Kathleen
L. Komar - Melekleri Aşkın Kılmak: Rainer
Maria Rilke'nin Duino Ağıtları - Notlar
Transcending Angels Rainer Maria Rilke's Duino Elegies, University
of Nebraska Press, 1987
Önsöz
Kitap 1960'lardan bu yana edebiyat eleştirisindeki
değişimleri, Füllebom & Engel (1980) ile Leppmann (1981) gibi yeni
kaynakların varlığını göz önüne alarak on ağıtın tamamını kapsayan bütüncül,
yapısal ve tür odaklı yeni bir okuma sunmayı amaçlamaktadır.
Giriş
Marie von Thum und Taxis-Hohenlohe'nin aktardığına göre:
“Verimsiz geçen uzun bir dönemden bunalıma giren ve pratik meselelerle meşgul
olan Rilke, bir fırtına sırasında Duino Kalesi'nin burçlarına tırmandı ve
uğultulu rüzgarların arasından... seslenen bir ses duydu.”
Rilke'nin edebi kökleri Rusya, Fransa ve İskandinavya'ya
uzanır. Lou Andreas-Salomé aracılığıyla tanıdığı Rus mistisizmi ve
Dostoyevski'nin yeraltı dünyası, modern dünyada öz-bilinç ve yabancılaşma
temalarını beslemiştir. Baudelaire, Mallarmé ve Paul Valéry gibi Fransız
sembolistlerinden ise nesne şiiri tekniğini (Dinggedich) ve şiirin aşkın
alana aracılık etme işlevini devralmıştır. Ayrıca İskandinav yazarlar Bang ve
Jacobsen'in psikolojik derinliği ile Stefan George ve Hofmannsthal gibi Alman
çağdaşlarının estetik yaklaşımları onun poetikasını şekillendirmiştir.
Rilke erken dönemlerinde sanatı, dünyadan kaçmak değil, onu
görkemli olana dönüştürmek olarak görmüştür. Yeni Şiirler (Neue
Gedichte) döneminde nesneyi zamansal çürümeden kurtarmayı amaçlayan Rilke,
"Apollon'un Arkaik Gövdesi" (Archaïscher Torso Apollos)
şiirinde bilincin katmanlarını ve dönüşümü somutlaştırmıştır. Şiirin sonundaki
ünlü "Hayatını değiştirmelisin" çağrısı, bu estetik ve
ontolojik argümanın doruk noktasıdır.
Rilke'nin Duino Ağıtları'nın arkasındaki temel felsefi
modellerden biri, Heinrich von Kleist'in "Kukla Tiyatrosu Üzerine"
(1810) makalesidir. Bu modelde bilinç; bilinçsizlik (kukla/doğa), öz-bilinçli
insan ve süper-bilinç (tanrı/melek) olmak üzere üç aşamada incelenir. İnsan,
öz-bilinç yüzünden doğayla ve varoluşla birliğini yitirmiştir; ancak kukla ve
tanrı (veya melek) bu yabancılaşmadan uzaktır.
Rilke, Apollon heykeli tasviriyle bu üç bilinç düzeyini tek
bir estetik nesnede birleştirir. Şiir, okuyucuyu klasik ayrılık kutbundan
arkaik birleşik bilinç kutbuna taşıyarak özne ve nesne arasındaki mesafeyi
ortadan kaldırır. Rilke böylece sanatın gücüyle okuyucunun zaman, mekan ve
bilinç algısını yeniden şekillendirerek onu "hayatını değiştirmeye"
zorlar.
Kleist'in kukla, insan ve tanrı (melek) üçlemesine dayanan
bilinç modeli, Rilke'nin eserlerinin temel şablonunu oluşturur. Bu model, Paula
Modersohn-Becker ve Kont von Kalckreuth için yazılan ağıtlarda ile Malte
Laurids Brigge'in Notları (1910) romanında derinleştirilir. Paris'teki
yabancılaşma ve modern kentsel yaşam tecrübesi, Malte'nin dünyayı yeniden
görmeyi ("görmeyi öğrenmeyi") ve yazma eylemiyle bilinci dönüştürmeyi
öğrenmesiyle sonuçlanır.
1912 yılında Duino Kalesi'nde misafirken başlayan ağıtların
yazımı, I. Dünya Savaşı'nın yarattığı bunalım ve askerlik dönemi nedeniyle
kesintiye uğramıştır. Rilke'nin şiirsel ilhamı ancak 1922'de İsviçre'deki Muzot
kalesinde geri dönmüş; burada üç haftalık bir patlamayla Orpheus'a Soneler
ile birlikte geri kalan ağıtlar tamamlanmıştır.
Rilke'nin ağıt biçimini seçmesinde Goethe, Hölderlin ve
Klopstock gibi Alman klasik yazarlarının etkisi büyük olmuştur. Theodore
Ziolkowski'nin klasik Alman mersiyesi tanımına uygun olarak Rilke, şiirlerinde
birinci şahıs çerçevesi, meditatif çekirdek ve tematik gerilimi (insanın
fizyolojik dünyası ile meleklerin aşkın alemi arasındaki arzu) kullanır. Eser,
ağırlıklı olarak daktilik ölçüyle (dördüncü ve sekizinci mersiyeler hariç) ve
klasik zarafet beyitleriyle örülmüştür.
İlk Ağıt
İnsanın Yorumladığı Dünya
Şair, meleklerin aşkın alemine doğrudan ulaşma çabasıyla
başlar ancak bunun fiziksel ve zihinsel yıkım getireceğini fark eder.
Meleklerin temsil ettiği mutlaklık ve Mükemmellik alanı, sınırlarla tanımlanmış
insani varoluş için fazla ezicidir; bu yüzden "Her melek korkunçtur"
diyerek ilk çağrısını geri çeker.
İnsan, ne meleklerin ne de naif hayvanların alanına aittir;
benlik bilinci yüzünden doğayla olan doğrudan bağını kaybetmiş ve
"yorumlanan dünya"yı (gedeutete Welt) yaratmıştır. İnsanın
güvende hissetmediği bu dünya, anlamlandırma sorumluluğunun getirdiği
belirsizlik ve kaygıyla şekillenir.
Şair, yalıtılmış öz-bilinçten kaçışın yollarını arar.
Yamaçtaki ağaç, dünün sokağı veya alışkanlıklar gibi insan bilinciyle
etkileşime giren nesnelerin yanı sıra "gece", bireyselliğin en açık
işareti olan "yüz"ü silerek kişiyi sınırsız kozmik uzayla
birleştirir. Aynı şekilde aşıklar da benlik bilincinden kaçış imkanı sunar;
ancak karşılıklı sevgililer birbirlerinin kaderini gizleyerek kendi içlerinde
kapalı kalırlar.
Gaspara Stampa / Karşılıksız aşık, sevgilide takılıp
kalmadığı için sevgisini mutlak olana (Tanrı'ya/Meleğe) doğru yönlendirebilir.
Şair, Tanrı'nın veya meleğin doğrudan sesine dayanamayacağı
için kendisini geride tutarak doğanın ve varoluşun sesini (bahar, dalgalar ve
ölüler) dinlemeye yönelir. Azizler gibi diz çöker.
Genç yaşta ölenler, karşılıksız aşıklar gibi varoluşla
yeniden birleşmenin simgesi haline gelir. Ölüm bir son değil; insanın nesnelere
insani gelecek yükleme zorunluluğundan, "yorumlanmış dünya"dan ve
kaygılı öz-bilinçten (unendlichängstlichen Händen) kurtulduğu
ayrıcalıklı bir durumdur.
Linos Miti
Ağıt, Linos'un genç yaştaki ölümünün ardından ilk müziğin
doğuşu anekdotuyla sona erer. Şair sanatsal yaratım eylemiyle fiziksel dünyayı
terk etmeksizin öz-bilincin sınırlarını aşabileceğini bilir.
İkinci Ağıt
Nehir ve Kaya Arasında: Kendi Meyveli Toprak Şeridimiz
İkinci Ağıt'ta şair, bir yüzleşme ve yalvarma üslubuna
geçer.
Şair, şarkısını ölümcül risklerini bilerek aşkın alemin
sınırlarına (Ansingen) taşır. Melekler, dış göklerde değil, bilincin ve
varlığın bölünmemiş birliğinde yer alan "ruhun kuşlarıdır."
Tobias kitabından örnekle; Tobias'ın melek Raphael ile olan
rahat, doğal arkadaşlığı, insanoğlunun henüz sert ayrımlar ve sınırlar
koymadığı çocukluk dönemini simgeler. Modern insan ise meleklerin aşkın ışığına
dayanamaz.
Rilke'nin en önemli sembollerinden biri olan ayna,
meleklerin kendi güzelliklerini yansıtıp yeniden yakaladıkları kapalı ve yetkin
döngüyü temsil eder. Ayna, zamanın ve mekânın sınırlarını aşarak bilincin ve
nesnenin kaynaştığı bütünleşik bir gerçeklik alanı sunar.
Melekler zamansal bölünmelerin bilincinde olmadıkları için
her şimdiki anda tamamen var olurlar.
Yüz, sosyal rolleri ve sınırları koruyan bir maskedir; bu
koruma yok olduğunda insan, nesneler gibi kendiliğinden ve dosdoğru var olmaya
("zu sein") cesaret edemez. Yani... öz-bilinçli olmayan alemin
ağaçları ve evlerinin var olduğu gibi, onlar kadar basit ve kesin bir şekilde
var olmaya cesaret edemez.
İnsana asıl yön gösteren model, hırslı bir tutku değil;
Atina'daki mezar taşlarında (Attika stelleri) görülen yumuşak, ölçülü ve
sakınarak yapılan insani temas jestleridir. Stellerdeki figürler şiddetli bir
sarılmayla değil, birbirlerinin varlığına saygı duyan bir dizginleme ve
ihtiyatla hareket ederler.
İnsanın asıl yeri, meleklerin saf bilinç akışı (akarsu) ile
cansız nesnelerin katı ve durağan fizikselliği (kaya) arasında kalan, kendi
verimli hasat alanıdır.
Üçüncü Ağıt
Kanın Nehir Tanrı'sı
Aşk, idealize edilmiş ruhani bir birleşim gibi görünse de,
özünde erkeğin kontrolü dışındaki ilkel doğanın akışını ve cinsel şiddeti
barındırır.
Erkek, kadındaki bireyi ve tek bir çocuğu değil, ataların
kalıntılarını ve nesiller boyunca süregelen doğurganlık potansiyelinin tamamını
sever. Sevme eylemi, kadını bilinçdışı alemin şeytanlarıyla ve ataların
hayaletleriyle yüzleştirir.
Şairin kadına tavsiyesi, bu tutkulu tehlikeleri günlük
eylemlerin sakin güvenilirliğiyle, yani nazik bir kısıtlama ve dizginlemeyle
(Verhalt ihn) dengelemesidir.
Rilke böylece aşkınlığa giden yolda aşkın bile gizli ilkel
ağırlıklarla yüklü olduğunu göstererek arayışın sürmesi gerektiğini vurgular.
Dördüncü Ağıt
Kuklalar ve Melekler ve İnsanlar
Dördüncü Ağıt'ta bilincin dikkat dağıtıcı unsurlarına
yönelir. Açılıştaki "Ey hayat ağaçları, kışınız ne zaman gelecek?"
çağrısı, yaşayan dünyanın amansız döngüsünden ve hızlı akıntısından duyulan
bitkinliği yansıtır.
“Bir arada değiliz .... Aynı anda çiçek açmanın ve
solmanın bilincindeyiz.”
Rilke, Fichte felsefesini anımsatacak şekilde, insan
bilincinin nesneleri ancak zıt bir arka plan (Gegenteil) karşısında
tanıdığını öne sürer. Öz-bilincin parçalanmış durumundaki insan, kendi
duygularının biçimini ancak dış dünyadan benliğine baskı yapan nesneleri ve
karşıtlıkları inceleyerek keşfedebilir.
Şair, anne ve sevgiliye ("ihr") olan
bireysel aşkının ötesine geçerek duygularını kozmik uzaya ("Raum")
yayar. Benliğin ve bireysel aşkın aşılmasıyla, Kleist'in "Kukla Tiyatrosu
Üzerine" makalesindeki felsefi dönüm noktasına ulaşılır: İnsanın
parçalanmış öz-bilinci aradan çekildiğinde, bilinçdışı (kukla) ile
süper-bilinç (melek) insan kalbinin sahnesinde bir araya gelerek gerçek
oyunu ("Schauspiel") başlatır.
Çocukluk bir zaman dilimi değil, saf bir olayın ("reiner
Vorgang") gerçekleşebileceği ayrıcalıklı bir mekândır ("Stelle").
Çocuk, dünya ile oyuncak arasındaki ara-mekânda (Zwischenraum) durarak,
nesneler ve melekler gibi zamanın baskısından uzak bir süreklilik ("Dauern")
içinde var olur.
Çocuğun ölümü / çocuk saf bilinci sayesinde ölümüyle aşkın
aleme doğru yeni bir varoluşsal büyümeye kavuşur.
Beşinci Ağıt
Saf olan çok az, boş olan çok fazla: Akrobatların Eksik
Doruk Noktası
Beşinci Ağıt sürekli bir bozulma, yabancılaşma ve parçalanma
vizyonu sunar. Doğrudan Onuncu Ağıt'ın karşıtı olarak konumlandırılan bu şiir,
Rilke'nin Münih'te inceleme fırsatı bulduğu Picasso'nun ünlü "Les
Saltimbanques" (Gezgin Sanatçılar) tablosundan ve Lüksemburg Bahçeleri
önündeki kendi gözlemlerinden (Pere Rollin ve grubu) ilham almıştır.
Şair, akrobatların boş ve gözsüz yüzlerinin arkasında
kişisel olmayan, sürekli hareket etmeye zorlayan dışsal bir irade ("hiçbir
zaman tatmin olmayan irade") hayal eder. Tablodaki figürlerin oluşturduğu
kabaca "D" harfi, kelime tam anlamıyla "orada durmak" (Dastehn
/ Dasein) anlamına gelen varoluşun büyük ilk harfini sembolize eder.
Grubun en küçüğü olan kız, pasif bir "denge
meyvesi" olarak sunulur.
Beşinci Ağıt, daktilik ölçünün en sapkın kullanıldığı
ağıttır; tek heceli dizelerle (Du) uzun dizelerin eşitsizliği, okuyucuya
akrobatların yaşadığı istikrarsızlığı ve dengesizliği metrik düzeyde bizzat
hissettirir.
Ağıt V'in sonunda şair, sahte kent gösterisinin yerine
aşıkların gerçek kalbini ve "anlatılamaz halısını" (unsäglichen
Teppich) koyar. Bunalımlı kentsel nesneler ve sahte gülümsemeler, ölülerin
ve meleklerin önünde gerçek bir aşık çiftin (wahrhaft lächelnde Paar)
sarsılmaz dengesine ve gerçek varlığa (Sein) dönüştürülür.
Altıncı Ağıt
"İncir Ağacı" Olarak Kahraman
Bölümün temel figürü olan incir ağacı (Feigenbaum),
zamansal tefekkürden kaçıp doğrudan meyveye yönelmesiyle kahramanı simgeler.
Ancak Rilke, Almancadaki Feige kelimesinin hem "incir" hem de
tarihsel olarak "korkak / ölüme mahkûm" (fey) anlamlarına
gelmesi üzerinden ironik ve homografik bir zorluk yaratarak kahramanın
doğasındaki gizli olumsuzluğu sezdirir.
Şair, kahraman olmayı doğrudan istemek yerine, çocukluk
anılarında Samson'u (Şimşon) okuyan bir çocuk olarak kalmayı, yani
kahramanlığı dil ve hayal gücünde deneyimlemeyi yeğler. Şimşon'un annesinin
rahmi, kahramanın eylem enerjisinin en başından itibaren belirlendiği pınardır.
Kahraman, aşkınlığa doğru hızlı bir hareket sergilese de,
kendisini yok edici doğası ve Delilah gibi şehvet tuzaklarına yenilmesi
bakımından sorunlu ve lekeli bir figürdür.
Şair için gerçek çözüm kahraman olmak değil, kahramanı dil,
hayal gücü ve şiirsel dönüşüm aracılığıyla yeniden üretmektir.
Yedinci Ağıt
“Burada Olmak Çok Güzel”
Yedinci Ağıt, Rilke için gerçek bir aydınlanmayı ve saf
şiirsel sesin doğuşunu müjdeler. Şair, kaçmak ya da aşkın aleme (meleklere veya
sevgiliye) kur yapmaya çalışmak yerine fiziksel dünyayla doğrudan etkileşimi
seçer.
Şair, meleklerin yerine doğaya yönelerek akşamın sükûnetinde
küçük nesnelerden yıldızlara kadar fiziksel dünyanın derinliklerini takdir
etmeye başlar.
"Hiersein ist herrlich" ("Burada olmak
muhteşemdir")
Rilke, fiziksel dünyadan kaçmak yerine onu bilinç ve şiirsel
dil aracılığıyla dönüştürmenin yollarını bulur. Diğer sanatların malzemeleri
günlük kullanımdan uzaklaşırken, şairin görevi gündelik dili ve kelimeleri
sıradanlıktan arındırarak yeni bir ontolojik eşdeğer yaratmaktır. Yedinci Ağıt,
sonraki ağıtlarda derinleştirilecek olan metaşiirsel dilin ve dünya sevgisinin
temelini atar.
Rilke, insan bilincinin ve şairin en temel görevinin,
zamanın yıkımına ve çürümeye açık fiziksel nesneleri bellek, hayal gücü ve dil
aracılığıyla içselleştirmek (Verwandlung) olduğunu vurgular. Nesneler
görünmezliğe karışıp yok olmak yerine, insanın iç dünyasında estetik bir biçim
kazanarak zamansal akıştan kurtarılır.
İnsan varoluşu parçalandığı için, onu sanatta ve bilinçte
yeniden birleştirme mucizesine muktedirdir. Bu durum, meleğin dahi başaramadığı
benzersiz bir insani ve şiirsel başarıyı simgeler.
Rilke, romantiklerin aşkınlık hayalinden vazgeçerek, yüzünü
tamamen yermerkezli ve insanmerkezli bir dönüşüm poetikasına çevirir.
Sekizinci Ağıt
"Hayır"sız asla, hiçbir yerde: Yorumlanmış
Dünyaya Yeniden Bakış
Rilke, Rudolf Kassner'e ithaf ettiği Sekizinci Ağıt'ta,
önceki ağıtların coşkusundan sonra insanlık durumunun sınırlarına geri döner.
İnsan, doğrusal zamanın ve ölüm kaygısının bilincinde olduğu
için hiçbir zaman doğanın saf alanıyla bütünleşemez. Rilke, bu yabancılaşmış
durumu ve özlemini duyduğu birliği dört kat olumsuz bir yapıyla ifade eder:
"niemals Nirgends ohne Nicht" (asla
hiçbir yer olmaksızın). İnsan, yaratılışın karşısında her zaman kendi
bilinciyle bir zıtlık ("Gegenstand") kurar; dışarıda gördüğü şey,
yalnızca kendi yapılandırıcı zihni tarafından karartılmış bir yansımadır.
Sıcakkanlı memeliler ve kuşlar rahmin güvenliğinden dış
dünyaya atılmanın izlerini taşırken, dışarıda dökülen tohumdan doğan sivrisinek
dünyanın geniş açıklığında evindedir. Yarasa çifte bir travma yaşar; hem
rahimden doğmuş hem de akşamın huzurunu düzensiz uçuşuyla parçalamıştır. Bu
durum, aşkın alanı arzulayan şairin bizzat kendi yaralı ruh halini simgeler.
İnsan, varoluş karşısında daima bir "seyirci"
konumundadır; dünyasını psikolojik kalıplarla düzenler, ancak artan entropi
karşısında her şey çürür. Sekizinci Ağıt'ın sonu, çıkış yapan insanın tıpkı
rahme özlem duyar gibi geriye (kaybettiği masumiyete) bakması nedeniyle
melankoliktir. İnsan, geleceğe ve şimdiki zamana odaklanmak yerine nostaljiye
kapılır.
Dokuzuncu Ağıt
Sonunda Melekleri Aşmak: İşte Söylenebilecek Zamanı
Rilke, dokuzuncu ağıtta insan varoluşunun gerekliliğini
sorgulayarak başlar.
İnsanı özel kılan şey, hem fiziksel dünyaya hem de bilinç
dünyasına aynı anda ait olması ve bu kesişim noktasında dünyayı dönüştürme
gücüne sahip olmasıdır (Hiersein).
İnsan yaşamı ve nesneler yalnızca bir kez var olur ("einmal").
Şairin şiirsel çağrısı artık geri alınamaz bir güce ulaşmıştır; insan,
sınırlılıkları sayesinde dünyaya ait olmanın sevincini yaşar.
Melekler saf bilince sahip olduklarından nesneleri ayırt
edemez ve onları dönüştüremez. İnsan ise dil aracılığıyla fiziksel nesneleri
(ev, köprü, çeşme, kule, yılan otu) bilinçle aşılanmış kalıcı birer şiirsel
biçime dönüştürür. Rilke, meleklerin ötesindeki aşkın alemi değil, tam aksine
bu dünyayı ve insanın biçimlendirdiği anlam dünyasını meleğe övmemiz
gerektiğini vurgular.
Rilke, ömrü boyunca aşkın melekler alemini aradıktan sonra,
eninde sonunda insani ve nesnel dünyaya geri dönerek dönüşüm poetikasını
zaferle taçlandırır.
Onuncu Ağıt
Alegorik Kaygı veya Şifa Hiyeroglifi
Rilke, Platonik/Apolloncu dilden (özne-nesne ayrılığı,
söylemsel argüman) arınarak, sözcük ile şeyin özdeşleştiği ilk, arkaik
("hiyeroglif") dile geri dönmeyi amaçlar (özne ile nesneyi, duygu ile
nesneyi, sözcük ile dünyayı yeniden birleştirmek için tasarlanmış bilinçli
arkaik bir dil); ancak bu dönüş, insanın birliğinde kaybettiği trajik gerçeği
tasvir etmekle sınırlıdır.
Şiir, Homeros destanlarının ilham perisine çağrışım yapan
epik bir tonla açılır. Kalbin çekiçleri (insanı olgunlaştıran acılar ve
sertlik) piyanonun müziğini, yani şiirsel şarkıyı yaratır. Şairin yüzü akmaya
başlar ("strömend"),
yani yalıtılmış bireysel kimlik çözülür.
İnsan, üzüntülerin ve acıların bitmesini bekleyerek onları
boşa harcar ("Schmerzen"). Oysa acı, 4. Ağıtta eksik olan kış
mevsiminin yerini alarak insanı derin bir konsantrasyona ulaştırır.
Defne burada insan deneyimine yoğun katılımı temsil eden
yaprak dökmeyen "Sinngrün" (anlam ve yeşilin birleşimi)
kavramına dönüşür. Bu sayede bilinç ile fiziksel dünya, yaşam ile ölüm bir defa
daha kaynaşır.
Rilke, acıyla yüzleşmek yerine dikkat dağıtıcı eğlencelere
sığınan modern kentsel yaşamı "Acı
Şehri" (Schmerz stadt)
alegorisiyle eleştirir.
Rilke, modern kentsel varoluşun ve karnavalın eleştirisini
sermayenin üremesi, fabrikalar ve kentsel kapitalist sömürü ile derinleştirir.
Zanaatkârın yerini fabrikanın almasıyla derinleşen bu kişiliksizleşme, insanın
gerçek acılarından kaçıp sığ eğlencelere sığınmasının ekonomik temelini
oluşturur. Şair, bu sahte dekorasyonların ve narkotik vaatlerin (kilisenin
sahte ölümsüzlük vaadi gibi) ötesine geçerek gerçek varoluş ve acı manzarasına
doğru ilerler.
“Klagen” (Ağıtlar) ülkesi ve (Urleid) acı dağları
genç ölenlerin ve çocukların rehberliğinde Ağıtlar diyarının
derinliklerine ulaşır.
Kadın olarak kişileştirilmiş yaşlı Ağıt (Klage), ölü genci
ilkel acıların ve yanardağların bulunduğu dağlara, yani insanın en yoğun
duygularını ve orijinal kederini (Urleid) keşfedeceği kaynağa götürür. Ateşi
arındıran antik tanrı Vulcan (Hephaestus), Neptün'ün dizginsiz cinsel akışına
karşılık, insan duygularının saflaştırılmasını temsil eder.
Ağıt manzarasında, bir kuşun çığlığı işitsel olmaktan çıkıp
görsel bir işarete (doğanın hiyeroglifi) dönüşür
Karanlıkta Sfenks belirir. Mısır mitolojisindeki sfenks,
insan başı ile aslan gövdesini, yaşam ile ölümü, ilahi adalet ile insani
vizyonu yıldızların terazisinde ("Waage der Sterne") birleştiren
nihai estetik imgedir.
Sfenksin yanağından uçarak uzaklaşan baykuş, hem Mısır
hiyerogliflerindeki ölüm sembolünü hem de geleneksel bilgeliği temsil eder.
Ölen genç, sfenks ve baykuşun gölgesinde, normal insan
anlayışının ötesine geçerek ölümün gerçek bilgeliğine ulaşır. Yaşam ve ölümün
çifte tacı altında birleşmesiyle, Rilke döngünün en karmaşık felsefi katmanını
tamamlar ve insan bilincinin dünyevi dönüşüm görevini mühürler.
Bilincin nesneyle, insanın dış dünyayla birleştiği
dönüştürülmüş bir "estetik gökyüzü" oluşturur.
Güney gökyüzünde ışıldayan M harfi,
hem Üçüncü Ağıtın rahmini ve koruyucu annesini hem de Goethe'nin Faust'undaki
"Ebedi-Dişil" (Ewig-Weibliche)
ilkesini temsil eder. Rahmin dışına atılma travması, tüm gökyüzünü kaplayan
kapsayıcı bir anne rahmiyle tersine döner. Sevinç/mutluluk ancak tüm acıların
ve ölümün yaşanmasıyla elde edilen zamansız bir bolluktur.
Ölen genç tek başına ilkel acının kaynağına (Urleid) doğru
ilerlerken, fındık ve yağmur damlaları toprağa düşer. toprağa düşen bu imgeler,
gerçek mutluluğun ve büyümenin aşkınlığa sıçramakta değil, dünyevi varoluşun
içinde "başarısızlığa uğramakta" ve toprağa kök salmakta olduğunu
gösterir.
Rilke, Romantik aşkınlık hayalinden tamamen vazgeçerek
yüzünü yermerkezli ve insanmerkezli bir dönüşüm poetikasına çevirmiştir. Şairin
görevi aşkınlığa kaçmak değil, yaşayan dünyada kalıp nesneleri bilinç ve
şiirsel söz aracılığıyla görünmez kılmaktır ("Hiersein").
Sonuçlar
Yoklukta Mükemmellik, Çelişkide Hakikat
Rilke, Kleist ve Hölderlin'in "bilincin ilerleyen
durumları" teorisine benzer bir ontoloji sunarak nesneleri, hayvanları,
insanları ve melekleri bir araya getirir.
Rilke’nin poetikası, Wallace Stevens’ın Yüce Bir Kurguya Yönelik Notlar
(1942) eseriyle büyük benzerlikler gösterir. Her iki şair de dışsal aşkınlık
arayışını reddederek radikal bir şekilde insanmerkezli ve yermerkezli (earth-centered) bir konumu
benimser. Aşkın bir ilahi alemin peşinden koşmak yerine, şairin asıl görevi
fiziksel dünyayı insan bilincinde ve dilde içsel olarak dönüştürmektir (Verwandlung). Rilke döngünün
sonunda, aşkın melekler dünyasından vazgeçerek yaşayan yeryüzüne ve onun
sınırlılıklarının bereketine geri döner.
Modernizmin beş büyük şairi (Rilke, Stevens, Eliot, Valéry,
Yeats), parçalanmış modern dünyada hayatta kalmanın tek yolunun dilin
dönüştürücü ve tazeleyici gücü olduğu konusunda hemfikirdir.
Onuncu Ağıt’ta ölümün ötesine nostaljik kaçışlar (sfenks,
baykuş, yıldızlar) yaşansa da nihai ders yeryüzüne düşmek ve dünyevi büyümeye
teslim olmaktır ("Hiersein" / burada olmak).
Duino Ağıtları, T.S. Eliot’ın Çorak Ülke (The Waste Land) ve James
Joyce’un Ulysses eserleriyle
aynı yıl (1922) tamamlanmıştır. Rilke, birlik kaybının yarattığı travmayı,
Platonik diyalektiğin krizini ve dildeki estetik dönüşümü işleyerek postmodern
döneme kadar uzanacak olan yermerkezli/insanmerkezli poetikanın temel
müfredatını yazmıştır.
Ek: Biyografik Kroki
Hayatında derin izler bırakan Lou Andreas-Salomé ile
tanışması ve 1899–1900 yıllarında Rusya'ya yaptıkları seyahatler (Tolstoy ile
tanışması), Saatler Kitabı (Das Stunden-Buch) ve Tanrı'nın Hikayeleri eserlerine
ilham verdi.
Rodin'in etkisiyle "nesne/şey şiiri" (Dinggedicht) anlayışını
geliştirdi; Yeni Şiirler (Neue Gedichte) ve lirik romanı Malte Laurids Brigge'nin Notları
ortaya çıktı.
1912'de Trieste Körfezi'ndeki Duino Kalesi'nde Prenses Marie
von Thurn und Taxis'in konuğuyken Duino Ağıtları'na başladı.
1922 Şubatında İsviçre'deki Muzot Kalesi'nde üç haftalık
mucizevi bir verimlilik patlamasıyla Duino Ağıtları'nı tamamladı ve eşzamanlı olarak Orpheus'a Soneler (Sonette an Orpheus) döngüsünü
yazdı. Hayatının son yıllarını Fransızca şiirler ve çevirilerle geçiren Rilke,
1926 yılında lösemiden vefat etti ve İsviçre'nin Raron köyünde toprağa verildi.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder