Otto
Friedrich Bollnow - Rilke -
Notlar
W. Kohlhammer Verlag, Stuttgart, 1991
Giriş
Zamanımızın Bir Şairi Olarak Rilke
Rilke, iki çağın sınırında durarak mevcut tarihsel ve manevi
krizi yaşayan ve bunu eserlerinde bütünlüklü olarak dile getiren
"çağımızın şairidir". Büyük klasik şairlerden farklı olarak Rilke,
hazır bir insanlık imgesine sahip değildir; insanın ne olduğunu yeniden
zahmetle sormak zorundadır. Şiiri bolluktan değil, aksine amansız bir öz
disiplinle kıtlıktan doğmuştur. Rilke'nin asıl belirleyici ve kalıcı yapıtları
geç döneminde, özellikle Muzot Kulesi'nde tamamladığı Duino Ağıtları ve Orpheus'a
Soneler ile ortaya çıkmıştır.
Rilke'nin Kavramsal Dili Üzerine
Şairin geç döneminde geleneksel şiirsel dilin ayırt edici
özelliği olan somut, renkli ve duyusal kelimeler yerini şaşırtıcı derecede
soyut, yalın ve görünüşte "soluk" ifadelere bırakır.
İsimlerin/ana kelimelerin geri planda kalıp fiiller ve
sıfatların öncelik kazanması; dilin doğrudan işlevselliğe, hareket ve dönüşüme
odaklandığını gösterir.
Rilke şiirini bir zanaat, dilsel uyumu ise hassas bir
ölçü/mekanik işçilik olarak görür. Şiirinin yapıcı yoğunlaşması neredeyse
"metalik" bir havaya sahiptir.
Şairin tüm yaşam ve varlık tahlili; ayna, çeşme, küre,
terazi, gül gibi nispeten az sayıdaki merkezi sembolde yoğunlaşır. Bu
sınırlı sayıdaki sembol, her tekrar işlenişte yeni derinlikler kazanarak Rilke
evrenini anlamanın anahtarına dönüşür.
Rilke ve Varoluşçu Felsefe
Rilke’nin düşünce dünyası ile varoluşçu felsefe arasında
doğrudan akademik bir bağ olmasa da, aynı çağın getirdiği yeraltı ortaklığı
vardır.
Heidegger ve Jaspers’ın felsefede, Karl Barth’ın teolojide,
Kafka’nın romanda dile getirdiği varoluşsal kaygı ve güvensizlik, şiirde
karşılığını Rilke’de bulur. Rilke’deki "saf referans" (reiner Bezug)
ve "aşma" (Übertreffen) kavramları, varoluşçu felsefedeki
yönelimsellik ve aşkınlık (Transzendenz) düşüncesiyle birebir örtüşmektedir.
Dünyanın Tekinsizliği
Genç Rilke'nin Yaşam Anlayışı
Genç Rilke, 19. yüzyıl sonunun panteist yaşam felsefesinin (Lebensphilosophie)
etkisindedir (Saatler Kitabı). Bu evrede yaşam, bireysel varlıkları sürdüren
devasa ve coşkulu bir akış olarak görülür. Ancak modern şehir yaşamındaki
insan, bu büyük yaşamdan kopmuş, boş ve yetersiz bir "küçük yaşam"
sürmektedir.
Çocukluk korkuları
Rilke’nin çocukluğunda yaşadığı tekinsizlik geçici veya
yabancı bir duygu değil; bizzat tecrübe edilmiş, sarsıcı bir gerçekliktir.
Lambanın loş ışığında resim çizen çocuğun, masanın altındaki
karanlıkta düşürdüğü kalemi ararken karanlıktan kendisine uzanan hayaletimsi
bir eli hissetmesi, tekinsizliğin somut ve tahrif edilemez örneğidir (Malte
Laurids Brigge'nin Notları).
Çocuk için korkunun kaynağı olan nesne, yetişkin dünyasında
veya gündelik mantıkta "hiçbir şey"dir; ancak çocuk için kaçınılmaz
ve işkence edici bir gerçekliğe sahiptir.
Anne; çocuğun çevresinde "dost dünya" çemberi
çizen, gecenin ve karanlığın tekinsizliğini bastıran sığınaktır.
Gündelik yaşamın nesneleri yok olduğunda geriye
"nesnesiz gece", yani boş hiçlik/kaos kalır. Tehdit edici tekinsizlik
tam da bu nesnesiz boşluktan türer.
"Malte"de Tuhaflığın Çığır Açıcı Etkisi
Malte Laurids Brigge'nin Notları (1910), Rilke’nin yaşam
felsefesinin iyimser yanılsamalarından koparak varoluşun gerçek tekinsizliğiyle
(Unheimlichkeit) yüzleştiği dönüm noktasıdır.
Korku, hastalık, ölüm ve metropolün yabancılaştırıcı
gürültüsü, insanın dünyadaki çaresizliğini açığa çıkarır. Modern medeniyet,
insanı özgün varoluşundan kaçırarak "yaklaşık bir yaşam" (ungefähres
Leben) sürmeye iter.
Dikkat dağıtma
Rilke, Paris deneyimiyle (Saatler Kitabı ve Malte)
birlikte modern büyükşehirlerin insanı gerçek varoluştan uzaklaştıran, içi boş
bir gürültü ve hız alanına dönüştüğünü fark eder. Şehirler artık sadece doğadan
uzaklaşma değil, yalancılığın, sinirli heyecanların ve yüzeysel meşguliyetlerin
merkezidir.
Rilke, tıpkı bir kabın kapağının kendi tabanına kusursuz bir
hassasiyetle oturması gerektiği gibi, insanın da kendi gerçek göreviyle (öz
çalışmasıyla) tam bir uyum içinde olması gerektiğini savunur. Modern insan
ise bu uyumsuzluğun yarattığı içsel tatminsizliği bastırmak için dikkat
dağıtıcı şeylere (koşuşturmaca, uyuşturucular, ucuz eğlenceler) sığınır.
Seri üretim anıtlar, yaldızlı gürültüler, teselli pazarları,
özgürlük salıncakları ve "Todlos" (ölümsüz/ölü yok edici) adlı bira
reklamlarıyla kaplı çitler; modern insanın ölümcül kaygılardan ve varoluşun
ciddi sorularından kaçmak için yarattığı sahte illüzyon âlemini simgeler.
Büyük gece
Erken dönemde ve Saatler Kitabı'nda gece, romantik
bir sığınak veya mistik bir Tanrı kaynağı ("Sen kararan zeminsin")
iken; daha sonraki metinlerde insanı yabancılaştıran, katı talepleriyle baş
başa bırakan "güçlü ve amansız gece"ye dönüşür.
Şair, yabancı bir şehirde penceresiz bir odada ya da
dışarıdaki karanlıkta, gündelik nesnelerin bile kendisine yabancılaştığı bir
tekinsizlik duvarıyla karşılaşır.
Gece, tıpkı çocuğa atılan ama çocuğun henüz yakalayamadığı
bir top oyununa benzer. Tekinsizlik, insana dışarıdan tesadüfen gelen bir
felaket değil; insanın karşılık vermesi, aktif olarak göğüs germesi beklenen
varoluşsal bir görevdir.
Rilke’nin sıradan/özgün dışı gündelik yaşam ile varoluşun
gerçek talepleri arasındaki ayrımı, Heidegger’in "özgünlük"
(Eigentlichkeit) kavramıyla birebir örtüşür.
İnsanlar tekinsiz deneyimlerden kaçtığı sürece onunla başa
çıkamaz. Ancak çitlerin ardındaki karanlıkla ve gecenin çağrısıyla yüzleşip
"Dayanırım. Çalış. Gidebildiğin kadar git" diyerek kendini tehdit
edici olana teslim ettiğinde; korku, Jaspers’ın bahsettiği "sonsuzlukta
destek" (gerçek güvenlik hissi) ve geniş bir ciddiyetin gülümsemesine
dönüşür.
İnsanların İçsel Güvensizliği
İç Vahşi Doğa
Üçüncü Ağıt’ta Rilke, tekinsizliğin yalnızca dış dünyadan
değil, insanın kendi ruhunun derinliklerinden de kaynaklandığını gösterir.
Bilinçdışının "iç vahşi doğası" (innere Wildnis), ilkel cinsel
dürtüler ve ata mirası kolektif geçmiş, rüyalarda ve aşk deneyiminde tehditkâr
bir biçimde uyanır.
Kalbin Dağlarında Açığa Çıktı
İnsan bilinci geliştikçe, hayvanın içgüdüsel güvenliğini
yitirir ve kendisini "kalbin dağlarında" (auf den Bergen des Herzens)
ıssız, soğuk ve korumasız bir biçimde açıkta bulur. Bilinçli varoluş,
korumasızlığın acımasız gerçekliğiyle yüzleşmektir.
İç Manzaranın Görüntüsü
Rilke, soyut ruhsal durumları somutlaştırmak için onları
görünür manzara ögeleriyle ifade eder: "Korku Kulesi," "Ruh
Madeni," "Ağıtlar Vadisi" veya Orfe’un şarkısıyla yükselen
"kulağındaki ağaç."
İnsanlar İçin Tehlike
İnsan varoluşu doğası gereği sürekli tehdit altındadır ve
dipsiz bir uçurumda yaşamak zorundadır. Ancak insan, tehlikeden kaçmak yerine
kendisini bu tehdide tamamen teslim ettiğinde, korku aniden tersine dönerek (Umschlag)
yeni bir korunma ve özgürlük duygusuna dönüşür.
Hayatta Kalmak
Varoluşun amansız yükü karşısında insana düşen görev, kaçmak
veya pes etmek değil, katlanmak (Aushalten), ayakta durmak (Stehen) ve hayatta
kalmayı başarmaktır (Überstehen).
Sanatçı ve Şeyler
Metafizik ve Varoluşsal Yorum
Rilke'nin eserleri dogmatik felsefi sistemler olarak değil,
antropolojik ve varoluşsal içerikleriyle yorumlanmalıdır. Eserlerindeki
"melek" (Engel) figürü, aşırı felsefi bir metafizik varlık olmaktan
ziyade, insan kusurluluğunu ve sınırlarını belirginleştiren işlevsel bir
ölçüttür.
Şeyler
Rilke, insan ilişkilerinin karmaşasından ve dış dünyanın
tehdit edici, tekinsiz doğasından kaçmak için sığınak olarak "sessiz
şeylerin" dünyasına yönelir.
İnsan eliyle yaratılmış nesneler, doğanın aksine özlerine
kadar insan için şeffaf, öngörülebilir ve güvenlidir.
İlk Şiirler: Bu dönemde "şey" kelimesi daha
çok doğayla kurulan panteist bir bağın, evrensel doğanın bir parçası veya genel
bir nesne anlamını taşır.
1901 ve Sonrası: Kelimenin anlamı daralır ve günlük yaşamda
kullanılan, insan yapımı somut nesnelere evrilir. Şeyler artık sadece birer
nesne değil, insana örnek teşkil eden bir varoluş biçimidir.
Rilke’ye göre şeyler; küçük, alçakgönüllü, sessiz ve her
şeyden önemlisi ağırdır. İnsanın özgürlüğü bazen onu doğanın ve hayatın genel
bağlamından koparıp boşluğa sürüklerken; şeylerin yerçekimine teslimiyeti,
kadere ve evrenin yasalarına karşı saf bir itaat simgesidir. İnsan, şeylerden
"düşmeyi" ve ağırlığa sabırla dayanmayı öğrenmelidir.
Sanat Meselesi
İnsanın içsel sıkıntıları veya dikkatsizliği, nesnelerle
olan uyumunu bozar. Malte Laurids Brigge’nin Notları’nda görüldüğü
üzere, bakımsız kalan veya sert eller tarafından hırpalanan narin eşyalar
kırılır; bu da insanın dünyadaki güvensizliğinin ve çözülmesinin bir
yansımasıdır.
Rilke sanatı bir deha meselesi değil, sıkı bir zanaat olarak
görür. Doğanın ve hayatın sonsuz, akışkan ve kaotik akışından koparılan bir
parça (örneğin sarmaşık çelengi veya bir panter), izole edilerek kendi içinde
var olan kalıcı bir nesneye yani sanat eserine dönüştürülür.
Rodin etkisinde şekillenen bu anlayışa göre sanat eseri,
ürkütücü ve bilinmeyen bir kıtanın ortasında insanın kurduğu güvenli bir ada
gibidir. Zamansız, kusursuz ve kesin biçimiyle mekâna yerleşerek sonsuzluğa
erişir.
Şeylerin Söylenmesi
Dokuzuncu Ağıt’ta şairin ve genel olarak insanın nihai
görevi tanımlanır: Dünyadaki mütevazı ve gelip geçici nesneleri (Dinge) meleğe
övmek ve onları dilde adlandırarak dile getirmektir (Sagen).
Auguste Rodin’in etkisindeki Rilke, sanatsal yaratımı bir
zanaat titizliğiyle "nesne üretmek" olarak kavrar.
"Kesinlik" (Präzision), yaklaşık yaşamanın panzehiri olan ahlaki ve
estetik bir ilkedir.
Görünür Olanın Dönüşümü
Modern sanayi medeniyeti, geleneksel nesnelerin insani
ruhunu yok etmektedir. İnsanın görevi, kaybolmakta olan görünür dünyayı
içselleştirerek görünmez ruhsal dünyaya dönüştürmektir.
Şiirsel Başarı
Şairin dilde gerçekleştirdiği "adlandırma" (Nennen),
zamansallığa ve ölüme yenik düşmeyen kalıcı biçimler kurar.
Dünyanın Bilgisi
Tanıma
Şeylerin gerçek özüne ulaşmak, benmerkezci isteklerden
arınmayı, alçakgönüllü bir sessizlikle dinlemeyi (Horchen) ve içsel yasaya
itaat etmeyi (Gehorsam) gerektirir.
Algı ve Sevgi
Dönüş (Wendung) şiirinde Rilke, yalnızca nesnelere
bakma eyleminin ("Yüz çalışması") yetersiz kaldığını, bakışın yerini
sevgi dolu içsel bir benimsemenin ("Gönül çalışması") alması
gerektiğini vurgular.
"Çünkü görüşün bir sınırı vardır, / Ve daha çok
görülen dünya sevgiyle gelişmek istiyor. / Yüz çalışması bitti, şimdi
içinizdeki imgeler üzerinde gönül çalışması yapın."
Dünyanın İç Mekanı (Weltinnenraum)
İnsanın iç dünyası ile dış evrensel mekan tek bir bütünlükte
birleşir: "Dünyanın İç Mekanı" (Weltinnenraum). Şeyler insan ruhunun
içinde büyür ve tinselleşir.
Rilke'nin şiirlerinde geçen "iç" veya "iç
manzara" ifadeleri yalnızca edebi birer benzetme değildir; insanın ruhsal
yapısı ile dış dünyanın özü arasında doğrudan bir köprü kuran metafizik bir
gerçekliktir.
Novalis’in romantik felsefesinden ve "büyülü
idealizm" anlayışından beslenen bu görüşe göre, dış dünyada algıladığımız
her şey, aslında insanın iç varlığıyla temelden ilişkili olan bir iç varlığın
tezahürüdür. İnsanın iç mekânı ile dünyanın iç mekânı gizemli bir şekilde
özdeştir.
"Dışarıya bakıyorum, ve ağaç içimde büyüyor"
dizesinde somutlaşan bu durum, dışsal nesne ile insanın zihinsel imgesinin tek
taraflı bir nedensellikle değil, karşılıklı bir uyum ve ortak gelişim içinde
var olduğunu gösterir. İnsan, kendi içsel feragati ve hazır oluşuyla dış
dünyadaki nesnenin (örneğin bir ağacın) hakiki varoluşuna katkıda bulunur.
Mutluluk: İnsanın dışarıda aradığı, geçici ve nesnel bir
şans eseri / tesadüftür.
Sevinç: İnsanı içten dolduran, varlığımızı kimyasal olarak
değiştiren, zamansız, saf ve yaratıcı bir çoğalmadır. Bu anlarda zaman algısı
ortadan kalkar ve evrenin sonsuzluğu deneyimlenir.
Açık (Das Offene)
"Açık" kavramı, henüz biçimleşmemiş, katılaşmamış,
oluş sürecindeki saf yaratıcı potansiyeli (natura naturans) ifade eder.
Sekizinci Ağıt’ta insan ile hayvan varoluşu karşılaştırılır.
Hayvan, sınırları ve ölüm bilinci olmaksızın doğrudan "Açık"a (das
Offene) bakar. İnsan ise nesnelleştiren bilinci nedeniyle her zaman nesnelerin
karşısında (gegenüber) yer alır ve dünyayı bir seyirci gibi izler.
İnsanın bu parçalanmışlıktan kurtulabilmesi ve nesnelerin
gerçek özüne ulaşabilmesi ancak doğanın körlemesine büyüme dürtülerinden
vazgeçtiği bir feragat ve içselleşme süreciyle mümkündür.
İnsanların Kimliği
Solma ve Kalma
İnsan varoluşu sürekli bir erime, kaybolma (Schwinden) ve
vedalaşma (Abschied) halidir.
Kalıcı nesnelere tutunmaya çalışmak yerine, dönüşümün
(Verwandlung) akan dinamizmine kendini bırakmak gerekir.
Saf Referans
İnsan, kendi içine kapalı, kendine yeten bir öz değildir;
özü yalnızca kurduğu ilişkiselliktedir (yönelimsellik / reiner Bezug). Bencil
mülkiyet arzusundan vazgeçip saf referans alanına teslim olmak gerekir.
Aşkınlık
İnsan varoluşu durağan bir durum değil, durmaksızın
kendisini aşan bir harekettir (Aşmak / Transzendenz). Varoluş, kendi
sınırlarını aşarak kendini feda ettiği anda saflığına ulaşır.
Övgü ve Ağıt
Şairin nihai eylemi övgüdür (Rühmung). Övgü, varoluşun
acılarına ve ağıta (Klage) göz kapatmadan, dünyanın gizlenemez hakikatini (aletheia)
açığa çıkarmaktır.
İdeal Tasarımlar
Kahraman
Kahraman (der Held), yıkımı ve ölümü bir yenilgi olarak
değil, gerçek ve otantik varoluşuna ulaşmanın son fırsatı olarak kullanan
figürdür.
Aşık
Karşılıksız ve nesnesiz seven kadın figürü (Gaspara Stampa,
Marianna Alcoforado), aşkı bir mülkiyet arzusu olmaktan çıkarıp saf bir
self-transzendenz (kendini aşma) hareketine dönüştürür.
Çocuk
Çocuk, henüz yetişkinlerin yüzeyselliğine gömülmemiş,
tehlikenin ortasında korumasızca duran ve geçmişin henüz tamamlanmamış telafi
ödevlerini simgeleyen figürdür.
Şarkıcı
Orpheus, şiirsel varoluşun eksiksiz sembolüdür; yaşam ile
ölüm, ağıt ile övgü arasında köprü kurarak kırılgan varoluşu sonsuz bir şarkıya
dönüştürür.
Sembol
Çeşme
İlk şiirlerde çeşme, Eichendorff ve romantik gelenekteki
"akıveren suyun büyüsü" ile parkların geçicilik hissini veren
melankolik mırıltısı olarak başlar.
Paris dönemi ve sonrasındaki gözlemlerde çeşme, bir kadın
figürüyle veya heykelimsi duruşuyla özdeşleşir. Su damlalarının ve jetin
hareketi, insan bedeninin hareketine ve sanatın biçimlenişine benzetilir.
Çeşmenin Rilke felsefesindeki en kritik işlevi, yükselen su
(ışın) ile düşen suyun (ağırlık) oluşturduğu ebedi döngüdür.
Erken dönemde fışkıran ve hemen geri düşen zayıf çeşmeler,
insanın sonsuz özlemleri ile sonlu eylemleri arasındaki yetersizliğin (irade
zayıflığının) bir simgesidir.
Olgunluk döneminde ise bu yükseliş ve alçalış, boş bir çaba
olmaktan çıkıp hayatın ve doğanın temel yasasına dönüşür. İnsan, hayatın
akışına ve kaderin "düşüşüne" direnmeden teslim olduğunda (feragat ve
sevinç içinde) hakiki özgürlüğe ve huzura ulaşır. Ölüme düşüş bile bu ebedi
döngünün doğal ve huzurlu bir parçasıdır.
Rilke, iki insan arasındaki manevi alışverişi ve ilişkiyi de
üst üste duran çeşme kaselerine benzetir. Biri diğerini dolduran, taştığı
zenginliği paylaşan bu dinamik, insanî bağların derinliğini simgeler.
Top
Top oyunu, fırlatılma ve yakalanma hareketleriyle kozmik
yasaları ve katı nesnellik yerine saf ilişki biçimini simgeler.
Ayna
Ayna, ideal varlık alanını, saf içselliği ve öz-yansımayı
simgeleyen en derin sembollerden biridir.
Orpheus'a Soneler'de ayna, "eleklerden delik
deşik olmuş zaman boşlukları" olarak nitelendirilir. Günlük, akan
zamanın ve maddi dünyanın ötesine, başka bir boyuta (erişilemez bir ideal
varlık alanına) açılan pencerelerdir.
Malte Laurids Brigge'nin Notları'nda ayna, çocukluk
anıları ve kılık değiştirme oyunları üzerinden ele alınır. Başlangıçta neşeli
bir oyun olan olasılıklar dünyası, aynadaki yansımanın irade dışında
canavarlaşmasıyla tekinsiz ve korkutucu bir deneyime dönüşür.
İnsan, gerçekte kim olduğunu ancak aynada (nesnelleşerek)
fark edebilir. Ancak bu yüzleşme, insanın içindeki sahtelikleri ve rolleri atıp
saf bir benliğe ulaşma çabasının hem bir aracı hem de ürkütücü bir
yüzleşmesidir.
Aynada gerçekleşen yansıma, sıradan bir kopya değil;
nesnenin veya insanın geçici dünyadan kurtulup saf bir imgeye (eidos) dönüştüğü
yüksek bir varlık biçimidir.
Pencere ve ayna motifleri, akıp giden kaotik
ve sonsuz dünyayı çerçeveleyerek sınırlayan, onu izole eden ve kalıcılaştıran
unsurlardır. Örneğin, ortada duran aşıklar ayna veya pencere çerçevesinde
"kelebekler gibi kazığa oturtularak" anın geçiciliğinden kurtarılır
ve neredeyse sonsuzlaştırılır.
Tek boynuzlu at, gerçek dışı/efsanevi varlık statüsüyle,
sıradan maddi dünyaya giremeyen saf özün ve imgenin temsilcisidir. Aynada var
olmak ve saf ruhta/içsellikte olmak Rilke'de eş anlamlıdır.
Aynadaki görüntü hayal edilebilecek en geçici şeydir; nesne
hareket ettiği an kaybolur. Rilke'ye göre insanın trajedisi, duyguların
ışımasında "buharlaşması", kendini dışarı doğru tüketmesidir.
Buna karşılık melekler, kendi kendilerinden yayılan
güzelliği kendi yüzlerine yansıtan "aynadırlar." Melekler bu sayede
kaybolup gitmez; ışık saçarken aynı zamanda kalıcı bir varoluşa sahip olurlar.
İnsan ise kusurludur; hissettiği yerde buharlaşan, kendini
dışarı doğru tüketen bir yapıya sahiptir. Rilke bu durumu erkek ve kadın
ilkeleriyle açıklar:
Eril ilke / Kendi imgesini barındırmaz, dışarıya ve eyleme
yönelir; kendini teslim ettiği imgenin (dış dünyanın) içinde kaybolup yıkıma
uğrar.
Dişil ilke / Ayna ile bütünleşir. Kendi yansımasıyla
yüzleşerek kendi iç dünyasında doyuma ulaşır, "çift" olarak tamlığa
erer.
Narkissos, bir meleğin sonsuzlukta başardığı şeyi sonlu
imkânlarla gerçekleştirmeye çalışır. Kendisinden dışarıya akan varlığı (aşma
hareketini) açık dünyaya bırakmak yerine, sudaki aksini severek kendi içine
geri alır.
Kendini koruma ve dona kalma pahasına dış dünyaya kapanan
Narkissos, varlığını korumaya çalışırken gerçek benliğini kaybeder. Rilke’ye
göre "kendini kalana kapatan şey zaten donmuştur."
Ölçek
Terazi, iç dünya ile dış dünya, yaşam ile ölüm arasındaki
hassas dengeyi ve zıtlıkların uyumunu ifade eder.
Gül Sembolü
Anemon
Anemonlar sabahları yavaşça açılıp günün tüm ışığını ve
evrenin sonsuz bolluğunu içlerine çeker; akşamları ise bu zenginliği kendi
içlerinde hapsederek dönüştürürler. Bu ritim, insanın evrene ve dış dünyaya
tamamen "açık ve alıcı" olmasının metaforudur.
Rilke, geceleri bir türlü kapanamayan (aşırı etkiye maruz
kalan ve bu yüzden yıkımın eşiğine gelen) bir Roma bahçesindeki anemonu kendi
şairane kaderiyle özdeşleştirir. Şairin görevi de dünyaya o kadar çok
açılmaktır ki, bu durum onu tüketme tehdidi verse bile geri adım atmamaktır.
İnsanlar kendilerini korumak için katılaşan ve daha uzun
süre direnen "şiddet yanlıları"dır. Oysa anemon, kendi varoluş
güvenliğini hiçe sayarak dünyanın tehlikesine tam anlamıyla teslim olur; bu da
insana örnek olması gereken bilinçli bir "kararlılık" hâlidir.
Rilke'nin Güllerle İlişkisi
Güller, şöminenin kenarında yapraklarını birdenbire ve tek
bir parçasını bile esirgemeden dökerek "kendilerini öldüren zamanı"
alkışlarlar. Bu ani ve tam teslimiyet, gülün kahramanca bir boyuta ulaşmasını
sağlar.
Gülün fiziksel ömrü bittikten sonra kitap sayfaları arasında
ya da çekmecelerde kalan o dayanılmaz kokusu, onun saf bir
"görünmezliğe" ve kalıcı bir öze dönüşmesidir.
Worpswede yıllarından Muzot Kulesi'ndeki son dönemine kadar
gül, Rilke'nin hayatında şenlikli bir sevincin, yumuşaklığın ve nihayetinde
mistik bir bütünleşmenin simgesi olmuştur. Hatta hayatının sonunu getiren
iyileşmeyen yaranın bir gül dikeninden kaynaklanması ve mezar taşındaki
"Gül, ey saf çelişki..." dizeleri, onun hayatı ile gülün kaderini
tamamen birleştirmiştir.
Mezar Taşına Giden Yol
İnsanlar genellikle dünyayla ilişkilerinde koruyucu kabuklar
örer, bir alan kazanmak için başkalarının alanını daraltır ve sürekli bir
gerilim (benmerkezcilik) içinde yaşarlar. Oysa gül;
Dış dünyanın sertliğine karşı zırh kuşanmaz.
Kendi varlığını korumak için savaşmaz; aksine narinliğini,
kırılganlığını ve iç benliğini dünyaya hiçbir güvence aramadan açar.
Bu açılış, zorla elde edilen bir alan değil, sevgi ve uyku
gibi saf bir teslimiyetle kurulan "meleksel bir uzay" yaratır.
Gülün yaprakları birbiri ardına açılır ama arkasında gizli,
maddi bir nesne saklamaz; örtünün kendisi bir
amaçtır (hiçliğin ve parlaklığın örtüsü).
Binlerce göz kapağını andıran taç yapraklarının altındaki
uyku, belirli bir kişiye ait değildir. Bu, tıpkı Rilke'nin ölüm veya hastalık
anlayışında olduğu gibi, kimsenin sahiplenemediği, bireysel egosundan sıyrılmış
kozmik ve anonim bir uykudur. Gülün uykusu yoktur, gül uykunun ta kendisidir.
İşte bu yüzden gül, "saf çelişki"dir; çünkü
mantığın ve bencil istemlerin ötesinde, var olmanın ve yok olmanın en saf
uyumunu aynı anda barındırır.
İnsanlar hayatı ve kendilerini çok fazla ciddiye alıp bir
"ağırlık" taşırlarken, gül kaygısızlığın mükemmelliğini sergiler.
Şairin görevi, dış dünyadan aldığı acıyı, rüzgarı, yağmuru,
karanlığı ve kaderi içselleştirip görünmeze (ruha) dönüştürmektir. Gül de tam
olarak bu dönüştürücü merkezin somutlaşmış halidir.
Güller, ölülerin damarlarından beslenerek yeryüzüne geri
dönerler. Bu nedenle bizim unuttuğumuz, göz ardı ettiğimiz o "hiçlik ve
varlık uyumunu" bizden çok daha iyi bilirler.
Rilke'nin kendi mezar taşı için bu dizeleri seçmesi, hayatı
boyunca kelimelerle ördüğü bu felsefenin ölümle ve sonsuzlukla tamamlandığının
en zarif ve kalıcı ifadesidir.
Fransız Gül Şiirleri
Rilke’nin şiirsel evreninde insan, hissettiği ve sevdiği
ölçüde dışarıya doğru "buharlaşan", kendini harcayan ve kaybolan bir
varlıktır.
Gül hem tutkuyla ve coşkuyla açılır (dışarıya akar) hem de
yapraklarının birbiri üzerine kapanan mimarisi ve kendi kokusundan ördüğü
"koku aynası" (koku zarfı) sayesinde kendi içine geri yansır.
Gül, kendini verirken eksilmeyen, kendi yansımasını kendi
yapraklarının temasıyla okşayan, varlığı vermekle almak arasında kusursuz bir
dengeye oturtan "tamamlanmış Narkissos"tur.
İnsan, varoluşunu kanıtlamak, kendini korumak veya bir
şeyler inşa etmek için sürekli bir gerilim, çaba ve iş (çalışma) içindedir.
Gül ise kaderin umutsuz zemini ortasında yalnızca
"vardır".
Rilke, Doğu bilgeliğindeki eylemsizlik (Wu Wei) kavramına
yaklaşarak bu durumu şöyle özetler: "Tanrı pencereden bakarak evi
güzelleştirir." Gül de dünyada bir şey yapmaz; varlığıyla, duruşuyla ve
pencereden bakışıyla çevresindeki her şeyi dönüştürür, yüceltir.
Tüm yıkımın, akıp giden zamanın ve kayboluşun tam ortasında
durur. Bunu dünyadan kaçarak değil, kendisini eksiksiz ve koşulsuz bir şekilde terk
edilmişliğe/bağlılığa bırakarak yapar. Gül, varlığın geçiciliğine direnmez;
geçiciliğin tam kalbinde "kalıcı bir an" yaratır.
Olgunluk Zamanı
Son Birkaç Yılın Dönüm Noktası
Rilke’nin son yıllarında (1924–1926, Fransızca şiirler, Valais
Dörtlükleri), varoluşçu kaygı ve tehdit tonunun ötesine geçilerek, minnettar,
dingin ve sevinçli bir varoluş onayına ulaşılır.
Duino Ağıtları, insan varoluşunun çaresizliğini,
zamana yenilişini ve "elveda"lar yurdunu en sert ve gerilimli tonla
işlemişti.
Oysa şairin son yıllarında kaleme aldığı Fransızca şiirler (Güller, Pencereler, Valais Dörtlükleri) ve
bunlara eşlik eden Almanca geç dönem şiirleri, bir gerileme değil; varoluşçu
felsefenin o ağır kısıtlamalarından sıyrılıp özgürleştirici bir sonsuz güvenlik
hissine ulaşılan yepyeni bir doğumdur.
Tam zamanlı / Zamanın Doluluğu
Rilke'nin erken döneminden beri kullandığı "dağılan,
akıp giden inciler" (zaman anları) imgesi, olgunluk döneminde yepyeni bir
anlam kazanır. İnsan kendi çabasıyla zamanı tutamaz; hayat vedalarla ve
tükenişle doludur.
Fakat sevgiliyle, dostlukla ya da eşzamanlılıkla kurulan o
mistik temasta (ya da büyük akıntıda), zamanın akışı durur. Zaman artık bir
tehdit değil, geleceğin bolluğu (Fülle der Zukunft) ve tam zamanlı (volle Zeit)
kavramlarıyla birleşen, geçmişin, şimdinin ve geleceğin askıya alındığı kozmik
bir şimdidir.
İnsanların sürekli bir şeyler yapmak, kendini kanıtlamak
veya zamana karşı direnmek için harcadığı o beyhude çaba (iş) son
dönemde yerini "dinlenmişliğe" bırakır.
“Çünkü gül olmak iş değildir.” Tıpkı çiçek, kitap,
karanlık ve aydınlık gibi, en yüce gerçekler de zorla yapılan eylemlerden
değil; saf bir teslime, lütfa ve kendi içindeki dengeye dayanan o derin
sessizlikten doğar.
Yazın mutluluğu
Valais Dörtlükleri, ilk bakışta Güneyli, cömert ve
sıcak Valais coğrafyasına (Noble
Contrée) sunulmuş sade bir teşekkür ya da doğa tasviri gibi görünür.
Doğadaki her bir öge (bahçe, yol, asma, çeşme), doğrudan ve
somut varlığını yitirmeden, aynı zamanda insan varoluşunun içsel coğrafyasına
ve kaderine dönüşür.
Valais manzarasındaki yaz öğlesi ve sabah tazeliği,
varoluşun temel iyileşmişliğini (Heilsein) ve kötülüğün olmadığı nihai uyumu
gösterir.
Sabahın neşesi
Duino Ağıtları döneminde egemen olan o tekinsiz
güvensizlik, yalnızlık ve trajik parçalanmışlık hissi, geç dönem Almanca
şiirlerde yerini şükranla dolu bir güvenliğe bırakır.
Rilke, 1922 Şubatı'ndan itibaren sabahı yalnızca günün
başlangıcı olarak değil; varoluşun hücresel düzeyde tazelenmesi, geçmişin (ve
gecenin) yüklerinden iz bırakmadan arınması olarak kavrar: "İnsan ne zaman bu
sabahki kadar uyanık olmuştur ki? / ... Her şey nefes alıyor ve
şükrediyor."
Fransızca şiirlerde Valais peyzajının yaz güneşi ve olgun
mükemmelliği üzerinden dile gelen o ezici ve tanrısal varlık tecrübesi; Almanca
geç dönem şiirlerinde sabahın serinliği, baharın tazeliği ve suyun coşkulu
neşesi üzerinden somutlaşır. Rilke, trajik bir kaygının şairi olmaktan çıkıp;
varlığın bereketi karşısında eğilen, bağışlanmış ve "katı gecenin ardından
sabaha uyanmış" bilge bir tanığa dönüşmüştür.
İyileştirme
Erken dönemde imkansız ya da aşılması imkansız birer dağ
olarak görülen "sevebilmek" (olabilmek aşık) ve şiirsel yaratı gücü, artık birer
ceza veya imkansızlık olmaktan çıkar. Şair, “Okulda hiçbir şey yolunda gitmemişken, sevmeyi
başardım!” diyerek bu yeni ve özgürleşmiş kapasiteyi kucaklar.
Geç dönemde sahneye çıkan tanrılar (onaylayan, daha hafif
tanrılar); insanın katılaşmış, başarısızlıklarla tıkanmış alışkanlık
duvarlarını yıkan, ona taze bir "nefes alma alanı" ve gerçek bir
gelecek bahşeden yaratıcı özgürlüğün sembolleridir. Bu tanrılar dışsal birer
nesne değil, insanın kendi içindeki o lütuf ve mutluluk halinin şiirsel
dışavurumudur.
Dünyanın çalkantılara rağmen özünde bozulmadığını fark eden
insan, kendi içsel bütünlüğünü de yeniden kazanır.
Tıpkı yabani gül çalısının ya da fırtınaya maruz kalan
güvercinin durumunda olduğu gibi; güvenlik ve tehlike aynı madalyonun iki
yüzüdür. Şair, gergin ve korku dolu bir kararlılıktan sıyrılarak, tehlikenin o
elementer rüzgarlarıyla uyum içinde yaşayan, minnettar ve sakin bir rahatlığa
ulaşmıştır.
Sonuç
Duino Ağıtları’ndaki meşhur "Hiersein ist
herrlich" (Burada olmak harika) ya da "Erde, du liebe, ich
will" (Dünya, sevgili dünya, seni istiyorum) dizeleri, insanın
geçicilik karşısında kendi iradesini zorlayarak, adeta bir görev bilinciyle
yeryüzüne tutunma çabasıdır.
Oysa 1922-1926 aralığındaki son dönemde katılık ve sertlik
tamamen çözülür; insan artık dünyayı üstlenilmesi gereken ağır bir ödev olarak
değil, kendiliğinden sunulmuş bir armağan olarak kabul eder.
Var olan her şey özüne uygun (buna göre) ve olması gerektiği
gibidir.
Yok oluş bir trajediden ziyade biçim değiştirmedir.
İnsan varoluşunun trajedisi, acıları, hastalıkları ve
çaresizliği sondan bir önceki sözdür. Bütün bu krizlerin, ağıtların ve
varoluşsal korkuların ötesinde ulaşılan o en son söz; yeryüzüne, tanrılara,
doğaya ve kendi kaderine duyulan özgür, şifalı ve derin bir teşekkürdür.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder