1 Aralık 2025 Pazartesi

Eudo Colecestra Mason - Rilke - Notlar

Eudo Colecestra Mason - Rilke  - Notlar

Oliver & Boyd, Edinburgh, 1963

 


İlk Başarılar

Rilke, ailesinin Orta Çağ Karintiya soylularına (Rülke ailesi) dayandığı efsanesine tutunmuş; ancak bu soyluluk iddiasının temelsiz olduğu, Praglı Rilkelerin Alman köylü ve tüccar soyundan geldiği ortaya çıkmıştır.

 

17-22 yaşları arasında Rilke, ailesine ve burjuva geçmişine karşı şiddetli, tam bilinçli bir isyan başlatır.

İsmini René'den Rainer'e dönüştürür, el yazısını değiştirir.

Yaşamı boyunca sürdürdüğü "aristokratik mesafe ve haysiyet" duruşu, gerçek benliği ile geliştirdiği sanatçı kimliği ("anti-benlik") arasındaki gerilimden beslenir.

 

10-15 yaşları arasında kaldığı askeri okul yılları, onun için aşağılama ve acı dolu bir travmadır. Bu yalnızlık onu kendi iç dünyasına iter ve aşırı bir "içe dönüklük" kazandırır.

Anneden aldığı abartılı Katolik eğitimi, 13-14 yaşlarında geçirdiği büyük bir manevi krizle yıkılır.

Şiirlerinde (İsa'nın Vizyonları vb.) ve yayınlanmamış metinlerinde Hristiyanlık karşıtı, çileciliği ve dogma sistemlerini reddeden bir tutum geliştirir; Hristiyanlığın insanı dünyevi neşelerden ve cinsellikten mahrum bıraktığını savunur.

 

1896'da Prag'dan Münih'e taşınması, ailesiyle bağlarını tamamen koparmasını sağlar.

Münih'te J. P. Jacobsen'in yazınıyla ve hayatında derin izler bırakacak olan Lou Andreas-Salomé ile tanışır.

 

Sanatın evrendeki ilahi ve kurtarıcı tek güç olduğuna, "Tanrı"nın ve kutsalın ancak içsel/sanatsal dönüştürme yoluyla yaratılabileceğine inanır.

 

Rusya ve İsveç

Rilke, yaşamının son döneminde, 1898’den hatta 1899’dan önce yaptıklarının ve yazdıklarının hiçbir geçerliliğinin olmadığını sık sık dile getirmiştir. O önceki yıllar, “tabiri caizse bastırılmış yıllardı; kendisine hoş gelmeyen anılara takılıp kalmakla geçen yıllardı.”

O, gerçek kariyerinin ancak 1899’daki ilk Rusya yolculuğuyla başladığını düşünmeyi severdi. "Rusya," diye yazıyor, “beni olduğum kişi yaptı; içsel olarak benim çıkış noktamdı, içgüdülerimin tüm vatanı, tüm içsel kökenlerim orada.”

 

Lou Andreas-Salomé’yle 1899 Nisan-Haziran ayları ve 1900 Mayıs-Ağustos ayları arasında Moskova’ya seyahat etti.

Rusların çocuksu sadeliği, alçakgönüllülüğü ve özellikle de derin, kendiliğinden, adeta hayvansı dindarlıkları onu büyüledi.

 

Temmuz 1899'da Rusya’dan döndüğünde yoğun bir Rusça öğrenim sürecine başladı; dil bilgisinde hızla ilerleme kaydetti, öyle ki ikinci ziyaretinde karşılaştığı insanlarla oldukça rahat sohbet edebildi. Sakal uzatarak, Rusça kelimelerle dolu bozuk bir Almanca konuşarak ve Rus köylü bluzu giyerek kendini "Ruslaştırdı"; hatta Rusça birkaç kısa şiir de yazdı.

 

Rilke’nin Rusya ile karşılaşmasının gerçekten önemli tek somut sonucu Saatler Kitabı (Das Stunden-Buch) olmuştur. Özellikle daha sonra "Manastır Hayatı Üzerine" (Vom mönchischen Leben) olarak bilinen ilk bölümü, Eylül ve Ekim 1899'da Berlin’de yazılmıştır.

 

Rilke’nin Tanrısı kesin kalıplara sığmaz; o "çelişkiler ormanıdır" ve hakkındaki az sayıdaki kesin şeyden biri de "Hristiyanlara ihtiyacı olmamasıdır."

"Dua ettim — kime? Size söyleyemem. Dua, aniden tutuşan doğamızın bir yansımasıdır... Dua, onu yaratacak olan şeydir, çünkü o tamamen yaratıcılıktır..."

 

Rilke’nin tüm yapıtlarının merkezinde ölüm yer alır. O, geleneksel Hristiyan öte-dünya anlayışı yerine ölümün kabulünü öne çıkarır.

Ölüm konusunda geliştirdiği en ünlü kavram, Jacobsen’den devraldığı 'kendi ölümünü ölmek' (der eigene Tod) fikridir. Daha sonra bu fikir 'yaşam ve ölümün birliği' anlayışına evrilmiştir.

 

“Şu ya da bu görüşü paylaştığımı açıkça belirtmek istemem, çünkü her kesin görüşte nihai bir şey vardır; ancak ben kendimi hiçbir şekilde nihai veya kesin hissetmiyorum, sadece bir dönüşüm geçiriyorum...”

 

1897'den itibaren Stefan George’un sanatıyla karşılaşan Rilke, kişisel coşkuları doğrudan dışa vurmak yerine daha mesafeli, yalnız ve sağlam bir duruş sergilemeyi hedefler.

 

1899 ve 1900 yıllarındaki günlük notlarında Rilke, doğrudan doğruya iç dünyasını dökmek yerine, duygularını "uzaktan görülebilen", somut, biçimsel ve nesnel imgeler aracılığıyla ifade etme fikrini benimser.

 

Sancaktar Christoph Rilke'nin Aşk ve Ölüm Şarkısı (Die Weise von Liebe und Tod des Cornets Christoph Rilke)

1663'te Osmanlı-Avusturya Savaşları (Macaristan seferi) sırasında öldüğü söylenen bir atasının anılarına dayanan bu kısa anlatı, 1912'de ucuz baskısı çıkınca çok satan bir eser olmuştur. Rilke olgunluk döneminde bu eseri "şiir bulaşmış düzyazı" diyerek biraz çocukça ve utanç verici bulmuştur.

 

Tanrı Hikayeleri (Geschichten vom lieben Gott)

Bir ayakkabı tamircisinin çocuklara anlattığı masallar şeklinde kaleme alınan bu eser, Saatler Kitabı’nın dini doktrinini nesnelleştirme çabasıdır.

 

İkinci Rusya gezisinden dönen Rilke, Bremen yakınlarındaki Worpswede sanatçı kolonisine gider. Burada ressam Paula Becker ve Rodin’in öğrencisi heykeltıraş Clara Westhoff ile tanışır.

Lou Andreas-Salomé ile fırtınalı ayrılığının ardından Rilke, 1901'de Clara Westhoff ile evlenir ve Ruth adında bir kızları olur.

Rilke yalnız kalma ihtiyacı ve maddi imkânsızlıklar nedeniyle 1902'de eşinden ayrılır.

 

Resimler Kitabı (Das Buch der Bilder, 1902)

Bu kitapta dış olgular ve temalar artık şairin kendi iç dünyasını anlatması için birer "bahane" (Vorwand) olarak kullanılır. Büyük harf kullanımı ve anıtsal biçim kaygısında Stefan George'un etkisi görülür.

 

Paris

"Eserleri dışarıya bakmıyor, hiçbir noktadan kişisel olarak bir kişiye hitap etmiyor, her zaman sanat eseri olarak kalıyor... Rodin heykellerinin en hayranlık uyandıran özelliklerinden biri de, her zaman bu aşılmaz sihirli çemberin içinde kalmalarıdır..."

Rodin’de "tarif edilemez bir yetişkinlik" ve disiplin bulur. Rilke’nin hedefi, sanattaki bu olgun ustalığı, insani alandaki çocuksu saflık ve duyarlılıkla birleştirmektir.

 

"Şeyleşme" (Dingwerdung) ve Nesne-Şiir Anlayışı

Rilke’nin estetikteki iki temel süreci birbirini tamamlar:

Verinnerlichung: Dışsal olan her şeyin içselleştirilmesi.

Dingwerdung: İçselliğin (ruhsal durumların) sanat aracılığıyla dışsallaştırılıp bir "şey"e/nesneye dönüştürülmesi.

Rilke için dışsal nesneler (bir bina, bir hayvan, bir gül penceresi), şairin ruhunda gerçekleşen isimsiz olayları dolaylı olarak ifade etmenin birer aracıdır.

 

1905'te Rodin'in Meudon'daki evinde kalarak onun özel sekreterliğini/görevlerini üstlenen Rilke, 1906 Mayıs'ında aralarında çıkan gerilim sonucu evden ayrılmak zorunda kaldı. Latin Mahallesi’ne taşınarak 1909’a kadar sürecek verimli Paris dönemini başlattı.

 

Yeni Şiirler, Rilke’nin heykelsi ve resimsel anıtsallığa ulaştığı eserdir. Şiirlerin temposu yavaştır; her sözcük ve nesne net hatlarla işlenmiştir.

 

Rilke, insanlığın en eski kaygısı olan "geçicilik ve değişkenlik" duygusuyla mücadele etmek için zamanı, sanat nesneleri aracılığıyla mekâna ve sonsuzluğa dönüştürmeye çalışmıştır.

 

Savurgan Oğul’un Ayrılışı (Der Auszug des verlorenen Sohnes)

Rilke, İncil’deki "Savurgan Oğul" meselini geleneksel dini amacından soyutlayarak kişisel dönüşümünün bir sembolü olarak ele alır. Bu anlatı, şairin 1896’da Prag’dan ayrılışının ve geçmişin "çürüyen görüntülerinden", eski alışkanlıklardan kaçarak bilinmeyene doğru yönelme arzusunun bir yansımasıdır.

 

Rilke 1908 yılında trajik bir şekilde erken yaşta ölen iki tanıdığı için serbest vezinle ağıtlar yazar:

Paula Modersohn-Becker: Paris’te bağımsız bir sanatçı olarak yaşamak için eşini terk eden, ancak daha sonra kocasıyla barışıp doğum yaparken ölen ressam.

Wolf von Kalckreuth: 19 yaşında intihar eden genç şair.

Rilke bu ölüm üzerine "Yaşam ile büyük eser arasında kadim bir düşmanlık var" sonucuna varır.

 

Malte Laurids Brigge’nin Defterleri

Rilke’nin 1904’te Roma’da başlayıp 1908–1909’da Paris’te tamamladığı bu büyük düzyazı eseri, modern romanın ilk deneysel ve varoluşçu örneklerinden biridir.

 

Eser, belirli bir olay örgüsü izlemek yerine, Paris’te yoksulluk ve yalnızlık içinde ölen aristokrat Danimarkalı şair Malte’nin kaotik, tarihsiz ve düzensiz notlarından oluşur. Rilke bu yapıyı Norveçli şair Obstfelder’in geride bıraktığı dağınık taslaklardan ilhamla kurgulamıştır.

 

Malte basitçe Rilke’nin kendisi değildir; Rilke’nin "olmaktan korktuğu ama bir yandan da sürüklendiği" aşırı hassas, savunmasız Anti-Benliğidir (Anti-Ich).

 

Romanın sonunda Kayıp Oğul kıssası yeniden yorumlanır. Kayıp Oğul, eve "sevilmek istemediği" için dönmüştür; çünkü başkasının sevgisi onun kutsal yalnızlığını ihlal edecektir. Tanrı da bu bağlamda bir "sevgi nesnesi" değil, sadece "sevginin yönü"dür.

 

Duino Ağıtları

Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Defterleri’ni tamamladıktan sonra Paris ile olan bağı kopmaya başladı. 1910 ile Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği 1914 yılları arasında Paris’te toplamda bir buçuk yıldan az kaldı; Kuzey Afrika (Cezayir, Tunus, Mısır), Adriyatik (Duino Şatosu) ve İspanya’ya uzanan hummalı seyahatlere çıktı.

Gençliğinde reddettiği Goethe ile 1910–1912 yıllarında (özellikle klasisist Euphrosyne ağıtı üzerinden) yeniden bağ kurdu; Klopstock ve Hölderlin’i keşfederek antik ağıt (eleji) geleneğini benimsedi.

 

Rodin’in yaşlılığında sergilediği grotesk, erotik takıntılar ve zaaflar Rilke’yi sarstı. En büyük sanat eserlerinin bile insanı basit kişisel zaaflardan koruyamayacağını görmek, şairi kendi geleceği adına korkuttu.

 

1911 yılının Aralık ayında Prenses Marie von Thurn und Taxis-Hohenlohe’nin davetiyle Adriyatik kıyısındaki yalnız Duino Şatosu’na çekildi. Psikanalizi reddeden Rilke, acı ve krizin birikerek aniden tam tersine döneceği (Umkehr) ilham dolu anı bekledi.

 

(Ocak 1912)

Bir fırtına gününde zihninde aniden beliren o ünlü dizeyle Duino Ağıtları başladı:

"Eğer ağlasam, melekler âleminden kim beni duyacak?"

 

Ağıt, genel bir "insan nedir?" sorusundan ziyade, şairin insani mutluluklardan (aşk, evlilik) feragat edip şiirsel misyonuna adanması gerektiğini vurgular.

Şair, aşktan kişisel mutluluk beklemek yerine Eloisa gibi "karşılıksız seven" kadınların ve "genç ölülerin" (zamansız biten yaşamların) dönüştürücü gücünü övmelidir. Burada yaşam ile ölümün tek bir bütün olduğu fikri filizlenir.

 

Ağıtlardaki Melek, Hristiyan teolojisindeki koruyucu melekler değildir.

Melek; ebedi, mükemmel, mutlak ve görünmez olanın ürkütücü simgesidir.

 

Rilke, psikolojik açıdan narsisizmin uç bir örneğidir. Amacı; dış dünyadaki nesnelere veya kişilere bağımlı olmadığını hissettiği "bağımsızlık" ve mutlak "solipsizm" (tekbencilik) idealine ulaşmaktır.

 

Rilke’ye göre geleneksel aşk ilişkisinin tehlikesi, kişiyi uyandırıp karşısındaki "öteki"yi görmeye zorlamasıdır. Rilke ise aşkın "tek bir bilincin yörüngesinde benmerkezci şekilde dönmesini" ister. Eloisa gibi "karşılıksız/sahiplenmeden seven" kadın figürleri bu yüzden yüceltilir; çünkü rahatsız edici "sen" ortadan kalkmış, ilişki kişinin kendi aynadaki yansımasına dönüşmüştür.

Duino Ağıtları’ndaki Melek, Rilke'nin narsisizminin sonsuz ve mükemmel bir boyuta ulaşmış halidir. Melek, kendi güzelliğini yine kendi yüzüne yansıtan, dışarıya duygu sızdırmayan ve kayıp/israf bilmeyen zamansız bir varlıktır.

 

Araştırmalar, Rilke’nin 1912–1915 yılları arasında (İspanya, Paris, Münih) son metnin en az yarısını tamamladığını göstermiştir.

 

Yedinci Ağıt: Şair, insanın özveriyle yarattığı yüksek sanat eserlerini (Chartres Katedrali vb.) ve sahiplenmeyen sevgiyi göstererek insanlığın da Melek düzeyinde bir "varoluş yoğunluğuna" ulaşabileceğini kanıtlar. Uçurum kapatılır.

 

Sekizinci Ağıt: İnsan bilincinin dünyayı kendisinden ayrı/karşıt görmesinin getirdiği kısıtlılığa yakılan ağıttır.

 

Dokuzuncu ve Onuncu Ağıtlar: Dünyayı içselleştirme coşkusu ve ölümün (Mısır mitolojisi çağrışımlı bir manzara içinde) huzurla kabulü işlenir.

 

Beşinci Ağıt (Saltimbanques / Cambazlar): Sonradan yazılan bu ağıt, olumsuzluktan olumluya geçişi bozmamak adına orijinal sırasına yerleştirilmiştir.

 

​Orpheus'a Soneler

1914’ün ilk günlerinde milli coşkuya kapılıp "Beş İlahî"yi yazsa da kısa süre sonra savaşı bir "çürütme komplosu" olarak görüp uyuşmayı tercih etmiştir. Askerlik hizmetine çağrılması onun için büyük bir aşağılanma olmuş, dostlarının müdahalesiyle Savaş Arşivleri'ne alınarak kurtulmuştur.

 

Werner Reinhart’ın Rilke için kiraladığı Muzot Kulesi'nde (Valais), Şubat 1922’de mucizevi bir yaratıcılık patlaması yaşanmıştır. Rilke sadece Duino Ağıtları’nı tamamlamakla kalmamış, toplamda 13 günden az bir sürede 55 soneden oluşan Orpheus'a Soneler’i de kaleme almıştır.

 

19 yaşında hayatını kaybeden genç Dansçı Wera Ouckama Knoop’un ölümü (soneler onun anısına ithaf edilmiştir ve Wera, mitolojideki Eurydike ile özdeşleştirilmiştir) şaire ilham vermiştir.

 

Ağıtlar’da insanlığı dışarıda bırakan elitist ve aşırı narsisistik yapının aksine; Soneler’de Orpheus, meyveleri ölümün kapısına kadar sunan, çürümeyi ve felaketleri bile varoluşun şarkısına dönüştüren, insanlığın acısıyla dayanışma içinde olan bir şair-tanrı simgesi haline gelir.

 

Zaman ve geçicilik, kaçınılmaz birer varoluş koşulu olarak kabullenilir. Şair, "Tüm vedaların önünde olun..." (II, 13) ve "Dönüşümü Arzula..." (II, 12) şiirlerinde olduğu gibi, kendi ölümüne ve yok oluşuna bile coşkulu bir şekilde razı gelir. Dış dünyada zamanın gerçekleştirdiği tüm dönüşümlere onay verir ve kendini bu akışla bir tutar.

 

Rilke, evrensel mutlak hakikatler sunan bir peygamber değil; kendi karmaşık, kırılgan ve hassas kişisel tarihini mükemmel bir estetik düzeye taşımış deha sahibi, eşsiz bir şairdir.

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder