Anna
A. Tavis - Rilke'nin Rusyası -
Notlar
Kültürel Bir Karşılaşma
Rilke's Russia, a cultural encounter, Northwestern
University Press, Illinois, 1994
Rainer Maria Rilke Bir Rus Kronolojisi
Paskalya Ayinleri ve Tolstoy Ziyareti (1899-1900):
Rilke'nin Moskova'daki Paskalya atmosferini soluması ve Yasnaya Polyana'da Lev
Tolstoy ile bizzat görüşmesi, onun kurumsal kilise anlayışından uzaklaşıp
"doğal ve kan bağından gelen dindarlık" fikrine yaklaşmasını doğrudan
tetiklemiştir.
Kiev, Volga ve köylere yaptığı seyahatler, önceden ele
alınan "yeryüzü dindarlığı" ve köylü/halk dindarlığıyla Rilke'nin
bizzat temas ettiğini gösterir.
Rusça öğrenmesi, Çehov ve Dostoyevski çevirileri yapması,
Rilke'nin sanatını besleyen ana kaynaklardan birinin Slav/Rus ruhu olduğunu
doğrular.
"Saatlerin Kitabı" (Das Stunden-Buch)
(1905), Rilke'nin bu Rusya seyahatlerinin ve içsel uyanışının dolaysız bir
meyvesidir. Şiirlerdeki "Keşiş" figürü ve Tanrı'yı arayış biçimi
bütünüyle bu döneme dayanır.
Boris Pasternak ve Marina Tsvetaeva ile olan
yazışmalar son derece dramatik ve tarihsel bir öneme sahiptir. Rilke, 1926
yılında ölmeden hemen önce Tsvetaeva ile yoğun bir mektuplaşma içine girmiş;
öldükten sonra Tsvetaeva onun anısına son derece sarsıcı şiirler ve yazılar
yazmıştır.
Giriş: Komşuların Ruhu
Fyodor Tyutçev: "Rusya rasyonel olarak anlaşılamaz,
ona ancak inanılır."
Rilke, Tanrı'nın Batı'da "öldüğü" ancak Hristiyan
Rusya'da canlı bir süreç olarak varlığını sürdürdüğü inancındaydı.
Dostoyevski'nin "Güzellik dünyayı kurtaracak" fikrini
benimseyerek Rus halkını ve toprağını henüz tamamlanmamış, şekil alan büyük bir
heykeltıraşlık eseri (Tanrı'nın eseri) olarak görmüştür.
Rilke, Rusya'yı dışarıdan antropolojik bir veri gibi değil,
kendi "içsel/öznel" dünyasını inşa etmek için bir araç olarak
görmüştür. Yedinci Duino Ağıtı’ndaki "Yüksekte hiçbir yerde
dünya olmayacak, içerisi dışında" anlayışı, Rilke'nin Rusya'da gördüğü
tinsel varlığı "içsel görünmezliğe" taşıma çabasını açıklar.
Kitabın Yapısı
1. Bölüm: Prag ve Pan-Slav Kökler: Rilke'nin Almanca konuşan
Prag gettosundaki marjinalliği ve Slav kültürüne yönelişi.
2. Bölüm: Kültürel Mütercim Yetkisi: Şairin kültürel
yorumculuk konumu.
3. Bölüm: İki Başkent (Moskova ve St. Petersburg):
Moskova'nın dindar ve otantik ruhunun Saatler Kitabı’na (Stunden-Buch);
Petersburg'un kozmopolitliğinin ise "Şey Şiirleri"ne (Dinggedichte)
ilham vermesi.
4. Bölüm: Köylü Ruhu ve Dindarlık: Tolstoy ve köylü şair
Spiridon Drozhzhin ile karşılaşmaları.
5. Bölüm: Sanat, İkonalar ve Nikolai Leskov: Rus
ikonografisi ve anlatı sanatının Rilke poetikasına etkisi.
6, 7. Bölüm: Tolstoy İle Yüzleşme: Tolstoy'un "Sanat
Nedir?" anlayışıyla hesaplaşma ve Yasnaya Polyana ziyaretinin Malte
Laurids Brigge'in Defterleri’ne yansıması.
8, 9. Bölüm: Devrim, Son Yıl ve Genç Rus Şairler (1926):
Rilke'nin Bolşevizm ve Gorki karşısındaki tutumu; ölmeden hemen önce Pasternak
ve Tsvetaeva ile yürüttüğü şiirsel kültür muhafaza çabası.
…
1. Rusya'dan Önce Rusya
Rilke için doğduğu şehir olan Prag, ona rahat bir aidiyet
sunamadı. Prag, Rilke'nin kendi dar sınırlarının, dilsel kısıtlılığının ve
kimliksizliğinin farkına vardığı bir kriz mekânı iken; Rusya, onun yeteneğini
besleyen, ruhsal bir déjà vu hissiyle kendini "evinde"
hissettiği bir özgürleşme mekânı oldu.
Rilke, Prag'dan kaçmış olsa da geçmişini tamamen reddetmek
yerine onu içsel olarak dönüştürmeyi seçti. Kremlin'de Paskalya gecesi
hissettiği şey, kaybolmuş gençliğinin "batık bir şehir" gibi yeniden
su yüzüne çıkmasıydı.
Rilke'nin Prag'ı; ayrıcalıklarına sarılan Almanlar,
kültürel/siyasi haklarını arayan Çekler ve ikisinin arasında kalan Yahudilerden
oluşan, klostrofobik ve geçmişe hapsolmuş bir şehirdi.
Prag Almancası (kağıt Almancası), canlılıktan ve duygudan
uzak, Slav/Çek/Yidiş etkileriyle melezleşmiş ve Rilke'ye göre
"çürümüş" bir dildi. Rilke’nin olgunluk döneminde tek bir
nesneye/sözcüğe odaklanan "Şey Şiirleri" (Dinggedichte) estetiğini
geliştirmesinin ardındaki ana itici güç, gençliğinde hissettiği bu dilsel
yoksulluktan ve barok abartıdan kaçma arzusudur.
İki Prag Hikayesi ve Rezek Figürü: Omladina terör
örgütü yargılamalarından mülhem yazılan bu öykülerde Rilke, Çeklerin
trajedisinin Alman baskısından ziyade, aydınlar ile halk arasındaki kopuklukta
yattığını vurgular. Çekler, "gülmeyi öğrenmeden gülümsemeyi öğrenmek
zorunda kalan yetişkinlerin yanında büyümüş bir çocuk" gibidir.
Larenopfer
Rilke, siyasi Çek milliyetçiliğine karşı çıksa da Çek
halkının köylü saflığına, müziğine ve doğayla uyumuna derin bir sempati duydu.
İlk şiirlerinde Çek şairlerini (Kajetan Tyl, Svatopluk Čech, Julius Zeyer,
Jaroslav Vrchlický) ve halk türkülerini estetik bir sığınak olarak kullandı.
Hücrede keman çalarak özgürleşen efsanevi Çek kahramanı
Dalibor, Rilke için Batı'nın katı rasyonalizmine (Schopenhauer'in
"zindan" dediği dünyaya) karşı Slav ruhunun estetik ve sınırsız
duyguyla sunduğu kurtuluşun sembolü oldu.
Julius Zeyer, Rilke için Rusya'yı katı siyasi/ideolojik
Pan-Slav kısıtlamaların ötesine taşıyarak mistik, bakir ve estetik bir arınma
mekânı olarak kurguladı. Rusya, siyasi bir imparatorluktan ziyade
"Tanrı'ya olan basit, sorgusuz inancın" ve yalın insan duygularının
yaşandığı tinsel bir coğrafyaydı.
Zeyer; Almanca ve Fransızca'ya hakimiyeti, Alsas-Yahudi
kökenleri ve seyyar ruhuyla Bohemya'nın darlığını aşmış bir figürdü. St.
Petersburg'daki "Eski İnananlar" (Shubin) ve Kont Valuev çevresiyle
kurduğu temaslar sayesinde edindiği Rus folkloru, ayinleri ve ikonaları,
Rilke'nin de ilk estetik bagajını oluşturdu.
Rilke, Zeyer'in evindeki ikonalar ve nesnelerle buluştuğu
gibi, onun Rus destan malzemesini işleme yönteminden de etkilendi. Rilke’nin
12. yüzyıl Rus destanı İgor Kaydaşı (Slovo o polku Igoreve)
çevirisi ve Tanrı Hikayeleri (Geschichten vom lieben Gott) içinde
yer alan "Adaletin Şarkısı" ile "Aleksei, Tanrı Adamı"
motifleri doğrudan Zeyer’in izlerini taşır.
Ewald Tragy
1898'de tamamlanan Ewald Tragy, Rilke’nin doğduğu
topraklara olan çocukluk bağlarını ve korkularını kestiği son derece
otobiyografik bir hesaplaşmadır. Roman, Rilke'nin sanatçı olma yolundaki
öz-şüphelerini, ailevi kopuşunu ve Prag'ın çürümekte olan yapısından ayrılışını
resmeder.
Ewald figürü; Rilke’nin yapıtlarında sürekli tekrarlanan
"müsrif oğul" ve "sürekli vedalaşan insan" arketipinin ilk
halkasıdır. Tanrı Hikayeleri'ndeki asi rahiplerden Malte Laurids
Brigge'nin Defterleri’ne ve Duino Ağıtları’nın sekizincisine
("sonsuza dek veda ederek yaşıyoruz") uzanan çizginin temelini atar.
Ewald’ın Fransız mürebbiye Fraulein Jeanne karşısındaki
dehşeti ("O halde şair misin?"), genç Rilke'nin yeteneğine duyduğu
derin kaygıyı ve bu kaygıyı aşmak için ihtiyaç duyduğu "mesafeyi,
yalnızlığı ve perspektifi" simgeler.
Münih ve Prag arasındaki çalkantılı süreç, Mayıs 1897'de Lou
Andreas-Salomé ile tanışmasıyla netleşti. Rilke, Salomé'nin rehberliğinde
parçalanmış ilgi alanlarını "Rusya" ekseninde birleştirmeye karar
verdi.
Moskova’ya adım attığında kilise kubbeleri ve sisler
arasında Paskalya hacılarını gören Rilke, hayatında ilk kez "bir yuva
hissi" yaşadı. Zeyer’in efsanelerle ördüğü hayal dünyası, Salomé ile
birlikte somut ve tinsel bir gerçekliğe dönüşerek Rilke’nin şiirsel
olgunlaşmasının temel taşı oldu.
2. “Rus Ruhunun” Haritasını Çıkarmak: Lou Andreas-Salome
St. Petersburg doğumlu, Almanca konuşan ve hayatı boyunca
tek bir devlete/kültüre tamamen bağlanmayı reddeden Salomé, Rus kültürünü ne
Batı "Oryantalizmi" ile ne de fanatik bir Slav
"Gaiyatçılığı/Slavofilliği" ile ele almıştır. Bakhtin’in kültür
alanında anlamanın en güçlü faktörü dışlanmışlıktır ilkesini uygulayarak,
Rusya ile Batı arasında yaratıcı bir diyalog kurmayı başarmıştır.
Salomé, Rilke ile ilişkisinde sözcükleri ve analiz gücünü
kontrol ederken; genç Rilke görsel ve şiirsel duyarlılığıyla bu deneyimi
abideleştirmiştir. Rilke, Salomé sayesinde entelektüel bir "yuva"
bulmuş ve Rusya seyahati onun varoluşsal ergenliğini aşarak şiirsel olgunluğa
erişmesini sağlamıştır.
Salomé, Rus edebiyatını değerlendirirken St. Petersburg’un
marjinal ve estetik merkezli eleştirmeni Akim Volynsky’nin rehberliğine
başvurmuştur. Volynsky sayesinde, Rus romanının dogmatik toplumsal vaazlardan
ziyade tinsellik ve estetizm barındıran derinliğini keşfetmiştir.
Salomé ve Rilke, Rus köylüsünü (narod) eğitilecek,
siyasileştirilecek veya kolonileştirilecek bir nesne olarak değil; köklü,
ilkel, estetik ve Tanrısal bir varlık olarak gözlemlemek istemişlerdir.
Yasnaya Polyana ziyaretinde Tolstoy, köylülerin ahlaki
karanlıklarını ve sert gerçekliğini hatırlatarak Salomé ve Rilke’yi aşırı
romantik beklentilerine karşı uyarmıştır.
Salomé ve Rilke’nin amacı toplumsal bir mühendislik veya
devrim yapmak değil, kendi şiirsel ve estetik özlerini zenginleştirmek
olmuştur.
3. İki Rus Başkenti
Moskova, Rilke için bir "yaşanmış efsane" ve
manevi bir yuvadır. Ancak bir olayın yaşandığı andaki duygusal yoğunluğu, onun
doğrudan sanata dönüşmesine yetmez.
Anıların sanatsal bir dizkeye (ayete/şiire) dönüşebilmesi
için unutulması, içselleştirilmesi ve kana karışması gerekir. Paris’te,
Petersburg deneyiminin mesafesiyle başlayan bu "yıkıcı ve yeniden inşa
edici" hafıza süreci; Saatler Kitabı, Yeni Şiirler ve Malte
Laurids Brigge'nin Notları gibi başyapıtları doğurmuştur.
Sukharevka Pazarı’ndan alınan 17. yüzyıl gümüş haçı ve
ikonalar, Batı’daki tüketim ve fetişleştirmenin aksine, Rilke için nesnelerle
kurulan "karşılıklı, dolaysız bir estetik diyalog" simgesidir.
Moskova’nın "masalsı" atmosferine karşılık
Petersburg, Rilke’yi bir araştırmacı gibi çalışmaya, Rus tarihi ve edebiyatına
derinlemesine nüfuz etmeye itmiştir.
Helene Voronina’ya yazılan evcil ve nostaljik
"Saat" şiiri, Rilke’nin nesnelere insanı aşan bir güç atfettiği ilk
duraklardan biridir. Bu hat, yıllar sonra Rodin etkisindeki üslup disiplini ve
sözsel ekonomiyle Apollon’un Arkaik Gövdesi’ndeki "Hayatını
değiştirmelisin!" emrine evrilmiştir.
"Gece Yolculuğu" şiirinde ve Malte
Laurids Brigge'nin Notları’ndaki Nikolai Kusmitch figüründe Petersburg;
insan ruhunu uykusuzluğa, belirsizliğe, zamansal takıntılara ve berrak bir
hezeyana sürükleyen, taşın (granitin) zihinden düşüp yok olduğu hayaletimsi bir
mekân olarak dramatize edilir.
4. Heartlands'de: Spiridon Drozhzhin ve Rilke'nin Rusça Şiirleri
Rilke, Volga boyunca yaptığı seyahatte "toprağın
devasalığını, suyun muazzamlığını ve gökyüzünün büyüklüğünü" kavrayarak
doğanın kendi kendine yettiği bir "yaratılış" anına tanıklık ettiğini
hisseder.
Seyahat; Rurik Hanedanı dönemi ile Poltava Savaşı gibi Rus
tarihinin kurucu efsanelerini Rilke ve Lou Andreas-Salomé’nin zihninde
canlandıran mistik bir rotaya dönüşür.
Vasili Yançeveytski’nin aktardığı anekdotta Rilke’nin
"köylülerin arasındaki masalsı Rus İsa'sı" imajına karşılık Tolstoy,
böyle bir figürün köye gelmesi durumunda köylü kadınların onunla alay edeceğini
(bebek osmeiut) söyleyerek Rilke’nin romantizmini gerçekliğe çekmeye çalışır.
Spiridon Drozhzhin yazın tarlada çalışan, kışın ise
köy kulübesinde şiir yazan apolitik, halkıyla ve doğayla tam bir uyum içinde
yaşayan otantik bir figürdür. Rilke için Drozhzhin, sanat ile fiziksel emeğin,
tinsel alan ile günlük rutin döngüsünün kesintisiz birlikteliğini simgeler.
Rilke’nin Rusça Şiirleri (Starik, Pozhar, LITSO) / Drozhzhin’in
formunu taklit etse de Rilke için yalnızlık kutsaldır. Rilke köylüyü siyasi bir
özne olarak değil; Tanrı’ya, toprağa ve sanatın kökenine yakın mistik bir figür
olarak ele alır. Şiirlerinde emek; sanatçının yaratım sancısıyla, yüz ve
ellerin içsel anlamın kabına dönüşmesiyle eşleşir.
1900 yılında Volga çayırlarında gördüğü "ön ayağı
köstekli beyaz at" imgesi, 22 yıl sonra (1922'de) Orpheus’a Soneler
eserinde mısralara dökülür.
5. İkonların ve Masalların Estetiği: Nikolai Leskov ve Victor Vasnetsov
Leskov; ideolojik şablonlara ("gereksiz adamlar"
ya da Batıcı/Slavofil kamplaşmalarına) sığmayan, taşra yaşamını, halkın
gündelik ritmini, ikonaları ve duayı hayatın doğal bir parçası olarak işleyen
bir anlatıcıdır.
Leskov’un Rusya’sı, büyük teorilerin değil; rutinin,
fantezilerin, anıların ve "kutsal aptallık" (yurodivy) halinin hüküm
sürdüğü canlı bir coğrafyadır.
Leskov'un öyküleri, Tolstoy'un daha didaktik, öğretici ve
ahlakçı yapısına kıyasla insan ruhunun müdahalesiz, otantik yapısını sunar.
Salomé ve Rilke için Leskov, Tolstoy’un sert estetiğine giden yolda organik bir
"kostümlü prova" işlevi görür.
Leskov yazmayı liberal bir sanat değil, bir
"zanaat" olarak görür. Hikayelerinde psikolojik çözümlemelerle akışı
kesmez; anlatıyı yaşayan konuşma alanında tutar.
Lou Andreas-Salomé ve Rilke, Leskov'u Rusya'nın dindar,
politik olmayan ve organik halk ruhunun temsilcisi olarak görerek kültürel bir
canlanışın ve hayatta kalışın müjdecisi sayarlar.
19. yüzyılın ikincil yarısında Rusya'da patlak veren ikon
tartışmaları (çifte katmanlı "şeytanlı" ikon skandalı ve Fransızların
ikonalara seküler sanat eseri muamelesi yapması), ikonanın dini kanonuna ve el
işçiliğine sadakat konusunu gündeme taşır.
Sanat eserinin mekanik çoğaltımı, onun geleneksel dokusunu
ve "aura"sını yok eder.
Rilke teknolojik gelişmeyi veya çoğaltımı zorunlu bir
yozlaşma olarak görmez; tradisyon ile yenilik arasındaki sürekliliğe inanır.
İkona geleneğindeki kolektif ruhtan beslenerek bireysel sanatçının
sorumluluğunu yeniden tanımlar.
6. Etkilenme Durumu: Rilke ve Tolstoy
Tolstoy, 1898’de yayımlanan Sanat Nedir? metniyle
elitist sanatı, estetik kaygıları ve Batılı modernist akımları (Baudelaire,
Wagner, Nietzsche) sertçe eleştirmiştir. Sanatın dinsel/etik bir toplumsal
fayda sağlaması gerektiğini savunarak, kendi edebiyat geçmişi dâhil üst sınıf
sanatını "ahlaki bir ayartma" olarak nitelendirmiştir.
Lou Andreas-Salomé, Tolstoy’un bu tavrını Rus toplumsal
yapısındaki uçurumla (eğitimli elit ile cahil halk) ve yazarın
vicdani/psikolojik trajedisiyle açıklar. Tolstoy’un pragmatik estetiğinin Batı
için naif kaldığını, ancak onun bir "halk rahibi" ve "Tanrı’nın
lütfuyla bir sanatçı" olarak kalacağını savunur.
Rilke (Sanat Hakkında / Über Kunst): Tolstoy’un
sanata yüklediği araçsal/toplumsal işlevi reddeder. Rilke’ye göre sanat başlı
başına bir ideoloji ve özerk bir dindir; sanat eseri yaratıldığı an sanatçıdan
bağımsızlaşır. Rilke, Tolstoy’u "kendi kişisel Tanrısını çoğunluğun sonlu
tanrısına feda etmekle" suçlar.
Tolstoy ("Rusya /
Hayat İçin Sanat"): Sanatı bir lüks görüp reddeden, sürekli vicdani
çatışma yaşayan ve sanatsal üretimini ahlakçılık uğruna kısıtlayan bir figür.
Auguste Rodin ("Paris
/ Nesneler Dünyası ve Zanaat"): Düşünmekten ziyade eyleme, çalışmaya ve
sabra dayalı bir disiplin ("İnsan çalışmak zorunda, çalışmaktan başka bir
şey değil"). Rodin, Rilke’ye Tolstoy’un yarattığı zihinsel tıkanıklıktan
çıkış yolunu (işçilik ve zanaat anlayışını) sunmuştur.
Paul Cézanne ("Sanat
İçin Hayat / Çözülüş ve Nesneleşme"): Sanatta manastırvari bir adanmışlık
ve kendini inkar (realisation). Rilke, Cézanne’da sanatçının dünyayla kuracağı
en yalın ve somut ilişki biçimini bulmuştur.
Rilke’nin sanatsal
olgunlaşması, bu üç usta figürle kurduğu kıyaslamalar üzerinden şekillenmiştir.
1920’de Maksim Gorki’nin Tolstoy anılarının Almanca
çevirisini okuyan Rilke, gençliğinde hissettiği çelişkili duyguların ilk kez
dürüstçe dile getirildiğini görür.
Gorki’nin çizdiği Tolstoy; Tanrı’yı arayan ama ona öfkeli
olan, evsiz binek bir hacı, aynı anda birden fazla enstrümanı çalan bir
"insan-orkestra"dır.
Rilke, yaşamının son döneminde Tolstoy’u bir rekabet ya da
tehdit unsuru olarak görmeyi bırakmış; onun içsel çatışmalarını, arayışını ve
bir sanatçı olarak trajik büyüklüğünü kabullenmiştir.
7. Tolstoy'u Kurgusallaştırmak
Tolstoy, Yasnaya Polyana'daki yaşamı, vejetaryenliği, giyimi
ve günlük rutinleriyle kendi efsanesini son derece bilinçli yöneten toplumsal
bir figürdür. Çağın en ileri teknolojileri (Edison'un fonografı, Kodak
kameralar, ilk renkli fotoğraflar) ve kitle iletişim araçları bu miti üretmek
için seferber edilmiştir.
Rusya içinde Tolstoy, Çar II. Nicholas'ın otoritesini
sarsabilen bağımsız bir "manevi çar" olarak görülürken; Batı'da ise
rasyonellik ile Rus mistisizmi arasında sıkışmış, içsel çelişkilerle dolu
devasa bir "korkunç çocuk" (enfant terrible) olarak algılanmıştır.
Tolstoy’un 1910’da Astapovo tren istasyonundaki ölümü,
tarihin en kapsamlı medya olaylarından birine dönüşmüştür. Rilke’ye göre bu
firar ve ölüm, Tolstoy’un ömür boyu sürdürdüğü varoluşsal efsane yaratma
sürecinin "nihai simgesi" olmuştur.
1899 Moskova (Khamovniki) Ziyareti - Çay Daveti:
Rilke ve Andreas-Salomé, Tolstoy'un evinde ağırlanır. Ancak ortam,
aristokratlar ile sıradan halk arasındaki ikili ağırlama standartları ve ev içi
gerilimlerle yüklüdür. Rilke bu tartışmalarda pasif kalırken, Tolstoy'un batıl
dinsel inançlara ve romantikleştirilmiş köylü imajına dönük sert
eleştirileriyle karşılaşır.
1900 Yasnaya Polyana Ziyareti - Kutsal Mekâna Yolculuk:
Habersiz yapılan bu ziyarette Sofya Andreevna’nın hoşnutsuzluğu ve ailevi
gerilimler göze çarpar. Tolstoy, Rilke’nin "lirik şiirle" uğraştığını
öğrendiğinde şiiri ve elit sanatı sertçe eleştirir. Bu diyalog, Rilke’nin
sanatsal kimliğinde derin bir sarsıntı yaratır.
Malte Laurids Brigge’nin Notları
Rilke, Tolstoy’un sanatı reddedip ahlakçılığa ve el işlerine
yönelmesini, sanatçının Tanrı ve Yaratıcı güçle kurduğu bağa bir
"ihanet" ve "Faustvari bir baştan çıkarılma" olarak
değerlendirir.
Rilke, İncil’deki "Savurgan Oğul" efsanesini
yeniden yazarak, bağışlanma veya baba sevgisi arayan değil; kendi
bağımsızlığını teyit etmek ve evden/babadan (Tolstoy figüründen) nihai olarak
kopmak isteyen bir evlat anlatısına dönüştürür.
8. Rusya'ya Yeniden Ziyaret: Gorki ve Pasternak
Rilke, Bolşevik Devrimi’ni ve SSCB’nin kurulmasını Rusya’nın
tarihsel yolculuğundaki geçici bir sapma (Altın Orda işgaline benzer bir dönem)
olarak değerlendirir. Siyasi şiddete karşı durarak, "derin ve gerçek
Rusya’nın" varlığını sürdürmek için kendisini yeraltına/toprağın altına
sakladığına inanır.
1907’de Capri’de Gorky ile tanışan Rilke, onun ideolojik
duruşundan ve sanatı politik hedeflere araç kılan yaklaşımından hayal
kırıklığına uğrar. Rilke’ye göre Gorky, uluslararası sosyalizmin etkisiyle
yozlaşmış bir Batılı gibi konuşmaktadır. Nitekim Gorky’nin ilerleyen yıllarda
Sovyet Yazarlar Birliği’nin başına geçerek "Toplumcu Gerçekçilik"
anlayışının öncüsü olması, Rilke’nin bu konudaki sezgisel uzaklığının kehanet
niteliğinde olduğunu gösterir.
1925’te Paris’e giden Rilke, burada devrimden kaçan Rus
diasporasıyla ve avangard sanatçılarla iletişim kurar.
Julia Sazonova’nın atölyesini ziyaret eden Rilke, kuklaların
ve cansız bebeklerin durumunda insanlık durumuna dair derin bir metafor bulur.
Kuklalar, acı çekmeden ve sevmeden rol yapan varlıklardır.
Rilke, Duino Ağıtları’nın Dördüncü Ağıt’ında
geliştirdiği imgelemle, sahte/yarı dolu insani maskeler yerine kuklanın katı ve
dolaysız varlığını tercih eder. Sanatçının, hayatın kontrolsüz akışından
korunmak için bir maske veya kukla gibi nesnelleşmesi gerektiğini savunur.
Boris Pasternak, Rilke’nin şiirleriyle genç yaşta babasının
kütüphanesinde (Saatler Kitabı) tanışmış ve onu manevi öğretmeni olarak
görmüştür. 1926’da Rilke’nin Pasternak’ın şiirlerini övmesi, iki şair arasında
derin bir zihinsel bağ kurar.
Hem Rilke hem de Pasternak, devrimin vaat ettiği "yeni
hayat"ın aslında yaşamın doğal yaratım sürecini ve kültürel sürekliliği
felç ettiği hususunda birleşir. Onlar için sanat; siyasetin aksine, hayatın
zamansız ve somut temellerine döngüsel bir dönüştür.
Pasternak, Rilke’ye yalnızca tek bir mektup yazar. Bu
mesafe, Rilke’nin "sanatçının temel sorumluluğu yalnızlığına ve
sanatınadır" ilkesinin Pasternak tarafından içselleştirilmesinin bir
sonucudur. Pasternak, Rilke imgesini yirminci yüzyıl Rus edebiyatına taşıyan en
önemli figürlerden biri olur.
9. Rilke'nin Ötesinde: Marina Tsvetaeva
Boris Pasternak, 1926 yılında Rilke ile Tsvetaeva'yı
tanıştırmak amacıyla Rilke'den Tsvetaeva'ya yazmasını ister. Ancak Tsvetaeva,
Rilke'nin ilk mektubunu kişisel bir ilişki ve şiirsel bir tanınma daveti olarak
algılar.
Tsvetaeva, Pasternak'ı bu diyaloğun dışında bırakmaya
çalışır; "Rainer diyarında Rusya'yı tek başıma temsil ediyorum"
diyerek Rilke'yi sahiplenir.
Mektuplar, Rilke’nin yakınlıktan duyduğu ürküntü ile
Tsvetaeva’nın tutkulu yakınlaşma arzusu arasındaki gerilimi yansıtır. İki şair,
yaşamda ayrı kaldıkları ölçüde sanatta bir kalabilmiştir.
Rilke, Tsvetaeva’ya özel bir tutkuyla değil, darda kalan tüm
sanatçılara ve sürgündeki Ruslara duyduğu bir "mesleki/hayırseverlik
görevi" bilinciyle yaklaşmıştır (Malte romanındaki sorumluluk hissi
gibi).
Tsvetaeva’nın Rilke’yi "tek kadını ve tek
Rusya'sı" yapma baskısı ve Pasternak'a karşı sert tutumu, hastalıklı ve
yalnız Rilke'yi yormuş ve geri çekilmesine neden olmuştur.
Rilke, Malte Laurids Brigge’de de işlediği gibi, sevilmenin
getirdiği boğuculuktan korkar. Sosyal ilişkilerinde mektupları bir
"koruyucu maske" olarak kullanır.
Rilke, kadınların duygusal ve yaratıcı gücüne hayranlık
duyar. Ancak onun aşk felsefesi "sahiplenmeyen" (geçişsiz) bir
aşktır. Kadının aşktaki feragati ve mesafesi, içsel gücü artırıp büyük sanata
dönüşür. Tsvetaeva'nın sahiplenici tutumu ise Rilke'nin bu felsefesiyle
çelişir.
Rilke, Tsvetaeva ile kişisel/fiziksel mesafeyi korumak ve
ilişkiyi saf şiirsel bir zemine çekmek için ona Marina Ağıtı’nı yazar.
Ağıtta Rilke, kayıpların kabullenilmesi gerektiğini, hiç
kimsenin bir başkasına sahip olamayacağını ("Hiçbir şey bize ait
değil") ve insanın yalnız kendi içsel dönüşümüyle doluluğa ulaşabileceğini
vurgular.
Rilke'nin veda niteliğindeki ağıtı ve ardından gelen ölümü,
Tsvetaeva üzerinde iyileştirici bir etki yapar. Yaşayan Rilke'nin
beklentilerinden ve "Nibelungların Hazinesi" gibi ezici olan
rekabetten kurtulan Tsvetaeva, ideal şiir dünyasında özgürleşir.
Rilke'nin ölümüyle birlikte Tsvetaeva, onun anısına "Yeni
Yıl" (Novogodnee) ve "Bir Odaya Giriş" (Popytka
Komnaty) gibi metinler yazarak Rilke’yi öte dünyaya ait efsanevi bir figür
olarak ölümsüzleştirir.
Sonuç
Cermen-Slav sınır bölgesinden gelen Rilke, Rus insanının ve
coğrafyasının (manzara, atmosfer, mitoloji) içerdiği sezgiselliği ve Tanrı'ya
dolaysız ulaşabilme niteliğini kendi estetiğinin merkezine almıştır.
Rilke’nin Rusya sevgisi ideolojik veya milliyetçi değil;
yalnızca sanata ve "samimiyete" hizmet eden dini boyutlu bir adımdır.
Rus halkının acılarında İlahi Takdir’i görmüştür.
Batı dünyasının yabancılaşmasına karşı Rusya, şaire geleneğe
saygıyı ve kaybolan "gerçeklik" kavramını sunmuştur. Voloshin'in de
belirttiği gibi, Rus sanatı bu dönemde trajik olanla bireysel olanı, yöntem ile
niyeti dengeleyen iyileştirici bir güç işlevi görmüştür.
Rilke, kendi şairane varoluşunu insani/dünyevi aşamayı
aşarak nesneler ile melekler (ilahi olan) arasında bir köprü olarak tanımlar.
Saatler Kitabı: Hayatını Tanrı'nın (kadim kulenin)
etrafında genişleyen halkalar çizen bir yürüyüş olarak görür; kendi kimliğini
bir fırtına, şahin ya da bitmeyen bir şarkı arayışında tanımlar.
İlk dönemindeki "Keşiş Yaşamı" mistisizminden
Rusya deneyimi sonrası nesne merkezli, yalın ve soyutlanmış bir estetiğe geçer.
Duino Ağıtları ve Orpheus'a Soneler ile birlikte ilk Rus
yazılarındaki okyanusvari birlik duygusunu, yerini duyusal görünümün derin
analizine bırakan yeni bir mistik algıyla birleştirir.
Tsvetaeva, Rilke'nin zihnindeki idealize edilmiş Rusya
imgesine tam olarak oturmamıştır. Çünkü Tsvetaeva için Rusya; dış
müdahalelerden ve tarihin gündelik değişimlerinden azade, evrensel ve özsel bir
estetik/dini alandır.
André Gide'in Dostoyevski tahliline atıfla; bir dehanın en
büyük riski "kendini bulması" ve sonrasında kendini taklit ederek
katılaşmasıdır.
Rilke’nin Rus ruhuna dair beslediği mistik-estetik vizyon,
dönemin ideolojik ve sınıf merkezli söylemleri tarafından baskılanmış olsa da
yirminci yüzyılın sonunda Rilke'nin sanata ve Rusya'nın derin ruhuna duyduğu
inancın kehanet niteliğinde bir hakikat olduğu anlaşılmıştır.
Ek: Çağdaşımız Leo Tolstoy: Lou Andreas-Salome'nin Bir Araştırması
Rus tarihi yavaş, organik bir gelişimden ziyade; donuk bir
durgunluk zemininde aniden patlayan güçlü inisiyatiflerle biçimlenmiştir.
Büyük Petro (Siyaset): Rusya’yı dışarıdan bir
müdahaleyle Batı kültürüne, yeni fikirlere açmış ve devleti yukarıdan aşağıya
dönüştürmüştür.
Alexander Puşkin (Edebiyat): Batı’nın edilgen ve
verimsiz taklitçiliğinden Rusya’nın kendi öz ideallerine ve diline dönerek
yerel edebiyatı yaratmıştır.
Rus edebiyatı ve kültürü uzun süre Batı eğitimi almış küçük
bir aristokrat azınlığın elinde şekillenmiş; halk ile bu yüksek kültür arasında
derin bir kopuş yaşanmıştır.
Puşkin’in sanatı, rafine bir zarafet ve dengeli bir uyum
sergiler.
Nikolay Gogol: Toplumsal eşitsizlikleri ve
bürokrasiyi sert bir hicivle eleştirmiş; yönetici sınıfa duyduğu öfke, alçakta
kalan halkın trajedisine kapı aralamıştır.
Fyodor Dostoyevski: Yoksulların, suçluların ve hasta
ruhların içindeki ilahi güzelliği ortaya çıkarmıştır. Dostoyevski'deki trajik
çelişkiler, onun sanatsal yaratımının doğal bir parçasıdır; o bu çatışmayı
sanatı aracılığıyla yaşar ve çözer.
Tolstoy, yüksek Batı sanatını ve estetiğini
"zararlı/gereksiz bir lüks" olarak reddetmiş; halkın/köylünün sade,
sorgulamayan dürüstlüğünü ve Proto-Hristiyan ahlakını yegane doğru varoluş
biçimi olarak kabul etmiştir.
Kont unvanını ve entelektüel ayrıcalıklarını bir kenara
bırakıp işçi bluzu giyen, çit onaran ve köylülerinden öğrenmeye çalışan
Tolstoy, Rus tarihinin tüm içsel çatışmalarını tek bir ruhta somutlaştırmıştır.
Tolstoy, sanatın parayla ilişkilenip meslekleşmesine karşı
çıkar. Ona göre sanat, insanları birleştiren ve aralarında kardeşliği sağlayan
dinsel/ahlaki bir araç olmalıdır.
Rus halkının inancı Bizans dogmatizminden veya Batı
teolojisinden ziyade, çocuksu bir sadeliğe dayanır. Rusların Tanrı algısı;
kuralcı bir hükümdar değil, yolda kalan adamı, ağlayan kadını ve korkan çocuğu
kollayan bir "İyilik ve Sadelik" kaynağıdır.
Tolstoy'un Hristiyanlığı ve dini tahlilleri aslında "ideal-Rus" insan karakterinin bir yansımasıdır. Köylünün sorgusuz-sualsiz yaşama yeteneği, onun içsel şüphelerini yatıştıran tek sığınak olmuştur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder