Toplumun dışına çıkmak insanı uyumsuzluğa ve
hastalıklara sürükler.
Bir başkasının mutsuzluğuna yol açacak her davranış İbn
Arabî için kabul edilemezdir. Karşıdaki kişi zalim bile olsa, onun aslında
şeytanın vesveselerine kapılmış bir "mazlum" olduğu fark edilmeli ve
ona şefkatle yardım edilmelidir.
Karşılaşılan olumsuz durumlarda doğrudan kişiyi değil,
sadece eylemi kötü görmek gerekir.
İbn Arabî, insanların hatalarına odaklanmanın hem karşı
taraftaki hem de kendi içimizdeki negatif eğilimleri besleyeceğini savunur. Bu
yüzden başkalarının ayıplarını örtmek, gizlemek ve onların güzel ahlakına
odaklanmak esastır.
Tembellik sadece bedeni uyuşturmakla kalmaz; aklı
durağanlaştırır, sağlığı bozar ve insan ilişkilerini zedeler.
Rıbat; herhangi bir süreyle sınırlanmaksızın, kişinin
kendisini sürekli bir hayır işiyle meşgul etmesi, bir işe bağlamasıdır. Bu
yönüyle sürekli çalışmak, kesintisiz bir ibadet ve amelin nemalanması
sürecidir.
Cömertlik, bencilce kendi içine kapanmış "ben"in,
ölçülü bir şekilde kendini başka "ben"lere açmasıdır. Cimrilik ve
korkaklık iradenin düşmanı iken; cömertlik ve cesaret iradenin fıtri
dostlarıdır.
İnsan doğası gereği korkak yaratılmıştır ancak mümin,
imanından aldığı güçle cesur ve atılgandır. Korku; zihni felce uğratan, adalet
duygusunu sakatlayan ve tüm ahlaki çöküntülerin anası olan kötü bir huydur.
Tasavvufta kazanılan manevi makamlar zamanla müridde
"ayrılması zor" alışkanlıklar yaratır.
Gerçek kâmil insan, kazandığı makamların ve alışkanlıkların
kölesi olmayan, aksine o makamlar üzerinde hüküm sahibi olandır.
Sonuç
Eğitimin nihai hedefi; insanı nüzul (varoluşsal iniş)
sürecinde ortaya çıkan kirlenmelerden arındırmak, onu olgunlaştırmak, kemale
erdirmek, marifetullaha (Allah'ı tanıma bilgisine) ulaştırmak ve ebedi
mutluluğa yönlendirmektir.
Bedensel engeller, genetik mizacın getirdiği olumsuzluklar,
düzensiz beslenme, şeytan ve nefsin sebep olduğu dikkat dağınıklığı ya da
unutkanlık gibi engeller bulunsa bile, insan eğitim ve öğretim sayesinde bu
engelleri aşarak kendi kaderi üzerinde söz sahibi olabilir.
İrfan yolculuğunda mürşit ve mürit için Allah, şeriat,
Kur'an ve hadis gibi metafizik bilgiler ne kadar gerekliyse; dünyayı, insanı ve
kötülüğü (şeytanı) anlamak için de dil, mantık, matematik, fizik, kimya,
biyoloji, botanik, zooloji ve astronomi gibi rasyonel ve pozitif bilimler o
kadar gereklidir.
İrfan yolculuğunda mürşit ve mürit için Allah, şeriat,
Kur'an ve hadis gibi metafizik bilgiler ne kadar gerekliyse; dünyayı, insanı ve
kötülüğü (şeytanı) anlamak için de dil, mantık, matematik, fizik, kimya,
biyoloji, botanik, zooloji ve astronomi gibi rasyonel ve pozitif bilimler o
kadar gereklidir.
İbn Arabî müritlerine sadece sohbet yoluyla (işitsel olarak)
rehberlik etmez. Anlaşılması zor olan soyut meseleleri görsel olarak şemalarla,
şekillerle ve teatral anlatımlar yardımıyla aktararak eğitimi somutlaştırır.
Eğitime ket vurabilecek dikkat dağınıklığı anlarında,
iradenin gevşetilmesiyle verilecek olan örtük, taklit ve telkine dayalı eğitim
ile müritlerin hayal güçlerinden faydalanır.
Eğitim süreci müridin bilinçli bir farkındalıkla tövbe
etmesini, kararlı bir şekilde eski kötü alışkanlıklarını terk edip yenilerini
edinmesini gerektirir. Bu doğrultuda yeni beslenme rejimleri, uyku düzenleri
uygulanır; uzlet, halvet ve yalnızlık tercih edilerek sessizlik içinde Allah'ı
bulma çabası (riyazet) sergilenir.
Mizaç olarak içe kapalı ve toplum içine çıkmaktan çekinen
kimseler riyazet kanalıyla olgunlaştırılırken; dışa dönük yaşayan ve
yalnızlıktan hoşlanmayan kimseler ise tam tersine uzlet ve halvet
uygulamalarıyla dengelenerek olgunlaştırılır.
İnsan bir yandan uzlet ederek kâinatı anlamaya çalışırken,
diğer yandan da toplum içine karışıp sosyalleşerek aklın ve ahlakın kemali için
çabalamalıdır.
Sadece teorik bilgi yeterli değildir; bilgi, amel (aktif
çaba ve uygulama) ile harmanlanmalıdır. İnsan yaparak ve yaşayarak öğrenir. Bu
aktif çaba, insanı ilahi öğretiyle (talim-i ilahi) buluşturur ve her an ortaya
çıkan yeni tecellilerle yepyeni bilgilere kapı açar.
İbn Arabî'ye göre eğitim; ıslah (düzeltme), terbiye
(besleme/geliştirme) ve irşad (yönlendirme) faaliyetlerinin bütünüdür.
İbn Arabî aklın potansiyelini görmezden gelmez ancak akıl
ile de yetinmez. Eğitim sürecinde akıl, maddeleri ve dünyayı olabildiğince
inceler; fakat nihayetinde kulun tüm bildiklerini bir kenara bırakarak
Allah'tan gelecek ilhama, vahye ve peygamberlere teslim olması temel hedeftir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder