1 Aralık 2025 Pazartesi

Adalberto García de Mendoza - Rainer Maria Rilke, Manastır Hayatının Şairi – Notlar

Adalberto García de Mendoza - Rainer Maria Rilke, Manastır Hayatının Şairi – Notlar

Keşişlik Yaşamına Kitabına Dair Genel Bakış ve Yorumlar

Rainer Maria Rilke: El Poeta De La Vida Monástica, Palibrio, 2012

 


Büyük Bir Şairin Kalıcı Önemi: Rainer Maria Rilke

Prag’da doğan (1875-1926) Rilke; Münih, Berlin, İtalya (Floransa), Rusya, Paris, İskandinavya, İspanya ve İsviçre gibi Avrupa'nın önemli kültür merkezlerinde bulunmuş, bu coğrafyalar sanatsal olgunlaşmasını biçimlendirmiştir.

 

Valéry, Gide, Kierkegaard, Dostoyevski, Puşkin ve Elizabeth Barrett Browning gibi isimleri Almancaya çevirerek edebi ufkunu genişletmiştir.

 

Sanat eserleri nesnel ya da mantıksal eleştirilerle kavranamaz; tamamen "sonsuz bir yalnızlık" içinde var olurlar.

 

Rilke’ye göre bir sanat eserine yaklaşmanın, onu anlamanın ve ona karşı adil olmanın tek yolu sevgidir.

Sanat yapaylıktan, hırstan, gururdan ve dışsal onay arayışından arınmalıdır. Şair/sanatçı yalnızca kendi iç sesine ve duygularına karşı dürüst olmalıdır.

 

Rilke’nin felsefesinde yanıtları aceleyle aramak yerine, soruların kendisini yaşamak ve sürecin getireceği olgunluğu beklemek esastır.

Yıkıcı seller geçici bir tarihsel dalgalanma yaratırken; sakin akan nehirler toprağı bereketlendirir. İçsel huzura ve sabra sahip olan ruh (filozof, aziz veya sanatçı), zamanın ötesindeki sonsuzluk krallığına ve ilhani olana ulaşır.

 

Yalnızlık İçinde bir Hayat

Rilke’nin yalnızlığı Stefan George gibi yapay, rahipçe ya da sergilenen bir yalnızlık değildir; kendiliğinden, etrafını bir hale gibi saran doğal bir sessizliktir.

Rilke, şöhreti "bir insanın etrafında toplanan yanlış anlamaların toplamı" olarak tanımlar.

Topluluk içinde göze çarpmama, gürültüsüzce var olma Rilke’nin en büyük sırrıdır.

 

Ölüm Karşısındaki Duygu

Rilke için estetik duyarlılık yalnızca şiire özgü değildir; el yazısına, kâğıt seçimine, kıyafetine ve hatta bavul toplamasına kadar sızmıştır. Her detayın bir "mozaik" gibi yerli yerine oturması gerekir.

Düzeltme yapmayı reddeden Rilke, mektuplarında tek bir sözcüğün üzerini çizmek yerine tüm mektubu baştan yazacak kadar sabırlı bir mükemmeliyetçidir.

Ödünç aldığı bir kitabı kağıt mendile sarıp renkli kurdelelerle hediye gibi geri vermesi, onun eşyaya ve insan emeğine duyduğu derin hürmetin bir göstergesidir.

 

Mektuplarında "dost/arkadaş" kelimesine neredeyse hiç rastlanmaz. Aşırı duyarlılığı nedeniyle kimsenin kendisine fazla yaklaşmasına izin vermez; yakınlığı ancak belirli bir mesafeden koruyabileceği kadınlarla mektuplaşarak sürdürür.

Paris, Rilke’nin tanınmadan kaybolabildiği, bu sayede en özgür hissettiği yerdir.

 

İnsanın kendi içinde taşıdığı içsel olgunluğu ve ölümün gizemini arar. Ona göre ölüm, yaşamdan kopuk bir son değil; her insanın varlığında olgunlaştırdığı, "tatması ve sahip olması gereken" en mahrem meyvedir.

 

Biraz şiir

Ciddi Saat (Ernste Stunde)

Şiir, bireysel varoluş ile evrensel insanlık deneyimi arasındaki bağı işler. Şair; dünyanın bir yerinde ağlayan, gülen, yürüyen veya ölen herkesin bu eylemlerini doğrudan kendi ruhunda hisseder.

Şair, dünyanın herhangi bir yerindeki meçhul ölümün bakışını kendi üzerinde hissederken, kendisini insanlığın ortak kaderinin bir parçası kılar.

 

Bir Nisan Günü (An einem April)

Doğanın kıştan sıyrılıp Nisan ayının bereketine geçişini, ışığın ve gölgenin, yağmurun ve sessizliğin diliyle aktaran bir atmosfer şiiridir.

Yükselen tarlakuşlarının kış boyunca omuzlara yük olan ağır gökyüzünü yukarı kaldırması, fiziksel baskıdan kaçışı ve özgürlüğü simgeler.

Yağmurlu ve endişeli saatlerin ardından gelen güneşli anlar ve hemen sonrasındaki sükûnet; ruhun arındığı, dinginleştiği ve dindarca bir içsel bilgeliğe ulaştığı anı temsil eder.

 

Sonbahar Günü (Herbsttag)

Rilke’nin edebiyat tarihine geçen en sarsıcı şiirlerinden biridir. Yazın (yaşamın parlak döneminin) sonuna gelindiğinde Tanrı’ya verilen seslenişle başlar ve yalnızlık temasının zirvesiyle son bulur.

 

"Şimdi evi olmayan, artık ev yapamaz. Şimdi yalnız olan, uzun süre yalnız kalacaktır." Şiirin bu son bölümü, sonbaharda savrulan yapraklar gibi sokaklarda gezinen yalnız ruhun, kaçınılmaz varoluşsal yalnızlığını kabullenişini gösterir.

 

Varlığın Şairi

Yaşam, zihnen analitik bir biçimde çözümlenecek bir problem değil; duyguyla, sezgiyle ve bir çocuk masumiyetiyle deneyimlenecek bir şölendir.

Hayatı anlamak zorunda değilsin,

İnsanın akıl ve kibirle her şeyi kendi zevki için kesip kopardığı, nesnelerin doğasını bozduğu yerde; Rilke, varlığı olduğu gibi kabul eden saf ve lekesiz bir ilişki biçimini savunur.

 

İnsanoğlunun kibri, Dağların haşmetini yok etmiş, Tanrı'yı kendi küçük bahçelerine komşu kılacak kadar sınırları küçültmüştür.

Doğanın, kürelerin veya evrensel nefesin mırıltısını duymak, ancak nesnelere müdahale etmeden, onları zihinsel kalıplarla dondurmadan mümkündür.

İnsanın analitik, soğuk ve sahip olmaya dönük dokunuşu; canlı, şarkı söyleyen ve nefes alan evreni cansız bir madde yığınına dönüştürür.

 

Ölüm, Yaşamın İçine İşler

Şair, varoluşu tek bir "şimdiki zaman" kırıntısı olarak görmez. Kendinden önce yaşamış, ölmüş, duymuş, katedral ve şiir inşa etmiş tüm insanlık, bireyin kendi iç varlığını (Sein) örer. Bizler geçmişin mirasıyla, ölülerin kalplerimizin ritmine bıraktığı mirasla doluyuz.

 

Özlem (Sehnsucht)

Şiirdeki özlem tanımı sarsıcıdır: "Gürültü içinde yaşamak ve zamanda bir vatana sahip olamamak." İnsanın zaman içinde sabit bir evi yoktur. Her günün sıradan saati sonsuzlukla sessiz bir diyalog kurar.

Hayat, dünün içinden doğan ve diğer saatlerden farklı şekilde sonsuzluğa gülümsedikten sonra susan o "en yalnız saat" geldiğinde nihai sınırına ulaşır.

 

Rilke, gökten inip "Ben varım" diyen kuralcı veya güç gösterisi yapan bir Tanrı'yı reddeder. Tanrı; insan kalbi yandığında, sustuğunda ve acı okuyla delindiğinde içeride esen bir nefestir.

 

Rüzgârın bir çocuk gibi uyanıp karanlıkta sokaklara girmesi, evlerin solgunluğunu ve göletin dinginliğini yoklaması; doğanın ve ölü nesnelerin gizli ruhunu hisseden derin bir panteizme işaret eder. Almandaki "Stilleben" (Sessizlik İçinde Yaşam) kavramı da nesnelerin ölü olmadığını, aksine derin bir sessizlik taşıdığını savunur.

 

Hayati Çoğulluğun Gizemi

Kierkegaard keder ve ızdıraptan dine doğru adım atarken, Rilke aynı ızdırapla doğrudan ölüme adım atar. Rilke için ölüm, yaşamın karşıtı veya korkunç bir son değil; yaşamın içten içe olgunlaştırdığı "kendi ölümü" ve varoluşun tamamlayıcısıdır.

 

Ölülerin Dansı (Danse Macabre)

Şair, Orta Çağ ve Rönesans imgelemine (Dürer, Grünewaldt) göz kırparak; çürümenin, kaçınılmaz sonun ve kemikli dansçının varlığı nasıl kucakladığını ürpertici bir gerçeklikle tasvir eder.

 

Sevgilinin Ölümü (Der Tod der Geliebten)

Ölüm, sevilen kadını şiddetle çekip almaz; onu nazikçe ve yavaşça gözlerin önünden siler. Sevgilinin gölgeler diyarına geçip orada kızsı gülümsemesiyle var olmaya devam etmesi, ölüler diyarını şaire tanıdık, ebedi ve tatlı bir ülke haline getirir. Şair artık o ülkeyi ayaklarıyla hissetmeye ve anlamaya başlar.

 

Şarkıların Şairi

Aşk Şarkısı (Liebes-Lied)

"Ruhumu nasıl tutmalıyım ki, seninkine dokunmasın?" Rilke, sevgide ve ruhsal iletişimde insanı felce uğratan bir nesneleşmeyi değil, müzikal bir uyumu savunur. İki ayrı ruh, bir çello ya da kemanın iki ayrı teli gibidir; ayrı dururlar ama kederli ya da tatlı bir mızrap dokunduğunda tek ve yüce bir melodi çıkarırlar.

Rilke, birbirini anlayan ve acı çeken iki ruhun iletişimini varoluşun en tatlı ve iyileştirici anlamı olarak görür.

 

Saatler Kitabı (Das Stunden-Buch)

Rilke’ye göre ölüm dışarıdan gelen kaza veya hastalık değildir; insanın yaşamı boyunca içinde büyüttüğü, olgunlaştırdığı kendi öz meyvesidir.

 

"Ölüm büyüktür, biz O’nun gülen ağzıyız..." Hayatın yüzeyselliği içinde ölümü unuttuğumuzda, o içimizde sessizce ve acıyla ağlar. Yaşam ancak ölümü kucakladığı ve onu içsel bir hakikat olarak kabul ettiği zaman sonsuzluğun boyutuna ulaşır.

 

Ortamlar

Rilke; tek bir kültüre sığmayan, üç büyük manevi damardan beslenen mistik bir "simyacı" gibidir:

Prag Baroğu ve Slav Mistiği: Dostoevski’nin Alyoşa Karamazov’unda görülen kendini adama, ikonoklastik derinlik ve Slav ruhunun Tanrı/ölüm arayışı.

Alman Gotik ve Mistik Geleneği: Meister Eckhart ve Jakob Böhme’nin kavranılamaz olan karşısındaki Faustvari yoğunlaşması ve kabuğuna çekilişi.

Fransız-İsviçre Aydınlanması: Voltaire’ci keskinlik, zihinsel berraklık ve dile yansıyan incelik.

 

Rilke, Tanrı’nın karşısına kırılmış, eğilmiş veya körleşmiş bir zihinle değil; bir günbatımı sürahisi, annenin şefkatli yüzü ya da fırtınayı yaran sağlam bir gemi gibi şeffaf, yararlı ve dürüst çıkmak ister.

 

"Ben şarkıydım, Tanrı da kafiye..." Şair, Tanrı'yı ararken sürekli kendi derinliklerinde kaybolur. Tanrı; soyut zihinsel kavramlarda değil, kalbin yandığı, fırtınanın dindiği ve ruhun kendi kaynağına sükûnetle döndüğü o derin ritimde (kafiye) tecelli eder.

 

Kolay Değil

Zorlu olanın ardından (Nach dem Schweren hin)

Rilke; hazır dogmalara, insan hayatını önceden sınırlayan konforlu ahlak kurallarına ve sorumluluğu pasifçe hazır bir Tanrı’ya yükleyen metafizik kolaycılığa karşı çıkar.

Rilke felsefesinde schwer, hem "zor" hem de "ağır" anlamına gelir. "Zor olana sadık kalmalıyız" ilkesi, varlığın kök salması için gereken bir zorunluluktur. Yalnızlık zordur; ancak insan sırf zor olduğu için yalnızlığa çekilmeli ve varoluşunun ağırlığını üstlenmelidir.

 

Zora ve ağırlığa katlanan ruh, acının ve kederin nihayetinde saf bir yaratım neşesine dönüştüğü o lütuf ve dönüşüm (Umschlag) anını yaşar.

 

Yer Çekimi Kanunu (Gesetz der Schweren)

Bir meyvenin yer çekimiyle dünyanın kalbine doğru çekilmesi gibi; insan da evrenin bu ciddi ve kaçınılmaz kanununa teslim olmalıdır.

 

İnsanoğlu kibriyle, bu amansız yasadan kaçıp köksüz bir "özgürlük" illüzyonuna sığınmak ister. Oysa hakiki ve asil ruhlar; kökleri toprağa çakılı, gövdesi ağır bir ağaç gibi zora boyun eğerek yükselir.

Rilke felsefesinde düşmek bir yenilgi değil; Tanrı’nın kalbine yakın durmanın ve varoluşun yer çekimine teslim olmanın en saf halidir.

 

Rilke’nin günlüklerinde ve şiirinde dile getirdiği radikal teoloji şudur: Tanrı geçmişte duran bir "ilk sebep" veya "baba" değildir; gelecekte imal edilen, insanın sabrı, çalışması, yalnızlığı ve acısıyla olgunlaşacak olan bir "oğul" ve "mirasçı"dır (Du bist der Erbe / Sen mirasçısın).

 

"Ben Öldüğümde Ne Yapacaksın Tanrım?" (Was wirst du tun, Gott, wenn ich sterbe?)

Rilke’nin en sarsıcı dizesidir. İnsan ile Tanrı arasındaki bağ öyle organik bir karşılıklılığa dayanır ki; insan Tanrı’nın kabı, suyu, giysisi ve şarkıcısıdır. İnsan kırıldığında veya öldüğünde, Tanrı da evsiz kalacak, anlamını yitirecektir.

 

Peki Aşk?

Sevmek Zordur

Rilke’ye göre yüzeysel empati kurmak, gülümsemek veya kayıtsız kalmak kolaydır. Fakat hakiki aşk; edilgen bir teslimiyet, kendini karşısındakinde yok etme ya da eritme eylemi değildir.

Gençlerin yaptığı en büyük hata, henüz kendi iç dünyalarını inşa etmeden, ham ve kaotik halleriyle birbirlerinin üzerine atılmalarıdır. Bu durum yalnızlığı yok etmez, aksine her iki tarafı da kimliksizleştirip bir kargaşaya iter.

 

Rilke’de aşk, bir başkası uğruna olgunlaşma, kendi içinde tek başına bir "dünya" olma fırsatıdır. Gerçek birleşme, ancak kendi yalnızlığının bilincine varmış ve sınırlarını dürüstçe çizmiş iki bağımsız varlık arasında gerçekleşebilir. Augustin'in "Virtus est ordo amoris" (Erdem, sevgideki düzendir) sözü tam da bu içsel disipline işaret eder.

 

Tasvir Edin, Açıklamayın

Rilke, genç şaire dışarıya bakmayı, başkalarının tavsiyelerine ve hazır kalıplarına sığınmayı yasaklar. Yapılması gereken tek şey kapağı kendi içine kapatmak ve şu soruya dürüstçe cevap aramaktır: "Yazmazsam ölür müyüm?"

Şair, nesneleri veya duyguları teorik kavramlarla açıklamaya çalışmaz; onları zihinsel önyargılardan arındırarak, adeta dünyadaki "ilk insan" gibi saf sezgisiyle betimler. Üzüntü, arzu, anılar ve günlük nesneler; derin, alçakgönüllü bir samimiyetle dilde yeniden görünür kılınır.

 

Rilke'nin öğretisi, Heidegger ve Sartre’ın varoluş analizleriyle doğrudan çakışır. Kimse bizim yerimize tavsiyede bulunamaz, kimse bizim yerimize sevemez ve kimse bizim yerimize ölemez. Her birey kendi acısının, kendi seçimlerinin ve kendi ölümünün mutlak taşıyıcısıdır.

 

Nietzsche, burjuva değerlerini ve sahte ahlakı yıkarken felsefesini trajik bir biçimde kendi yaşamına uyguladı. Rilke ise tüm konforlu alanları reddederek, kendisini "kendi hayatının kanununa" adadı ve acılarla dolu sonuna kadar şiirsel bir dürüstlükle yaşadı.

 

Yaratıcı bir ruh için yoksulluk veya anlamsız bir mekan yoktur. En önemsiz saat bile içsel bir zorunlulukla (yapmalıyım/müddet) yaşandığında evrensel bir tanıklığa ve güzelliğe dönüşür.

 

Tanrı Saf Sevgidir

Rilke, Tanrı’yı görkemli mabedlerde veya pürüzsüz doğa manzaralarında değil; kör adamın bardağında, kölenin alçakgönüllülüğünde, dilencinin yokluğunda ve çocuğun naif sezgisinde arar.

Şairler ve inananlar, yalnızlıklarında mırıltıları, görüntüleri ve acıları biriktirirler. Tıpkı atalarımızın bizi göremediği gibi, biz de gelecekteki Tanrı’yı göremeyiz; ancak bütün çabamız O’nun doğumunu hazırlamaktır.

 

Büyük İçsel Yalnızlık (Grosse innere Einsamkeit)

Yalnızlık kaçılması gereken bir keder değil, dayanılması gereken bir büyüklüktür. İnsanların ucuz iletişimlerle ve banal kalabalıklarla yalnızlıklarını hafifletmeye çalışmaları, varoluşsal bir yozlaşmadır.

 

Hakiki yalnızlık çocuklukta başlar. Çocuk, yetişkinlerin anlamsız telaşları arasında kendi dünyasını kurar; bir çakıl taşında sonsuz bir hazine bulur.

 

Yalnızlık Büyüklüktür

Ölüm; insanı soyan, sessizliğe iten ama aynı zamanda varlığın o "ebediyen tatlı" kardeşlik ülkesine geçiren bir eşiktir.

 

Kierkegaard’da kaygı (Angst), Heidegger’de hiçlikle karşılaşma ve Sartre’da bulantı neyse; Rilke’de kalbe saplanan acı oku odur.

 

Varoluşçu filozoflar bu ıstırabı çoğu zaman umutsuzluk veya absürt ile noktalandırırken, Rilke bu acıyı Tanrı’nın var olma zorunluluğuna bağlar. İnsanın yaşam karşısındaki acısı ve yalnızlığı, Tanrı’nın evrende gerçekleşmesi için gereken en temel yakıttır.

 

Varlık Olarak Zaman

Rilke’ye göre bir sanatçı veya hakiki bir insan gibi yaşamak, hesaplamayı ve zamanı saymayı bırakmaktır. Sanatçı olgunlaşması, bir yılın veya on yılın hesabını tutmayan; bahar fırtınalarında "yaz gelmeyecek mi" korkusu taşımadan gövdesinde özsuyunun yürümelesini sabırla bekleyen ağacın tutumudur.

 

Malte Lauride Brigge’deki gibi, anılara sahip olmak yetmez; sayıları çoğaldığında onları unutmayı bilmek ve kanımıza, bakışımıza dönüşene dek beklemek gerekir. Sabır, pasif bir eylemsizlik değil; sonsuzluğa sığınmış varoluşsal bir hazır-oluştur.

 

"Ben Bir Rüyanın Rüyasıyım"

İnsanın varoluşçu ıstırabı ve en derin yalnızlığı bu dizede özetlenir. Varoluş, süreksiz bir rüya hissi verir; fakat karanlığın ve köksüzlüğün içinden içsel bir ışık ve özgün bir "dünya tarihi" doğar.

 

Sezgi ve Bilgelik İçinde Yaşam

Husserl’in fenomenolojik indirgemesine (epoché) benzer şekilde Rilke; zihnin önyargılarını, kalıplaşmış kavramlarını ve ölü tanımlarını bir kenara bırakır. En derin bilinç düzeyi; doğadaki en küçük, en yoksul ve gözden kaçan şeye alçakgönüllülükle yaklaşmakla kazanılır.

 

Rilke, cinselliğin ve bedensel hazzın basit bir eğlence veya yorgun anlarda bir uyarılma aracı olarak harcanmasını eleştirir. Bedensel ve ruhsal doğurganlık tek bir kurbandır: Unutulmuş binlerce aşk gecesi, tek bir yaratıcı düşüncede veya sanat eserinde yeniden canlanır.

 

Rilke, anneliği yalnızca kadının biyolojik işlevi olarak değil; koruyan, hazırlayan, içsel bir olgunlukla dünya getiren ruhsal bir davranış olarak görür. Erkeğin içinde de ruhsal bir annelik ve doğurma potansiyeli vardır.

 

Kadın ve erkeğin birbirini bir araç, karşıt bir kutup veya şehvet nesnesi olarak değil; insan olarak, "kardeş ve komşu" olarak görmesi dünyanın büyük yenilenmesidir. İki cinsiyet de kendilerine yüklenen zorlu varoluş görevini sabırla ve ciddiyetle birlikte sırtlanmalıdır.

 

Hayat Her Şeydir

Rilke felsefesinde yaşam, zihinsel şablonlara veya dışarıdan dayatılan "aşkın amaçlara" sığdırılamaz. Hayat, ne yaşatırsa yaşatsın kurgulardan daha haktan ve doğrudur.

Bu aşkınlık zihinle, mantıkla veya kategorilerle kavranamaz; ancak sezgiyle, teslimiyetle ve içsel bir "şaşkınlıkla" keşfedilebilir. İnsan ruhuna verilen mutluluk, bu sessiz ve derin kabullenişten doğar.

 

Rilke’nin "en tatlı yasa" dediği şey, insanın yüzleştiği ve boğuştuğu zorluklardır. İnsan, aşamadığı o "büyük acı/nostalji" sayesinde derinleşir ve olgunlaşır.

 

"Herr: es ist Zeit..." (Tanrım: zamanı geldi) dizesiyle başlayan meşhur Güz Günü şiiri, bir tamamlanma ve kabulleniş yakarışıdır. Büyük ve verimli bir yazın ardından gelen rüzgar, gölge ve sonbahar; ruhun kendi yalnızlığına ve hasadına çekilme vaktini müjdeler.

 

İkinci Bölüm

Manastır Yaşamı Kitabı

 

Şair, bu metinde bir keşişin (Rus ikon yazarı bir keşişin) içsel sesiyle konuşur; zamanı, Tanrı'yı, insan kırılganlığını ve sanatın mistik gücünü bir varoluş aynası gibi karşımıza çıkarır.

Şiir, manastır saatinin vurmasıyla başlar.

Zamanın metalle temas eden monoton vuruşu, ruha sonsuzluğun kapısını aralar.

 

İnsan bakışı olgunlaştığında nesneler canlanır ve "gelin gibi" taşıdıkları gizil güzellikleri sunarlar.

 

"Hayatımı her şeyin üzerinde yükselen halkalar halinde yaşıyorum..." Dize, insan hayatının doğrusal değil; dışa doğru genişleyen bir spiral (helezon) olduğunu gösterir.

 

Şair kendi iç dünyasına döndüğünde Tanrı’yı parıltılı, yaldızlı bir sarayda değil; karanlık ve toprağa çekilen yüzlerce kökten oluşan bir ağ olarak bulur. Bu, Rilke’nin mistik teolojisidir: Tanrı insan hayatının, toprağın ve acının derinliklerinden beslenen karanlık bir köktür.

 

İnsanoğlu, Tanrı'nın o devasa kök gövdesinden uzanan hafif bir daldır. Sadece rüzgarla hareket eder; ancak gücünü ve sıcaklığını o derin ve sessiz topraktan (Tanrı’dan) çeker.

 

Temel Sezgi

İnsan, Tanrı’yı kendi dar zihnindeki resimler ve hazır kavramlarla sınırlamaya çalışır.

Rilke’ye göre Tanrı, kavramlarla "çizilemez"; O, henüz sabahın doğduğu o ilk şafak/alacakaranlıktır (Aurora).

İnsanın Tanrı’yı koruma veya tanımlama arzusu ("dindar eller"), aslında O’nun etrafında binlerce duvar (çit) örmekten başka bir işe yaramaz. Fikirler, kelimeler ve öğretiler bizi hakikatin dolgunluğundan uzaklaştıran birer perdeye dönüşür.

 

Rilke, duyularının ve bilincinin derinleştiği "karanlık saatleri" sever. Bu saatlerde gündelik hayat, geçmişte kalmış uzak bir efsane gibi silinir.

 

Nostalji, gündelik gürültünün içinde yaşamak ama zamansız/ebedi bir vatana henüz sahip olamamaktır. Arzular ise "gündelik saatlerin sonsuzlukla kurduğu sessiz diyaloglardır."

Bütün zaman dilimleri geçerken, günün birinde "en yalnız saat" doğar. Bu saat, diğer saatler gibi telaşlı değildir; sonsuzluğa karşı sessiz durur ve insanı o ebedi varoluş katına davet eder.

 

Dini Tutum

VII. Şiir

Şair, dış dünyanın tesadüfi gürültülerinin, komşu kahkahalarının ve kendi duyularının sesinin en azından bir kez olsun tamamen durmasını arzulayarak yakarır.

Zihin tam bir sessizliğe (phenomenological silence) kavuştuğunda, Tanrı düşüncesi sınırlarına kadar genişler. İnsan ancak o zaman tüm hayatını aşkın olana bir şükran olarak sunabilir.

 

Tanrı ile insan arasında duran "ince duvar", insanların yarattığı isimler ve resimlerdir. Derindeki içsel ışık yandığında veya tek bir hakiki çağrı yükseldiğinde bu duvar gürültüsüzce çöker.

İnsan hayatı, Tanrı’nın ve insanın ortaklaşa tanımladığı, fakat yabancı/ilahi eller arasında rüzgarla dönen devasa bir yaprak gibidir. Zamanın sınırında duran ruh, bu karanlık ama dönüşüm dolu rüzgârı hissederek yeni bir doğumun eşiğine gelir.

 

Varlığın Olumsuzlanması

IX. Şiir

Şair, kelimelerin ve zihinsel kategorilerin Tanrı’yı ve canlı gerçekliği sınırlandırdığını görür. Akıl; fırtına, şahin, ateş veya nefes gibi akan canlı varoluşu "akıllıca ve şevkle" dondurmaya, kalıplara sokmaya çalışır.

 

Geleneksel felsefe stasis (durgunluk) içeren "Varlık"ı kutsarken; gerçeklik ancak olgun halkaların kırılmasıyla, yani insanın dahi suç, günah ve acıyla yüzleştiği an açığa çıkar.

 

Tanrı, tanımlanan ve zihnen kavranan statik bir nesne değildir. O; acının, yıkımın ve çaresizliğin uçurumu üzerinde duran, insanı geleceğe ve sonsuzluğa taşıyan "canlı bir köprüdür". Eski kavrayış yıkıldığında insana kalan, Tanrı’nın o kadim isminin parçalarını/kırıntılarını kekelemektir.

 

Ben Değilim

X. Şiir: "Ben Değilim" (Non-Sum)

İnsanlık tarihinin ilk cinayeti ve ilk ölümü olan Habil’in katli, insanın kendi "kendi ölümlülüğünü taşıyarak" tecrübe ettiği doğal bir ölüm değildir. Habil, neye uğradığını bilmeden yokluğa sürüklenmiştir. Bu yüzden dehşetle haykırır: "Ben değilim" (Ich bin es nicht).

 

Descartes’ın soğuk, rasyonel "Düşünüyorum, öyleyse varım" (Cogito ergo sum) iddiasına karşı Habil’in "Ben değilim" çığlığı, varoluşun en somut ve trajik kırılmasını gösterir. Varoluş, soyut mantık formüllerinde değil; kaygının, angostiyanın ve varlığın iptal edildiği angst anlarında hissettirir kendini.

 

Habil, kendisini kör eden ve dünyayı dar alanlara sıkıştıran yüzeysel "ışığı/alevi" değil; her şeyi bağrında toplayan, biçimleri, insanları ve güçleri bir arada tutan "Karanlığı ve Geceyi" tercih eder.

 

Rilke poetikasında "Karanlık" ve "Gece", yok oluşu değil; henüz biçim almamış, sınırlandırılmamış, Tanrısal ve anaç potansiyeli simgeler.

"Gecelere inanıyorum" beyanı; yüzeysel, yapay ve kategorize edilmiş gündüz dünyasından kaçıp; acının, kaygının ve mistik yalnızlığın hüküm sürdüğü hakiki varoluş zeminine teslim oluştur.

 

Tarif Edilemez Bir Şekilde

XI. Şiir: "Tarifsiz Olana İnanmak"

Rilke, henüz dille kalıba dökülmemiş, kavramlar tarafından kirletilmemiş ve zihinsel kategorilere hapsedilmemiş olan "simgesel hakikate" inanır. Bu, dünyanın ilk nefesi ve ruhun en yalın iç çekişidir.

 

Şair, zekanın ihlal etmediği o bakir duyguları kurtarmak ister; kır çiçeğinin kokusu, okyanusun dibindeki incinin canlı nefesi gibi katıksız, yapmacıksız ve doğal olanı arar.

 

Zihnin yapay kestirmelerine karşı Rilke, her duygu tohumunun karanlıkta, anlatılamaz olanda ve bilincin ulaşamayacağı derinlikte kendiliğinden tamamlanmasını bekler. Yeni bir berraklık ancak bu derin alçakgönüllülük ve sabırla doğar.

 

"Eğer bu küstahlıksa Tanrım, bağışla beni... Kendimdeki en iyi gücü kendiliğinden bir dürtü kılmak istiyorum." Şair Tanrı’yı öfkelenmeden ve tereddüt etmeden (ohne Zürnen und ohne Zagen); tıpkı çocukların ve doğadaki nesnelerin kendiliğinden, doğrudan ve pazarlıksız sevdiği gibi sevmek ister.

 

Bir Yakarış

XII. Şiir

Hakiki dua veya Tanrı’ya yaklaşış, geometrik veya doğrusal bir hatta gerçekleşmez. Tıpkı okyanusa dökülmeden önce gerileyen bir deniz dalgası ya da kollarını denize açan bir nehir ağzı gibi; "geri adım atar gibi görünen her dönüş, aslında daha büyük bir ilerlemedir."

 

Şairin duası; hırslı bir hedefe fırlatılan sert bir ok değil, bir çocuğun yavaşça büyümesi, bakire bir ruhun bilinmeyene duyduğu arzu gibidir. Bulutlu bir gökyüzünün önünde duran, tek başına, son derece ciddi ve yalnız bir duadır bu.

 

Şiirdeki kendiliğinden dürtü, Schopenhauer’in İrade ve Temsil Olarak Dünya eserindeki o kör, canlı ve her varlıkta kendini gerçekleştirmek isteyen kozmik "İrade"yi anımsatır.

 

Evrende ve ruhta tek bir düz çizgi yoktur. Jeodezi, rüzgarın esişi, ağaçların ay ışığında büyümesi, dalgaların sallantısı ve gezegenlerin kütleçekim etkisiyle çizdiği yörüngeler hep eğriseldir (curved). İnsanın Tanrı’ya yükselen duası da düz ve katı bir mantık hattını değil; dalgalı, esnek, kendi içine çekilip yeniden genişleyen bu doğal felsefi ritmi izler.

 

Bir Dua

XIII. Şiir

Şair, Tanrı'yı ve kendi hakiki varlığını tecrübe edebilmek için "her saati kutlayacak kadar yalnız" ve "Tanrı'nın karşısına karanlık ve akıllı bir nesne gibi çıkacak kadar mütevazı" olamayışının kederini yaşar. Aziz Augustinus’un Tagaste’deki "Habita tecum" (Kendinle yaşa, kendi içine çekil) ilkesine bir selamdır bu. Zayıflık, ancak bilincine varıldığında hakiki alçakgönüllülüğe ve içsel bir mücevhere dönüşür.

 

Şair, pasif bir arzu değil; eyleme geçen, gelişen ("Ich will mich entfalten") ve kendisini bütünüyle gerçekleştiren bir irade ister. Bu duruş, Goethe’nin Faust’taki "Başlangıçta eylem vardı" ("Am Anfang war die Tat") ilkesiyle ve varoluşçu felsefelerle örtüşür.

Zihnin kırık ve güvensiz aynası yerine, Tanrı’yı bütünüyle yansıtmak ("Ich will dich spiegeln in ganzer Gestalt"); hakiki düşünceye, annenin şefkatli yüzüne, günlük su sürahisine ve fırtınalı denizde yıpranmayan çelikten bir gemiye benzeyen yalın bir hakikate sığınmak ister.

 

Ben İki Nota Arasındaki Sessizliğim

Rilke, insan varoluşunu iki baskın ton veya nota arasında uzanan o kırılgan sessizliğe benzetir:

"Ich bin das Schweigen zwischen zwei Tönen..."

(Ben iki nota arasındaki sessizliğim...)

 

Notalardan biri "ölümün tonudur" ve baskın çıkmaya, uyumu kendi lehine bozmaya çalışır. Ancak bu karanlık ve kasvetli aralıkta ("in der dunkeln Pause") her iki güç de titreyerek birbirine sarılır; yaşam ve ölüm nihai bir uzlaşmaya varır.

Bu gerilimli aralığa rağmen varoluş şarkısı kesintiye uğramaz; aksi gibi, iki zıt kutbun bu trajik temasıyla şarkı daha da güzelleşir ("Und das Lied bleibt schön").

 

Rilke kendisini "uçurumun önünde duran bir ağaç" olarak tanımlar. Bu imge, arka planında sürekli ölümü, karanlığı ve yokluğu barındıran fakat yaprakları, çiçekleri ve meyveleriyle sonsuzluğa doğru bir dua gibi yükselen insan yaşamının simgesidir.

 

İnsan yaşamı, yapay rasyonalist sistemlerin aksine; ne sadece statik bir varoluş ne de mutlak bir yok oluştur. O, yaşamın ve ölümün iki ayrı nota olarak birbirini kucakladığı o derin sessizlikte söylenen en zarif ve en kederli ilahidir.

…

 

Yazarın biyografisi

Adalberto García de Mendoza (27 Mart 1900 - 27 Eylül 1963)

1918-1926 yılları arasında Almanya'da (Leipzig, Berlin, Heidelberg, Tübingen vb.) bulunan Dr. García de Mendoza; Heinrich Rickert, Wilhelm Windelband, Ernst Cassirer, Paul Natorp, Edmund Husserl, Max Scheler, Nicolai Hartmann ve Martin Heidegger gibi 20. yüzyıl felsefesinin önde gelen isimlerinin öğrencisi olmuştur.

Almanya'da müzik eğitimi alıp uluslararası bir doğaçlama yarışmasında birincilik kazanan Mendoza, 1940 yılında Ulusal Müzik Konservatuarı'ndan Piyanist Müziği Yüksek Lisansı derecesi almış ve 1938-1943 yılları arasında Ulusal Müzik Konservatuarı Direktörü olarak görev yapmıştır.

Felsefe ve müzik alanındaki yetkinliğinin yanı sıra mühendislik ve hukuk eğitimlerini de tamamlamış; Almanca, İngilizce, Fransızca, Latince ve Yunanca bilerek çağdaş felsefi metinleri İspanyolcaya kazandırmıştır.

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder