Manfred
Engel - Rilke El Kitabı -
Notlar
Yaşamı, Eserleri ve Etkisi
Rilke Handbuch: Leben, Werk, Wirkung, J. B. Metzler, Stuttgart,
2004
Önsöz
Rilke, 1930'lardan 1960'lara kadar edebiyat dünyasını
derinden etkilemişken, 1970-1990 yılları arasında Almanya'da akademinin ve
edebiyat basınının gözünden düşmüş ("Rilke gölgesi"), buna karşın
Fransa (Édition de la Pléiade) ve ABD gibi yurt dışı odağında her zaman
uluslararası bir ikona dönüşmüştür.
Şair; ampirik-toplumsal gerçekçiliğin, yapısöküm estetiğinin
ve politik dogmatizmin şablonlarına sığmaz.
Rilke, herhangi bir ideolojinin veya dünya görüşünün güvenli
duvarlarına dayanmaz; anlamı, doğrudan şiirsel araçlarla ve ruhsal bir
hareketlilikle üretir.
Käte Hamburger: Rilke, "felsefe yapmak yerine şiir
söyleyen" bir şairdir.
Kitabın Yapısı
Kitap dört ana bölümden oluşmaktadır:
- Yaşam
ve Kişilik: Biyografik taslak ve Rilke’nin hayatındaki kilit figürler.
- İletişim
ve Bağlamlar: Şairin kültürel mekânlar, ulusal edebiyatlar, felsefe,
psikanaliz, resim ve müzikle karşılaşmaları.
- Şiirler
ve Yazılar (Merkez Bölüm): Tiyatro, anlatı ve lirik eserlerin
kronolojik analizi. Rilke'nin yaratım dönemi dört ana aşamaya bölünerek
incelenmiştir.
- Rilke'nin
Modernliği ve Estetik Konumu: Şairin ideolojik temelleri, biçimsel
dili ve modern şiirdeki yerini özetleyen sonuç tezleri.
1. Yaşam ve kişilik
Çocukluğu
Rilke, 4 Aralık 1875'te Prag’da Alman burjuva azınlığına
mensup bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Annesi Sophie (Phia) ile başarısız bir
subay olan babası Josef'in evliliği mutsuzdu. Ölen kız kardeşinin ardından
annesi, şairi altı yaşına kadar kız kıyafetleriyle büyüttü; anne sevgisizliği
ve baskısı çocukluğunun temel izleri oldu.
On yaşındayken St. Pölten ve ardından
Mährisch-Weißkirchen’deki askeri okullara gönderildi. Bu yıllar, hayatı boyunca
"uzun ve güçlü bir acı" olarak hatırlayacağı derin bir travma bıraktı.
Prag'daki Edebi Çıraklık
Askeri okuldan ayrıldıktan sonra Prag’da Gymnasium'u
bitirdi, üniversitede felsefe ve hukuk okudu. İlk şiir kitapları olan Hayat
ve Şarkılar (Leben und Lieder, 1894) ve Lare Kurbanı (Larenopfer,
1895/96) ile edebi çevrelere girdi. 1896 sonrasında Münih’e taşındı.
1897 baharında Lou Andreas-Salomé’yle tanıştı. Adını
Rene'den Rainer'a çevirdi; Berlin'e taşınarak tamamen şiire odaklandı.
Rusya Seyahatleri
Lou Andreas-Salomé ile birlikte 1899 ve 1900 yıllarında
gerçekleştirdiği iki Rusya seyahati (Lev Tolstoy ile görüşmeler, Paskalya
ritüelleri), Rilke'nin ruhsal kökenini ve içgüdülerinin evini bulduğu
"hayati" bir deneyim oldu ("Benim kökenim orası!").
Bu etkiyle Saatlik Kitap (Das Stunden-Buch) ve Kornet
kaleme alındı.
Bremen yakınlarındaki Worpswede sanatçı kolonisiyle tanışan
Rilke, buradaki ressamlar ve heykeltıraşlarla dostluk kurdu. 1901’de
heykeltıraş Clara Westhoff ile evlendi ve bu evlilikten kızı Ruth doğdu.
Paris
Maddi sıkıntılar ve ailevi krizlerin ardından Rilke,
heykeltıraş Auguste Rodin hakkında bir monografi yazmak üzere 1902’de Paris’e
gitti.
Paris'in yoksulluğu, hastaneleri ve büyük şehrin kalabalığı,
daha sonra başyapıtı Malte Laurids Brigge'nin Notları’na dönüşecek olan
deneyimlerin temelini attı. Bu dönem, Worpswede günlerinin empresyonist
natüralizminden uzaklaşıp nesnelerin özüne nüfuz eden yeni bir estetik vizyona
geçişi simgeler.
1905 yılının Eylül ayında Rodin’in Meudon’daki villasının
yanındaki bir eve yerleşen Rilke, heykeltıraşın özel sekreteri oldu.
Cézanne Sergisi (1907)
Paris’teki Salon d'Automne'da açılan Paul Cézanne anma
sergisi, Rilke için büyük bir estetik dönüm noktası oldu. Resimler üzerindeki
gözlemlerini eşine yazdığı uzun mektuplarla aktaran şair, bunu Baudelaire'den
gelen "nesnel söyleme doğru gelişim" olarak tanımladı.
Malte Laurids Brigge'in Notları, Ocak 1910'da
tamamlanarak Leipzig’de yayımlandı.
Mısır Gezisi (1910-1911)
Prenses Marie von Thurn und Taxis'in desteği ve bir grup
arkadaşıyla birlikte Mısır’a (Kahire, Luxor, Karnak ve Nil boyunca) seyahat etti.
Bu seyahatte edindiği izlenimler yıllar sonra Duino Ağıtları’nın (özellikle 10.
Ağıt) vizyoner manzarasında karşılık bulacaktır.
Malte romanının ardından büyük bir boşluğa ve
sessizliğe gömülen şair, uzun süre orijinal eser üretemedi; bu kriz dönemini
Maurice de Guérin, Augustinus ve Portekizli Rahibe Marianna Alcoforado’nun
metinlerini Almancaya çevirdi.
Duino'da İlk Dize (Ocak 1912)
renses Marie von Thurn und Taxis'in Adriyatik kıyısındaki
Duino Şatosu'nda kışı geçiren Rilke, burada uzun süren sessizliğini bozarak
başyapıtı Duino Ağıtları’nın ilk dizelerini ("Eğer haykırsam,
melekler arasında beni kim duyacak?") kaleme aldı.
İspanya Seyahati
Toledo ve Ronda'yı kapsayan İspanya seyahati (1912-1913), İspanyol
Üçlemesi’ni doğurdu. Şair, Yeni Şiirler’in katı nesnelliğinden
uzaklaşarak daha serbest ritimli ve dışavurumcu tonlar taşıyan Geceye
Şiirler ve yeni lirik arayışlara yöneldi.
Benvenuta
Piyanist Magda von Hattingberg ("Benvenuta") ile
yaşanan yoğun ve sonu hüsranla biten mektuplaşma/birliktelik süreci, şairin
yalnızlık ihtiyacı ile yakınlık özlemi arasındaki kadim çatışmasını tetikledi.
Savaşın patlak vermesinden hemen önce yazılan Dönüş
şiiri, şairin Yeni Şiirler dönemindeki dışsal/nesnel görme biçimine veda ederek
içsel imgelere ve "kalbin işine" yöneldiği büyük bir dönüm noktasını
simgeledi. Savaşın başlamasıyla Paris'teki dairesine dönemi de kapandı ve
Münih'e gitmek zorunda kaldı.
I. Dünya Savaşı
1914’te savaşın patlak vermesiyle Paris'te mahsur kalan
Rilke, Münih'e sığındı. Başlangıçta savaşa yarı-mitolojik bir anlam yüklemeye
çalışsa da, kısa sürede bunun dehşetini fark ederek Karl Kraus'un “Söyleyecek
bir şeyi olan öne çıksın ve sussun” ilkesini benimsedi.
1916'da Avusturya Ordusu'na çağrıldı. Viyana Savaş
Arşivleri'nde maaş bordrolarını sayma görevine verilmesi ve arkadaş çevresinin
desteğiyle bu kabustan bir süre sonra kurtulabildi.
1918 Kasım'ındaki Münih Devrimi'ne ve Kurt Eisner'ın
hareketine büyük bir coşkuyla katıldı. Ancak sonrasındaki siyasi kargaşa, sağcı
terör ("Beyaz Terör") ve Almanya'nın durumu onu derin bir umutsuzluğa
sürükledi; nihayet 1919'da Münih'ten (ve Almanya'dan) sonsuza dek ayrıldı.
İsviçre
1919'da Avusturya pasaportunu Çekoslovak pasaportuyla
değiştirerek İsviçre'ye yerleşen Rilke; Zürih, Soglio, Berg am Irchel ve
Cenevre arasında gezgin bir hayat sürdü. Bu dönemde Baladine Klossowska
("Merline") ile tutkulu bir ilişki yaşadı.
Hâmisi Werner Reinhart’ın desteğiyle Sierre yakınlarındaki
13. yüzyıldan kalma ilkel koşullara sahip Muzot Kalesi'ne yerleşti.
Muzot Kalesi'nde Şubat 1922'de ardı arkası kesilmeyen bir
"çalışma fırtınası" yaşayan Rilke, 1912'den beri yarım kalan
başyapıtı Duino Ağıtları’nı ve tamamen beklenmedik bir şekilde eşsiz
lirik döngü Orpheus'a Soneler’ini sadece bir ay içinde tamamladı.
Bu iki büyük eser, şairin Yeni Şiirler dönemindeki dışsal
nesnelliği bırakarak, yaşam, ölüm, öte dünya ve varoluşun kalbine yöneldiği
felsefi-varoluşsal düşünce şiirinin zirvesini oluşturdu.
Hayatının son yıllarında Fransızca şiirler (Meyve Bahçeleri, Valais Dörtlükleri)
yazmaya ağırlık veren Rilke, Paul Valéry, André Gide ve Marina Tsvetaeva gibi
isimlerle yoğun bir mektuplaşma ve kültürel alışveriş içinde oldu.
1923'ten itibaren artan gizemli sağlık sorunları, 1926
sonbaharında Val-Mont sanatoryumunda akut ve ağrılı lösemi teşhisiyle netleşti.
Rilke, 29 Aralık 1926'da elli bir yaşında hayata göz yumdu. Vasiyeti üzerine
Yukarı Valais'deki Raron dağ mezarlığına defnedildi.
Rilke Araştırmaları
Erken dönem araştırmalarında (E. M. Butler, N. Wydenbruck ve
özellikle J.-F. Angelloz'un 1936 tarihli tezi) Rilke'nin yaşamı ve eseri eş
zamanlı bir bütün olarak ele alınmış; "hayatıyla eserleri, eserleriyle hayatı
açıklama" ilkesi benimsenmiştir.
Rudolf Kassner, Lou Andreas-Salomé, Prenses Marie von Thurn
und Taxis, Maurice Betz, Claire Goll, Elisabeth von Schmidt-Pauli, Magda von
Hattingberg ("Benvenuta") ve Lou Albert-Lasard gibi şairin yakın
çevresindeki isimlerin anıları hem zengin biyografik malzeme sunmuş hem de
zaman zaman öznel/rahatsız edici taraflar barındırmıştır.
İsviçreli tarihçi J. R. von Salis'in 1936'da yayımlanan ve
1952'de gözden geçirilen çalışması, nesnel Rilke biyografisinin dönüm noktası
olmuştur.
Ingeborg Schnack: 1953'teki resimli belgesel
çalışması (RBi) ve Rilke'nin 100. doğum yıldönümü için hazırladığı 2 ciltlik
anıtsal Rilke Günlüğü (Rilke-Chronik, 1975), tüm biyografi çalışmaları için
vazgeçilmez temel referans kılavuz haline gelmiştir.
Donald A. Prater (1986/1989): Nesnel ve kapsamlı
kaynak bilgisini dengeli bir anlatımla sunan en güvenilir standart biyografiyi
kaleme almıştır.
Stefan Schank (1998) & Ralph Freedman (1996/2001):
Schank'ın düzeltilmiş dtv-portrait çalışması ile Freedman'ın özellikle
şairin aşk ilişkilerini ve tarihsel bağlamını ayrıntılandıran geniş çaplı
biyografisi öne çıkmaktadır.
2. İletişim ve bağlamlar
Kültürel alanlar ve edebiyatlar
Mısır
Rilke’nin antik Mısır sanatı ile ilk doğrudan teması,
1902/03'te Paris'teki Louvre Müzesi'nde ve Auguste Rodin’in Meudon’daki
stüdyosunda gerçekleşti.
Eşi Clara’nın Mısır’da kalışı ve gönderdiği mektuplar,
Rilke’nin hayal gücünde Mısır'ı adeta ruhsal bir manzaraya dönüştürdü. Sfenks
ve Nil nehri üzerine yazdığı mektuplar, dış dünyayı içsel birer imgeye
dönüştürme yeteneğinin en somut kanıtıdır.
Jenny Oltersdorf’un davetiyle Cezayir, Tunus ve Mısır’ı
(Kahire, Luxor, Karnak, Asvan) kapsayan tek Mısır seyahatini gerçekleştiren
Rilke, bu yolculuğu başlangıçta "başarısız bir girişim" olarak görse
de, Kahire Müzesi ve antik anıtlar onun hafızasında silinmez izler bıraktı.
Rilke, Mısır dönüşü küçük bir Mısırbilim kütüphanesi kurdu; Hayat
yorgunu bir adamın ruhuyla sohbeti ve Ptahhotep'in Sözleri gibi eski
Mısır edebi metinlerini inceledi. IV. Amenhotep (Akhenaten) ve Nefertiti büstü
(Genç çayırlar gibi, çiçekli, bir yamaç şiiri) onun estetik evreninde
merkezi bir yer edindi.
Antik Çağ
1902 öncesinde Rilke için hemen hiç rol oynamayan antik çağ,
Rodin’in sanatsal yönlendirmeleri, Louvre’daki Semadirek Nike’si, Roma
ve Capri seyahatleri sayesinde Yeni Şiirler’in kurucu unsuru haline
geldi.
Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu eserinden (özellikle
Apolloncu görünüş/biçim fikrinden) beslenen şair, antik sanat eserlerini
—özellikle tarihsel bağlamını yitirmiş ve izole kalmış antik
torsoları/parçaları— zamanın değişimini ve geçiciliğini aşan mutlak
"şeyler" olarak ele aldı.
Archaïscher Torso Apollos (Arkaik Apollo Torsu):
Louvre'daki antik gövdelere dayanan bu başyapıt ve Nasıl Eskiden Apollo şiiri,
antik formun Rilke'nin şiir programında nasıl dönüştürüldüğünün doruk
noktasıdır.
Rilke, Homeros’un Odysseia destanındaki Sirenler
motifini yeniden yorumlayarak büyüleyici şarkının tehlikesini ve
"sessizliğin öteki yüzünü" estetik bir gerilime dönüştürür.
Euripides'in Alkestis tragedyasından hareketle,
kocasının hayatını kurtarmak için gönüllü olarak ölüm diyarından geçen kadını,
"ölümün üstesinden gelme umudunun bir modeline" evrilir.
Orpheus, Eurydice ve Hermes: Ovidius’un Metamorfozlar
eserinden ilham alan bu dönüşüm mitinde, Eurydice’nin artık ölüler dünyasına
ait olduğu ve Orpheus’un onu geri alma çabasında bir "davetsiz
misafir" gibi kaldığı gerçeği üzerinden varoluşun iki âlemi arasındaki
mesafeyi işler.
Sappho figürünü, erkeğe veya nesneye bağımlı olmayan,
sahiplenmeyen aşk idealinin ve antik dünya birliğinin dinamik bir simgesi
olarak ele alır.
Orpheus
Duino Ağıtları'nda tek bir Linos mitiyle sınırlı
kalan antik gönderme, Orpheus'a Soneler’de (1922) merkezi bir konuma
yükselir. Orpheus, yaşam ile ölüm âlemini birbirine bağlayan, geçiciliği aşan
"şarkı tanrısı"dır.
Rilke, 1915-1918 yıllarında derslerine katıldığı Alfred
Schüler ve J. J. Bachofen’in eserleri aracılığıyla Orfik gizem kültleriyle
tanışmış; ölümü bir istisna değil, aksine varlığın asıl temeli olarak gören bu
ezoterik dinsellikten derinlemesine etkilenmiştir.
Rilke, modern teknolojik dünyanın karşısına Orfik ilahilerin
geleneğini sürdüren ve "Şarkı söylemek varoluştur" diyen mitopoetik
bir dil çıkarır.
İncil
Rilke için İncil (özellikle Luther'in Almanca çevirisi),
hayatı boyunca masasından eksik etmediği temel bir metindir.
Rilke, Hristiyanlığın öte dünyaya dönük dogmalarına ve
kilise kurumuna karşı mesafelidir; buna karşılık, Tanrı'yla doğrudan, cesurca
ve insani bir dille hesaplaşan Eski Ahit'e (Mezmurlar, Eyüp) ve kişisel
dinselliğe derin bir yakınlık duyar.
Zeytin Bahçesi şiirinde olduğu gibi, Rilke insanı kurtaran
doğaüstü bir Mesih'ten ziyade, "acı çeken ve yalnız" insani İsa'ya
odaklanır. Benzer şekilde Meryem'in Hayatı döngüsünde de Meryem, doğaüstü bir
ilahilikten ziyade sekülerleştirilmiş "dişi bir insan" ve ana figürüdür.
Orta Çağ
Rilke, Malte Laurids Brigge'in Notları'nın Polonyalı
tercümanına yazdığı mektupta, Orta Çağ'ın tarihsel bir gerçeklik olarak değil,
XIV. veya XV. yüzyıldan bir beyefendinin zihninde canlanan çağrışımsal bir
mozaik olarak anlaşılması gerektiğini vurgulamıştır.
Dante alımlaması
Bylinler (kahramanlık şarkıları)
Auguste Rodin'in rehberliğinde keşfedilen Chartres
Katedrali, sarayvari duvar halıları (Dame à la Licorne) ve Burgonya/Avignon
kronikleri. Gotik katedraller, Rilke için aşkın olanı görünür kılma çabasının
ve "ağır bir inancın" somutlaşmış halidir.
Alman Edebiyatı
Okumayı, okuduklarına tutunmak için değil, kendinden
uzaklaşıp "yükseklik kazanmak" için bir öz-yabancılaşma ve dönüşüm
süreci olarak görmüştür.
Bettine von Arnim'in Goethe'nin Bir Çocukla Yazışmaları
kitabı aracılığıyla Goethe'yi bir âşık olarak geleneksel ve soğuk bulmuştur.
Buna karşın ilerleyen yıllarda Kışın Harz Gezisi ve Batı-Doğu Divanı
gibi eserler ritim ve metamorfoz fikri bakımından onun için önemli birer yoldaş
olmuştur.
Yeni Şiirler döneminden sonra serbest nazım ve lirik
formda yeni bir yönelim arayan Rilke, Friedrich Gottlieb Klopstock ve Friedrich
Hölderlin gibi hatların yanı sıra Alman şiirinin köklerindeki biçimsel ustalara
yönelmiştir.
Hölderlin, Rilke için dilbilimsel-ritmik bir cesaret ve lirik-kompozisyonal
bir taşkınlık kaynağı olmuştur.
Hölderlin'in tonu, Rilke’nin 1914 Ağustos'unda yazdığı ve
savaşın dehşetini yarı-mitolojik bir dille ele aldığı Beş Şarkı ile
sonraki geç dönem eserlerinde derin izler bırakmıştır.
Toledo ve Ronda'da geçirdiği kış boyunca (1912-13) Rilke;
Cervantes, Thomas Mann, Annette Kolb, Jakob Wassermann, Ricarda Huch, Adalbert
Stifter ve Hugo von Hofmannsthal'ın derlediği Alman hikaye anlatıcılarının
eserlerini yoğun bir şekilde okumuştur.
Rilke, Thomas Mann'ın (Venedik'te Ölüm) novellasının ilk
bölümüne hayran kalırken, ikinci bölümünü "anlatı yapısının çözülmesi ve
bakış açılarının çoğalması" nedeniyle eleştirmiştir. Bu tepki, Rilke'nin
kendi modernizm korkusunu ve biçimsel kaygılarını ayna gibi yansıtır.
Siyasi çalkantılar ve savaş döneminde Adalbert Stifter’in
eserleri (Çalışmalar, Yaz Sonu) Rilke için büyük bir yaşam desteği ve
"yumuşak hukukun" sığınağı olmuştur.
Rilke, gençliğindeki düzensiz okumaların aksine Kleist’ı
Paris yıllarında tam olgunlukla okumuş; Amphitryon, Prens Friedrich
von Homburg ve özellikle Kukla Tiyatrosu Üzerine denemesine hayran
kalmıştır. Kleist’ın kukla kuramı, doğrudan Dördüncü Duino Ağıtı’na esin
kaynağı olmuştur.
Novalis'in gece motifleri ve ölümün Tanrı'ya açılan bir kapı
olarak görülmesi Rilke'nin şiir evrenine içselleştirilerek aktarılmıştır.
Viyana'da tanıştığı Rudolf Kassner’ın spekülatif düşünceleri
ve İnsan Büyüklüğünün Unsurları adlı incelemesi, Rilke'nin Malte
sonrasındaki "büyüklük" ve "fedakârlık" düşüncesini
şekillendirmiştir.
Kassner’ın aforizmalarındaki öznel "öz-fedakârlık"
fikri, Rilke tarafından şiirsel bir dönüşüme uğratılarak “Yakınlıktan yüceliğe
giden yol fedakârlıktan geçer” (Dönüş şiiri) motifiyle evrenselleştirilmiştir.
Fransa
Rilke'nin daimi ikametgâhı olmasa da içsel nedenlerle en çok
bağlandığı ülke Fransa'dır. Paris, şairin hayatında ilk başta korkutucu ve
bunaltıcı bir "gayri resmi" metropol olarak başlasa da, Auguste Rodin
ve Paul Cézanne'ın etkisiyle nesnel görmeyi ve "şeyler" üzerinden
çalışmayı öğrendiği başat atölye haline gelmiştir.
Paris yılları, Rilke'nin Yeni Şiirler ile Malte
Laurids Brigge'in Notları gibi başyapıtlarının temelini atan, metropolün
acımasız temposu içinde kendi içsel hücresini ve zanaatını kurduğu bir dönüşüm
sürecidir.
I. Dünya Savaşı nedeniyle uzun yıllar Paris'ten ayrı kalan
Rilke, 1920 ve 1925 yıllarındaki dönüşlerinde şehri aynı yaratıcı süreklilikle
kucaklamış; son yıllarında Paul Valéry, André Gide ve André Breton gibi Fransız
edebiyat çevrelerinin tanıdığı saygın bir "Fransız şairi" olarak
kabul görmüştür.
Chartres Katedrali'nin köşesindeki güneş saatli melek figürü
ve katedralin etrafında esen "kötü rüzgâr" üzerine Rodin’le yaptığı
konuşmalar, Rilke'nin estetik felsefesinin temelini oluşturmuştur: Çok saf
olan bir şey, kaçınılmaz olarak karşıtını (çirkinliği, acıyı veya karanlığı)
cezbeder. Bu yasa, onun acıyı ve kaosu dünyada onaylama biçiminin temelini
teşkil eder.
Cézanne'ın izinden Aix-en-Provence'a, Arles'daki Alyscamps
lahitlerine ve Avignon çevresine yapılan seyahatler, Malte romanının son
bölümlerinin tamamlanmasında kritik bir rol oynamıştır.
Provence, Rilke'ye modernitenin parçalanmış ve hasta
doğasına karşılık, 14-16. yüzyılların içsel ile dışsal eşdeğerlerin uyum içinde
olduğu bütünlüklü bir tarihsel mekân sunmuştur. Bu coğrafi deneyimler, şairin
şiirsel imgelerine duyusal eşdeğerler kazandırmıştır.
Rilke, 16. yüzyılda dış dünyada tam karşılığını bulan içsel
deneyimlerin (aşk, nefret, arzu) zamanla bu dengesini yitirdiğini ve modern
insanın dışsal gerçeklikten koparak içsel bir yalnızlığa sürüklendiğini
savunur. Provence’ın kalıntıları, şairin bu kültürel-eleştirel tahlilinde somut
birer işaret görevi görür.
Rilke, Fransızcayı "yasalar arasında" bir mantığa
ve berraklığa sahip, nesnel ve analitik bir ikinci dil olarak görürken;
Almancayı daha derin, şiirsel ama aynı zamanda gündelik kullanımda
belirsizliklere açık bir dil olarak nitelendirir.
Rilke, Paris'in bunaltıcı kriz dönemlerinde Baudelaire’in Küçük
Düzyazı Şiirleri’ne (özellikle Sabahın Birinde) sığınmış; şairin
yalnızlığı ve yabancılaşması ile kendi içsel korkuları arasında derin bir bağ
kurmuştur.
Baudelaire’in Leş şiiriyle başlayan çirkinliğe ve
varlığın tüm hallerine rıza gösterme eğilimi, Cézanne resimlerindeki nesnel
bakış açısıyla birleşerek Rilke'nin Yeni Şiirler dönemindeki
"nesnel söylem" poetikasının temelini oluşturmuştur.
Rilke, Muzot’taki kulesinde Proust’un Kayıp Zamanın
İzinde döngüsünün (Swann’ların Tarafı, Mahkûm, Albertine
Disparue vb.) hayattayken yayımlanan ciltlerinin tamamına sahip olmuştur.
Kitapların üzerindeki alt çizgiler, tarih düşülmüş notlar ve çalışma
günlükleri, Rilke'nin bu eseri ne kadar yoğun ve titizlikle incelediğini
kanıtlar.
Proust’un psikolojik tahlillerini, çocukluk anılarının
(Madeleine çayı vb.) işlenişini ve hafıza tekniklerini takdir etse de, Rilke
onun eserindeki "aşırı doluluğu", Swann’ın aşk/kıskançlık
hikâyesindeki Fransız tipi incelemeleri ve anlatıcı figürünün bazen aşırı
belirsiz kalmasını eleştirmiştir.
1921'in başlarında keşfettiği Paul Valéry, Rilke için
Rodin’den sonraki en büyük edebi olay olmuştur. Valéry’nin Deniz Mezarlığı
(Le Cimetière Marin) şiirini büyük bir ustalıkla Almancaya çeviren
Rilke, bu Alman-Fransız edebi diyalogunu "ikinci benliğim" olarak
nitelendirmiştir.
Valéry’nin uzun yıllar süren sessizliğin ardından yeniden
şiire dönmesi ve Palmiye (Palme) şiirindeki "sabır"
teması, Rilke’ye uzun süren yaratıcı krizinden çıkması için büyük bir ilham ve
teselli vermiştir.
Valéry’nin akıl merkezli, zihinsel kompozisyon süreci ile
Rilke’nin sezgisel ve mitik dünyası farklılık gösterse de, her iki şair de
şiiri dil aracılığıyla yansıtılmış bir algı ve bilinç süreci olarak görmüştür.
I. Savaş sonrası Fransa-Almanya arasındaki milliyetçi
gerginlikler ve düşmanlıklar ortamında, Rilke’nin Fransız kültürüyle bu kadar
iç içe olması Almanya'da bazı çevrelerde (örneğin Paris röportajı sonrası kopan
"Rilke Tartışması") öfkeli tepkilere yol açmıştır.
İtalya
Rilke'nin Floransa ile ilişkisi, 1898'de Lou
Andreas-Salome'ye adadığı Floransa Günlüğü (Toskana Günlüğü)
üzerinden şekillenmiştir. Tarihçi Jacob Burckhardt'tan ziyade estetikçi Walter
Pater'ın Rönesans anlayışından etkilenmiştir.
Roma'ya mesafeli durmuştur. Rilke için büyük şehir deneyimi
açısından Paris, o dönemki Roma’dan katbekat üstün ve üretken bir merkez
olmuştur.
Capri'de Alice Faehndrich’in misafiri olarak kalan Rilke,
adanın kış manzarasından (Caprese kışından doğaçlamalar) ve sakin
doğasından derinlemesine ilham almıştır.
Capri'nin sunduğu elverişli sosyal ve kültürel ortam,
Elizabeth Barrett Browning’in Portekizce Soneler çevirisinin
tamamlanmasına zemin hazırlamıştır.
İlk gençlik yıllarında Venedik'i geleneksel gondol ve mermer
saray motifleriyle (Advent şiirleri) ele alan Rilke, sonraki yıllarda
(özellikle Yeni Şiirler dönemindeki Venedik'te sonbaharın sonu
sonesinde) turistik imajı bir kenara bırakarak Serenissima'nın kentsel ve
tarihi temellerine odaklanmıştır.
Trieste yakınlarındaki Duino Kalesi, Prenses Marie von Thurn
und Taxis'in cömert misafirperverliği ve zengin kütüphanesi sayesinde Rilke
için ideal bir yaratıcı sığınak olmuştur.
Venedik ile Duino arasında geçen bu coğrafi hat, 1912
yılında Birinci Ağıt’ın ilk dizelerinin dikte edildiği, Rilke'nin
sanatsal açıdan yeniden doğduğu yer hususiyetini taşır.
Rilke, İtalya'da bulunduğu süre zarfında geleneksel turist
odaklı yerlerden ve kalıplaşmış "hayranlıklardan" kaçınmıştır.
Örneğin, Napoli'de Vezüv Yanardağı, Pompeii kazıları veya Capri'deki Villa
Jovis gibi antik/turistik kalıntılara eserlerinde tek bir satır bile yer
vermemiştir.
Rusya
Rilke, ölümünden kısa süre önce bile Eski Rusya'ya olan
bağlılığını "hayatının temellerine kazınmış" olarak nitelendirmiştir.
Rusya ile en yoğun ilişkisi 1899 ve 1900 yıllarında gerçekleştirdiği iki
seyahat sırasında kurulmuştur.
Rilke’nin Rusya imajı büyük ölçüde Lou Andreas-Salome’nin
rehberliğinde şekillenmiş; Batı'nın rasyonel medeniyetine karşı, Tanrı ve
doğayla doğrudan ilişki kuran, medeniyet öncesi, saf ve dindar bir "Rusya
modeli" (Slavofil düşünce) benimsenmiştir.
Rilke, Rus halkını ağırlıklı olarak köylüler (muşik)
üzerinden değerlendirmiş; onlardaki sadelik, tevazu, alçakgönüllülük ve derin
dindarlığı eserlerine taşımıştır.
Rus köylüsünün kilisedeki inancını, içindeki Tanrı'yı
beşikteki sevimli bir bebek gibi sallaması şeklinde betimleyen Rilke, kişisel
ve dogmatik bir Yaratıcı Tanrı yerine, doğayla ve insanla iç içe olan monist
bir ilahi anlayışı işlemiştir. Bu durum özellikle Saatlik Kitap ve Tanrı
ile İlgili Hikayeler'de açıkça görülür.
Rilke, Rusya seyahatleri sayesinde temel düzeyde Rusça
öğrenmiş; Çehov (Martı), Lermontov, İvanov ve halk şairi Spiridon Drozzin gibi
isimlerin eserlerini Almancaya çevirmiştir. Ayrıca Eski Rus edebiyatının önemli
eseri İgor Şarkısı'nı (İgor'un Seferi çevirisi) uyarlamıştır.
Rilke, Batı'nın aksine potansiyelini korumuş bir
"beklenti ve gelecek ülkesi" olarak gördüğü Rusya'yı, kendi sanatsal
benliğine ve yaratıcı köklerine dönüşün katalizörü olarak kabul etmiştir.
Çehov’un eserlerindeki olay örgüsü eksikliğini ve günlük
hayata odaklanmasını eleştiren Rilke; Lev Tolstoy’un sanatçıdan dini/toplumsal
bir reformcuya dönüşmesini ise "sanata bir ihanet" olarak
değerlendirmiştir.
Rilke için Rus sanatı, Batı'nın rasyonel bireyciliğine karşı
kolektif, medeniyet öncesi ve dindar bir ruhun ifadesidir. Özellikle ikon
resminin taklitçi olmayan, izleyiciyi yaratıcı bir alımlamaya davet eden
"boş form" yapısı, Rilke'nin sanat anlayışını derinden
şekillendirmiştir.
Viktor Vasnecov ve İvan Kramskoy gibi Rus ressamların
eserleri, Rilke'nin hem Saatlik Kitap’ındaki ikon ressamı figürüne hem
de Znamenskaya (İşaret Madonnası) gibi şiirlerine ilham kaynağı
olmuştur.
Ressam Leonid Pasternak’ın oğlu olan Boris Pasternak,
Rilke'yi kendi edebi ustadı olarak görmüş; Marina Tsvetaeva ise Rilke'nin ölümü
sonrasında ona yazdığı ağıtlar (Yılbaşı, Havanın Şiiri) ve
mektuplarla iki şair arasındaki tinsel ve şiirsel akrabalığı
ölümsüzleştirmiştir.
İsviçre
I. Dünya Savaşı'nın ardından 1919'da İsviçre'ye geçen Rilke;
Zürih, Cenevre ve Soglio duraklarının ardından Siders/Sierre yakınlarındaki Chateau
de Muzot kulesini daimi ikametgâhı yapmıştır. Werner Reinhart gibi cömert
hamilerin desteğiyle burada huzur bulmuştur.
Rilke, İsviçre yıllarında (özellikle Şubat 1922'de) uzun
süredir tamamlayamadığı Duino Ağıtları'nı nihayet bitirmiş ve hemen
ardındanki günlerde Orpheus'a Soneler'i ve Fransızca şiirlerini kaleme
almıştır.
Başlangıçta İsviçre dağlarına ve coğrafyasına yabancı kalan
Rilke, özellikle Valais bölgesinin doğasını ve insanlarını benimsemiş; burayı
hayatı ve işi için "kurtarıcı bir lütuf" olarak görmüştür.
İskandinavya
1901-1906 yılları arasında İskandinavya, Rilke'nin kültürel
ve coğrafi hayal dünyasında bireyselleşmenin en üst düzeyde olduğu ideal bir
yaşam alanı olarak yer almıştır.
Danimarkalı yazar Jens Peter Jacobsen'in eserleri ile
İsveçli feminist yazar Ellen Key’in Çocuk Yüzyılı kitabı (özellikle
bireyselliğe saygı ve eğitim anlayışı) Rilke üzerinde derin izler bırakmıştır.
Key ile kurduğu dostluk, onu İsveç'e çeken en önemli etkenlerden biri olmuştur.
Rilke, 1904 yılında İsveç'te Lund yakınlarındaki Borgeby
malikanesinde (Hanna Larsson ve Ernst Norlind'in misafiri olarak) uzun süre
kalmış; burada Kierkegaard, J.P. Jacobsen ve Hans Larsson'un eserlerini
incelemiş, Kierkegaard’dan çeviriler yapmıştır.
Göteborg yakınlarındaki Jonsered'de Gibson ailesinin
misafiri olarak kaldığı Furuborg'da doğayla iç içe bir çalışma ortamı bulmuş;
buradaki doğa deneyimleri şiirlerine (örneğin Skåne'de Akşam ve Jimmy'nin
Ormanı) rüzgâr, uçsuz bucaksız alanlar ve "ağızsız" sesler olarak
yansımıştır.
Rilke'nin Furuborg ve Borgeby günlerinde incelediği Sigbjørn
Obstfelder’in Hac Yolculukları ve Herman Bang’in romanları, Malte
Laurids Brigge'in Notları'nın ruhuna, yalnızlık temasına ve kendi
çocukluğunu/tarihini hatırlama çabasına derinlemesine esin kaynağı olmuştur.
Jacobsen’in Niels Lyhne romanındaki zorlu ölüm
teması, Malte'nin büyükbaba Brigge'in ölümü tasvirinde ve modern kitle
toplumunun kendi ölümünü yaşayamamasına yönelik kültürel eleştirisinde doğrudan
yankı bulmuştur.
Rilke, sonraki yıllarda Søren Kierkegaard'ın varoluşsal
ciddiyetinden, August Strindberg'in oda oyunlarındaki "heyelan
kuvvetinden" ve Ibsen'in tiyatrosundaki içsel derinlikten beslenmiştir.
İspanya
Rilke, ressam Ignacio Zuloaga aracılığıyla El Greco’nun
sanatıyla tanışmış; Münih'teki Alte Pinakothek'te gördüğü Laocoon
tablosu ve Paris'te hayranlıkla incelediği Toledo Manzarası onun İspanya
seyahati kararında belirleyici rol oynamıştır.
1912 sonbaharında Toledo'ya varan Rilke, şehri tarihsel
boyutundan ziyade, El Greco'nun tablolatındaki "yüce" ve doğanın
güçleriyle iç içe geçmiş efsanevi bir varoluş düzeyi (hiyerofani) olarak
deneyimlemiştir.
Toledo'dan sonra Ronda'ya geçen Rilke; derin bir yarıkla
ikiye bölünen kayalık platoları, sarp uçurumları ve dağlık coğrafyasıyla bu
şehri Toledo'ya, Provence'taki Les Baux'ya ve Duino'ya benzetmiştir.
Ronda'nın sarp ve el değmemiş doğası, Rilke'ye Duino
Ağıtları ve Geceye Şiirler döneminde ihtiyaç duyduğu o yüce
atmosferi sağlamıştır.
Toledo deneyiminin Rilke'nin gerçeklik anlayışında yarattığı
değişimi ve "dünyevi-dünyevi" kavramını yansıtan; yabancı bir ülkede
arayış içindeki benliği (aşırı etkiye maruz kalmış çobanı) simgeleyen
şiirlerdir.
El Greco'nun Toledo'daki San Vincente Kilisesi'nde bulunan
tablosundan esinlenen; Meryem Ana'yı havaya kaldıran melek figürü ile Toledo
şehir manzarasının "dünyevi olanın simgesi" olarak işlendiği bir
metindir.
Paris'te yazılmış olmasına rağmen, Toledo'daki ilk günlerin
(yabancı bir toprakta gece deneyimi) hayret ve aydınlanma dolu izlerini
taşıyan, lirik benliğin gecenin yüceliğiyle karşılaştığı önemli bir şiirdir.
Güzel sanatlar
Rilke, Prag, Münih ve Berlin'de sanat tarihi okumuş;
Worpswede ve Rodin monografileriyle bir sanat yazarı olarak temayüz etmiştir.
Rilke, dilin ya da akademik teorilerin ötesinde, şairlik
için bir "görme okulu" kurmuş; Malte Laurids Brigge'in Notları'nda
"Görmeyi öğreniyorum" ifadesini programatik hale getirmiştir.
1903'te yayımlanan Worpswede monografisinin uzun giriş
bölümü, insan ile doğa arasındaki yabancılaşma tarihini ele alır. Rilke'ye göre
doğa insanı tanımaz; ancak sanat, insan ile manzaranın buluştuğu ve ifade
ihtiyacının karşılandığı bir araçtır.
1902'de Rodin'in Paris stüdyosunu ziyaret eden Rilke,
Worpswede sonrasında sanatçıyla uzun süreli ve iniş çıkışlı bir ilişki (ve
çıraklık dönemi) yaşamıştır. Bu süreç, 1903 tarihli ünlü Rodin monografisinin
doğmasını sağlamıştır.
Rodin'in gövdeleri ve heykelleri üzerinden
"sanat-şey" (Kunst-Ding) fikrini geliştiren Rilke; sanatın büyük
fikirlerden ziyade gündeliğe, zanaatkârlığa ve şeylerin yüzeyine dayanması
gerektiğini Nietzscheci bir felsefi arkaplanla savunmuştur.
Cézanne, kontur çizgilerini ve perspektif yanılsamalarını
bir kenara bırakarak, nesneleri yalnızca renk kullanımıyla özerk bir sanat
nesnesine dönüştürmüştür. Rilke için bu, "yargılamadan söylemeye"
(doğanın kopyasından saf renk eylemine) geçişin doruk noktasıdır.
Rilke, Van Gogh'un renkleri bilinçli ve etki odaklı bir
niyetle kullanmasını bir tür "dekorasyon" ve nesnellik idealine
ihanet olarak görürken; Cézanne'ın içgörülerinin bilincine varmadan, tamamen
renklerin etkileşimine güvenen yaratım sürecini ideal sanatçı modeli olarak
benimsemiştir.
Rilke, Cézanne sonrası avangard akımlara ve tam soyutlamaya
karşı mesafeli ve ikircikli bir tutum takınmıştır. Sanatsal araçların tamamen
özerkleşmesini ve nesnenin tamamen terk edilmesini bir "felaket"
(kıyametvari bir durum) olarak değerlendirmiştir.
Klee'nin eserlerini inceleyen Rilke, nesnel özneden tamamen
vazgeçilmesini modern resmin "kısa devresi" ve en tekinsiz olgusu
olarak tanımlamış; ancak bunu eski resmin arınmış bir biçimde yeniden doğması
için zorunlu bir geçiş (katharsis) olarak yorumlamıştır.
Müzik
Müziği çoğunlukla "salt bir baştan çıkarma
sanatı", dinleyiciyi köleleştiren aşırı ve akıp giden bir olgu olarak
görmüştür. Buna karşın nesnelerin de kendi "melodilerine" sahip
olduğu tezi Rilke'ye özgüdür. Geç dönem şiirlerinde müzik, sessizliğin diğer
yüzü olarak ele alınmış ve şiirsel bir dille "ustalaşılmaya"
çalışılmıştır.
1914'te Magda von Hattingberg (Benvenuta) aracılığıyla
müziğe yaklaşan Rilke, klavsen sanatçısı Wanda Landowska sayesinde Beethoven’ın
eserleriyle ve Bach'ın dünyasıyla derinlemesine bağ kurmuştur.
Malte Laurids Brigge'in Notları'nda Beethoven’ın
müziğinin konser salonlarında tüketilmesini eleştiren Rilke, müziğin evrene ait
kalması gerektiğini savunmuştur.
Bir fonografın kafatasının koronal dikişini bir gramofon
plağı gibi taraması halinde ortaya çıkacak "öncü veya yaşam tonunu"
hayal etmiş; kafatası dikişleri ile ses izleri arasında kurulan bu metafizik
bağla polifoniye karşı minimalist ve kökensel bir müzik fenomeni aralamıştır.
Felsefe
Felsefi etki tartışmalarında, kökenin her zaman
"hayata" iade edilmesi gerektiğini savunmuştur.
Martin Heidegger, Rilke'nin lirik metinlerini Batı
metafiziğinin tamamlanması ve "Varlığın unutkanlığı" bağlamında
incelemiş; "açık", "veda", "melek" gibi temel
sözcükleri ontolojik bir çerçevede yorumlamıştır.
Otto Friedrich Bollnow ve Franz Josef Brecht gibi yorumcular
Rilke’yi varoluşçu felsefe (Varlık ve Zaman) paraleline oturturken; Käte
Hamburger, Yeni Şiirler'deki bakış diskurunu Edmund Husserl'in fenomenolojisi
ve "yaşam dünyası" kavramı üzerinden okumuştur.
Rilke'nin şiirindeki özne-nesne engelinin ortadan
kaldırılması ve "dünyanın içi" kavramı, Novalis’in Ofterdingen'li
Henry romanındaki füzyon fantezileri ve veda motifleriyle güçlü bir
akrabalık gösterir. Ancak Rilke, insan ile doğanın tamamen uzlaşacağı bir
"Altın Çağ" fikrini reddeder.
Rilke’nin Nietzsche ile teması, Lou Andreas-Salome ile
tanışmasının ardından derinleşmiş; Zerdüşt’ün yeryüzünü sevme çağrısı ve
monist yaşam tutkusu ilk dönem eserlerinde (Kutlamam İçin, Saatler
Kitabı) etkili olmuştur.
Paris'teki bunalımlı yılların ardından Rilke, Nietzsche’nin Trajedinin
Doğuşu eserindeki Apolloncu ve Dionysosçu ilkelere yönelmiş; coşkulu ve
kaotik yaşamın ("Dionysosçu") saf ve berrak bir biçim
("Apolloncu") aracılığıyla estetik tasarıma kavuşması gerektiğini
savunmuştur. Bu denge Yeni Şiirler’in temelini oluşturmuştur.
Rilke, Bergson’un Madde ve Hafıza ile Yaratıcı
Evrim eserlerini okumuş; Marcel Proust aracılığıyla da beslenen bu süreç,
Bergsoncu "süre" (niceliksel zamanın ötesindeki niteliksel değişimler
dizisi) ile hafızanın zamansız niteliği arasında lirik köprüler kurmuştur.
Psikanaliz
Rilke, psikanalizle ilk kez 1908-1909 Paris yıllarında
arkadaşı felsefeci ve psikolog Viktor Emil von Gebsattel aracılığıyla
tanışmıştır.
Rilke, yazma krizleri ve varoluşsal sıkıntıları döneminde
(özellikle 1912'de) analiz olmayı ciddi şekilde düşünmüş, ancak psikanalitik
müdahalenin şiirsel/dini dindarlığına ve yaratıcı gizemine zarar vereceği
korkusuyla bu fikirden vazgeçmiştir.
1912/13 yıllarında Freud'un yanında eğitim alan Lou
Andreas-Salome, Rilke'nin hem en yakın dert ortağı hem de psikanalitik
içgörüleri süzgecinden geçirdiği temel figür olmuştur. 1913'te Münih'teki
Psikanaliz Kongresi'nde bizzat Sigmund Freud ile tanışmıştır.
Bilinçdışının keşfi, cinselliğin merkezi rolü ve çocukluk
izleri gibi psikanalitik unsurlar doğrudan Üçüncü Ağıt'ın dokusunu
zenginleştirmiştir. Rilke, içgüdüyü ve libidoyu radikal bir şekilde şiirsel
imgelere dönüştürmüştür.
1915 sonbaharında yazdığı Yedi Şiir, partnerlerin asimetrik
cinselliğini aşan, duyusal ve aktif bir aşk ilişkisini, ayrıca fallus ile antik
ilahiyat arasındaki mitopoetik bağı işler.
Genç İşçinin Mektubu (Freud'a Saygı Duruşu):
1922'de kaleme alınan bu metin, Hristiyanlığın dünyevi olanı aşağılamasını ve
bastırmasını eleştirirken; Freud'un rüya yorumlarını, dream/cinsellik
teorilerini ve özellikle çocuğun cinselliğine dair yaklaşımlarını savunur.
3. Şiirler ve yazılar
Dört çalışma aşaması
Erken Dönem Çalışmaları
Prag'dan Münih'e geçiş (Lou Andreas-Salome ile tanışma) ve
Paris'e gidiş öncesindeki dönemi kapsar. Neredeyse tüm türlerde (tiyatro,
anlatı, eleştiri ve şiir) eser verilen, niceliksel olarak çok zengin ama
biçimsel olarak arayış içinde bir evredir.
Natüralizm, Empresyonizm ve Sembolizm öğelerini harmanlayan
Rilke, tıpkı dönemin aydınları gibi "çöküşün üstesinden gelmek" ve
yaşamı tüm yönleriyle onaylamak amacıyla Nietzscheci bir yönelim benimsemiştir.
Orta Dönem Çalışmaları (1902–1910)
August Rodin monografisi için 1902'de Paris'e gidiş,
Rilke'nin sanat anlayışında köklü bir dönüm noktası olmuştur.
Rodin ve Paul Cézanne'ın sanatından ilham alan Rilke, erken
dönemin duygusal "bahanelerinden" uzaklaşarak somut şeylere,
yüzeylere ve nesnel kompozisyona yönelmiştir.
Lirik şiirde Yeni Şiirler (Neue Gedichte) ve
romanda Almancanın ilk modern örneklerinden biri olan Malte Laurids
Brigge'in Notları bu dönemin zirveleridir.
Geç Dönem Çalışmaları (1910–1922)
Malte romanının tamamlanmasından Duino Ağıtları'nın
(Duineser Elegien) bitimine kadar geçen, biyografik ve edebi anlamda
büyük krizlerin, I. Dünya Savaşı travmalarının ve uzun bir sessizliğin
yaşandığı dönemdir.
Görsel nesnelliğin yerini iç dünyanın
("Weltinnenraum" - dünya iç mekânı) keşfi ve "kalp
çalışması" (Dönüş şiiri) almıştır.
Son Dönem Çalışmaları (1922–1926)
Rilke'nin 1926'daki erken ölümüne kadar geçen en kısa ama en
yoğun evresidir. Duino Ağıtları ile eş zamanlı olarak yazılan Orpheus'a
Soneler temel insan görevini ve Orfik programı soyut bir dille ele
almıştır.
Meyve Bahçeleri, Valais Dörtlükleri, Güller
ve Pencereler olmak üzere dört derlemeden oluşan Fransızca şiir
koleksiyonu bu döneme damgasını vurmuştur. Bu süreçte müzik, şiir için yeniden
yol gösterici bir sanat biçimi haline gelmiştir.
Erken dönem çalışmaları
İlk şiir koleksiyonları
Rilke, daha sonraki yıllarda Rene Maria adıyla yayımladığı
bu ilk şiirlerini (Hayat ve Şarkılar, Lare Kurbanı, Advent
vb.) sert bir dille kınamış; bunları birer başlangıç değil, "çocukluk ve
gençliğin şaşkınlığının sonu" olarak nitelendirmiştir.
Lise yıllarından itibaren şiir, drama, eleştiri gibi her
türde yoğun bir üretim sergileyen Rilke, kısa sürede edebiyat çevreleriyle sıkı
bir iletişim kurmuş ve ilk kitaplarını peş peşe yayımlamıştır.
Hayat ve Şarkılar (Leben und Lieder, 1894)
Valerie von Rhonfeld’in desteğiyle yayımlanan ilk kitap,
1891-1894 yılları arasında yazılmış 73 şiiri kapsar. Genç Goethe'den Heine'ye,
natürlizmden empresyonizme kadar şiir tarihine bir giriş niteliğindedir.
Koleksiyonda yaşam sevgisiyle birlikte karanlık bir
geçicilik ağıtı hâkimdir. Şair henüz kendi özgün sesini bulamamış; doğa, aşk,
ölüm ve sosyal temalar etrafında geleneksel kalıpları denemiştir.
Lare Kurbanı (Larenopfer, 1895)
Rilke, ilk kitaptaki dağınıklıktan kaçınarak ikinci
kitabında bilinçli bir şekilde memleketi Prag'ı, onun mimari anıtlarını ve
Bohemya tarihini konu edinmiştir. Eser, ev ve yuva tanrıları olan Lares'e
adanmıştır.
Tarihin ezici varlığı ile bugünün boğucu kentsel koşulları
arasındaki karşıtlıklar; neo-romantizm, empresyonizm ve natüralizm öğeleriyle
harmanlanmıştır. Prag, Rilke'nin kaleminde pastoral bir geçmiş ile şiddetle
parçalanmış bir bugünün iç içe geçtiği grotesk bir rüya dünyası olarak
resmedilmiştir.
Rilke bu kitapta kafiye oyunları, enjambmentler, yabancı
kelime uyakları ve günlük dili lirik ruh haliyle birleştirme becerisinde önemli
bir teknik ilerleme kaydetmiştir.
Bekleyiş (Wegwarten, 1896)
Rilke'nin kendi imkânlarıyla yayımladığı bu üç sayılık dergi
(Wegwarten - Hindiba), ilk başta yoksullara ve halka ulaşmayı amaçlayan
bir halk şiiri antolojisi olarak kurgulanmıştır.
Rilke, derginin önsözünde Paracelsus'un hindiba efsanesine
atıfta bulunsa da, yazdığı empresyonist doğa eskizleri, ışık efektleri ve
melankolik tonlar, gerçek halktan ziyade estetize edilmiş bir sanatçı
yalnızlığını ve rüya dünyasını yansıtmıştır.
Rüya Taçlandı / Kendi Şerefime (Mir zur Feier / Traumgekrönt, 1896/1897)
Rilke, bu kitapta tamamen iç dünyaya, öznel arzu ve anılara
dönmüştür.
Kral Şarkısı" (Königslied) ile başlayan derleme,
Stefan George'un sembolik rüya dünyasını hatırlatır. Lirik benlik, dış
dünyadaki "hasta ve gürültülü" gerçekliğe karşı kendi içinden
rüyalarla taçlanmış bir krallık kurar.
Mayıs Gecesi / Sinestezik çağrışımlar, koku ve renk
motifleri (beyaz, gümüş ve kırmızı kontrastı) eşliğinde, Mayıs gecesinin ve
aşkın geçiciliği lirik bir gerilimle işlenmiştir.
Advent (1897)
Detlev von Liliencron, Jens Peter Jacobsen, Maurice
Maeterlinck vb. isimlere yapılan ithaflarla süslenen Advent, rüya
dünyasından sıyrılarak dışsal deneyimlerle yüzleşme ve geleceğe dair bir
beklenti havası taşır.
Venedik seyahatlerinin ve güney izlenimlerinin yansıdığı bu
döngüde, dalgalar ve renk şemaları Art Nouveau üslubuna uygun iki boyutlu
ikonlara dönüştürülmüştür.
Lou Andreas-Salome ile tanışmasının hemen öncesinde yazılan
bu bölümlerde, lirik benlik yalnızlıktan sıyrılarak yeni deneyimlerine eşlik
edecek bir "sen" (sevgili ve anne figürleri) arayışına girmiş;
böylece büyük yaşam ile yabancı yaşam arasındaki uçurumu kapatmaya çalışmıştır.
Mesih Vizyonları (Christus-Visionen, 1896–1898)
Rilke’nin yaşamı boyunca yayımlamadığı 11 anlatı şiirinden
oluşan bu döngü, annesinin katı dinî eğitimine karşı eleştirel bir hesaplaşmayı
ve Lou Andreas-Salome’nin Yahudi İsa makalesiyle kurduğu zihinsel
diyaloğu yansıtır.
Şiirlerde İsa; dilenci, yalnız bir aptal, Gezgin Yahudi
(Ahasver) ve geleneksel Tanrı’ya isyan eden bir oğul olarak belirir. İsa,
ahiret odaklı eski Hristiyanlık yerine bu dünyadaki yaşamı vaaz eden yeni bir
rehber, adeta bir Orfeus figürüne dönüşür.
Derleme; mezarlıklar, hanlar, okul bahçeleri ve panayırlar
gibi somut mekânlarda geçer. Üslup, Rilke'nin o dönemdeki sembolist ve Art
Nouveau tarzından farklı olarak oldukça yalın, günlük dile yakın ve sert bir
gerçekçilik taşır.
Seninle Kutlamak İçin (Dir zur Feier, 1897–1898)
12 Mayıs 1897'de tanıştığı Lou Andreas-Salome’ye yazılan 100
aşk şiirinden oluşan bu dizi, Rilke'nin hayatı boyunca yayımlanmamış, yalnızca
bir kısmı şairin mirasından gün yüzüne çıkarılmıştır.
Rilke, Lou'yu hem dünyevi bir kadın hem de "gelecek
Tanrı'nın" ve mutlak yaşamın bir aracısı olarak konumlandırır. Şiirler
"Ben" ve "Sen" arasındaki mesafeyi aşarak mistik bir
"Biz" birliğine ("Her şey Birdir") ulaşmayı
hedefler.
Kutlamam İçin (Mir zur Feier, 1899)
Berlin'de Georg Heinrich Meyer tarafından yayınlanan bu
koleksiyon, Heinrich Vogeler'in süslemeleriyle çıkmıştır. Rilke bu eseri
"aslında ilk kitabı" olarak görmüş, önceki çocuksu/kişisel
metinlerden uzaklaşarak gelişimini yansıtan olgun bir adım olarak
değerlendirmiştir. 1908/09 yıllarında bu eser kapsamlı bir revizyondan geçerek İlk
Şiirler (Erste Gedichte) adıyla yeniden basılmıştır.
Kitap; İtiraflar, Melek Şarkıları, Manzara,
Kız Şarkıları, Kızların Meryem’e Duaları ve Hepsi Bir Arada
olmak üzere altı ana bölümden (toplam 110 şiir) oluşur. Dini başlıklar taşısa
da içerik tamamen manevi deneyimlere, "özleme" ve şairin dünyayla
kurduğu ilişkiye (sembolist "bahane" estetiğine) dayanır.
Şair kendisini dünyaya "dinleyerek" ve "merak
ederek" bıraktığında, şeyler ona şarkıyla kendini gösterir. İlk bölümdeki
çeşme imgesi ve üçüncü bölümdeki (Manzara) geniş ufuklu, lirik benliğin
geri planda kaldığı doğa tasvirleri, sonraki "nesnel" şiirin (Neue
Gedichte) güçlü birer habercisidir.
Kitabın son bölümü olan Hepsi Bir Arada (ve Pan figürü/kutsal uyum), gecenin
ve müziğin rehberliğinde zamanın aşılmasını ve tüm varlıklarla birleşme
deneyimini (Orfik eğilimlerin erken habercisi olarak) kutlar.
Kornet Christoph Rilke’nin Aşkı ve Ölümü
Rilke, Kornet’i
1899 sonbaharında Berlin-Schmargendorf'ta tek bir sonbahar gecesinde, iki mumun
ışığında adeta bir "beklenmedik hediye" olarak kaleme aldığını
belirtmiştir. Eserin üç temel versiyonu bulunmakta; 1906 tarihli üçüncü
versiyonu (Barones Uexküll'e ithafen Axel Juncker tarafından yayımlanan)
bilinen nihai metni oluşturmuştur.
1912'de Insel-Bücherei’nin 1. cildi olarak yayımlanmasından
sonra inanılmaz bir satış rakamına (milyonları aşan tiraj) ulaşan Kornet,
okuyucuların estetik onayları benimsediği bir "kült kitap" haline
gelmiştir.
Eser, Romantik dönemden beri bilinen ve çağdaş edebiyatta da
yer bulan bir lirik anlatı / düzyazı şiir örneğidir.
"Ritt, Ritt, Ritt, den Tag hin, den Nacht hin, den
Tag hin..." ritmik tekrarları, aliterasyonları ve kısa cümleleriyle
okuyucuyu hipnotize eden, arzu ile ölüm özlemini birleştiren ikonik bir açılışa
sahiptir.
1663 yılında Macaristan seferine giden Türk ordusuna karşı
savaşan Otto von Rilke'nin ailesine ait belgelere dayandırılan bu kurgu,
Rilke'nin Rusya seyahatinden getirdiği modern öncesi, arkaik ve köksel dünya
özlemini yansıtır.
Kornetin (Bayrak taşıyıcının) Fransız Markisi'nden aldığı
gül yaprağını paylaşması (komünyon sahnesi) ile fahişeler, şarap ve kan
imgelerinin iç içe geçtiği sahneler, erotizm ile ölümün kutsal bir ritüelde
birleştiğini gösterir.
Genç askerin askerî kimliğinden sıyrılarak ipek yataklarda,
sarayda dişil dünyayla ("aşka kabul") temas etmesi; ardından bu
yumuşama halinden hemen sonra en şiddetli savaş ve ölüm sahnesine ("Yanan
koridorlardan... bayrağı kollarında baygın, beyaz bir kadın gibi
taşıyarak") fırlaması, erillik, cinsellik ve askerî ölümün monolitik
bağını gözler önüne serer.
Metin; kusursuz dil sanatı, virtüöz ritimler ile aşırı
sembolizm ve klişe kitsch unsurlarının iç içe geçtiği, Rilke'nin erken dönem
karmaşasını en net yansıtan eserdir.
Saatler Kitabı (Das Stunden-Buch)
Lou Andreas-Salome ile 1899 ve 1900 yıllarında
gerçekleştirilen Rusya seyahatleri, Rilke'ye modern öncesi, arkaik, dogmatik
olmayan ve ikon/ikonostasis kültürüyle şekillenen "karanlık ve inşa
edilecek bir Tanrı" fikrini kazandırmıştır. Rusya, Batı modernitesine
karşı bir kültür eleştirisi mitine dönüştürülmüştür.
Başlık, günün saatlerini ve zamanın akışını yapılandıran
Orta Çağ Katolik dua kitaplarına (livres d'heures) bilinçli bir
göndermedir. Rilke, bu formu modern bir öznenin kişisel dindarlığı ve estetik
arayışıyla yeniden yorumlamıştır.
Üç kitaptan oluşan bu eser, tek bir devasa şiir, tutarlı bir
"şarkı" olarak kurgulanmış ve Rilke'nin dindar bir şair olarak ününü
pekiştirmiştir.
Birinci Kitap (Manastır Hayatı Kitabı): Bir ikon
ressamı/keşişin perspektifinden yazılmıştır. Tanrı, ezici bir baba değil,
öznenin kendisini oluşturmak için ihtiyaç duyduğu karanlık, aranan ve sürekli
"inşa edilen" bir muadildir ("Tanrı bensiz yaşamaz").
İkinci Kitap (Hac Kitabı): İnsan hayatının bir hac
yolculuğu olduğu fikrini işler. Özne ve Tanrı arasındaki kutupluluk şiirsel
olarak üretkendir çünkü bu arayış asla tamamlanmaz; şiirler "her zaman
yalnızca oluş halindedir".
Üçüncü Kitap (Yoksulluk ve Ölüm Kitabı): Assisili
Francis figüründe somutlaşan geçersiz/geçişsiz aşk, doğayla tam bir birleşme ve
ölümün hayatın organik bir sonucu olarak kabul edilmesi temasını işler.
Rilke'nin mistik geleneklerden (Angelus Silesius vb.)
beslenen anlayışında, Tanrı aşkın bir otorite olmaktan ziyade öznenin kendisini
("Ben") ifade edebilmesi ve anlamlandırabilmesi için zorunlu bir
ayna, bir "Sen" inşasıdır.
Dini motiflerin kullanılmasına rağmen eser, kurumsal
kiliseye karşı çıkarak tamamen seküler, panteist ve özne merkezli bir modern
sanat manifestosu niteliği taşır. Tanrı ile kurulan bu çetin ilişki,
gelecekteki Duino Ağıtları'ndaki melek figürünün de doğrudan
hazırlayıcısıdır.
Üçüncü kitap, Rilke'nin Paris'te edindiği kasvetli
deneyimlerle şekillenir (Malte Laurids Brigge'in Notları romanının
habercisidir). Modern metropol; yabancılaşmanın, köksüzlüğün ve ruhsuz bir
sefaletin mekânı olarak resmedilir.
Şair, yabancılaşmış şehir yaşamında insanın anonim bir nesne
gibi ölmesine karşı çıkar ve Tanrı'dan her insana "kendi yaşamından
doğan, olgunlaşmış kendi ölümünü" vermesini niyaz eder. Ölüm, yaşamın
karşıtı değil, onun en olgun meyvesidir.
Resimler Kitabı (Das Buch der Bilder)
1906'da iki kat genişletilen 2. versiyonun aksine, 1902
tarihli ilk versiyon (Axel Juncker tarafından 500 kopya ile sınırlı basılan)
Rilke'nin yaşamında ve gelişiminde çok sıkı ciltlenmiş, anıtsal ve özgün bir
aşamadır.
Worpswede'li arkadaşı Heinrich Vogeler'in çeşme vinyetiyle
süslenen ve tamamen büyük harflerle, sayfa numarasız basılan bu ilk versiyon;
Rilke için dış biçimi ile içsel mesajı ayrılmaz biçimde bağlı olan anıtsal bir
bütündür.
Rilke, Gerhart Hauptmann'ın Michael Kramer oyunundan
derinden etkilenmiştir. Burada dil artık sadece "bir şey hakkında
konuşmak" değil; nesneyi doğrudan gösteren, anıtsal bir jest ve görsel bir
imge haline gelmiştir.
"Kim Olursanız Olun" (Abonnement):
Kitabın açılış şiirinde lirik benlik, dar sınırlardaki aklından sıyrılarak
dışarı çıkar. Gözlerin yavaş ve yaratıcı hareketiyle ağaç gökyüzünün önüne
yerleştirilir; nesne (dış dünya) aktif bir yaratım eylemiyle içe emilir ve
dilsel bir imgeye/kelimeye dönüştürülür.
1. Bölüm: Keşişler, kızlar, melekler ve şövalyeler
gibi Mutlak'la doğrudan ilişkisi olan figürler üzerinden gece, yaşam ve sanat
arasındaki çelişki işlenir.
2. Bölüm (Orta Parça): "Güzel savaş" ve
kral/şair figürleri (İsveç Kralı XII. Charles) üzerinden dünyadaki duyusal
çeşitliliğin ve amacından bağımsız "güzelliğin" keşfi sergilenir.
3. Bölüm: Paula Becker'ın nişanlanması ve Worpswede
topluluğunun dağılmasıyla yaşanan biyografik kriz, yalnızlık, gece fırtınası,
yabancılaşma ve kör insan figürünün içsel diyalogları üzerinden ölümün olumlu
bir şekilde işlenmesine dönüşür.
Rilke bu dönemde şiirinin hedefini "güzellik
arayışı"ndan "hakikat arayışı"na kaydırmıştır. Erken dönemdeki
işitilebilir "şarkı" (Lied) estetiği yerini görünür olanın,
mekânsallaşan algının ve empatiye dayalı bütünsel bir "bakışın" (Schauen)
egemen olduğu "resim" (Bild) estetiğine bırakmıştır.
1902'ye kadarki tekil şiirler
Rilke’nin yaşamı boyunca dergilerde kalan ya da mirasında
taslak olarak bulunan bu bireysel şiirler, 1959 tarihli Tüm Eserler'in üçüncü
cildinde iki seri halinde (yayınlananlar ve ölümünden sonra
yayımlananlar/taslaklar) kronolojik olarak bir araya getirilmiştir.
Bu dağınık şiirler arasında geleneksel lirik denemelerin
yanı sıra; Platen etkisiyle yazılmış Distichen ve Gazel, Novalis
ile Eichendorff'u anımsandıran nesir şiirler (Gece, Erlengrund'da)
ve İspanyol tarihinden konular içeren Saphik kıtalar yer alır.
Valerie von David-Rhonfeld ile ilişkisi döneminde yazılan
şiirlerde (örn. İnanç) Hristiyan dogmalarından uzaklaşıp sevgiye dayalı
dünyevi bir inanca yöneldiği görülür.
Malte romanında da yer alacak olan, çocukluktaki o
ünlü "soğuk, kemikli el" ile karşılaşma anı (Gece kaygısı) ve
annesiyle olan çatışmalı ilişkisi bu dağınık şiirlerde sert ve sade bir dille
işlenmiştir.
Hikayeler
Rilke, geleneksel anlamda bir romancı veya oyun yazarı
olmaktan ziyade, dili araçsal olarak değil doğrudan varoluşsal bir alan olarak
kullanan özgün bir "şairdir". Kısa öykülerinde de geniş olay
örgülerinden ziyade atmosferik yoğunluğa, ruh hallerine ve anlık durumlara
odaklanmıştır.
Putperestler Neden Öfkeleniyor?
Banliyölerin çamurlu yollarını, yoksulluğu, fabrika
düdüklerini ve trajik bir cinayet/intiharla biten olay örgüsünü ele alan bu
öykü, Rilke'nin natüralist çevre tasvirlerine en yaklaşımını belgeler.
Senin Fedakarlığın, Pierre Dumont
Manzaranın içsel melankoliyi yansıttığı (Stimmung), askeri
okulun ezici atmosferini ve çocukluk travmalarını işleyen bu metinlerde olay
örgüsü tamamen psikolojik alana kayar.
Olaysız Bir Hikaye, Terzi
Burjuva mutluluğunun boşluğunu can sıkıntısı ve yaşayan bir
ölüm olarak ele alan Rilke, fin-de-siècle edebiyatının karanlık, düşsel ve
boğucu tinselliğini yansıtır.
Bayan Blaha'nın Hizmetçisi
Saf ve "aptal" bir hizmetçi olan Annuschka'nın
memleket özlemi, yabancı bir adam tarafından hamile bırakılması, çocuğunu boğup
bavula koyması ve ardından kukla tiyatrosuyla yaşadığı gerilim dolu çözülüş,
Büchner vari bir dille aktarılır.
Jimnastik Dersi
Karl Gruber adlı bir öğrencinin direğe tırmanırken kalp
krizi geçirerek hayatını kaybettiği bu sahne, askeri okulun acımasız ve
duyarsız dünyasında her şeyin durduğu, olağan akışın askıya alındığı
"ayrıcalıklı bir an"ı gözler önüne serer.
Ewald Trajisi
Rilke'nin Prag'dan Münih'e kaçışını ve bir sanatçı olma
mücadelesini anlatan bu nispeten uzun metin, hiciv ve mizah unsurları
barındırsa da, yazarın geniş kurgusal karakterlere uzun soluklu bir tutarlılık
kazandırma konusundaki erken dönem zorluklarını (parça kalma durumunu)
gösterir.
Mezarcı
San Rocco kasabasına gelen yabancı mezarcı, mezarlığı bir
bahçeye dönüştürerek "insanların aslında ölmek istediği" teorisini
öne sürer. Ölümün ve aşkın iç içe geçtiği (ölmüş eşin göz kapaklarına gül
goncaları konması) bu kurgu, veba salgını ve belediye başkanının kızı Gita'nın
ölümüyle trajediye dönüşür; mezarcı yenilmiş olarak kasabadan ayrılır.
Kral Bohush
1893'teki gerçek bir siyasi olaya (yasadışı Omladina
örgütüne ve hain Mrva'nın öldürülmesine) dayanan öykü, Ulusal Kafe'de geçen
tartışmalarla başlar.
Rilke, ana karakter Bohush'u (Mrva) bir polis muhbirinden
ziyade hayal dünyasında yaşayan, kırılgan ve trajik bir figür olarak kurgular.
Bohush'un Frantishka'ya duyduğu karşılıksız, rüya benzeri aşk ve ardından
öldürülmesi, milliyetçi gerçekliğin ötesinde, bu dünyaya yabancı olan bir düş
insanının trajik sonunu simgeler.
Kardeşler
Krumau’dan Prag’a göç eden ormancının dul eşi Wanda ve
çocukları (tıp öğrencisi Zdenko ile kızı Luisa) üzerinden, kırsal köklerden
kopma, yabancılaşma ve şehir hayatının baskısı işlenir.
Çek kenti Prag, Orta Çağ krumlov efsaneleri (Prens Julius
Caesar ve maskeli balo salonu) ile gotik-romantik bir halüsinasyon atmosferinde
harmanlanır. Zdenko ve Luisa'nın yaşadığı psikolojik çözülmeler, milliyetçi
ajitatör Rezek figürüyle kesişir.
Hikâye, Luisa'nın hastalığından iyileşmesi ve yabancı bir
Alman kiracıyla (Ernst Land) yeni bir uyum yakalamasıyla uzlaşmacı bir
tonda son bulur.
Sonuncular
1898-1899 kışında Schmargendorf'ta yazılan ve üç öyküden (Konuşma,
Aşık, Son) oluşan bu antoloji, geleneksel bir olay örgüsünden
ziyade sahne yönetimi mantığıyla kurgulanmıştır.
İlk öykü olan Konuşma, Giorgione veya Titian
tablolarını anımsatan Venedik Rönesans sarayı dekorunda, Rusya'dan gelen
gizemli bir kadın ve kozmopolit bir topluluğun konuşmalarına odaklanır.
Rilke, bu öykülerde Maeterlinck'e benzer bir lirik drama
atmosferi yaratır. Ancak bu durum yer yer yapmacık ve kurgusal tutarlılıktan
uzak bir izlenim bırakmıştır.
İyi Tanrı'nın Hikayeleri
1899 kasımında kısa sürede yazılan bu on üç metin (bir giriş
ve on iki hikâye), ilk olarak Tanrı ve Diğer Şeyler Hakkında (1900)
adıyla, daha sonra 1904'te ise İyi Tanrı'nın Hikayeleri başlığıyla
yayımlanmıştır.
Birinci şahıs anlatıcının komşusu ve arkadaşı Ewald ile
diyaloglarına dayanan çerçeve yapı; hikâyelerin katı metinler olarak değil,
yeniden anlatılabilecek, değiştirilebilecek açık taslaklar/öneriler olarak
sunulmasını sağlar. Metinler çocuklara hitap ediyor gibi görünse de aslında
yetişkinlerin sorduğu derin soruları (sanat, yaratıcılık, din) işler.
Rilke'nin "Sevgili Tanrı"sı, İncil'deki her şeye
gücü yeten yaratıcı tanrı değil; dünyadaki olayları bazen gözden kaçıran,
insanî özellikler taşıyan ve insanları/sanatçıları anlamaya çalışan bir
figürdür.
Tanrı, insanı şekillendirmeyi kendi ellerine bırakır; ancak
eller onu terk eder ve insan dünyaya tamamlanmamış (non finito) bir
halde gelir. Tanrı, insanın gerçekte nasıl biri olduğunu anlamak için şairlere
ve sanatçılara güvenmek zorundadır.
Lou Andreas-Salome ile yapılan seyahatlerin izini taşıyan Rusya'ya
ihanet nasıl geldi? (Korkunç İvan teması) ve Adalet Şarkısı, ölüm,
yoksulluk ve saflık kavramlarını ilahi bir coşkuyla harmanlar.
Dramatik Şiirler
Rilke’nin 1894–1904 yılları arasındaki on yıllık dönemi
kapsayan tiyatro ve drama denemeleri; natüralist ortam çalışmalarından
psikodramalara, sembolist sahnelerden Art Nouveau festivallerine kadar geniş
bir yelpazeyi barındırır.
Rilke, Prag'daki natüralist tiyatro performanslarından ve
Max Halbe, Georg Hirschfeld gibi isimlerle olan temaslarından etkilenerek
dönemin gerçeğe dayalı tiyatro tekniklerini benimsemiştir.
Erken Donda / Şimdi ve ölüm saatimizde
Yoksul orta sınıf çevrelerini, aile içi
baskıları, borçlanmayı ve mutsuz evlilikleri konu alan bu erken dönem oyunları,
rastlantıların insanları absürt durumlara sürüklediği acımasız bir "yaşam
acısı" (Weltschmerz) atmosferi sunar. Helene’nin veya Eva’nın
fedakârlıklarının anlamsızlaşması, natüralist doktrinin ötesinde varoluşsal bir
karamsarlığı yansıtır.
Dağ Havası, Günlük Yaşam
Natüralist tek perdelik oyunlarda karakterler tamamen sosyal
koşullarla belirlenmiş olmaktan çıkıp, kendi hayatlarını ele alma ve toplumsal
esaretten kurtulma iradesi göstermeye başlar.
Murillo ve Düğün Minueti
1894/95 yıllarında yazılan Murillo ve Düğün
Minueti, Bremen merkezli bir psikodrama derneğinin etkisiyle ortaya çıkmış,
kafiye ve ritim barındıran lirik monologlardır.
Murillo sanatçının ölüm korkusuyla yarattığı İsa
figürünü ele alırken, Düğün Minueti genç bir sanatçının aşk (kalbin
yasası) ile görev/gelenek arasındaki etik seçimini işler.
Maeterlinck, dışsal gerçekliği ve ortam tasvirlerini bir
kenara bırakarak tiyatroyu "ruhlar tiyatrosuna" dönüştürmüş;
karakterleri birer "kukla" düzeyine indirgeyerek insan ruhunun
derinliklerini, rüyaları, vizyonları ve sessiz deneyimleri ön plana çıkarmıştır.
Rilke de bu doğrultuda çevrenin ve natüralist ayrıntıların bilimselliğinden
uzaklaşarak "sessiz yaşam doktrinini" benimsemiştir.
Maeterlinck'in ilerleyen dönemde mistisizm ile içkinliği
birleştiren etiği (Fakirlerin Hazine), Rilke'yi derinden etkilemiştir. Rilke,
acı çekmeyi ve kaderi dışsal bir felaket olarak değil, ruhun kendi içindeki
güçlerin toplanması ve "kendini kanıtlama eylemi" olarak yeniden
yorumlamıştır.
Beyaz Prenses
Natüralist gerçeklikten tamamen kopan bu üç bölümlü
sembolist sahne, park, şato ve dalgalanan deniz üçgeninde kurulmuştur.
Viareggio'da gördüğü keşiş ve genç kız imgesinden ilham alan Rilke; haz ve ölüm
ikilemini, veba salgınının gölgesindeki pasif bekleyişi ve "yabancının
kara figürünü" (ölümü) Maeterlinckvari bir atmosferle sahneye taşımıştır.
Ancak bu ilk versiyon, yaşamın coşkusu ile estetik korku arasındaki çelişkiyi
tam olarak uzlaştıramamıştır.
Oyun
Art Nouveau ressamı Ludwig von Hofmann'a ithaf edilen bu
sahnede Rilke, aksiyonu tamamen entelektüel ve estetik bir karşılaşmaya
indirger. Yedi beyaz giysili kızdan oluşan sembolist koro, kan kırmızısı
giysili ve hayatın yükünü taşıyan yalnız gencin etrafında dans ederek onu
korkularından arındırır. Koro ve deniz, birey ile evrensellik arasındaki yarayı
sararak "şenlikli bir birliktelik" (Festliche Gemeinsamkeit) sunar.
Bremen Kunsthalle'nin açılışı için yazılan festival oyununda
(Festspiel), bir sanatçı ile "yabancı" müzedeki resimler üzerinden
sanatın ve dramanın özünü tartışır. Rilke'ye göre hakiki sanat ve drama somut
bir "içeriğe" (Inhalt) sahip olmak zorunda değildir; aksine biçim ile
içeriğin tam bir dengeye ulaştığı, yaşamın bolluğunu doğrudan sezdiren bir
"kilise" / "mabet" havası taşımalıdır.
Drama, doğası gereği dışsal eyleme ve görselliğe dayanır;
fakat modern insanın en derin deneyimleri ve "ruhsal süreçleri"
dışarıdan görünmez. Rilke, içsel gerçeğin sahnede nesnel bir karşılık
bulamayacağını savunarak, görünür kılma çabasının metni yapmacıklaştırdığını
belirtir.
Modern dünyada hakiki bir tiyatro imkânsız hale gelmiştir.
Orta Dönem Eserleri (1902-1910)
Beyaz Prenses (2. Versiyon, 1904)
Bu revizyon, şairin 1898 tarihli Floransa Günlüğü’ndeki
bahçe ve keşiş (ölüm) deneyimini korumakla birlikte, Paris’teki medeniyet
tecrübesini, Georg Simmel ve Maurice Maeterlinck okumalarından süzülen yeni
etik ve felsefi soruları yansıtan çok katmanlı bir karaktere dönüştürmüştür.
Bu eser, Rilke'nin dramaturji alanındaki son denemesi ve
erken dönem sembolizminden orta döneme (nesne algısına ve içselleştirmeye)
geçişinin en önemli kanıtıdır.
Başkahraman (Prenses), dış dünyadaki acıları ve ölüm
gerçeğini dışsal bir felaket olarak değil, ruhun kendi içsel kaderi ve
olgunlaşma süreci olarak ele alır. Prensesin her şeyi rüya ve içsel bir alan
olarak görmesi, dışarıdaki gerçek dünyanın acılarını (veba, yoksulluk,
toplumsal sefalet) maskeleyen narsistik bir egemenliğe dönüşür.
İlk versiyonda pasif olan küçük kız kardeş Monna Lara, bu
versiyonda aktif bir hayırseverlik, toplumsal acılara duyarlılık ve gerçeği
kabullenme figürüne dönüştürülür. Monna Lara, prensesin narsistik içselliğine
karşı "gerçek hayatın" ve etik sorumluluğun temsilcisi olur.
Sefil bir şehirden gelen "yabancı" (keşiş/ölüm)
figürü sahneye çıktığında, prenses içsel durgunluğunu ve bilincini kaybederek
hareketsiz kalır. Buna karşılık Monna Lara, yaklaşan kaderi (ölümü ve hayatı)
kabullenerek veda eder.
Resimler Kitabı (2. Versiyon, 1906)
Rilke’nin Paris dönemi ve Rodin sekreterliği sırasında
biriken metinlerini barındıran, eski eserlerin genişletilip yeniden
biçimlendirildiği geçiş niteliğinde bir şiir döngüsüdür.
1906 sonunda Axel Juncker tarafından yayımlanan ikinci
baskıda metin sayısı 45'ten 81'e çıkarılmış; Heinrich Vogeler'in süslemeleri
kaldırılmış, şiirlere ayrı başlıklar verilmiş ve eser iki kitaba bölünmüştür.
Birinci Kitap (Çocukluk, Yalnızlık ve Akşam): İlk
bölüm çocuklara, melekler ve azizlere odaklanırken; yeni eklenen şiirlerde
(örneğin Çocuk veya Atlıkarınca Köprüsü) Paris ve İsveç
seyahatlerinin izleriyle yalnızlık, yabancılaşma ve modern şehir hayatı
işlenir. Yalnız insan/şair figürü, "içsel eylem" kavramıyla ele
alınır.
İkinci Kitap (Tarihsel Kökler ve Sesler Döngüsü):
İkinci kitabın başında yer alan Çarlar (Die Zaren) şiir çemberi
ve Colonna evinden olan metinleri, şairin bireysel yalnızlığını derin,
görünmez bir kültürel tarih ve gelenek ağına oturtur.
Sesler (Stimmen) Döngüsü: Revizyonun
son aşamasında eklenen bu bölüm; kör, dilenci, cüce, cüzamlı ve intihar edenler
gibi fiziksel veya psikolojik deformasyona uğramış, toplum dışına itilmiş
figürlerin seslerine yer vererek şiirin varoluşsal kökenini bedende ve şarkıda
arar.
Burada "şeyler" bağımsız birer özne olmaktan
ziyade lirik öznenin içsel süreçlerini ve deneyimlerini örneklemeye hizmet
eder. Yine de eserin biçimsel olgunlaşması, Rilke'nin şiirsel evriminde kritik
bir eşiktir.
Yeni Şiirler (Neue Gedichte)
Yeni Şiirler (1907) ve Diğer Bölüm (1908),
Rilke'nin coşkulu ve lirik öznelliğe dayanan Saatler Kitabı döneminden,
görsel sanatların etkisinde şekillenen nesne odaklı realist/somut bir ifadeye
geçişinin en keskin dönüm noktasıdır.
Modern şiirin en büyük başarılarından biri olarak kabul
edilen bu ciltlerde, şiirler artık genel bir döngünün parçası olmaktan ziyade,
çevresinden izole edilmiş, kendi başına birer "eser karakterine"
sahip bağımsız şiirler (Dinggedicht / nesne şiiri) olarak
kurgulanmıştır.
Rilke'nin Rodin'in sekreterliğini yaptığı dönemde edindiği
en büyük ders, ilhamı beklemek yerine yoğun bir çalışma etiğiyle
"yapma" (Machen) eylemine odaklanmaktır. Yoğunlaştırılmış
bakış, nesneyi sıradan bir nesneden daha yüksek bir gerçeklik derecesine sahip bir
"sanat-şey"e (Kunst-Ding) dönüştürür.
Rilke, nesnelerin kendisiyle değil, nesnelerin algısının
şiirsel temsiliyle ilgilenir. Bu yönüyle Edmund Husserl’in fenomenolojik
yaklaşımıyla (nesnelerin algı yoluyla oluşumu) büyük bir yakınlık taşır.
Mavi Ortanca (Blaues Hortensie): Çiçeğin
"nesnel" bir tasviri olmaktan ziyade, yaprakların donuk yeşili ile
çiçeklerin solgun mavisi arasındaki etkileşimin, insan deneyimlerine ve
duygularına (örneğin "küçük bir hayatın kısalığına") nasıl
dönüştüğünü gösteren fenomenolojik bir algı provasıdır.
Epifani (Aydınlanma/Tecelli) Olarak Dönüşüm
Rilke’nin şiirlerinde "geçiş", "geçişme"
(Übergang) ve "dönüşüm" (Verwandlung) süreçleri, estetik modernizmin
karakteristik birer epifani (tecelli) anıdır. Bu tecelliler dinsel bir anlam
taşımaz; aksine varlığın dönüşümünü ve gerçeğin yüceltilmesini simgeler.
Kural olarak şiirlerin sonunda ortaya çıkan bu aydınlanmalar
(örneğin Roma Lahitleri’nde tabutların su kabına dönüşmesi, Kör Kadın’ın
yürüyüşünden uçuşa geçişi veya Arkaik Apollon Gövdesi’ndeki bakışın
insanı dönüştürmesi), okuyucuyu ve nesneyi yepyeni bir gerçeklik düzeyine
taşır.
Cümle yapısı, sözdizimi ve metaforlar, gözlemlenen
hareketleri doğrudan yeniden yaratan ikonik bir işlev üstlenir. Dikey ve yatay
çifte hareketler, suyun akışı (Roma Çeşmesi) ya da kuleye tırmanış gibi
unsurlar, şiir dilinde dinamik bir hareket bütünlüğü oluşturur.
“Çünkü görebildiklerimizin bir sınırı var. / Ve daha çok
gözlemlenen dünya / aşkta gelişmek istiyor. / Vizyonun işi tamamlandı, / Şimdi
gönül işini yap.”
Üç Konu Alanı
1) Bakma / Seyretme (Blick / Schauen):
Nesnelerin algı yoluyla kurulduğu fenomenolojik ilke uyarınca,
"bakma" eylemi şiirlerin merkezinde yer alır. Örneğin Der Turm
(Kule) şiirinde tırmanışın yarattığı karanlık ve tehdit, ani bir ışık dönüşüyle
uçuş benzeri geniş bir Flaman coğrafyası vizyonuna evrilir. Hayvan şiirlerinde
(Panter, Ceylan, Tek boynuzlu at) ise bakışın doğası
çeşitlenir: Panter dış dünyayla bağ kuramazken, ceylan tefekkürle uyum sağlar;
tek boynuzlu at ise bakışlarıyla efsanevi bir dünya yaratır.
2) Ölüm ve Varoluşun Tehlikeye Girmesi: Aydınlanma
anlarının yanı sıra bazı şiirlerde (örn. Yaz Yağmurundan Önce, Dün
Akşam, Ada) ölüm, korku, tekinsizlik ve tehdit hâkimdir. Özellikle Göçmen
Gemisi (Schiffsheimweh) şiirinde, göçmenlerin kaçış hareketi ve kömür
toplayan geminin tehditkâr tasviri, epifanik sonun korkunç bir tersine
çevrilişi olarak karşımıza çıkar.
3) Performans Olarak Dönüşüm: Geçiş ve dönüşüm,
dantel işleme (Zwei Lagedichte) veya kutsal emanet yapma (Emanet /
Reliquie) gibi kasıtlı eylemler ("performanslar") aracılığıyla
ele alınır. Sanatçı, duygularını ve benliğini esere aktararak (kendini eserde
eriterek) zamanın akışından ve kişisel sınırlılıktan kurtulur.
Malte Laurids Brigge'in Notları
Malte Laurids Brigge'in Notları (1910), geleneksel
anlatı tekniklerini ve kronolojik olay örgüsünü reddeden, yenilikçi yapısıyla
Almanca yazılmış ilk hakiki modern roman olarak kabul edilir.
Kahraman Malte’nin Paris’teki baskıcı deneyimleri, modern
metropolün yabancılaşması ve medeniyetin getirdiği anlam krizi, eserin temel
eksenini oluşturur. Roman, sadece bir bireyin başarısızlığı değil, Nietzsche
sonrasındaki modernite sorunlarına ve özne krizine getirilen estetik bir
yanıttır.
Romanda hedef odaklı bir gelişme veya doğrusal bir
"öykü" yoktur. Bunun yerine, Paris güncel gözlemleri, çocukluk
anıları ve tarihi/edebi okumaların heterojen bir montajı (mozaik) sunulur.
Anlatıcının zihni, üç ana kaynaktan (deneyim, hatırlama,
yaratma/yorumlama) beslenir.
Malte, geleneksel bir roman kahramanı olmaktan ziyade lirik
bir benlik gibidir. Paris'te hiç kimseyle gerçek bir ilişki kurmaz; etrafındaki
ötekileştirilmiş figürler ve tarihi figürler onun içsel durumunu yansıtan birer
projeksiyon yüzeyidir.
Romandaki kişiler ve sahneler tarihi birer gerçeklikten
ziyade Malte’nin varoluşsal yoğunluğunun ve "sıkıntısının kelime
dağarcığı" (Vokabular der Not) olarak okunmalıdır.
Gerçeklik çok karmaşıktır; ölüm, aşk, korku ve bilinçdışı
katmanlar geleneksel düz bir çizgide anlatılamaz.
Rilke, Rodin'in heykel estetiğinden ilhamla, çevresindeki
boşlukları ve detayları örerek (beyaz teknik) karakterin karmaşıklığını
düzleştirmeden yansıtan bir yöntem geliştirmiştir. Paris'teki kör karnabahar
satıcısı veya yıkılmış bir evin duvarı gibi sahneler, bağlamından koparılarak
estetik birer metafora dönüştürülür.
Roman, insanların günlük yaşamlarında sığındığı
"uzlaşılmış, genel olarak zararsız dünya" ile, Bergsoncu bir élan
vital (yaşama isteği) ve ölüm, acı, yabancılaşma gibi bastırılmış gerçeklikleri
kucaklayan ikinci bakış açısı arasındaki çatışmayı işler.
1902-1910 yılları arasında yazılmış tekil şiirler
Rilke’nin Paris’e ilk geldiği yıllarda yazdığı ve ana
koleksiyonlara girmeyen şiirlerde, metropolün yarattığı korku ve yalnızlık
karşısında eski bir ifade biçimi olan dua formuna (ağıt, litani, yardım
çağrısı) sığınıldığı görülür.
Bu dönemde yazılan Panter veya Resimler Kitabı’na
giren şiirler, şairin öznel şikâyetlerini anonim, dışsal olgulara dönüştürerek
nesnelleştirme çabasının erken örnekleridir.
Marionetten-Theater (Kukla Tiyatrosu), Karyatidler
veya Schwester Godelieve'in Gece Nöbeti gibi metinler estetik olarak Yeni
Şiirler’e çok yaklaşsa da, alegoriye kaydıkları ya da yazarın kişisel
durumuna fazlasıyla odaklandıkları için bu koleksiyonların dışında
kalmışlardır.
Rilke için Paris yılları ve nesne şiiri programı, şiir
diline o yoğunluğu ve kesinliği kazandıran bir "okul programı" (Schule)
olmuştur. Ancak bu programın arkasında, ileride Duino Ağıtları’nda
doruğa ulaşacak olan öznel, doğrudan ve varoluşsal sorgulamalara imkân tanıyan
gayriresmî denemeler her zaman varlığını korumuştur.
Requiem Şiirleri
1908 sonbaharında Paris'te yazılan bu iki ağıt (Paula
Modersohn-Becker ve Graf Kalckreuth için), 1909'da ayrı bir kitap
olarak yayımlanmıştır. Nesne şiiri türünden tamamen uzaklaşan bu metinler,
çerçevesiz bir "Ben-Sen" ilişkisiyle bireysel ve duygusal bir
yoğunluk taşır.
1906/07 kışında Capri’de yazılan şiirler (Caprese
kışından doğaçlamalar), nesne merkezli ve kendini unutan Yeni Şiirler
idealine bilinçli bir alternatif sunar. Burada şiirler nesnelerden değil, kadim
bir ada manzarasının kriz dolu deneyiminden beslenir.
Caprese manzarası karşısında duyulan yabancılaşma ve ezilme
duygusu, ileride Duino Ağıtları’nda görüleceği üzere dış mekânların "içsel
mekânlara" (içteki cennete) dönüştürülmesiyle aşılmaya çalışılır. Manzara
ve benlik arasındaki çekişme, benliğin içsel birleşimiyle sonuçlanır.
1909 Paris yazında yazılan taslaklar, ileride Duino
Ağıtları’nda doruğa çıkacak olan "melek", "âşıklar" ve
içsel hareket motiflerinin ilk yankılarını barındırır. Çığlık atmak bir kaçış
olarak reddedilir; bunun yerine bireyin kendi iç olanaklarına dönmesi ve
görünmezi seslendirmesi amaçlanır.
Geç Dönem Çalışmaları (1910-1922)
Meryem'in Hayatı
13 şiirden oluşan döngü (Das Marien-Leben), Ocak
1912’nin ikinci yarısında, Duino Ağıtları’nın ilk adımlarıyla aynı
döneme denk gelen olağanüstü bir yaratıcı bolluk içinde yazılmıştır.
Heinrich Vogeler’in Meryem Ana projelerini hatırlatmasıyla
tetiklenen bu eser, Rilke'nin Art Nouveau tarzının yumuşak ve düşsel
imgelerinden çok uzaktır. Rilke, Meryem'in biyografisini geleneksel
dindarlıktan arındırarak yepyeni bir şiirsel mit olarak yeniden kurmuş ve
Vogeler'in çizimlerinin kitapta yer almamasını sağlamıştır.
Rilke, Saatler Kitabı’nda olduğu gibi burada da ikon
estetiğinden ve Aynoroz Dağı'ndan Ressamın El Kitabı gibi kaynaklardan
yararlanmıştır. İkonlardaki katı kural ile sanatçının yorumlama özgürlüğü
arasındaki denge, şaire Meryem'in yeni bir mitini inşa etme zemini sağlamıştır.
İncil'in yanı sıra Yakup Proto-evangeliumu, Sahte
Matta İncili ve Altın Efsane gibi kanonik olmayan (apokrif) metinler
kullanılmıştır. Bu metinler, Hristiyan kurtuluş doktrininin kalıplarını kırarak
mitolojinin geniş panoramasını şiire taşımıştır.
Şiirlerde Meryem ve İsa figürleri ilhcî ve ulaşılmaz
olmaktan çıkarılıp insani boyutlarıyla ele alınmıştır.
Rilke, aşkınlık umutlarını öbür dünyaya taşımak yerine,
dünyevi olanı yüceltir. Mısır'da Kaçış veya Pieta gibi sahnelerde
acı ve varoluş, insanlığın ve doğanın sınırlarını aşarak evrensel bir "iç
mekâna" (genişletilmiş uzama) dönüştürülür.
Bu döngü, Duino Ağıtları ile aynı zihinsel iklimde
şekillenmiştir. Tıpkı Ağıtlar'daki melek figürü gibi, buradaki melekler de
insan acısını ve ölümünü olumlu bir karşılığa dönüştüren, şairin mutlak olana
yaklaşmasını talep eden ikonik birer rehber işlevi görür.
Duino Ağıtları (Duineser Elegien)
1912'de Duino'da başlayan ve 1922'de Muzot'ta tamamlanan Duino
Ağıtları , şairin summum opus'u (en büyük eseri) kabul edilir.
Döngünün yazım süreci I. Dünya Savaşı'nın yıkımını da kapsamıştır. Rilke’nin
savaş yıllarında yaşadığı derin acı, evrilen kültür dünyasının kaybı ve
"yorumlanan dünyanın sahteliği", ağıtların son şeklini almasında
hayati bir zemin oluşturmuştur.
Rilke'nin erken dönemden beri geliştirdiği estetik anlayışa
göre, şiirler doğrudan "itirafları" iletmez; bunun yerine okuyucuyu
yönlendiren resimsel "bahanelere" (Ausflüchte) bürünür. Ağıtlar'daki
melekler ve figürler de insan acısını ve varoluşun sınırlarını dolaylı yoldan
irdeleyen bu mitopoetik ve teatral düzlemin araçlarıdır.
Birinci Ağıt
"Eğer bağırırsam, beni melekler arasında kim
duyacak?" sorusuyla başlayan Birinci Ağıt, lirik ben ile melek
arasındaki aşılamaz görünen mesafeyi ve gerilimi kurar.
Güzelliğin "korkunç olanın başlangıcı" olduğu
vurgusuyla, insanlık durumunun nihai olasılıkları ve "yorumlanan
dünyadaki" güvensizliklerimiz masaya yatırılır. Ağıtların sonunda acının
ve efsanenin bir gün çözüme (dönüşüme) evrileceği umudu fısıldanır.
İkinci Ağıt
İnsan ile melek arasındaki aşılamaz mesafeyi derinleştirir.
Antik çağın Attika stellerindeki sevgi ve veda anlarını modern dünyanın
doyumsuz aşk ihtiyaçlarıyla karşılaştırarak, insan kalbinin dar ve çorak
sınırlarını aşabilecek "dere ve kaya" gibi saf, verimli bir orta yol
özlemini dile getirir.
Üçüncü Ağıt
Cinselliğin ve içgüdüsel erotizmin ("kanlı suçlu nehir
tanrısı") karanlık derinliklerine iner. Rilke'nin Münih'te Lou
Andreas-Salome ile birlikte katıldığı psikanalitik toplantıların da izini
taşıyan bu ağıt, cinsel suçluluk duygusunu ve kültürel-eleştirel bir yeniden
başlatmayı, içgüdüsel korkunun anne şefkatiyle insanileştirilmesi yoluyla
işler.
Dördüncü Ağıt:
Bilincin kendiyle ve dış dünyayla olan uyuşmazlığını (çifte
yabancılaşma) iç tiyatro ve kukla sahnesi metaforuyla ele alır. Kleist'ın kukla
tiyatrosundan ilhamla, egonun izleyici konumuna indirgendiği bu sahnede, körüğü
çeken bir "melek" ile çocukluğun kayıp cennetinin dengelenmesi
amaçlanır.
Beşinci Ağıt
Picasso’nun Akrobat Ailesi tablosundan ve Lüksemburg'daki
sokak akrobatlarından ilham alır. Akrobatların beyhude ve geçici gösterileri,
insan varoluşunun temel anlamsızlığının bir şifresidir. Ancak şiirin sonunda,
akrobatların trajiklığı anlık bir gülümsemeyle ("Gülümseyerek dans
etmek"), yaşam ve ölüm arasındaki sınırın ortadan kaldırıldığı bir
dönüşüme evrilir.
Altıncı Ağıt
Savaşın propaganda ve kahramanlık söylemlerinden bağımsız
olarak, insanlık durumunun arkaik bir karşı imgesi olarak "kahraman"
figürünü ele alır. Kahraman, ölüm ve tehlikeyi en baştan olumlu bir varoluşa
dönüştüren, zıt ideal imgeler arasındaki gerilimi somutlaştıran şiirsel bir
işlev görür.
Yedinci Ağıt
Şiirin başındaki "Bir daha reklam yapma, reklam
yapma" haykırışı ve "Burada olmak muhteşemdir" şeklindeki
görünüşte olumlayıcı tavır, döngünün büyük bir dönüm noktası olarak yorumlansa
da, aslında modern öncesi kaybedilmiş bir dünyanın yasını tutar.
"Dünya"ya yapılan övgüler, geçmişin üstün görünürlüğüne duyulan
özlemin birer bahanesidir.
Sekizinci Ağıt
"Yorumlanan dünya"nın hapsolmuşluğuna ve
yaratıkların (hayvanların) aksine insanın saf, gözetimsiz "açık
alana" doğrudan erişememesine duyulan acıyı işler. İnsan sürekli olarak
olayları düzenleyen, dağılan ve tekrar düzenleyen bir "seyirci"
konumundadır.
Dokuzuncu Ağıt
Dil, bilinç ve gerçeklik arasındaki uçuruma rağmen, dünyanın
ve nesnelerin ("ev, köprü, kuyu, kapı...") övgüsünü üstlenir. İnsanın
misyonu, görünür olan dünyayı içimizde "görünmeze" dönüştürmektir
(Dönüşüm / Verwandlung).
Onuncu Ağıt
Döngünün son şiiridir. Beşinci Ağıt'ın akrobatik görsel
zenginliğini devralarak hayali bir peyzajda ilerler. Sahte acıların şehri olan
"Acı Şehri"nden geçerek ölüler diyarına ve ilkel acı dağlarına uzanan
bu alegorik yolculuk, yaşam ile ölüm arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Şiir,
nihayetinde tüm büyük başarıların birer "benzetme"dan ibaret olduğunu
vurgulayarak sona erer.
1910-1922 yılları arasında yazılmış tekil şiirler
Bu dönemin kriz dolu doğası, Geceye Şiirler (Geceye
Şiirler, 1913/14), Beş Şarkı, Yedi Şiir ve Kont C. W.'nin
Mirasından gibi ara projelerin doğmasına yol açmıştır. Rilke, Ağıtlar'ın
tamamlanmasındaki tıkanıklığı aşmak için sürekli yeni lirik sesler denemiştir.
Rilke, Hölderlin'in "ilahi şair" konumuyla kendi
modern zamanlardaki durumu arasındaki uçurumu fark eder. Modern şairin,
Hölderlin gibi bütünlüklü bir tanrısal düzene doğrudan sahip olmadığını, bunun
yerine dili ustaca bir "kılık değiştirme ve bahane oyunu" olarak
kullanarak "açık" olana bir bakış açısı açmaya çalıştığını kabul
eder.
Rilke için Batı metafiziğinin mirası hazır bir inanç sistemi
değil, aşılması gereken ağır bir yüktür. Şiir, doğrudan bir "itiraf"
alanı olmaktan ziyade, içsel deneyimleri görünür kılmak için kullanılan geçici
"bahaneler" (Ausflüchte) repertuarıdır.
1903 tarihli mektuplarında kendini "bir geçit, bir
ev değil" olarak tanımlayan Rilke, bu ontolojik güvensizliği Ağıtlar
ve bu dönemin bireysel şiirlerinde "Dünyanın iç mekânı" (Weltinnenraum)
kavramıyla estetik bir dengeye kavuşturur.
Geceye Şiirler
Rilke, 1916 yılındaki derin verimsizlik ve toplumsal/siyasi
utanç ortamında (kısa süreli vatanseverlik coşkusunun ardından askere alınması
ve Savaş Arşivleri'ndeki dönemi), 1913/14'te yazdığı yirmi iki şiiri "Geceye
Şiirler" başlığı altında arkadaşı Rudolf Kassner için bir defterde
derlemiştir.
Duino Ağıtları ile çok yakın tematik bağlar taşıyan
bu şiirler (örneğin Ronda'da yazılan İspanyol Üçlemesi), Ağıtlar'daki
anlaşılması zor bazı pasajları aydınlatmak için anahtar niteliğindedir. Gece
motifi, Rilke'nin şiirinde ölçülemez, biçimsiz ve yabancı olan "uzayı"
insani bir karşılığa ("sen") dönüştürme çabasının aracıdır.
Ağustos 1914'ün başlarında savaşın patlak vermesiyle
kapıldığı coşkuyla yazılan Beş Şarkı, Klopstock ve Hölderlin tarzında
Dionysosçu bir ortaklık ve kıyametvari bir dönüşüm arzusu taşır. Ancak
Rilke'nin bu "vatansever" hevesi sadece birkaç hafta sürmüş, kısa
süre içinde derin bir pişmanlığa ve savaşa karşı radikal bir reddiyeye
dönüşmüştür.
Yedi Şiir (Fallik İlahiler)
1915 sonbaharında yazılan bu erotik/fallik şiirler,
cinselliğin kozmik yüceliğini ve yıldızlı gökyüzüyle bağını kurmaya çalışsa da,
stilizasyon ile gösterilen arasındaki boşluk nedeniyle bazen istem dışı bir
komikliğe veya üslup sönüklüğüne düşer.
Kont C.W.'nin Mirasından
Rilke, Berg am Irchel Şatosu'nda kaldığı dönemde,
Bergisch'li kurgusal bir soylu olan "Kont C.W." adına yazdığı bu
şiirlerle (kendi deyimiyle "mış gibi yaparak"), Ağıtlar'ın yarattığı
ağır psikolojik baskıdan ve gerilimden kaçma imkânı bulmuştur.
Son Şiirler (1922-1926)
Orpheus'a Soneler
4 Temmuz 1921'de Muzot Şatosu'na yerleşen Rilke, uzun bir
kriz döneminin ardından, Ocak sonu ve Şubat 1922 başında adeta bir esin perisi
gibi ani bir yaratıcı patlama yaşamıştır. Sadece dört gün içinde (2–5 Şubat) Orpheus'a
Soneler’in ilk bölümünün tamamına yakın kısmı (25 sone) yazılmış; hemen
ardından sekiz gün içinde Duino Ağıtları tamamlanmıştır.
Rilke, Polonyalı çevirmen Hulewicz’e yazdığı mektupta
belirttiği gibi, Ağıtlar dünyayı dönüştürme görevini üstlenirken ("Biz
yeryüzünün dönüştürücüleriyiz"), Soneler bu etkinliğin
ayrıntılarını ve pratik pratiklerini gösterir. İki eser sürekli olarak
birbirini destekler.
Venedikli sanatçı Cima da Concegliano'nun Orpheus tablosunun
reprodüksiyonu ve Ovidius’un Metamorfozlar’ı bu döngünün görsel ve metinsel
tetikleyicileri olmuştur.
Rilke için içsellik, dünyadan kaçılan kapalı bir alan değil;
bilincin duygular aracılığıyla dünya ile gerçekleştirdiği transsübjektif
(özne-ötesi) bir alışveriştir. Orpheus, yaşamı ve ölümü bütünsel bir çember
içinde kucaklayan, ölümün radikal deneyimini aşarak ilkeyi somutlaştıran
figürdür.
Genç yaşta gizemli bir hastalıkla ve dans kariyerinin
sönmesiyle hayatını kaybeden Wera Ouckama Knoop (1900–1919), döngünün ikinci
mitolojik sütununu oluşturur ("Wera Ouckama Knoop için bir mezar olarak
yazılmıştır").
Rilke, Wera'nın ölümünü bir hata ya da trajediden ziyade,
acının ve kalbin en dış uçlarının birliğe erdiği bir "ars bene
moriendi" (güzel ölebilme sanatı) olarak yorumlamıştır. Wera, Orpheus'un
şiirde temsil ettiği Orfik dönüşümün hayattaki pratik karşılığını, yani yaşam
ve ölümün birliğini onaylayan figür olarak sonelere yerleşmiştir.
Sonelerde Figürler
Sone 1.11: İnsan varoluşunun temel kutupluluğunu
(hayvan ve insan, beden ve ruh) temsil eden atlı takımyıldızı üzerinden,
bağlantının geçiciliği ve anın kutlanması işlenir.
Sone 2.1: "Nefes al, ey görünmez şiir!"
dizesiyle açılan sone, benlik ile dünya arasındaki sürekli ve iradeye tabi
olmayan alışverişi merkezî bir metonimi olarak işler. Serbest ritmi ve
etimolojik kök sözcüklerden doğan ses büyüleriyle şiirin canlılığını
somutlaştırır.
Sone 1.4: Bitki yaşamının ve meyvelerin
çürümeden/ölümden kaynaklandığı gerçeği, okuyucuyu ölümün bastırılmış
korkusuyla yüzleştiren paradoksal bir şiirsel kıyasla işlenir.
Sone 1.20: Rilke'nin 1900'deki Rusya seyahatinden
kalan bir anıya (sırıkla bağlı gri at) dayanan bu sone, kısıtlama ile özgür
canlılığı simgesel bir yoğunlukta birleştirir.
Sone 2.13: "Her vedanın önünde ol..."
dizesiyle başlayan, dokuz emir kipi barındıran bu retorik sone, çağrıştırıcı
büyülerin ve ses efektlerinin gücünü ortaya koyar.
İlk bölümde ilk ve son soneler mitolojik sahnelere ve
Vera'ya ayrılmıştır. İkinci bölümde ise nefes alma motifi (Ätmen / II.1)
ve Vera’ya ithaf edilen soneler (II.28) döngüyü birbirine bağlar.
Rilke, geleneksel 14 dizelik sonet formunu (iki dörtlük, iki
üçlülük) korurken; kafiye düzeninde, daktilik üç heceli ayaklarda ve
sözdizimsel gerilimlerde büyük bir özgürlük sergilemiş; soneyi yıkmadan onu
çağdaş bir ifade aracı olarak dönüştürmüştür.
1922-1926 Dönemi Son Almanca ve Fransız Şiirleri
Muzot'a yerleştikten sonra Rilke, Fransızca yazdığı yüzlerce
şiirin yanı sıra Almanca da yaklaşık 260 şiir ve parça kaleme almıştır. Bu
dönem, şairin en üretken evrelerinden biridir.
Son şiirlerde amaç, görünür olanın arkasındaki
"görünmezi" (yokluk ve varlık birliğini) ortaya çıkarmaktır. Şiirler
daha soyut bir karaktere bürünmüş; somut nesneler anonim güçler, kavramlar ve
evrensel takımyıldızlarla iç içe geçmiştir.
Valais'nin tarımsal manzarası, bağcılık ve değişen mevsimler
Rilke'nin şiirlerinde mekânsal takımyıldızlar olarak ele alınmıştır. Örneğin
Erken İlkbahar (Erken İlkbahar) veya Gezinti (Spaziergang) gibi şiirlerde
antropomorfizmden kaçınılarak dikey ve yatay koordinatlarla örülü soyut bir
manzara bilinci yaratılmıştır.
Hugo von Hofmannsthal ve Paul Valéry'nin etkileriyle
benimsediği "büyü" kavramı, dilin sınırlarını zorlayan yüksek şiirin
bir kısaltması haline gelir. Amaç, günlük hayatın sığlığını aşarak varlığın
gizli yüzünü sihirli bir şekilde çağırmaktır.
Rilke, tıpkı İtalyan Fütüristler veya Gottfried Benn gibi,
kelimeleri geleneksel dilbilgisi kısıtlamalarından kurtararak "ekleri
olmayan, en içteki bir dil, sözcük çekirdeklerinden oluşan bir dil"
yaratmayı amaçlar. Virgüllerle bölünmüş, çağrışımsal ve dikey olarak yükselen
bir sözdizimi benimser.
Gong (1925) şiiri, ses üreten onomatopoetik bir
"mutlak nesne" etrafında örülmüştür. Gongun sesi ve titreşimi; oluş
ile yokoluşun birliğini, öznenin sınırlı rolünü ve özne-nesne sınırını ortadan
kaldıran Dünyanın iç mekânı (Weltinnenraum) kavramını paradoksal
ve yapısökümcü bir dille somutlaştırır.
Rilke'nin yaşamının son döneminde Avusturyalı genç şair
Erika Mitterer ile karşılığında hiç mektup olmaksızın, yalnızca şiirler
aracılığıyla sürdürdüğü yazışmalar (yaklaşık 60 şiir), önceki fırtınalı ve
hayal kırıklığı yaratan aşk ilişkilerinden (Magda von Hattingberg veya Marina
Tsvetaeva gibi) farklı olarak tamamen şiirsel bir düzlemde tutulmaya
çalışılmıştır.
Bu şiirsel yüceltme girişimi, arzunun cinsel çağrışımlar
kazanmasıyla nihayetinde zorlaşsa da, Rilke'nin geç dönem otobiyografik ve
varoluşsal arayışlarının en saf tanıklıklarından birini oluşturur.
Fransızca Şiirleri
1897-1923 arasında az sayıda ve zayıf Fransızca şiir
yazmışken, 1923 sonbaharından itibaren muazzam bir üretim patlaması
yaşanmıştır.
Mart 1924 ortasına kadarki iki aydan kısa sürede 84
Fransızca şiir kaleme almış; bu dönemde The Poetry / Fransa'ya Ödenen İhale
Vergileri koleksiyonunu hazırlamış, yakın çevresinden dilbilimsel
eleştiriler istemiş ve Corne d’abondance / Cornucopia gibi çift şiir
deneylerine girişmiştir. Paul Valéry'nin Meyve Bahçesi (Vergers)
şiirlerine yönelik övgüsü de Rilke'ye büyük güven vermiştir.
Toplamda yaklaşık 440 metinden oluşan gövde dörde ayrılır: Meyve
Bahçeleri, Valais Dörtlükleri, Güller, Pencereler.
Eserler erken dönem (1897-1923) ve olgun dönem (Eylül 1923 - Eylül 1926) olarak
iki ana safhada incelenir.
Birinci Aşama (Eylül 1923 – Mayıs 1925): Alman ve
Fransız şiirinin kesin hatlarla ayrıldığı, yoğun ses efektlerine dayalı kısa
formların (dörtlükler) öne çıktığı dönemdir.
İkinci Aşama (Mayıs 1925 – Eylül 1926): Rilke'nin
Fransız şair kimliğinde kendine güven kazandığı, Almanca ve Fransızca şiirsel
çizgilerinin tek bir "geç dönem imzası"nda birleştiği aşamadır.
Valais Dörtlükleri
ğustos ve Eylül 1924 arasında yazılan 36 şiirden oluşan bu
döngüler, Rilke'nin Almanca manzara ve doğa şiirinin Fransızcadaki
karşılığıdır. Valais manzarasından yola çıkmakla birlikte hızla soyut birer
mekân ve güç şiirine dönüşür. QV 24 numaralı şiir (Eylül 1924), gündüzden
geceye geçişi, seslerin suların sesine dönüştüğü "müzikal bir
dinginliği" tasvir eder. İnsan ile doğanın büyüklük farkı ele alınırken
doğa, insan ruhunu yansıtmak yerine başarılı bir varoluş modeli sunar.
Güller
Eylül 1924’te (ve sonradan 1926’da eklenenlerle birlikte)
yazılan bu döngü, Rilke'nin Fransız şiirinin biçimsel olarak en gelişmiş
koleksiyonudur. Gül, Rilke için birey ile bütün arasındaki estetik uyumun
(plenitas) ve "yokluk ile varlık özdeşliğinin" merkezî simgesidir.
Çiçeğin üreme organlarından yoksun olması, onun dolu merkezinde aslında
"boş bir merkeze" sahip olduğunu gösterir ve bu durum şairin ünlü
mezar taşı yazısında zirveye ulaşır.
Pencereler
Ağırlıklı olarak ikinci evreye ait olan bu döngü, Merline
(Baladine Klossowska) ile olan ilk dönem planlarına dayanır. Pencere; iç ve dış
dünya arasındaki temel aracı, çerçeveleme etkisiyle gerçeklikten küçük bir
parça oyarak onu bir imgeye dönüştüren varoluşsal bir "figür"dür.
Eylül 1923'ten Sonra Yazılmış Tekil Şiirler
Olgun Fransız şiirinin neredeyse %60'ını oluşturan tek tek
şiirler, antolojilere girmemiş olmalarına rağmen gelişimi bütünlük içinde
incelemek için hayati önem taşır.
Çeviri çalışması
Rilke, 1890'lardan ölümüne kadar sekiz farklı dilden 56
yazarın eserini çevirmiştir.
Rilke’nin kariyerinin başındaki Fransız ve İtalyan
çevirileri (Fernand Gregh, Ada Negri ve Lorenzo de' Medici örnekleri) Rilke’nin
o dönemde oldukça deneyimsiz ve kaygısız olduğunu, yabancı metinleri kendi
şiiri için bir fırsat olarak kullandığını gösterir.
Lou Andreas-Salomé ile birlikte 1899 ve 1900 yıllarında
gerçekleştirdiği Rusya seyahatleri, Rilke'nin Rusçaya ve Rus edebiyatına
yönelmesini sağlamıştır. Çehov, Dostoyevski, Vasily Yanchevsky'nin eserleri ile
eski bir Rus efsanesi olan İgor Destanı (Igorlied) bu dönemin önemli çeviri ve
inceleme alanlarını oluşturmuştur.
Rilke, İskandinav dillerinden yaptığı çevirilerde genellikle
mevcut Almanca versiyonlara güvenmiştir. 1904 civarında, en sevdiği yazar olan
Jens Peter Jacobsen’in şiirlerini çevirebilmek için Danca öğrenmiş; Søren
Kierkegaard’ın Nişanlısına Mektuplar eserini de bu süreçte çevirmiştir.
Jacobsen’in eserlerine duyduğu hayranlık, Rilke’nin bir çevirmen olarak
kendisini bir esere ancak derinden etkilendiğinde adayabildiğini
göstermektedir.
İngilizceye çok iyi hâkim olmamasına ve İngiliz yazarların
ufkunu büyük ölçüde şekillendirmemesine rağmen, Rilke’nin ilk büyük çeviri
projesi Elizabeth Barrett-Browning’in 44 sonesi (Portekizce Soneler)
olmuştur. Alice Faehndrich’in Capri’deki desteği ve ortak okuma/yorumlamaları
bu çevirinin tamamlanmasında kritik rol oynamıştır. Rilke bu soneleri, aşkın ve
gelişimin anlatısal bir duygu sıralaması olarak betimlendiği şiirler olarak
yorumlamıştır.
Leopardi, Dante ve Petrarch gibi "klasiklere"
odaklanan Rilke, özellikle Michelangelo’nun şiirlerinin çevirisinde bir uzman
konumu edinmiştir. Michelangelo çevirileri, önceki çevirilerdeki
yetersizliklerle "çelişki" motivasyonuyla ve kendi yazısını yeniden
canlandırma/biçimsel bir alıştırma ihtiyacıyla doğmuştur.
Rilke’nin Fransızcadan yaptığı çeviriler gençlik
yıllarındaki Maurice Maeterlinck’in On İki Şarkı çevirisiyle
başlamıştır. Charles Baudelaire’in neredeyse hiçbir eserini çevirmemiş olması
(yalnızca üç şiir çevirmesi), Stefan George’un çığır açan Baudelaire
çevirileriyle bağlantılıdır; Rilke, Baudelaire’i çevirmek yerine onu tekrar
tekrar okuyarak ve ezberleyerek benimsemiştir.
Rilke'nin çeviri çalışmalarında Fransız eserleri ele
alınırken aşk teması merkezî bir yer tutar; bu bağlamda Anna de Noailles,
Louise Labé, Abbé Bonnet, Maurice de Guérin ve Portekizli Rahibe (Marianna
Alcoforado) öne çıkan isimlerdir.
Rilke ile André Gide arasındaki ilişki kişisel bir temele
dayanır. Gide'in Savurgan Oğul'un Dönüşü adlı eseri, Rilke'nin malte
evreninde ve İncil benzetmelerinde ele aldığı temalarla örtüştüğü için
1913-1914 yıllarında Almancaya çevrilmiştir. Gide’in klasikçi eğilimleri ve
gelişmiş dil tarzı, Rilke'nin neoklasik modernizme olan yakınlığını belgelemektedir.
1920'lerin başında keşfedilen Paul Valéry, Michelangelo ile
birlikte Rilke'nin çeviri serüveninin ikinci zirvesini oluşturur. Valéry'nin
meta-poetik soruları, şiir ve düşünceyi birleştirmesi, klasikçi modernizm
anlayışı Rilke'yi derinden etkilemiştir. Ruh ve Dans (L'Âme et la
danse) ile Eupalinos veya Mimar (Eupalinos ou l'Architecte)
diyalogları, estetik ve mimarlık teorilerini ele alırken; Deniz Mezarlığı
(Le Cimetière marin, 1921) çevirisi, şairin form bilinciyle
bütünleşmesini sağlamıştır.
Sanat ve edebiyat üzerine yazılar
Rilke, tam anlamıyla sistematik bir sanat teorisyeni olmasa
da görsel sanatlar (Rodin, Cézanne) ve kendi yazma süreci üzerine derinlemesine
düşünerek modernizmin estetiği ve şiirselliği üzerine olağanüstü içgörüler
kaydetmiştir.
895'ten itibaren dergilerde incelemeler yayımlayan genç
Rilke, sanatçıyı toplumsal koşuşturmacadan uzak, "tamamen yalnız bir
adam" ve bir "ruh aristokratı" olarak ele almıştır. Bu dönemdeki
yazılarında Nietzsche etkisinde bir burjuva karşıtlığı ve "modernizm"
coşkusu hâkimdir.
Modern Şiir konferansı, Floransa Günlüğü ve Sanat
Hakkında gibi metinlerde "bahane ve itiraf estetiği"
geliştirilmiştir. Sanat, içerideki bir şeyin itirafıdır; lirik şiir ise
duygusal malzemeyi en şeffaf şekilde yansıtan alandır.
Rilke’nin estetiği geliştikçe, içsel benliğe yapılan
yolculuk belirsiz, acı verici ve kendini yok edici bir girişime dönüşmüştür.
Genç Rilke'nin erken dönem eserlerindeki "Tanrı" figürü ve içsellik
yüceltilmesi, modernizmin çelişkileri ve benliğin yabancılaşması karşısında
zamanla daha derin ve tekinsiz bir yapı kazanmıştır.
Genç Rilke, çağın bir gereği olarak gördüğü lirik dramada
"sessizliği" gerçek aktör haline getirmeyi amaçlamıştır. Belçikalı
sembolist Maurice Maeterlinck'in Pelleas ve Melisande adlı eseri,
sözcüklerden kaçan ve duygunun karanlığında saklanan bu yeni tiyatronun başat
örneği olarak ele alınmış; tiyatroda nesnelerin ifade gücünün artması gerektiği
vurgulanmıştır.
Rilke'nin iç yaşamı duygusallıktan uzak bir şekilde ifade
etme arayışındaki en büyük modeli Jens Peter Jacobsen olmuştur. Jacobsen’in
eserlerinde dışsal ayrıntıların keskin bir şekilde şekillendirilmesiyle eşi
benzeri görülmemiş bir ruhsal yoğunlaşma sağlandığı, Rilke'nin mektuplarında ve
anket yanıtlarında sıklıkla vurgulanmıştır.
Rilke, Worpswede dönemi yazılarında ve manzara tasvirlerinde
sanatçının öznel itirafını, dışsal doğanın tamamen adanmış ve amaçsız
tefekküründen (Schauen) alması gerektiğini savunmuştur. Sanatçı,
gündelik benliğinden ve tanıdık dünyadan "kurtulmalı", nesneye tam
bir dikkat ve tarafsızlıkla yaklaşmalıdır.
Rilke ucuz başarı korkusuna karşı dirençli malzemelerle
çalışmayı, teknik gecikmeyi ve malzemenin kısıtlamalarına teslim olmayı
savunmuştur.
Paris deneyimi, Rilke'nin iç dünyasındaki güven sarsıntısını
ve metropol yaşamının şok deneyimlerini tetiklemiştir. Lou Andreas-Salomé'ye
yazılan mektuplarda anlam kaybının üretken anı "korkudan bir şeyler
yaratmak" formülüyle açıklanmış; Baudelaire ve Rodin bu yeni estetiğin
öncüleri olarak merkeze alınmıştır.
Rodin’in heykellerindeki "yüzey" estetiği
(tümsekler ve boşluklar), Rilke'ye şiirde anlamın önceden var olan bir fikrin
ifadesi değil, metinsel yüzeyin olayı olması gerektiği fikrini ilham etmiştir.
Cézanne'ın renk planlarını ardışık uygulaması ve doğayı "resmi
eşdeğerlere" dönüştürmesi ise özerk sanatsal gerçeklik ile ortak görünüm
dünyası arasında bir denge modeli sunmuştur.
Şair Hakkında (1912), Deneyim (1913), İlkel
Ses (1919) ve Vasiyetname (1921) gibi geç dönem metinlerinde sanat
hakkındaki ifadeler artık sanatsal performanslardan ayrılamaz hale gelmiştir. Vasiyetname,
öz-analiz ile gelecek nesillere bırakılacak başarısızlık mirası arasındaki
hassas bir dengeyi temsil eder.
Mektuplar
Mektup, onun için hem bir sosyalleşme ve iletişim aracı hem
de itiraf niteliğinde öz-yansıtma ve şiirsel pratiğin birleştiği bir yazı
alanıdır. Yaklaşık 10.000 mektuptan oluşan devasa miras; tavsiye, aşk, seyahat,
estetik ve yaşam felsefesi mektupları gibi çok zengin tipolojiler barındırır.
Prag yıllarından itibaren hevesli bir mektup yazarı olan
Rilke, Lou Andreas-Salomé ile karşılaşmasının ardından (1898) yazma
pratiklerini diyalojik odaklı günlüklerden metinsel arayışlara taşımıştır.
Özellikle 1902'deki Paris şoku ve Worpswede döneminin ardından mektup, iletişim
ihtiyacı ile estetik düşüncelerin buluştuğu temel araç haline gelmiştir.
F. X. Kappus’a yazdığı ve estetiğini formüle etme fırsatı
bulduğu mektuplar Genç Bir Şaire Mektuplar (1929) başlığıyla
yayımlanmış; bunu Genç Bir Kadına Mektuplar izlemiştir. Geniş yazışma
trafiği (Nanny Wunderly-Volkart, Merline, Anton Kippenberg vb.) şairin günlük
yaşamına büyük bir yük getirse de eserinin doğuşuna zemin hazırlamıştır.
Rilke'nin ölümünden sonra mektupların yayımlanması süreçleri
Anton Kippenberg, kızı Ruth ve Weimar Arşivi ekseninde gelişmiştir. İlk dönem
yayımlarında (GB koleksiyonları) keyfi kısaltmalar, siyasi/şahsi nedenlerle
çıkarılan bölümler ve eksiklikler görülmüştür.
Rilke’nin mektupları, şiir ve romanlarının doğuş
süreçlerine, estetik ilkelerine ve atölye çalışmalarına doğrudan ışık tutar.
Mektup yazmak, şaire şiirsel sessizlik dönemlerinde bile
kalemini hareket halinde tutma imkânı sunarken; yalnızlığı inkâr etmeden
mesafeli kalabileceği bir insan etkileşimi ortamı yaratmıştır.
4. Edebi Modernizmin Yazarı Olarak Rilke
Rilke, 20. yüzyılın başındaki en yenilikçi şairlerden biri
olmasına rağmen estetik modernizmle olan bağı zaman zaman sorgulanmıştır.
Rilke'nin modernliği, toplumsal modernleşme süreçlerine
yönelik eleştirel bakış açısında ve biçimsel yeniliklerinde yatar.
Günlük dilde "modern" kavramı geçmişe karşı
polemiksel bir savaş çığlığı; sosyolojide 1789'dan beri devam eden ve farklılaşma,
bireyselleşme, rasyonalizasyon ile doğanın evcilleştirilmesi süreçlerini
kapsayan bir dönem adı; sanat alanında ise geleneklerden kopan bir estetik
yaklaşım olarak ele alınır. Estetik modernizmin temsilcileri genellikle
sosyolojik modernleşmenin (sanayileşme ve rasyonalizasyon) eleştirmenleridir.
Rilke’nin gerçeklik anlayışı, deneyimlenebilir ancak
irademizi ve aklımızı aşan "tam bir gerçeklik" (bütün) fikrine
dayanır. İnsanlar, bu ulaşılamazlığı (Tanrı, ölüm, aşk, acı, cinsellik) günlük
yaşamın pratik talepleri uğruna "bastırarak" dışlarlar. Rilke,
Hristiyanlığın "arka dünya" (öte dünya) inancını ve modernleşmenin
rasyonalistleştirici/teknolojik dünyasını eleştirirken; ölüm ve cinsellikle
bastırmadan, yaşamın bir parçası olarak yüzleşilmesini savunur.
Geleneksel metafizik ve dinin geçersizleştiği modern dünyada
sanat, Rilke için bir tür "sanat metafiziği" işlevi üstlenir. Şiir,
"öteki"ne ve "yabancı"ya erişimi açar; insanlığı, varoluşun
çelişkileriyle uzlaştırır. Bu sanat metafiziği; şiirsel nitelikte olması,
hakikat zeminini bireysel varoluşsal deneyimlerden alması ve ontolojik
garantilerden yoksun, tamamen eserin içkinliğine bağlı kalması bakımından
derinden "modern"dir.
Modern dünyada, nesnelerin artık temel insan deneyimlerini
ifade edecek "sembolik eşdeğerler" sunamaması (Amerikan anlamında
boş, kayıtsız şeyler), Rilke'yi özellikle geç dönem eserlerinde meşgul
etmiştir. Yedinci, Dokuzuncu ve Onuncu Ağıtlar ile Witold
Hulewicz'e yazılan mektupta vurgulandığı üzere; eski nesnelerin taşıdığı insani
ve "Larian" (ev tanrıları) değerlerin korunması, dış dünyanın iç
dünyaya şiirsel olarak "dönüştürülmesiyle" (estetik soyutlama) mümkün
olmaktadır.
Rodin ve Cézanne etkisiyle Rilke, nesne deneyimini lirik bir
"sanat-şeyine" dönüştüren bir "figür şiirselliği"
geliştirmiştir. Buradaki figür kavramı; özerk sanat-şeyini, sahte konuşmayı,
anlam figürünü ve kinetik bir bitişi kapsar. Art Nouveau estetiğindeki
"iletişim çizgisi" (nesnenin dış hatları) ile "duygusal
çizgi" (iç yaşamın ritmi/hareketi) arasındaki gerilim, bu soyut şiirsel
yapının temelini oluşturur.
…
Bibliyografya
Rilke üzerine birincil ve ikincil literatür için Walter
Ritzer (1951) ile Paul Obermüller ve Herbert Steiner'in Katalog (1966)
adlı çalışmaları iki temel standart kaynaktır. 1975'ten bu yana yayımlanan
literatürü listeleyen ana kaynak Uluslararası Rilke Derneği yayınlarıdır (Blätter
der Rilke-Gesellschaft - BlRG). Ayrıca Dorothea Lauterbach tarafından
derlenen ve Rilke'nin dünya edebiyatındaki etkilerini ülkelere ve kültürel
bölgelere göre düzenleyen seçilmiş bibliyografya (Rilke und die
Weltliteratur, 1999) alımlama tarihi için benzersiz bir kaynak sunmaktadır.
Rilke biyografisinde öne çıkan üç modern standart eser
Wolfgang Leppmann (1981), Donald A. Prater (1986) ve Ralph Freedman (1996)
tarafından kaleme alınmıştır. Günümüzde en kapsamlı ve güncel kaynak olarak
Freedman'ın Curdin Ebneter tarafından genişletilip çevrilen Almanca baskısı
kabul görmektedir. Biyografi olmamakla birlikte Ingeborg Schnack'ın Rilke
Günlüğü (Rilke-Chronik, 1975/1996) adlı kronolojik eseri, sunduğu
belgesel malzemeler, mektup/not alıntıları ve üç ayrı diziniyle araştırmacılar
için aşılmaz bir başvuru kaynağıdır.
Rilke'nin el yazmaları ve kütüphanesi esas olarak
Gernsbach'taki Rilke Arşivi (RAG), Bern'deki İsviçre Milli Kütüphanesi (SLB) ve
Marbach'taki Alman Edebiyat Arşivi (DLA) arasında dağılmıştır. 1971'de kurulan
Uluslararası Rilke Derneği (İnternationale Rilke-Gesellschaft), Blätter
dergisini yayımlamakta ve yıllık konferanslar düzenlemektedir. 1986'da
Sierre'de kurulan "Rainer Maria Rilke Vakfı" (Fondation Rainer
Maria Rilke) ise müze, kütüphane ve her iki-üç yılda bir düzenlenen Rilke
Festivali ile şairin mirasını yaşatmaktadır.
WEB Kaynakları
www.rilke.ch: Rilke Derneği ve Vakfı'nın resmi sitesi;
yıllık bibliyografileri ve Blätter içeriklerini sunar.
www.rilke-online.de: Stefan Schank tarafından hazırlanan,
güncel araştırma incelemeleri ve ilk baskı arşivlerini içeren site.
www.rilke.de: Thilo von Pape tarafından tasarlanan, Rilke
metinlerinin en kapsamlı çevrimiçi külliyatını ve biyografik bilgileri
barındıran platform.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder