1 Aralık 2025 Pazartesi

Else Buddeberg - Rainer Maria Rilke, Bir İçsel Biyografi - Notlar

Else Buddeberg - Rainer Maria Rilke, Bir İçsel Biyografi - Notlar

Rainer Maria Rilke Eine innere Biographie, J.B. Metzler, Stuttgart, 1955

 


Önsöz

Rilke üzerine yazılan mevcut literatürün büyük bölümü (özellikle şairin hayatındaki kadınların anıları veya psikanaliz odaklı okumalar) eserin özünü kaçırmakta; yüzeysel, duygusal ve dedikodu düzeyinde kalmaktadır.

Eserlerinin incelemesi söz konusu olduğunda Rilke'nin yaşamı kendi başına değil, sadece işe/esere (Arbeit) hizmet ettiği sürece önem taşır. Dolayısıyla biyografi, kronolojik tarihlerden veya dedikodulardan ibaret olmamalı; şairin içsel yolculuğunun (innerer Weg) canlı bir temsili olmalıdır.

 

Yaşam ile eser arasındaki diyalektik gerilim, Rilke'nin şiirini anlamadaki en verimli alandır. Eser, bu gerilimin aşıldığı noktada var olur.

 

Şairin mektupları ve sözleri incelenirken zaman faktörü unutulmamalıdır. Bir sözcük veya kavram, Rilke'nin farklı dönemlerinde farklı anlam katmanlarına sahiptir; bu nedenle bağlamından kopuk alıntılardan kaçınılmalıdır.

 

Rilke, Hristiyanlık da dâhil olmak üzere hiçbir geleneksel sarsılmaz dünya görüşünün kalmadığı, modern çağın bilinç krizinin tam ortasında yaşamıştır.

Rilke, çağının anlamsızlık krizini ve acılarını soyut kavramlarla değil, şiir yoluyla aşmaya çalışmıştır.

 

Rilke'nin geç dönem çalışmaları (özellikle ağıtlar ve soneler), orta dönemdeki olumsuzlamaların ve bunalımların aşıldığı; varlığa, hayata ve ölüme tam bir "evet" dendiği nihai varoluş imgesini sunar.

 

Şair, sıradan dilin ve gramerin sınırlarını aşan derin varoluşsal deneyimler yaşamıştır. Bu deneyimler, dili kendi sınırlarının ötesine geçmeye zorlamış; ifade edilmesi imkânsız olana ulaşma ihtiyacından doğmuştur.

 

1. Bölüm: 1875-1902

Erken Dönem, Çocukluk ve Tinsel Biçimlenme

Şairin asil soy iddiaları, çocukluk travmaları, askeri okul yılları ve annesiyle olan karmaşık ilişkisi.

Prag yılları, erken dönem denemeleri, çocukluk temasının işlendiği ilk metinler ve Yeni Şiirler’deki "Çocukluk" şiirinin kökleri.

Şairin hayatındaki dönüm noktası; Salomé ile tanışması, "Florence Günlüğü" (1898) ve birlikte çıktıkları Rusya Gezileri.

Rusya deneyiminin etkisiyle doğan Saatler Kitabı (Das Stunden-Buch), "Dua" ve "Şiir" ilişkisi; Worpswede sanatçı kolonisi, Clara Westhoff ile evlilik ve eşya/şey (Dinge) kavramının doğuşu.

 

Biz sadece ağızız. Her şeyin ortasında güvenle yaşayan uzak kalbin şarkısını kim söylüyor?

 

Aile

Baba Josef Rilke: Askeri kariyer hayalleri sağlık sorunları nedeniyle yarım kalmış, demiryolu memurluğuyla yetinmek zorunda kalmış kırgın bir figürdür.

Anne Phia (Sophie) Entz: Prag’ın köklü, zengin ve barok saray geleneklerinden gelen; hırslı, yüzeysel, züppeliğe varan bir sınıf kibri ve aşırı Katolik dindarlığıyla hareket eden bir kadındır.

 

Rilke ailesi kendilerini soylu Rülke/Rülike soyuna bağlamaya çalışmışsa da araştırmalar Rilke’nin çiftçi kökenli olduğunu gösterir. Ancak Rilke, hayatı boyunca köklenme, ait olma ve bir "yuvaya/geleneğe" sahip olma özlemiyle bu aristokratik simgeleri (armayı) sahiplenmiştir.

 

Ölen ilk kız çocuğunun yasını tutan anne, Rene’yi (Rainer) ilk beş yıl boyunca adeta bir kız çocuğu gibi (uzun bukleler, elbise ve bebeklerle) büyütmüştür.

5 yaşından sonra Piarist okuluna gitse de babasının ve çevrenin erkek çocuk oyunlarından uzak tutulmuş; suni ve aşırı milliyetçi (Alman merkezci) bir yetiştirilme tarzına maruz kalmıştır.

 

Askeri Okul

1884’te anne ve babanın boşanmasının ardından, 1885’te (maddi gerekçeler ve amca Jaroslav’ın müdahalesiyle) askeri ortaokula gönderilmiştir.

Okul koşulları dışarıdan bakıldığında "olağan" görünse de son derece hassas ve izole büyütülmüş Rene için tam bir yıkım olmuştur. Erken dönem mektuplarında ve şiirlerinde bu acının izi yok gibidir; ancak bu durum travmanın dönüştürülmediğini, aksine derine bastırıldığını gösterir.

 

Prag Yılları

Linz Ticaret Akademisi’nin ardından amcasının desteğiyle lise diplomasını almış, Prag Üniversitesi’nde hukuk eğitimi almıştır.

Sokakta/hastanelerde şiir dağıtma eylemleri, edebi kulüpler ve ilk dergi yayınları…

Prag dönemi ürünleri çoğunlukla dönemin moda akımı olan duygusal, estetize ve yüzeysel neo-romantik üslubun izlerini taşır.

 

Rilke’nin erken dönem öyküleri (Kabul ediyorum, Sessiz eşlik, Son), hastalıklı anne-oğul ilişkilerini işler.

 

Annenin oğlunu tamamen kendi mülkü yapma, iradesini felç etme çabası ve oğulun buna yönelik gizli protestosu; Rilke'nin ileriki yıllarda geliştireceği "mülkiyetsiz/karşılıksız aşk" (besitzlose Liebe) felsefesinin psikolojik altyapısını oluşturur.

1915 tarihli "Ah canım, annem beni parçalıyor..." şiiri, Phia'nın Rilke'nin inşa etmeye çalıştığı kendi benliğini ve sınırlarını nasıl fütursuzca yıktığını son derece somut bir dille gösterir.

 

Askeri ortamın katılığı karşısında Rene, bedeninin savunma mekanizmalarını kaybetmiş ve hastaneye kaçışı tek sığınak olarak görmüştür.

 

Jimnastik Saatleri (Gymnastikstunde)

Mükemmellik uğruna sınırlarını zorlayıp ölen öğrenci figürü, Rilke’nin askeri okulda hissettiği "yıkımın eşiğinde olma" duygusunun en belirgin edebî yansımasıdır.

 

Rilke’nin erken dönem şiirleri (Resimler Kitabı / Das Buch der Bilder dönemi), yaşadığı trajediyi doğrudan dile getiremez; bunun yerine duygusal bir sis, tatlı bir hüzün ve neo-romantik bir estetizasyonla üzerini örter.

 

Çocuk, tıpkı bir hayvan ya da eşya gibi içsel bir koruma altındadır; "sonsuza razı olandır."

Çocukluk; yetişkinlerin parçalanmış, zamana yenik düşmüş ve ikilikçi (dualist) bilincinden uzak bir "bütünlük" hâlidir.

Yetişkin için zaman, sürekli daralan ve ölüme sürükleyen geçici bir farkındalıkken; çocukluk kalbi "zamansız" tutan, çürüyen doğanın içinde bile sıcak yatağını koruyan ilahi bir sadakattir.

 

Rilke'nin çocukluk imgesi "zararsız" veya pembe bir cennet değildir. Çocukluk, "ateş", "dev", "zehir" veya "gece kilitli bir evde gezinen tekinsiz bir şey" gibi ölçülemez ve ilkel bir tehdit/tehlike alanıdır.

Çocukluk varoluşun en savunmasız, saf ve tehdide açık halidir.

 

Oyuncak bebek, çocuğun kendi benliğini dışarıya yansıttığı ilk öteki ("sen") ve dünyanın aşkınlığına geçişin sembolüdür.

 

Lou Andreas-Salomé

Rilke'nin 1897'de tanıştığı kendisinden yaşça büyük Lou Andreas-Salomé, şairin çocukluk travmalarından, kasvetinden ve yalnızlığından sıyrılmasında anahtar bir figürdür. Lou, Rilke için hem sevgili hem bir anne/koruyucu figür hem de geleceği simgeleyen bir hedeftir.

Rilke, Lou'ya karşı hissettiği çocuksu bağımlılık ile bağımsız bir sanatçı/erkek olarak kendi varlığını kanıtlama arzusu arasında sıkışır.

 

Lou, "dua" ile "şiiri" (sanatsal ifadeyi) birbiriyle örtüştürür. Onun gözünde ideal olan; içsel tecrübenin, vecd halindeki duanın doğrudan ve kesintisiz biçimde sanata akmasıdır. Şiirin kurgulanması veya form arayışına girilmesi, duanın/içsel adanmışlığın saflığına bir müdahale ve onun ihlalidir.

Rilke için ise içsel deneyim ile sanatsal biçimlendirme (Gestalt) birbirinden tamamen farklı ("ölçülemez") alanlardır. Şiir, sadece içsel durumun bir patlaması değil; kaygılı bir biçim arayışı, bilinçli bir dönüştürme eylemidir. Rilke için dua, ancak ellerin kavuşturulmasıyla O’nun görünür/biçimsel bir form kazanması gibi, şiirsel yapıt aracılığıyla tamamlanır.

 

Lou’nun "Tanrı’da dinlenme" arzusu ve Rusya’daki köylü dindarlığı idealine karşı Rilke, Duino Ağıtları’nda Tanrı’nın yerini alan Melek figürüne ulaşır. Melek; sanat, din, aşk ve varoluşsal referansların hepsini tek bir mutlak formda birleştiren nihai simgedir.

 

Rusya, Rilke için çocukluğun "bozulmamış, saf, bilinçöncesi karanlığına" bir dönüş imkânı sunmuştu. Ancak Rilke, bu ilk çocukluk durumuna veya Rusya'daki ilkel dindarlığa geri dönülemeyeceğini kavradı. Çözüm, geçmişe sığınmak değil; kaygıyı, zamanın yıkıcılığını ve korkuyu sanat yoluyla dönüştürmek (Verwandlung) olmalıydı.

 

Worpswede

Lou’nun onun sanatçı bağımsızlığını "delilik/kibir" olarak nitelendirmesi Rilke'de yıkıcı bir etki yaratır.

Lou ile olan eziyetli, benmerkezci ve baskıcı ilişkiden çıkan Rilke; Worpswede’deki sanatçı çevresine (Paula Becker, Clara Westhoff, Heinrich Vogeler vb.) sığınır.

Doğayla, insanlarla ve sanatla kurduğu bu daha dengeli ilişki sayesinde Rilke, Saatler Kitabı'nın yakıcı ve gürültülü Tanrı arayışından sıyrılarak derin bir sessizlik, sükûnet ve kabul aşamasına geçer.

 

Görmeyi Öğrenme

Rilke, önceki Rusya gezilerini "nasıl bakacağını, tutacağını veya bırakacağını bilmeyen, kaygılı ve aşırı duygusal gözlerin acemi süreci" olarak özeleştiriye tabi tutar.

Worpswede ressamlarının yanında, sanatı sadece "lirik/romansı" duyguların bir aracı olarak görmekten vazgeçip, formun ve "resimsel değerlerin" nesnel dilini fark etmeye başlar.

…

 

2. Bölüm: 1902-1910

Paris, Rodin ve Şey-Şiir

Paris’e gidiş, Rodin monografisi, sanatta "şey" (Ding) ve heykelsi form anlayışının şiire aktarılması.

Paris’in "ağır ve korkunç" yüzü; yalnızlık, yoksulluk ve varoluşsal korku (Angst) deneyimi.

Ellen Key, İskandinavya gezileri, Paul Cézanne ve Vincent van Gogh ile karşılaşma.

Şey-şiir (Dinggedicht) estetiğinin zirvesi ve Alkestis gibi dönüm noktası olan eserler.

 

Paris / Çalışmak

Richard Muther’in önerdiği Rodin monografisini yazmak üzere Paris’e gider.

Rodin onun için hem bir model hem de varoluşsal bir rehberdir.

Rilke, sanatı önceden nadir gelen ilham anlarına bağlı bir "kutlama" veya coşku olarak görürken, Rodin’in Meudon’daki atölyesinde aralıksız çalışma disiplinini fark eder.

 

Sanat ve yaşamı romantik bir sentezle birleştirme yanılsamasından vazgeçer. Artık yaşamı sanata feda etme pahasına aralıksız bir çalışma disiplinine girmesi gerektiğini anlar.

Sanat eseri, sanatçının öznel ruh halinin veya romantik izlenimlerinin bir aracı olmaktan çıkar; kendi içinde kapalı, zamandan bağımsız ve uzayda kalıcı bir "sanat şeyi" haline gelir.

Rodin’in sunduğu ilham verici dengeye karşılık Paris, Rilke için hastalık, yoksulluk, yabancılaşma ve ölümle dolu korkutucu bir mekândır.

Paris’te yaşadığı bu dehşet, Viareggio’da yazdığı Saatler Kitabı’nın üçüncü ve son bölümüne (Yoksulluk ve Ölüm Üzerine) ilham verir.

Paris’in yabancılaştırıcı atmosferi, Rilke’yi sarsarak felç etse de o kaçmak yerine orada kalmayı seçer.

Rilke, bu sarsıcı duygunun köklerini çocukluk hastalıklarının yüksek ateşinde ve askeri okul yıllarının travmalarında bulur. Gün ortasında, kendisini sağlıklı hissettiği anlarda bile bu korku aniden zihnine nüfuz etmektedir.

 

Rilke, korkudan kaçınmak veya korkuyla paralize olmak yerine, bu korkunun kendisini biçim verilecek bir hammaddeye (Gestalt) dönüştürmesi gerektiğini fark eder. Yaşanan acı ve derin sarsıntılar sanat vasıtasıyla nesnelleştirilmeli ve "dönüştürülmelidir."

 

Saatler Kitabı döneminde yoksulluk ile korku iç içedir.

1907’de Cézanne’ın eserleriyle karşılaşması Rilke için dönüm noktası olur. Yoksulluk, sosyal bir sefalet olmaktan çıkıp isteksizlik, kayıtsızlık ve nesnelere tüm varlığıyla açık olma özgürlüğüne dönüşür.

"Fakir olmak", kendi ego veya arzularından arınarak şeylerin gerçek varoluşuna hesapsızca tanıklık edebilmektir.

 

Rilke, Rodin’den heykeltıraşlığı değil, sanatı bir zanaat disipliniyle, sabırla işleme felsefesini öğrenir.

 

İskandinavya Dönemi

Ellen Key’in davetiyle İsveç (Borgeby Gård) ve Danimarka’ya giden Rilke, burada doğanın sade ritminde ve dinlenmeye bırakılmış toprağın (terre en repos) sessizliğinde huzur bulur.

Jacobsen ve Kierkegaard’ı kendi dillerinde okumak için Danca öğrenir. Bu süreç, 1910'da tamamlayacağı başyapıtı Malte Laurids Brigge'nin Notları kitabının zeminini hazırlar.

 

Samskola konferansları ve toplantıları vasıtasıyla şiirlerini geniş kitlelere sunar.

Gençlik eseri olan Sancaktar Christoph Rilke'nin Aşkı ve Ölümü Üzerine (Der Cornet) bu dönemde yeniden işlenir ve biçim kazanır.

 

Lou’nun Kopenhag’da Rilke’ye haber vermeden ayrılması ve sadece bir kartpostal bırakması, şairde derin bir hayal kırıklığı ve varoluşsal kriz yaratır.

 

Zamanla Rodin’in sekreterlik ve evrak işleri Rilke’nin kendi yaratıcı enerjisini tüketmeye başlar. Mayıs 1906'da Rodin'in ani bir öfke patlamasıyla ilişki sonlanır. Rilke bu ayrılığı büyük bir olgunluk, üzüntü ama aynı zamanda kendi sanatsal özgürlüğüne kavuşmanın getirdiği bir zorunluluk olarak karşılar.

 

Rilke, sevdiği kişiyi insani sınırlarının ötesinde, sınırsız bir potansiyel veya "melek/dünya iç mekanı" alanında gördüğü için somut insani ilişkilerde sürekli bir kırılma yaşar.

 

Saatler Kitabı (Das Stunden-Buch) ve Resimler Kitabı (Das Buch der Bilder) Insel-Verlag tarafından basılır. Kippenberg ile ömür boyu sürecek maddi ve manevi bir yayıncılık dostluğu kurulur.

 

Capri

Capri'deki "Gül Evi"nde (Casa Rosada) aradığı sessizliği ve odaklanmayı bulur.

Elizabeth Barrett Browning’in Portekiz Sonelerini (Sonnets from the Portuguese) Almancaya son derece şeffaf ve yetkin bir dille çevirir.

 

Rilke, Rodin ile ilişkisinin kopmasına yol açan ağır çalışma temposunun ve Paris’in üzerindeki baskısının ardından, neredeyse bir yıl sonra aynı hôtel garni’ye geri döner.

Paris, Rilke için kesintisiz bir iş ve disiplin alanıdır.

Rusya şaire sadece biçim arzusunun tohumlarını vermişken; Paris ve Rodin’in sanatı, ona nesnel görme yeteneğini (Objektivität) kazandırmış ve şiirini içsel duygu merkezcilikten kurtaracak bir denge ağırlığı sunmuştur.

 

Resimler Kitabı (Das Buch der Bilder)

Geçmiş (çocukluk anıları, Rusya, Worpswede, Viareggio) ile gelecek (yeni nesnel aşama) arasında bir köprüdür.

Şiirler bir taraftan yıkım ve olumsuzluk hissi ile diğer taraftan ürkekçe artan bir olumlama ve şükran arasında denge arar.

Müzik, Giriş (Eingang), Yalnız ve İlerleme gibi şiirlerde görüldüğü üzere; şair henüz bilinmeyen, adlandırılmamış "dünyanın iç uzayına" (Weltinnenraum) geçişin eşiğindedir.

Panter şiiri 1903’te bu dönemde yazılmış olsa da, eriştiği yüksek nesnellik seviyesi nedeniyle Rilke tarafından bu kitaptan çıkarılmış ve Yeni Şiirler’e saklanmıştır.

 

Yeni Şiirler (Neue Gedichte)

1907’de tamamlanan bu yapıt, "gelen ilhamdan çağrılan ve tutulan işe geçişi" simgeler.

Şey Şiiri (Dinggedicht): Rodin’in bir figürü mermerin içinden kurtarması gibi, Rilke de karşılaştığı nesneyi (hayvan, heykel, çiçek veya mitolojik figür) kendi öz varlığına özgür bırakır.

Erken Apollon (Früher Apollo): Gören göz ile şarkı söyleyen ağzın birleştiği, henüz yapılmamış ama gelmekte olan güzelliğin ve mutlak biçimin temsilidir.

 

"Yüz Verme" / Ruh Kazandırma / Capri döneminden kalan parçalarda derinleşen bu kavram, doğadaki nesnelerin (orman, dağ, deniz) bir yüzü olmadığını; insanın görme yeteneği ve şiirsel duruşu vasıtasıyla dünyadaki varlıklara "yüz" (bir anlam ve ruh) kazandırdığını savunur.

 

Rilke’ye göre geçmiş, şimdi ve gelecek ayrımı yüzeyseldir; hepsi tek bir boyutta (şimdi) birleşerek hayali bir mekan oluşturur.

 

Alcestis ve Kızlığa Veda: Şiirsel metinlerde insanın geçmişinden ya da kendi benliğinden koptuğu, “bir başkasında yok olmaya mahkum” olduğu vurgulanır.

Rilke’ye göre ölüm, yaşama sızmış ince bir öz gibidir. Alcestis mitinde ölüm, kocasını kurtarma isteğinden veya aşk fedakarlığından ziyade; zaten içeride gerçekleşmiş olanın görünür kılınması olarak yaşanır.

 

Rilke, Van Gogh’un otoportrelerindeki sefaletin ve acının resimlerde (örneğin Arbre fleuri) "içten gelen büyük bir ihtişama" (yoksulluğun zenginleşmesine) dönüştüğünü fark eder.

Cézanne’da ise "la réalisation" (gerçekleştirme) kavramını bulur: Sanatçı hiçbir duygusal önyargı, taraftarlık veya kişisel tercih gözetmeden nesneyi olduğu gibi dile getirmelidir.

 

Söylemin nesnelleşmesi, korkunç ve tiksindirici olanı bile seçici davranmadan görebilme cesaretidir.

"Yoksul olmak", kişinin geçmiş duygusal anılarını, miras kalmış tercihlerini ve benmerkezciliğini bir kenara bırakıp kendi sanatsal görevine "isimsiz" olarak teslim olması demektir.

 

Malte Laurids Brigge’nin Notları

Rilke, yarattığı karakter olan Malte’nin sınavıyla kendi sınavının aynı olduğunu görür.

Malte, sanatın sınırsız ve ağır nesnellik sınavı altında ezilmiş/tükenmiştir. Rilke de bu kitabı tamamlama sürecinde benzer bir varoluşsal kriz ve tükeniş yaşar.

 

J. P. Jacobsen

Danimarkalı yazar J. P. Jacobsen (Niels Lyhne, Frau Marie Grubbe, Mogens), Rilke’nin tüm yaşamı boyunca dil, duyarlılık ve sanat disiplini açısından başvurduğu en önemli kılavuzlardan biridir.

Jacobsen’in Niels Lyhne’si ile Rilke’nin Malte’si “şiir yazmayan şairler”dir. Niels için bu verimsizlik, hayatı estetik bir nesne olarak tüketip umutsuzluk ve inançsızlık içinde yok olmaya (estetik tutumun yenilgisine) çıkar.

Jacobsen’in bittiği yer (teslimiyet, çöküş, umutsuzluk), Rilke’nin Malte ile başladığı yerdir. Malte, Niels’in kaldığı yerden devam etmek, bu olumsuzluğu ve acıyı dönüştürmek zorundadır.

Jacobsen, Pozitivizm ve Darwinizm’den beslenen radikal bir ateisttir. Rilke ise (örneğin Worpswede Günlükleri ve Saatler Kitabı döneminde) geleceğin Tanrısını arayan, adeta bir "rahiplik" rolü üstlenen bir poetik çizgededir.

 

Rilke, kendi varoluşsal krizini Malte üzerinden yaşar. Malte, şehirde (Paris), yalnızlıkta ve ölümün karşısında ezilip başarısız olurken; Rilke, Malte’nin düştüğü tuzakları aşarak dönüştürücü güce (gerçek şiire) ulaşmayı hedefler.

 

Jacobsen’den alınan ve Saatler Kitabı’nın 3. bölümü ile Requiem’lerde de işlenen "kişinin kendi ölümü" fikri, Malte’de en yüksek ve sarsıcı seviyesine ulaşır.

 

Rilke’nin maddi kaygılardan arınarak Malte üzerine odaklanabilmesini, adeta bir ada sığınağı gibi onu destekleyen yayıncısı Kippenberg sağlamıştır.

 

3. Bölüm: Malte Laurids Brigge'in Notları

Malte karakteri üzerinden Rilke’nin kendi çocukluğu, korkuları ve zaman algısıyla yüzleşmesi.

Jacobsen etkisiyle şekillenen "bireysel/kendi ölümüne sahip olma" fikri.

Maske-ayna deneyimleri, insan ile eşyanın dağılımı, "Savurgan Evlat" alegorisi ve mülkiyetsiz/karşılıksız aşk (besitzlose Liebe) fikri.

 

Malte, dış dünyaya karşı tamamen savunmasızdır; her izlenim (iyodoform kokusu, patates kızartması yağı, sokaktaki korku) anında ve engelsizce onun en derin iç mekanına nüfuz eder.

İzlenim sadece duyu organına takılıp kalmaz; varoluş noktasına dokunarak bir içsel acıya ve yansımaya dönüşür.

 

Günümüz insanının kendine ait bir ölümü yoktur; ölüm sadece bir hastalığın biyolojik/fatal sonucudur.

Malte’nin çocukluk anılarında yer alan, köklü ve şahsiyet sahibi aristokrat büyükbabasının ölümü. Bu ölüm, yaşanmış ve tamamlanmış bir hayatın organik bir meyvesi, kendine has bir karakteri olan, evi ve çevreyi aylarca domine eden "büyük" bir ölümdür.

 

Rilke’de Ölüm: Yaşamın içsel bir meyvesi, tohumu baştan beri içinde olan organik bir olgunlaşmadır. Ayrıca Malte’nin yolu Tanrı’dan uzaklaşmak değil, henüz "oluşum halinde olan" (Werdender Gott) Tanrı’ya doğru gitmektir.

 

Geçmiş "şimdi"den daha önce değildir; gelecek de daha sonra değildir. Çocukluk ve geçmiş her an "şimdi"de mevcuttur.

Yazmak, Malte için izlenimlerin yarattığı felç edici korkuyu aşma biçimidir.

Sanat, pasif bir duygu patlaması ya da estetik bir süsleme değil; dışarıdan gelen dehşeti, biçimlendirilmiş ve tamamlanmış bir nesneye/yapıta dönüştürme çalışmasıdır (Arbeit).

 

Modern insan, nesnelerle, zamanla ve Tanrı ile gerçek bir bağ kurmayı başaramamıştır. Zamandaki ve mekândaki kopukluk, dünyanın ve nesnelerin bize yabancılaşmasına (isyankarlığına) yol açmıştır.

 

Malte ilk başlarda Milli Kütüphane kartı veya düzenli yemek alışkanlıklarıyla toplumsal kimliğini bir "kalkan" gibi korumaya çalışır.

Sokaktaki kör adam, sebze arabası, hastanedeki ölümler ve komşunun histerisi... Tüm bu dışsal dehşet, Malte’nin içindeki koruyucu kabuk yırtıldığı için doğrudan onun benliğine dolar. Malte, bu dehşetle sadece karşılaşmaz; onunla aynileşir.

 

Malte, Rilke’nin kendi çağının (modernitenin) krizini çözmek için kurguladığı bir düşünce deneyi ve kurban figürüdür. Rilke, kendi zayıflıklarını ve korkularını Malte’ye yüklemiş; Malte bu yükün altında yok olurken, Rilke bu "sanatsal/varoluşsal fedakarlık" sayesinde hayatta kalmış ve ileride Duino Ağıtlarını yazabilecek olgunluğa ulaşmıştır.

 

Malte’nin başarısızlığı olumsuz bir son değil, Rilke için bir dönüm noktasıdır. Nitekim Rilke’nin metinde geçen son şiir dizesi bunu özetler: "Ruhumuzun şaşkınlıktan elde ettiği şey, sonunda canlılara da fayda sağlayacaktır..."

 

Masanın Altındaki El

Çocuk Malte’nin masanın altındaki kürkün içinde kalemi ararken başka bir elle karşılaşması, varoluşsal dehşetin (korkunun) ilk somut dışavurumudur.

Malte, yaşadığı bu dehşeti anlatacak kelimelerin henüz olmamasından korkarken; büyüdükçe bu kelimelerin aniden ortaya çıkıp kendisini ifade etmeye zorlamasından daha da çok korkar. Dille nesneleştirme (somutlaştırma), çocuk için travmayı derinleştiren bir tehdittir.

 

Malte’nin çocukken giydiği kostümler ve taktığı maske, onun iradesini elinden alır. Aynadaki "canavarca gerçeklik" karşısında benlik sınırları yıkılır ve geçici bir benlik kaybı (Identitätsverlust) yaşanır.

Rilke’nin eserlerinde sıkça görülen Narkissos (Narcissus) ve Orpheus motifleri ile ayna imgesi; benliğin erimesi, ötekiyle aşırı özdeşleşme ve kişiliğin kırılganlığına işaret eder.

 

Malte’nin empati yeteneği olumlu bir erdemden ziyade, kendi benliğini yok eden bir patolojidir. Başkasının acısını çekerken kendi enerjisini tamamen tüketir ve "boş bir kağıt parçası" gibi kalır.

İnsan içsel dengesini kaybettiğinde etrafındaki eşyalar da kontrolden çıkar; düşer, yuvarlanır ve "kanar."

Bettine von Arnim, Gaspara Stampa, Marianna Alcoforado, Sappho… Kadınlar aşkı bir sahiplenme değil, aşkın (transandantal) bir adanış olarak yaşarlar.

Rilke’ye göre gerçek aşk, nesnesini aşan ve Tanrı’ya yönelen, karşılık beklemeyen ("karşılıksız") sevgidir.

Aşk pasif bir sevilme arzusu ("Sevilmek geçicidir") olmaktan çıkıp, tükenmez bir adanışa ("Sevmek kalıcıdır") dönüşür. Bu sahiplenmesiz sevgi, nesnesini tüketmek yerine Tanrı’ya doğru açılan doğrudan bir kaynağa/pınara dönüşür.

 

Savurgan Evlat

Rilke, İncil’deki Savurgan Evlat efsanesini yeniden yorumlar. Çocuk, ailesinin sahiplenici sevgisinden ve ona hazır biçtiği "sahte kimlikten" kaçar. Çünkü sevilmek, çocuğun özgürlüğünü ve kendi sırrını sınırlandıran "korkunç bir durumdur."

Savurgan Evlat’ın eve dönmesi bir pişmanlık veya af dileme hareketi değildir; aksine, edindiği içsel soğukkanlılık ve yalnızlık eğitimi sayesinde artık ailesinin sahiplenici sevgisinden etkilenmeyecek kadar benliğini kazanmış olmasıdır.

 

Evdekiler onu affettiklerini sanırlar ancak gerçekte onu hiç tanımamışlardır. Savurgan Evlat, nesnesini mülk edinmeyen sevgiyi öğrenmiş, insanı ve dünyayı aşarak Tanrı’ya giden uzun ve zahmetli yola adım atmıştır.

 

4. Bölüm: 1910-1914

Arayış, Bunalım ve Duino’ya Doğru

Duino Şatosu'na gidiş, aristokrat çevreler ve koruyucu dostluklar.

Duino Ağıtları’nın doğuşu; Freudcu psikanaliz tedavisini reddedip acıyı sanatsal üretime dönüştürme kararı.

El Greco'nun keşfi, ölüm düşüncesinin derinleşmesi ve varoluşsal sınır deneyimleri

Ağıtlardaki dehşet verici "Melek" figürünün ve "Geceye Şiirler"in tinsel temelleri.

 

Kippenberg'ler Malte’nin basım sürecinde Rilke’ye hem maddi hem manevi büyük bir destek sağlamışlardır.

Prenses Marie von Thurn und Taxis, Rilke’nin hayatındaki en belirleyici figürlerden biridir. Adriyatik kıyısındaki Duino Kalesi’ni Rilke’ye açarak ona hem sığınak hem de Ağıtlar’ın ilham kaynağını sunmuştur.

Rudolf Kassner, Rilke’nin entelektüel olarak derin bir hayranlık duyduğu filozof. Ancak Kassner, Rilke’yi "babanın ve ruhun dünyasında" yaşamakla, buna karşılık tek gerçek olan "oğulun dünyasını" görememekle eleştirmiştir. İki zihin arasındaki bu mizaç farkı, dostluklarına rağmen Rilke için aşılması zor bir mesafe ve örtük bir trajedi olarak kalmıştır.

 

Malte’yi yazıp bitirmek Rilke için bir rahatlama yaratmamış, aksine onu büyük bir ruhsal boşluğa ve "kuraklığa" sürüklemiştir. Rilke kendini "bir cinayetten sonra ne yapacağını bilemeyen Raskolnikov gibi" hissettiğini ifade eder.

Malte karakteri, yazarın tüm hayat enerjisini ve çevresindeki nesneleri adeta emmiş, geriye "boşalmış" ve tükenmiş bir Rilke bırakmıştır.

Bu krizden kaçmak ve kendisi ile biten kitap arasına bir duvar örmek amacıyla çıktığı Mısır seyahati de ruhsal felaketini iyileştirmeye yetmemiştir.

 

Duino, 1912

Bu derin çöküntünün, kararsızlığın ve çaresizliğin ortasında, Duino Kalesi’nin yalnızlığında ilk Ağıt aniden doğar. Malte’deki yıkıcı güçler, Rilke’nin sanatsal kavrayışında dönüştürülerek yüksek bir şiirsel yükselişe (Yükseliş / Eşik) zemin hazırlar.

 

Sevgi, karşıdaki kişiye veya bir nesneye bağımlı kaldığı sürece sınırlıdır. Gerçek ve sonuna kadar götürülen aşk, insan sınırlarını aşarak sonsuzluğa (ilahi olana) yönelmelidir. Malte bu adımı atamayarak yok olmuştur; ancak Rilke, Magdalene’nin Aşkı gibi metinlerle bu düşünsel çizgiyi derinleştirmiş ve nihayetinde Ağıtlar seviyesine taşımıştır.

 

Rilke, yaşadığı ağır depresyon karşısında psikanalizi (Freud, Baron von Gebsattel) ciddi biçimde düşünür. Ancak, "Şeytanlarım kovulursa meleklerim de korkup kaçar" kaygısıyla bu tedaviyi reddeder. Ruhunun "dezenfekte edilmesi" durumunda yaratıcı gücünü ve hayatının o "anlaşılmaz, yüksek düzenini" kaybetmekten korkar.

 

Rilke, Capri’deki huzurlu akşamlar gibi insani sıcaklıklara derin özlem duyar; fakat birine yaklaştığı anda kendi sanatsal "görevinden" ve yalnızlığından sapacağı korkusuyla kaçar.

 

Rilke, derin bir iç depresyon yaşarken Duino Şatosu'nda Prenses Marie von Thurn und Taxis'in konuğu olur. Şairin içinde bulunduğu kriz, onun üretkenliğini baskılarken "sabırlı olma" zorunluluğunu doğurur.

 

Rilke Duino'da iki kritik "sınır aşma" deneyimi yaşar:

Bahçede bir ağaca yaslandığında, ağacın titreşimleriyle bütünleşir; bedeni bir ruh gibi alıcı hale gelir ve doğanın "öte tarafına" geçer.

Terasında yürürken duyduğu "Çığlık atsam melek tarikatından beni kim duyar?" dizesi, aşkın dünyanın (transcendence) kapısını aralar ve Duino Ağıtları’nın temel figürü olan Melek kavramını doğurur.

 

El Greco

Rilke, 1912 sonbaharında Toledo’ya gider.

Toledo, Rilke için sıradan bir mekân değil; ölülerin, yaşayanların ve meleklerin gözlerinin aynı anda temas edebileceği bütünsel bir nesne ve mekândır. Şehir, yeryüzü ile gökyüzü, yaşam ile ölüm arasındaki ayrımı ortadan kaldıran kozmik bir halka görevi görür.

Yaşamı ölümle birlikte tek bir "bütün" olarak kavramak, varoluşun olumsuzluğunu ortadan kaldırır.

 

Rilke’ye göre sanatın amacı yüzeysel bir "güzellik" sunmak değil, görünüşün arkasındaki gömülü varlığı ve derin hakikati ortaya çıkarmaktır.

 

Sınır ortadan kalktığında güven doğar; sonsuzluk, insanın içine gizlice ve sarsıntısızca akar.

 

Aziz Francis gibi figürler, ego/benlik sınırlarını tamamen ortadan kaldırarak kendilerini bütünüyle adarlar ("kendine yabancılaşma"). Böylece kendi yoksullukları, dünyanın zenginliğine ve "tatil" haline dönüşür.

Rilke, azizliğin kendi yolu olmadığını kabul eder. Tam bir yoksulluğa ve benliksizliğe ulaşamayan kişi, sınırları zorladığında benliğini parçalar. Çocukların oyuncak bebekleri beslerken yaptıkları gibi "hayali bir ağızla dudak şapırdatması" ancak lokmayı yutamaması, kendi benliğine hapsolan insanın bu dönüşümü tamamlayamayarak trajik bir felaket yaşamasını simgeler.

Meleğe şiirinde Melek, insan ile aşkınlık arasındaki aşılamaz uçurumu ve sınırın "diğer tarafını" temsil eder. O, tümüyle ihtişam ve bütünlük alanındayken; insan "bayağılık", karışıklık ve belirsizlik içinde durur.

İnsan ve Melek arasındaki ilişki tek taraflı bir yakarış değil, varoluş düzeyinde bir karşılıklılıktır. "Parla, parla!" çağrısı, Meleğin aşkın ışığının insanın karanlık ve sınırlı alanını da aydınlatabileceği ve sınırın olumsuzluğunu aşabileceği umudunu taşır.

 

Dönüşüm, katı ve değişmez sınırları tanımaz; acı verici ve olumsuz olan durumdan yaratıcı bir hamleyle yeni bir varoluşsal konum üretir.

Orpheus'a Soneler’de ifade edildiği gibi, dönüşüm şiirin kendi içinde de gerçekleşir. Şiir sonundan başlangıcına doğru yeniden okunduğunda başlangıç artık aynı başlangıç değildir; sondan bakıldığında dönüşmüş olarak görünür.

Rilke'ye göre büyük şiir, beş duyunun tümünün eş zamanlı ve eşit bir şekilde katılımıyla doğar. Şair, duyuların arasındaki uçurumları ve sınırları aşarak varlığı bir bütün olarak yansıtan "doğaüstü" düzeye ulaşır.

 

Başlangıçta insan ile mutlak aşkınlığı temsil eden Melek katı bir karşıtlık içindedir. Ancak insan, olumsuz sınır durumunu kabul edip aşmaya çalıştıkça, sınır bir dışlama olmaktan çıkıp bir köprüye dönüşür.

Melek, aşkın sınırın ötesinden yalnızca var olarak "parlar". İnsan bu aydınlanmayla birlikte kendi geçiciliğini kalıcılığa dönüştürür.

 

Rilke, Toledo ve Ronda gezilerinden büyük bir ilham ve Duino Ağıtları'nın devamını beklerken umduğunu bulamaz.

14 Ocak 1913'te Prenses Marie von Thurn und Taxis'e yazdığı mektupta kendisini, "değirmen taşı gibi bir donukluğun altında, dibe batmış balıklar gibi sessiz" olarak tanımlar. Ağıtlar yükselmez; büyük bir hayal kırıklığı yaşar.

 

Sevgili, Hiç Gelmedin ve İnciler Açılacak gibi şiirlerinde yalnızlığını ve özlemini teleskopla uzakları gözleyen bir adam simgesiyle ifade eder.

 

Rilke, sevgiyi insani bir tatmin veya nesne olarak değil, Spinoza ve Platon'un Symposion’undan ilhamla "yön" olarak görür. Tıpkı Malte’deki Abelone gibi, aşkın nesnesinden bağımsız, karşılık beklemeyen ve insanı dönüştüren mutlak gücüne tutunmak ister.

 

Magda von Hattingberg (Benvenuta)

Rilke, piyanist Magda von Hattingberg (Benvenuta) ile Berlin'de buluşur. Rilke'nin odasına bir kuyruklu piyano yerleştirilir; uzun süredir "yıkıcı ve üstün gücünden korktuğu için" kendisini kapattığı müzik dünyasına Magda aracılığıyla adım atar.

Magda’yla birlikte ustası Ferruccio Busoni’yi dinler ve çok etkilenir.

Birlikte Münih, İsviçre ve Paris'e seyahat ederler.

Rilke, Malte Laurids Brigge'nin Notları’ndaki "Savurgan Oğul" motifinde olduğu gibi, "sahiplenici ve kuşatıcı aşktan" kaçar. Sevgilinin "sağlıklı ve insanı kurtarmaya çalışan" müdahalesi, Rilke’nin "su altı dünyasının karanlık doğasında" havasız kalıp ölmektedir.

Paris’te Lotte Pritzel'in bebekleri üzerine yapılan bir sohbet, aralarındaki uçurumu açığa çıkarır. Magda bu bebekleri "delilerin/afyonluların kopyası" görüp reddederken, Rilke onlardaki şok edici, hayaletsi ve korkutucu varlığı derin bir poetik hayranlıkla savunur.

 

İki sevgili Venedik'te ayrılır. Rilke tamamen tükenmiş ve "taş gibi sert" bir halde Paris’e döner.

Lou Andreas-Salomé ise Rilke'yi teselli ederek, onun bu fiyaskoda "masum" olduğunu, trajediye yol açanın Rilke'nin uzlaşılamaz şairlik misyonu olduğunu belirtir.

 

14 Haziran 1914’te yazılıp Lou’ya gönderilen "Dönüş" (Wendung) şiiri, Rilke poetikası açısından bu krizin en önemli teorik ve varoluşsal sonucudur:

Yeni Şiirler (Neue Gedichte) döneminde Rilke, dünyayı sadece "bakarak/gözle" fethetmiştir. Şair, nesneleri, hayvanları, kuleleri ve manzarayı bakışıyla tüketmiş, onları kuşatmıştır.

Şiirdeki nihai karar şudur: "Görme bir sınırdır... Yüzün işi bitti, şimdi kalbitin işini yapın içinizdeki görüntülere." Şair dünyayı nesnel olarak fethederken kendi kalbini ("dokunsal yüreğini") aşksız ve boş bırakmıştır.

Görsel/nesnel fetih ("bakış"), sevgisiz bir ustalıktır. Benvenuta tecrübesi Rilke'ye, dış dünyayı poetik olarak nesneleştirmenin yeterli olmadığını, insanın içindeki mahkûm görüntülere "kalp çalışmasıyla" (aşkla) yaklaşması gerektiğini öğretir.

 

Geceye Şiirler, kronolojik tarihlerinin ötesine geçen kozmik bir duygu alanını tanımlar. Rilke bu şiirlerde, Duino’daki ilk deneyimleri ve İspanya gezisi sırasında temelleri atılan "büyülü mekân" algısını derinleştirir ve yoğunlaştırır.

Gece, sadece bir karanlık ya da kasvet dönemi değildir. Aksine, gündüzün yüzeysel ve esassız karmaşasının yok olduğu; insanın yüzünü yıldızlara dönerek kendi içsel dönüşümüne teslim olduğu sakin, kuşatıcı ve dönüştürücü bir sığınaktır.

Yıldızların taşkınlığı ile ağlayan insanın üzüntüsü arasındaki ilişki, "yukarı bakmak" ve "dünyanın karanlığını içine çekmek" suretiyle kurulur. Şair için nefes almak; dışarıdaki kozmos ile içerideki varoluş arasındaki gidiş-gelişin, yani kendini aşmanın (Transzendenz) somut eylemidir.

Şair, kendi "tanınmaz" yüzüyle gecenin yüceliğini kabul eder. İki kez kaldırılan kaş ve yükselen bakış akıntıları, insanın kendisini aşma arzusundaki derin dehşet ve cesareti simgeler.

 

"Büyük Gece" (Die große Nacht - Ocak 1914): Yabancı bir şehirde, kapatılan kepenklerin ve kendisini dışlayan sokağın ortasında kalan şair, tıpkı topu yakalayamayan dışlanmış bir çocuk gibidir. Ancak tam bu yabancılaşmanın en alt noktasında dönüşüm gerçekleşir: Gece, şaire gülümsəyen "yetişkin ve efsanevi bir figür" olarak görünür ve şair onun geniş ciddiyetine çekilir.

Özlenen sevgilinin gelmeyişi veya geç kalışı, gecenin üslubuyla birleşir. Şairin kendi içine kattığı ancak insani bir aşkla tüketemediği bu devasa potansiyel, en nihayetinde Tanrı'yı ve mutlak varlık alanını temsil eden "Melek"e yöneltilir.

…

 

5. Bölüm: 1914-1922

Savaş Yılları ve İsviçre

"Beş Şarkı", Hölderlin etkisi, savaşın getirdiği yıkım ve Paris’teki mülklerin/kitapların kaybı.

Viyana'daki savaş arşivinde kısa süreli hizmet; Münih devrimi ve entelektüel kriz.

Zürih, Bern ve Venedik seyahatleri sonrası Valais bölgesindeki küçük Muzot Şatosu’na yerleşme.

 

Savaşın patlak vermesiyle (Temmuz/Ağustos 1914) Paris'teki tüm eşyalarını geride bırakarak Almanya'ya döner.

Rilke, ilk günlerde savaşın kitlesel coşkusuna kapılır. Savaşın yıkıcı ama aynı zamanda yüce ve dönüştürücü bir güç (Eski Savaş Tanrısı) olabileceği illüzyonuna kapılarak Beş Kanto’yu yazar.

Ağustos ayının sonuna gelinirken Rilke, savaşın getirdiği felaketi ve bireysel benliği yok eden yıkıcılığını kavrar. Savaş artık bir tanrı değil, insanlığın üzerine salınmış korkunç bir "visitation" (musibet ruhu) halini alır.

Bu dönemde Friedrich Hölderlin’in şiiriyle derin bir temas kurar.

Rilke’nin savaş şiirleri, kendi sanatsal gücüyle henüz dönüştüremediği büyük bir şokun başarısız poetik dışavurumudur.

 

Lou Albert-Lasard

Eylül 1914’te ressam Lou Albert-Lasard (Lulu) ile tanışır.

Rilke'nin insani bağlardan kaçışını ve çorak bir zirvedeki yalnızlığını ifade eden şiirleri, bu dönemin duygusal fırtınalarını yansıtır.

Finkenstrasse'deki stüdyo/daire; Hans Carossa, Paul Klee, Alfred Schuler, Lou Andreas-Salomé gibi isimlerin uğrak yeri haline gelir.

 

1915'te Rilke’nin Paris’teki dairesi ve tüm kişisel eşyaları, mektupları açık artırmayla satılır.

 

Karanlık Şiir: Ölüm (Der Tod): Rilke'nin depresyonunun en derin noktasını temsil eder. Hayata karşı duyulan tiksintiye ve uçurumun kenarında olmaya rağmen, Toledo (İspanya) gezisinden kalan "içsel mekân" (Weltinnenraum) hatırası ve yıldızların varlığı şaire kozmik bir teselli sunar.

Bu hayatın unsurları bizim için bu kadar anlaşılmazken yaşamak nasıl mümkündür?

Melek "korkunçtur" (schrecklich), çünkü o, insanın dünyevi olarak kavrayamadığı, ürktüğü ve dışladığı o devasa, şiddetli ve bütüncül varlık alanını temsil eder. Şairin görevi, bu dışsal dehşeti "içsel dünyanın" parçası yapmaktır.

 

Rilke, varoluşa ve dünyaya idealize edilmiş bir açıdan bakmayı reddeder. Duino Ağıtları (özellikle 4. ve 5. Ağıt) ile Malte mektupları, aşkın, ölümün ve Tanrı’nın yıkıcı/korkunç yönlerini göz ardı etmeden hayatı olumlamaya çalışır.

 

Askerlik Hizmeti (1915–1916)

Savaş arşivlerindeki büro görevine aktarılır ve Mayıs 1916'da terhis edilir.

 

Saltimbanques (Gezgin Cambazlar)

Münih'te Hertha König'in evinde kalırken Pablo Picasso'nun Saltimbanques (Gezgin Cambazlar) tablosundan derin bir şekilde etkilenir. Bu figürler, 5. Ağıt'ın ilham kaynağı ve insan hayatının meşguliyetinin simgesi olur.

 

1916–1918 yılları arasında derin bir verimsizlik ve yazamama krizi yaşar. Bu durumu "tuz sütununa dönüşmek" veya "donup kalmak" olarak tanımlar.

 

Doktor ve şair Carossa ile görüşmesi, edebiyat tarihinin en güzel buluşmalarından biri olarak anılır. Rilke, Carossa’nın acemi şiirlerini ona okuyarak cesaret verir.

Genç subay ve entelektüel Marwitz ile Berlin'de tanışır. Şiir okumalarıyla gençlerin üzerinde derin izler bırakır.

Regina Ullmann, Kontes Aline Dietrichstein ve Marie Taxis gibi isimlerle yazışarak onlara hayatın olanaklarına inanmaları yönünde tavsiyelerde bulunur.

1918’de İsviçre'ye geçer.

Bern şehrinin tarihi dokusu ve mimarisi ona huzur verir. Temmuz 1919'da Bergell'deki Soglio köyünde yer alan Palazzo Salis'e yerleşir.

Soglio’daki tarihi kütüphane odası, Rilke’ye uzun zamandır aradığı sığınağı ve içsel huzuru sunar. Burada ünlü metni Ur-Geräusch'u (İlksel Ses) kaleme alır.

 

Soglio'dan ayrılıp Nyon’a geçtiğinde dostu Marthe ile buluşur. Ancak kaldığı küçük yer ziyaretçilerle dolar.

 

İsviçre’nin çeşitli şehirlerinde büyük ilgi gören konferanslar verir. Programlarda genel bir girişin ardından mekana ve kitleye özel şiirler okuyarak ağır yapıtlarını dinleyicilere başarıyla aktarır.

 

Bu dönemde tanıştığı Werner Reinhart Winterthur’lu sanayici ve sanat koruyucusu; Ağıtlar’ın geleceği açısından kritik bir rol üstlenir.

 

Avusturya vatandaşlığından Çekoslovak pasaportuna geçiş süreci, ikamet izinleri ve parasal krizler Rilke’nin sağlığını bozar.

 

Baladine Klossowska (Merline)

1919 yazında ressam Baladine Klossowska (Merline) ve çocuklarıyla (Pierre ve Balthus) yeniden karşılaşır; aralarında tutkulu bir aşk başlar.

Merline’in zorlu ekonomik/kişisel koşulları Rilke’yi vicdanen yıpratır. Ancak Rilke, nihai sorumluluğunun sanatına (Ağıtlar’ı tamamlamaya) olduğunu bilerek Merline’in bağımlı taleplerine karşı mesafe koyar. Bu süreçte Fransızca yazdığı Lettres françaises à Merline, dönemin en derin aşk mektupları arasında yer alır.

 

Merline ile Cenevre’de yaşama planından vazgeçerek Schloss Berg’e çekilir (Kasım 1920). Kendini bir "koza içindeki tırtıl" gibi dış dünyaya kapatır.

Berg’deyken, sanki eski bir sakinin ruhu kendisine şiirler dikte ettiriyormuş gibi mistik bir deneyim yaşar (Kont C.W.’nin Şiirleri).

 

Muzot Şatosu

Rilke, Etoy ve Sierre süreçlerinden sonra uzun süredir aradığı sığınağı Valais'teki eski, elektriksiz ve susuz Muzot Şatosu’nda (Schloß Muzot) bulur. Dostu Werner Reinhart’ın cömert yardımlarıyla buraya yerleşir.

Rilke için Toledo nasıl "meleklerin, tanrısal yasaların ve gökle yerin kesiştiği" bir mekânsa, Valais vadisi de bu mitsel güçlerin ve Ağıtlar’ın (Duino Ağıtları) kaynağının yeniden uyandığı yer olur.

 

Şair, yaşam ile ölüm, buradaki dünya ile ahiret arasındaki keskin ayrımı aşmayı hedefler. Toledo ve Valais, ona bu "bölünmemiş varoluşu" ve evrensel bütünlüğü duyusal olarak hissettiren dışsal karşılıklar (iç eşdeğerler) sunar.

Sanatı "şans ve tesadüf oyunu" olmaktan çıkaran bu şiddetli inatçılığı, Duino Ağıtları ve Orpheus'a Soneler’i tamamlayabilmek için şart görür.

…

 

6. Bölüm: İspanya, Valais ve Geç Dönem Eserleri

Son dönem çalışmalarının imgesel mekânı; "Dünya-İç-Mekânı" (Weltinnenraum) kavramı.

Fiziksel zamanın ötesinde "dikey zaman", okült deneyimler ve "Bilinç Piramidi."

Rilke’nin kendine özgü sentaks, etken/edilgen fiil kullanımları, türetilen yeni kelimeler ve dilbilgisel dönüşümler.

 

Rilke için dağlar, kavak ağaçları ve köylüler sıradan nesneler değil; evrensel kanunun, uzayın ve takımyıldızların canlı figürleridir (iç dünyamızın dışsal eşdeğerleri).

 

Rilke'nin metafiziğinde iç dünya (öznel/ruhsal) ile dış dünya (nesnel/fiziksel) arasındaki katı sınırlar ortadan kalkar. Kuşların içimizde uçması veya ağacın gözlemcinin içinde büyümesi, insanın doğaya sadece bakan bir özne değil, onunla aynı varlıksal düzlemi paylaşan bir katılan olduğunu gösterir.

 

Geçmiş, şimdi ve gelecek ayrımı bu büyülü boyutta anlamını yitirir. Hatırlama (Erinnerung), sadece geçmişe bakmak değil; geçmişi ve geleceği "şimdi"nin içinde eriten bir içselleştirme eylemidir.

İnsan yüzey bilincinden derinliklere indikçe zaman ve mekânın dar sınırlarından kurtulur.

 

Gerçek bir sanat eserinin ve nesnel bir "ağaç" biçiminin yaratılabilmesi için şairin yüzeysel hazlardan, gündelik güvenli alanlardan ve doğrudan deneyimin cazibesinden feragat etmesi gerekir. Bir şey ancak iç mekâna alınıp üzerine katlanıldığında (feragat edildiğinde) gerçek ve kalıcı bir biçim (mit) kazanır.

 

Rilke Dilinin Biçimi

Rilke’nin dili sıklıkla keyfi kelime seçimleri yapması, grameri ve Almancanın ruhunu "zorlaması" veya aşırı bir üslup yapaylığı (artifizialitāt) taşıması sebebiyle eleştirilmiştir.

Rilke'nin dili keyfî bir süsleme veya sadece "nüans" peşinde koşan bir estetikçilik değildir. Rilke, modern insanın unuttuğu büyülü ve efsanevi bir varlık deneyiminin eşiğindedir. Alışılagelmiş dil ve araçlar bu yeni deneyim alanını taşımaya yetmediği için şair, dili zorlayarak kendi yeni araçlarını yaratmak zorundadır.

İlkel/mitsel düşüncede bir şeyin "adı", yalnızca o şeyin dışsal bir etiketi veya izlenimi değil, o şeyin varlığının kendisidir.

 

Klasik gramerde fiil, özne ile nesne arasındaki mesafeyi kateder. Rilke ise "başlamış pencere" (das angefangene Fenster) veya "ikna edilmemiş manzara" gibi yapılar kullanarak özne ile nesne arasındaki mesafeyi kaldırır. Eylem, nesnenin bir niteliği/özelliği haline gelir; insan deneyimi ile dış dünya birbirinin içine nüfuz eder.

 

Fiilin geçici ve akıcı olan dinamizmine karşılık, isim sürekliliktir. Rilke, eylemleri isimleştirerek zamanın akıcılığını uzamsal bir kalıcılığa (Sessizlik, Durma, Süre) aktarır. Zamansal sıralanış, "iç mekânda" yan yana gelişe dönüşür. Dönüşümün temel amacı, değişken dünyayı kalıcı ve tek bir özdeş varlığa yerleştirmektir.

"Tahta çıkan gül", "övünen", "gören" gibi kullanım biçimleriyle Rilke, anlık bir faaliyeti durağan ve mitsel bir "biçime/figüre" dönüştürür. Bu durum nesneye kalıcı bir varlık, adeta mitsel bir "yüz" kazandırır.

 

Rilke'nin büyüsü, insanın iç dünyası ile dış dünya arasında kopmuş olan kadim bağı dilde yeniden kurmaktır. Günlük kullanımda yıpranmış, sıradanlaşmış kelime çekirdekleri, şairin elinde ilk çağlardaki ilahi ve mitsel yaratım gücüne (Hölderlin çizgisi) geri döndürülür.

 

Kişinin kendi fırlattığı topu (kendi sınırlı yeteneğini/becerisini) yakalaması yalnızca bireysel bir kârdır. Asıl mucize ve varoluşsal nitelik; "ebedi oyuncu arkadaşın" (Tanrı’nın/Aşkınlığın) Tanrı'nın büyük köprü inşaatından fırlattığı topu yakalayabilmektir. Bu, "sizin olan" değil, "bir dünyanın" talihi/servetidir.

Şiirdeki zaman algısı; geçmişin (güç ve cesaret toplama), geleceğin (yakalama ve geri fırlatma) ve şimdinin tek bir doyuma ulaşmış "şimdi" (erfüllte Gegenwart) noktasında birleşmesidir. Şair, kendini aşan bu aşkın kurguda kendi "merkezini" (Mitte) bulur.

 

Dansçı genç kız Wera’nın amansız hastalığı, acıyı göğüsleme biçimi ve erken ölümü, Rilke üzerinde sarsıcı bir etki bırakır. Wera, acı ile varoluşun ihtişamını övme arasındaki o ince çizgide "ışık fazlalığı" üreten bir figürdür.

Rilke, Wera’nın hatırası ve bir dükkân vitrininde gördüğü Orpheus gravürünün birleşimiyle yaşam ile ölüm arasındaki o büyük geçişi temsil eden tanrısal figürü (Orpheus) yeniden diriltir. Orpheus'a Soneler, Wera'nın ölümüyle açılan bu mitsel ve dönüştürücü kapının ürünü olarak birkaç günde doğar.

…

 

7. Bölüm: Duino Ağıtları

1-3. Ağıtlar: Aşkınlık, Melek emri ve ilksel zemin (Urgrund).

4-6. Ağıtlar: Kukla sahnesi, gezginler/cambazlar, bütünlük figürü.

7-10. Ağıtlar: "Görünmez"e dönüşüm, açık alan, insanın metafizik yeri ve ölüm manzarası.

 

Duino Ağıtlarının Tamamlanması (Şubat 1922)

1912’de Duino Şatosu'nda başlayan ancak araya giren savaş ve krizlerle 10 yıl boyunca kesintiye uğrayan Ağıtlar, 1922 Şubat'ında muazzam bir içsel "itaat" ve kriz anı içinde tamamlanır. Rilke'nin "Dağın üstündeyim!", "Merline, je suis sauvé" (Kurtuldum) haykırışları, varoluşsal borcun ödendiğini ve fırtınanın dindiğini simgeler.

Eserin merkezine Picasso’nun Les Saltimbanques (Cambazlar) tablosundan ilhamla yazılan 5. Ağıt’ın yerleştirilmesi, eserin mimari dengesini mükemmelleştirir. Ağıtlar; acının bir amaç değil, acıyı aşmanın ve olumlamanın bir aracı olduğu diyalektik bir yapıdır.

 

İnsan, kaotik ve dünyevi varlığından çığlık atar. Ancak bu çığlık cevapsız kalır; melekler kendi kendine yeten, mükemmel kozmosun temsilcileridir.

İnsan, meleklerin ve hayvanların aksine "yorumlanması gereken" ve yanlış yorumlamaya açık bir dünyada güvensizdir. Ancak insan, kendi yalnızlığını ve "boşluğunu" soluduğu alana geri vererek; acıyı ve yokluğu "şarkıya" dönüştürerek aşkın alanla köprü kurar.

Güzellik, aşkın olana giden tek köprüdür. Müzik ise yaşam ile ölümün, ilahi ile ölümlünün sınırında yükselen ilk ağıttan (Linos miti) doğmuştur.

 

Dördüncü Ağıt

Modern insan, varoluşun organik bağlamından kopmuştur. Artık meleğe çığlık atmaktan bile vazgeçmiş; çaresizliğini kibirli bir "izleyiciliğe" (kukla sahnesinin önünde durmak) dönüştürmüştür.

İnsan var oluşa katlanmak zorundadır; dönüşüm, insanın aktif katılımı olmadan gerçekleşemez.

Yaşam ve ölümün bütünlüğü belirdiğinde, çaresizliğin uçurumu aşılmaya başlar.

 

Beşinci Ağıt (Saltimbanques)

Gezgin Sanatçılar (Cambazlar): Göçmen hokkabazların hayatı, insan varoluşunun geçiciliğini ve anlamsızlık mücadelesini temsil eder. Onların pürüzsüz ama "boş" ustalığı (virtüözlük), varoluşsal yetersizliği simgeler.

 

Şifalı Bitki (Subrisio Saltat): Tüm bu zahmet ve çaba içinde, bir anlığına beliren gülümseme, meleğe sunulan ilk olumlu hediyedir. Bu gülümseme, acının olumlanarak kalıcı bir biçime (Gestalt) ve şifalı bir esansa dönüştürülmesidir.

Beşinci ağıt, eser külliyatının tam ortasında yer alarak melekle kurulan olumsuz/reddedici ilişkiyi ilk kez olumlu bir teklife dönüştürür.

 

Altıncı Ağıt

Modern insanın trajik bölünmüşlüğüne karşı Kahraman ve Erken Ölen Çocuk figürleri yerleştirilir. Onlar, ölümü yaşamın doğal bir parçası kabul ederek tek bir şimdide (erfüllte Gegenwart) yaşarlar.

Kahraman, düşüşünü bir "yükseliş" olarak yaşar. Doğum, yaşam ve ölüm onun için ayrışmış zaman dilimleri değil, bütüncül bir eylemdir.

 

Yedinci Ağıt

Modern çağda teknoloji ve amorf güçler dış dünyayı tüketmektedir ("Dışarısı giderek azalıyor"). Eski kalıcı yapılar (tapınaklar, anıtlar) yok olmaktadır.

İnsanın bu krizdeki tarihi görevi, dışarıda yitirilen dünyayı kendi içselliğinde (Weltinnenraum) görünmez kılarak yeniden inşa etmek ve korumaktır.

Aşk ve sanat aracılığıyla meleğe yaklaşılan bu noktada, şairin uzattığı el bir kavrama eylemi değil; savunma, uyarı ve hürmet duruşudur. İnsan melek tarafından yutulmamalı, ebedi ile geçici arasındaki o gerilimli "kendi yerinde" durarak varoluş görevini sürdürmelidir.

7. Ağıt, insanın görünür dünyayı, nesneleri ve zamanı kendi içinde dönüştürerek (içselleştirerek) yok olmaktan kurtarma sözü verdiği, meleğe karşı insan varlığını övdüğü aşamadır.

 

Sekizinci Ağıt

Hayvan, zaman bilincinden ve ölüm korkusundan muaf olarak "saf mekânda" (Açık) yaşar. Ölümü öngörmediği için yaşamı sonu olmayan bir akıştır.

İnsan ise dünyayı zaman ve sınırlar üzerinden "yorumlar". Ölümle yüz yüze durmak ve her şeyin karşıtını hissetmek insanın kaderidir ("Zıt olmak ve bundan başka bir şey olmamak").

 

8. Ağıt, yıldızların, doğanın ve yaratıkların (hayvanların/bitkilerin) aksine insanın sürekli "kendi ölümünün bilincinde" yaşamasını işler. İnsan sürekli vedalaşan, kaderden kaçmak isteyen fakat kaçamayandır. Bu ağıt, 7. ağıttaki tüm kazanımları sarsar ve insanı yeniden şüpheye/umutsuzluğa düşürür.

 

Dokuzuncu Ağıt (Büyük Yükseliş ve Düğümün Çözülmesi)

Bütün Rilke külliyatının anlaşılabileceği en kritik eşiktir. İnsan doğanın saf kalıcılığına (örneğin defne ağacına) ya da hayvansı gamsızlığa kaçamaz. İnsanın kaderi zaman, acı ve ölümdür. 9. Ağıt, işte bu geçiciliğin tam da insanı vazgeçilmez kılan şey olduğunu ilan eder.

 

Biz "En Çok Küçülenleriz"

İnsan zamana tabi olduğu için en geçici varlıktır. Ancak etrafımızdaki nesneler, eşyalar ve görünür dünya kurtarılmak için bize ihtiyaç duyar.

 

Yürüyüşçü dağdan vadiye toprağı ya da dağın yükünü getirmez; sadece "saf, edinilmiş bir kelimeyi" (bir çiçeğin adını/özünü) getirir. İnsanın görevi de dış dünyayı somut maddesiyle değil, dil ve içsel algı aracılığıyla kalbin "görünmezliğine" kaldırmaktır.

 

Melek aşkın ve görünmez dünyanın simgesidir. İnsan meleğe soyut kavramlar değil; insani, geçici, dille şekillenmiş nesneleri ve dünyadaki varoluş deneyimini anlatmalıdır.

 

Günümüz dünyası teknolojinin egemenliğindedir ve bu çağ biçimsiz, imgesiz, sadece "amaca yönelik" bir ivme yaratır.

 

Şair nihilist bir umutsuzluğa düşmez; aksine, bu "kabukların" içeriden büyüyen yeni bir eylem ve içsel dönüşümle bir gün parçalanacağına ve insanın sonsuzlukla olan bağını yeniden kuracağına inanır.

 

Onuncu Ağıt ve "Düşen Mutluluk"

10. Ağıt, günlük hayatın yüzeysel ve ölümü unutturmaya çalışan "sahte eğlencelerinden" sıyrılarak, gerçek ölüm manzarasına (Mısır mitolojisi ve Sfenks göndermeleriyle) geçişi simgeler.

 

Fındık ağacının pürçekleri veya bahar yağmuru nasıl toprağa (karanlığa/kökenine) düşerse, insan da ölümü ve geçiciliği kabullenerek varlığın bütünlüğüne teslim olur.

 

İnsanlar genelde mutluluğu "yükselmek" olarak hayal ederler. Ancak Rilke'nin ulaştığı bu nihai olumlamada mutluluk, yükseklerden aşağıya, karanlık toprağa, ölüme ve teslimiyete doğru düşmektir (düşen mutluluk).

 

Orpheus'a Soneler'le Olan Bağlantı

Lütuf ve coşku şiirleri olarak sonelerin yapısı, Ağıtlar ile kurduğu diyalektik bütünlük.

Hristiyanlık eleştirisi, Tanrı, acı ve "dönüşüm" (Verwandlung) anlayışı.

 

Melek ve Orpheus

Melek, insanı aşan mutlak aşkınlığın ve bütünlüğün simgesidir. İnsana yardım eden bir figür değildir; aksine onun karşısında amansız ve "korkunç" bir muadildir ("Her melek korkunçtur")

İnsan "parça" (eksik) olduğu için melekle doğrudan karşılaşmaya dayanamaz. Melek, insanın acı, çelişki ve yok oluş uçurumundan geçerek kendi sınırlarını, hedefini ve içsel dönüşüm görevini anlamasını sağlayan yıkıcı/sarsıcı bir "şamdan"dır.

 

Orpheus, Dionysosçu ve Apolloncu çelişkileri, yaşam ile ölüm, ruh ile coşku arasındaki sınırları çoktan aşmış, dönüşüm ilkesini tamamlamış bir tanrıdır.

Meleğin sunduğu çetin çatışmalar Orpheus’ta en başından itibaren çözülmüştür. Orpheus bir mücadeleyi değil; yaşam ve ölümün birleştiği, ilahi özle nüfuz edilmiş, bütünleşmiş bir dünyayı temsil eder.

 

Duino Ağıtları, insanın geçicilik, ölüm, yalnızlık ve imgesizlik sarsıntıları içinden geçerek adım adım yükseldiği, varoluşunun anlamını ve "dünyayı kalbin görünmezliğinde dönüştürme" görevini savaşarak ve acı çekerek kazandığı trajik ve dinamik bir süreçtir.

Orpheus’a Soneler ise bir mücadele alanı değil, bir lütuf armağanıdır. Kararlar çoktan verilmiş, gerilim yatışmıştır. Sone insanı (veya şiirsel ses), acının üstesinden zaten gelmiş durumdadır; burada ilahi bilgelik akan, övgüye ve şarkıya dönüşmüş bir "var olma hali" hakimdir.

 

Rilke Soneler'i, genç yaşta ölen Wera Ouckama Knoop'un anısından etkilenerek kaleme almıştır.

Wera, dünyevi olanı ve geçiciliği doğal olarak/doğallıkla seven, yaşam ile ölümün bütünlüğünü kendi somut varlığında bizzat yaşamış bir figürdür. Wera'nın bu durumu, Ağıtlar’da uzun mücadeleler sonucu 9. Ağıt'ın sonunda ("Dünya, canım, istiyorum") varılan noktayla doğrudan örtüşür.

 

Ağıtlar on yılı aşkın bir çile ve arayışın ürünüdür; Soneler ise 1922 Muzot döneminde adeta bir esrime/rüya anında şaşırtıcı bir hızla doğmuştur. Ancak Rilke'nin içsel gelişiminde Soneler, Ağıtlar'ın çilesi ve kazanımları sayesinden mümkün olabilmiştir.

 

Ağıtlar'ın melekle yapılan çetin savaşla ulaştığı nihai kavrayış ("yaşam ve ölümün birliği", "geçici olanın içsel dönüşümle kurtarılması"), Soneler'de Orpheus'un sakin, övgü dolu ve dönüştürücü şarkısına dönüşür. Ağıtlar yolu açar ve hedefi belirler; Soneler ise o hedeften bakılarak söylenen ebedi şarkıdır.

 

Genç İşçinin Mektubu

Hristiyanlık eleştirisi, Tanrı, acı ve "dönüşüm" (Verwandlung) anlayışı.

 

Onuncu Ağıt ile aynı bloknotta taslağı yer alan bu metin, Rilke’nin Saatler Kitabı, Malte Laurids Brigge'nin Notları ve Savurgan Oğul Hikâyesi boyunca gelişen metafizik ve dini görüşlerinin kısaltılmış bir özetidir.

 

Rilke, işçi kurgusu üzerinden "eğitimsel kalıplarla engellenmemiş" yalın ve varoluşsal bir üslup yakalar. Çetin Ağıtlar'ın metafizik ağırlığını bu mektupta doğrudan ve yalın bir dille ifade eder.

 

Genç işçinin dilinden Rilke, İsa’nın yaşandığı dönemin koşulları ile modern teknolojik dünyanın ("hazır etek" ve "dikişsiz elbise" metaforu) tamamen farklı olduğunu savunur. Modern insan ile İsa arasındaki bu uyumsuzluk, Kurumsallaşmış Hristiyanlığın dönüştürücü gücünü kaybettiğini gösterir.

 

Rilke, Hristiyanlığın Haç’ı bir "duraklama" noktasına dönüştürmesini eleştirir. Oysa Haç bir durak değil, yeryüzünün ve varoluşun dönüştürülmesi gereken bir "jest"tir. Rilke, Tanrı ile insan arasında bir "aracı"ya (İsa/Kilise) ihtiyaç duyulmayan veya aracının ortadan kalktığı doğrudan dindarlığı kendine daha yakın bulur.

 

Dokuzuncu Ağıt’taki "Toprak! Görünmez! / Ya dönüşüm acil göreviniz değilse?" mısraları yeryüzüne olan bağlılığı gösterir. Ancak bu tutum yeryüzünü ilahlaştırıp aşkınlığı (transandansı) reddetmek anlamına gelmez.

 

İnsanın temel ödevi, bu dünyada gördüğü nesneleri, acıları ve geçiciliği "kalbin görünmezliğinde" içselleştirerek dönüştürmektir.

 

Tanrı imgesi Rilke’de hem korkunçluğu hem de mutluluğu kapsar; her ikisi de ilahi olanın tek bir yüzüdür.

Ölüm, yaşamın karşıtı veya bir yok oluş değil; tam aksine varoluş küresinin (bütünlüğünün) tamamlayıcısıdır. Yaşamın korkunçluğunu ve ölümü onaylamayan bir insan, ne diri ne de ölü sayılabilir. Ölüm yoluyla yaşanan kayıplar, içsel dönüşümle sonsuz bir "içsel sahipliğe" dönüştürülmelidir.

 

Katedrallerde hem meleğin hem de şeytanın var olması, insanın aşkın yapısının "yukarıdaki" ve "aşağıdaki" boyutlarını temsil eder. İnsanın somut/elle tutulur gerçekliği, yalnızca bu görünmez boyutla (melek ve şeytanın işaret ettiği aşkınlıkla) ilişkilendirildiğinde tam bir "gerçeklik" kazanır.

…

 

8. Bölüm: 1922-1926

Son Yıllar, Fransa ve Veda

Valéry şiirlerinin Almancaya çevrilmesi, Fransızca şiirler yazma dönemi.

Paris seyahatleri, Val-Mont kliniğindeki tedavi süreçleri, Ragaz ve Lozan günleri.

Valéry ile son karşılaşma, lösemi hastalığının getirdiği şiddetli acılar ve 29 Aralık 1926’daki ölümü.

1922 yılının başında Duino Ağıtları ve Orpheus’a Soneler tamamlanmıştır. Rilke, Prenses Marie von Thurn und Taxis ve Lou Andreas-Salomé gibi yakın dostlarının desteği ve dinleme hassasiyetiyle bu eserlerin büyüklüğünü kavramıştır.

 

Ağıtlar'ın getirdiği büyük tatmin duygusunun ardından Rilke, hayatının odağını ve yaratıcı merkezini kaybetmiştir. Yaratım fırtınasının yarattığı fiziksel ve ruhsal şok, hayatının sonuna kadar sürecek olan bir içsel sarsıntıya ve amansız bir yalnızlaşmaya yol açmıştır.

 

1921'den itibaren Fransız şair Paul Valéry'nin eserlerine büyük bir hayranlık duymuş ve onun Le Cimetière Marin (Deniz Mezarlığı) ile Eupalinos gibi yapıtlarını Almancaya çevirmiştir. Valéry'nin disiplinli ve berrak dil mimarisi Rilke'ye büyük bir esin vermiştir.

 

Valéry: Tamamen rasyonel, entelektüel, hiçlikle yüzleşen ve yıkımı öne çıkaran bir tutum sergiler.

Rilke: Yaşam ile ölümün bütünlüğüne, irrasyonel ve varoluşsal bir "içsel dönüşüm" anlayışına inanır.

 

Rilke bu dönemde Fransızca şiirler de yazmaya başlar (Vergers, Quatrains Valaisans, Les Roses). Almancada tam karşılığını bulamadığı bazı nüansları Fransızca kelimelerde bulur ve bu süreci hafifletici bir yaratım oyunu olarak görür.

 

1922-1925 yılları arasında Rilke'nin sağlığı hızla bozulur.

Sağlık krizinden ve Muzot'taki yalnızlıktan kaçmak amacıyla 1925'te Paris'e gider. Burada büyük bir edebi ilgi ve şöhretle karşılansa da, şehrin gürültülü ve yüzeysel sosyal hayatı onu büsbütün tüketir. Rilke bu süreci "çocukluğundan beri yaşadığı en kötü yıl" ve "Breughelvari bir cehennem tablosu" olarak tanımlar.

 

Paris dönüşü Ragaz'da ve Muzot'ta derin bir pişmanlık ve çaresizlik yaşar. Muzot'un önündeki sevdiği yaşlı kavak ağacının kesilmesi, Rilke tarafından yaklaşan sonun ve kaderin yıkıcı bir işareti olarak algılanır.

 

4 Aralık 1925'teki 50. yaş gününde Rilke, Muzot yakınlarındaki ihmal edilmiş küçük St. Anne Şapeli'ni kendi imkânlarıyla restore ettirir. Yoksul halkın dualarına ve ebedi kalıcılığa adanan bu mütevazı eylem, Rilke'nin yeryüzüne, sessiz ibadete ve ilahi imgeye duyduğu sadakatin son somut nişanesi ve adeta bir vasiyetnameler silsilesidir.

 

Rilke, 50. yaş gününün (4 Aralık 1925) ertesi günü yayıncısı ve dostu Anton Kippenberg ile eşi Katharina’ya derin bir samimiyetle teşekkür mektubu yazar. Mektuba eklediği mısralarda varoluşun bolluğuna, çocukluktan beri taşınan sonsuzluğun ağırlığına ve dostluğun yumuşak "eğimine" (Neigung) değinir:

"Zaman nedir? / Kuşun bol uçuşu bize gönül alanı ver, bizi gelecekten mahrum eyle. Her şey fazlalık..."

 

1925 yılının sonbaharında (Ragaz dönüşü) kaleme alıp dostu Bayan Nanny Wunderly-Volkart'a teslim ettiği vasiyetnamesinde Rilke, metafizik ilkelerini net bir dille ortaya koyar:

Ölüm yatağında zihni veya bedeni ne kadar zayıflarsa zayıflasın, kendisine hiçbir rahibin veya dini "aracının" yaklaştırılmamasını kesin bir dille şart koşar. Ruhun "açığa doğru" (ins Offene) yaptığı bu son harekette, herhangi bir manevi tüccarın veya kalıplaşmış dogma temsilcisinin varlığını bir tecavüz olarak görür.

 

Son dinlenme yeri olarak Valais bölgesindeki Raron (Rarogne) mezarlığını seçer. Mezar taşına aile armasının işlenmesini ve kendi yazdığı ünlü Gül Epitafı'nın kazınmasını ister:

Rose, oh reiner Widerspruch, Lust,

Niemandes Schlaf zu sein unter soviel Lidern.

(Gül, ah saf çelişki, arzu, / Bu kadar göz kapağının altında kimsenin uykusu olmamak.)

 

Rilke, ölümünden birkaç ay önce Cenevre Gölü kıyısında Paul Valéry ile son kez bir araya gelir. Valéry'nin Narcisse parçalarını üstün bir başarı ve adanmışlıkla Almancaya çevirmenin mutluluğunu yaşar.

 

Muzot'ta bahçesindeki gül fidanlarını budarken parmağına batan bir diken enfeksiyona yol açar. Zaten bünyesini sarsmakta olan şiddetli lösemi (kan kanseri) bu olayla birlikte akut ve geri dönülmez bir aşamaya geçer. 12. Gül Şiiri'ndeki "Gül, kime karşı bu dikenleri sahiplendin?" dizesi bu trajik olayın kehanet gibi bir yansımasıdır.

 

30 Kasım 1926'da yeniden Val-Mont sanatoryumuna kaldırılır. Nanny Wunderly’ye yazdığı Fransızca notlarda yaşadığı acıyı "Gece ve gündüz... Cehennem!" sözleriyle ifade eder.

40° dereceyi bulan ateşe ve dayanılmaz ağrılara rağmen bilincini kaybetmemek için uyuşturucu/ağrı kesici almayı reddeder.

Hayat bir şereftir.

 

29 Aralık 1926 sabaha karşı gözleri açık şekilde başını kaldırır ve doktorunun kollarında son nefesini verir. 2 Ocak 1927 Pazar günü, kendi vasiyet ettiği Raron mezarlığında toprağa verilir.

…

 

9. Bölüm: Öz - Dönüşüm - Çehre

"Hayali Özgeçmiş" (Imaginärer Lebenslauf) ve Fransızca/Almanca geç dönem şiirlerinin analizi.

Rilke’yi yalnızca olumsuzlayıcı bir varoluşçu olarak okumanın yanlışlığı; şairin "arada olma" halleri ve tinsel olgunluğu.

"Yansımalar" üzerinden insan ruhunun, benliğin ve dilin eriştiği nihai tinsel sentez.

 

Rilke, Ağıtlar’ın bitimiyle on yıllık devasa bir sanatsal hedefe ulaştığını ve hayatında ana bir evrenin kapandığını hisseder.

Rilke'nin gençlik dönemi ve Malte Laurids Brigge'nin Notları eseri modern insanın çaresizliği, yalnızlığı ve nihilizm sınırındaki bocalayışıyla doludur. Ancak Rilke, çağdaş "varoluşçuluk" anlayışının aksine olumsuzlukta çakılı kalmaz.

 

Ağıtlar ve Soneler’de (özellikle 7. ve 9. Ağıtlar) Rilke, yaşamın tüm dehşetine, trajedyasına ve geçiciliğine rağmen varoluşu bütünsel olarak "olumlayan" bir noktaya ulaşır. Kasım 1925’te Lehçe çevirmenine yazdığı ünlü "Ağıt Mektubu"nda, bu varoluşsal "evet"in altını çizer.

Rilke'de değişim (Wandel/Vergantung), insanı yıkan değil; tam tersine onu içsel bir dönüşüm görevine çağıran diyalektik bir eşdeğerdir.

 

Fransızca Şiirler (Vergers, Les Quatrains Valaisans)

Rilke'nin son yıllarında Fransızca kaleme aldığı bu şiirler, geçirdiği ağır hastalığın gölgesinde ortaya çıkmış "pastoral mucizeler"dir. Almancanın ağır, görkemli kelimelerinden sonra Fransızca (langue prêtée), ona manzaranın, baharın ve nesnelerin hafif, neşeli ve berrak yüzeyini kutlama imkânı tanır.

 

Rilke, insan ilişkilerinde ve aşkta yaşadığı bitmeyen başarısızlığın kendi içsel yapısından kaynaklandığını kabul eder. Şiirsel yaratım ile gündelik aşk ilişkisini uzlaştıramamış; mutlak adanmışlığı sürekli "kaçış" veya "yalnızlık" şeklinde yaşamıştır.

Rilke için Narkissos imgesi, kendi merkezini dışarıda (suyun aksinde) arayan ve benliğini bir forma dönüştüremeyip tüketen insanın trajedyasıdır.

 

Malte’den beri Rilke’de ayna, varlığın özüne saldıran büyülü/şeytani bir güçtür. Ancak erkeğin aksine kadın, ayna karşısında kendi olanaklarının ve zenginliğinin farkına varan, varoluşu onaylayan erdemli bir bütünlük sergiler.

 

1924 sonbaharında yazılan Sonbahar (Herbst) şiirinde, yapraklarını döken ağaç simgesi üzerinden insanın evrendeki yeri tanımlanır: İnsan ne tamamen yerel dünya yaşamına ne de sonsuz gökyüzüne aittir; ikisinin "arasındadır."

 

Geceler (Nächte) şiirinde gece, insanın kendisini evrenin karanlık, sonsuz ve yaratıcı akışına bıraktığı ve bu risk sayesinde kozmik bütünleşmeye ulaştığı bir sığınak olarak belirir.

 

Rilke’nin geç dönem görüşleri; varoluşun getirdiği tüm acıyı, sefayı ve mutluluğu ışıldayan bir "itiraf" ve kabul ile karşılar.

 

"Meyve" (Die Frucht):

Meyvenin topraktan yükselip olgunlaşması ve kabuğunun içindeki merkezine çekilmesi, sadece statik bir mükemmellik değil; feragat ve kendini aşma yoluyla gerçekleşen felsefi bir dönüşümün temsilidir. En yüksek noktaya ulaşmış eser dahi yeni bir dönüşümün nüvesini oluşturur.

 

"Ruh ve Şevk" (10 Ağustos 1926 Şiiri - Ragaz Dönemi)

Rilke'nin ölümünden birkaç ay önce kaleme aldığı son büyük şiirsel vasiyetidir. "Ruh" (Geist) ile "şevk/coşku" (Schwung) arasındaki diyalektik çelişki, yaşanarak ve eylemle aşılır.

Doğa ve kozmosla bütünleşen çoban, duyusal uyanıklığın ve "varoluşun ölçüsü" olmanın simgesidir. Çobanın dik açıyla bükülen dizleri, ölüm ve yaşam karşısında diz çökerken dünyaya yeni bir ölçü verir.

…

 

Yaratım Kronolojisi

1890: Eylül ayından sonra okul dergilerine düzyazı ve şiirleriyle katkı verir.

 

'Hayat ve Şarkılar' [1894]

 

Wegwarten, 'Larenopfer' [1896]

 

1897: Lou Andreas-Salome’yle buluşma

 

‘Traumgekrönt' [1897]

Kısa öyküler…

 

1899: Nisan'dan Haziran ortasına kadar, ilk Rusya gezisi

‘Yeni Şiirler' revize edildi.

'İki Prag Hikayesi'

 

1902: Ağustos sonu: Paris,

 

‘Panter’ [1903]

 

'Gözlerimi çıkar...' [1905, 'Saatler Kitabı'nda]

 

1906: 14 Mart, babasının Prag'da ölümü.

Mayıs ortalarına doğru: Rodin'den koptu,

 

1907: 20 Mayıs, Capri'de Bayan Alice Fâhndrich ile.

 

1910: 8 Şubat'ta: 'Malte Laurids Brigge'in Notları'nın başlangıcı

20 - 27 Nisan: ilk kez Duino Kalesi'nde

 

1911: yılın son aylarında yeniden Duino Kalesi'nde

 

1912: Duino Kalesi'nde

 

1915: Münih’te Hölderlin okumaları,

Picasso'nun Saltimbanque Ailesi (Famille de saltimbanques)

 

1916: Lulu Lasard, Rilke’nin portresini resmediyor,

 

1921: Muzot'un keşfi.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder