Wolfgang
Leppmann - Rainer Maria Rilke, Yaşamı ve
Eserleri -
Notlar
Rainer Maria Rilke, Leben und Werk, Wilhelm Heyne Verlag,
Münih, 1981
Önsöz
Rilke, hayatında hiçbir profesyonel mesleği, akademisyenliği
ya da hekimliği barındırmayan, yalnızca nazım ve düzyazı şiir yazmak üzere var
olmuş müstesna bir insan tipini temsil eder.
Rilke ilk şiirlerindeki acemilikten (Kornet’teki net
ve yalın gençlik/ölüm temasından) Orpheus’a Soneler’deki yüksek,
kavranması ve yorumlanması güç Orfik metafiziğe kadar uzanan muazzam bir evrim
katetmiştir.
Rilke’nin ölümünün (1926) ardından geçen elli yıllık süreçte
şair, bir yandan burjuva okur kitlesi tarafından kutsanıp putlaştırılmış, diğer
yandan Brecht ve çevresi tarafından sert bir şekilde reddedilmiştir.
Şairi "beyaz önlük" giymiş soğuk bir akademisyen
edasıyla ya da marazi bir duygusallıkla değil, dilin ve sözün ustası olarak
kendi metinleri üzerinden anlamak gerekir.
Öğrenci Rene
Baba Josef Rilke, Avusturya ordusunda subay olma hayalleri
suya düşmüş, demiryollarında orta düzey bir memur/müfettiş olarak hayatını
tamamlamış sivil bir "süvari subayı" edasındaki adamdır. Anne Phia
(Karoline Entz) ise aristokratik kökene duyduğu özlem, abartılı dindarlığı ve
sosyal hırslarıyla mütevazı Heinrichsgasse'deki daireyi bir cepheye
dönüştürmüştür.
Phia’nın ilk kızını kaybetmesinin travmasıyla Rene’yi yedi
yaşına kadar uzun sarı bukleler, elbiseler ve oyuncak bebeklerle bir kız çocuk
gibi büyümesi, Rilke’nin kimlik inşasında ve kadınlarla kuracağı karmaşık
bağlarda derin izler bırakmıştır.
Rilke, ailesinin sıradan bir memur ve çiftçi geçmişine
dayanmasına rağmen, hayatı boyunca Karintiyalı soylu bir aileden geldiğine
inanmış ve bunu bir tür varoluşsal sığınak olarak benimsemiştir.
Ailenin mali sıkıntılarını gizlemek için sergilediği sahte
zarafet (zarif etiketli şişeler, paravanlar, süs eşyaları), Rilke’nin erken
yaşlardan itibaren hayatı bir "sahne" ve "görünüş" olarak
algılamasına neden olmuştur.
Rilke’nin çocukluğu romantize edildiği gibi sadece
hastalıklı ve marazi bir yalnızlıktan ibaret değildir; okula ilk başladığı
yıllarda başarılı olan, ağaçlara tırmanan ve macera dolu hikayeler yazan normal
bir çocukluk evresi de barındırır.
Ewald Tragy gibi otobiyografik metinlerde, babasıyla
Graben’deki yürüyüşlerinde yaşadığı o ince utançlar ve burjuva dünyasının
kalabalığı içindeki yabancılık hissi, gelecekteki şairin o içe dönük ve hassas
ruhunun temellerini oluşturmuştur.
Prag’ın lüks bölgesindeki Alman ilkokuluna (Piarist okuluna)
devam eden Rilke, annesinin aşırı korumacı tutumu (Fransızca konuşma baskısı,
okula kadar eşlik etme) yüzünden akranlarıyla ve çevresiyle sağlıklı bir
sosyalleşme kuramamıştır. Bu durum, zaten azınlıkta olan Prag Almanları içinde
bile onu tam bir izole hayata mahkum etmiştir.
Baba Josef Rilke’nin askeri geçmişine ve annenin sosyal
hırslarına rağmen, oğullarını subay yapma hedefiyle bu kadar hazırlıksız ve
korumasız bir şekilde askeri yatılı okula göndermeleri büyük bir tezat
oluşturur. Evliliklerindeki derin çıkmazlar ve kavgalar, Rene’nin evden erken
yaşta koparılmasına zemin hazırlamıştır.
On yaşında ev şımarıklığından çıkıp katı bir askeri
disipline giren Rilke, bu geçişin şokunu hayatı boyunca atlatamamıştır.
Okuldaki not karnelerinde uyumlu, çalışkan ve iyi huylu bir model öğrenci
profili çizse de, içsel dünyasında yaşadığı dehşet, hastane kaçışları ve derin
yabancılaşma hissi onu fiziksel ve ruhsal olarak tüketmiştir.
Rilke, yıllar sonra eski bir öğretmenine yazdığı mektupta
(Tümgeneral von Sedlakowitz'e), askeri okullardaki bu beş yıllık dönemi bir Ölüler
Evi olarak nitelendirmiş; çocukluğunun en saf gücünün çalındığını ve
hayatının en dik tırmanışına yaralı ve hasarlı bir şekilde başlamak zorunda
kaldığını acıyla itiraf etmiştir.
Okul yıllarındaki baskılara rağmen Rilke’nin ilk edebi
denemeleri ve şiirleri askerî kahramanlık, savaş ve tarihin büyük figürleri
(Wallenstein, Gustav Adolf) etrafında şekillenmiştir. Bu ikili ruh halinin en
olgun meyvesi, Alman edebiyatının en bilinen eserlerinden biri olan Kornet
Christoph Rilke’nin Aşkı ve Ölümü olmuştur.
Rilke, gençliğinde bir süvari subayı olmayı, at sırtında
kılıç sallamayı hayal etse de atın ürkmesi ve gerçeklerin araya girmesiyle bu
hayallerin yerini kelimelerin ve şiirin alması kaçınılmaz olmuştur. Askeri
disiplinin dışsal kalıntıları (inatçılık, kurallara bağlılık) hayatı boyunca
karakterinde iz bırakmış olsa da, o nihayetinde "şair" olarak kalmayı
seçmiştir.
Rilke’nin askeri okul günlerinde kaleme aldığı sanatsal
açıdan en olgun düzyazı eserlerinden biri, jimnastik salonunda aşırı zorlanma
sonucu kalp krizi geçirerek ölen öğrenci Kari Gruber'in trajedisidir.
Bu sahnede, zorba astsubayların baskısı, öğrencilerin sessiz
dehşeti ve ölüm haberi karşısındaki o buz gibi askeri disiplin, Rilke’nin
kurumlaşmış sisteme ve toplumsal baskılara karşı hissettiği o derin
yabancılaşmanın ve çaresizliğin ilk edebi yansımasıdır.
Şiirsel Çıraklık Yılları
Hayat ve Şarkılar (Leben und Lieder)
Rilke, okuldan ayrıldıktan sonra Smichov'da toparlanmış; Tren
Artık Moda şiiriyle gazete sütunlarında yer bulmuş ve 1894 sonunda
Strasbourg'da ilk şiir kitabı olan Hayat ve Şarkılar'ı yayımlamıştır.
Bu ilk şiirler henüz özgün bir sese sahip değildir; Heine,
Eichendorff ve romantik akımın etkilerini taşıyan, daha çok gencin maske
denemeleri ve biçimsel alıştırmaları niteliğindedir.
Linz’deki ticaret okulunda geçen aylar, Rilke için taşradan
ve askeri kısıtlamalardan kaçıp tiyatrolara, balolara akın ettiği, edebiyatla
ve hayatla ilk kez özgürce tanıştığı belirgin bir dönüm noktasıdır.
Prag'da amcası Jaroslav’ın desteğiyle lise bitirme
sınavlarına (Matura) hazırlanırken, kendisinden biraz daha yaşlı ve sanatla
ilgilenen Vally ile ilk ciddi duygusal ilişkisini yaşamıştır. Bu ilişki,
Rilke’nin kadınlarla gelecekte kuracağı o mesafeli, kontrollü ve sanatsal
paylaşıma dayalı ortaklık modelinin ilk örneğidir.
19. yüzyılın sonlarında Prag; Almanca konuşan azınlığın
(tüccarlar, akademisyenler, profesörler) elinde kültürel olarak ışıltılı ancak
gerçek Alman ana topraklarından ve Slav çevresinden yalıtılmış, "sera
havası"na benzer kapalı bir dünyaydı.
Laresopfer
Rilke, Vally ile yollarını ayırdıktan sonra çıkardığı ilk
şiir koleksiyonu olan Laresopfer (Ev ve Vatanın Koruyucu Tanrıları) ile
Prag'ın ve Bohemya'nın topografik, tarihi dokusunu şiirine taşımıştır. Kendini
zaman zaman "derinden Slav" hissedebileceğini ifade etse de, bu iki
dil ve kültür arasındaki yapısal çatışma Prag yazarlarının (Kafka ve Rilke
dahil) dil algısında derin aşınmalara ve yabancılaşmaya yol açmıştır.
Rilke, saf bir fildişi kule şairi olmaktan uzaktır;
Prag'daki üniversite profesörleri (August Sauer gibi), sanatçılar ve yazarlarla
sıkı bir iletişim ağı kurmuş; Wegwarten adında ücretsiz dağıtılan sosyal
içerikli broşürler/dergiler yayımlamış ve eserlerini pazarlamakta oldukça
girişimci bir tutum sergilemiştir.
Bir yanda zarif, aristokratik ve melankolik bir şair; diğer
yanda dergi dağıtan, Dresden'deki şairler birliğiyle yazışan ve eserlerini
duyurmak için her fırsatı değerlendiren pratik bir genç adam profili bir arada
yer almıştır.
Rilke, gençliğinde tiyatroya büyük bir tutku beslemiş; Frühfrost
(Erken Donlar) ve Şimdi ve Ölüm Saatimizde gibi yoksulluğu, sosyal
adaletsizliği ve dramatik krizleri işleyen natüralist oyunlar kaleme almıştır. Frühfrost
Prag'da sahnelenmiş (genç Max Reinhardt'ın da rol aldığı), ancak genel olarak
kalıcı bir başarı sağlayamamıştır.
Prag’daki dil seyreltilmesi, halk dilinden kopuk
"evsiz" Almanca kullanımı ve dramaturjik yetenek eksikliği, Rilke’nin
kalıcı bir oyun yazarı olmasını engellemiştir.
Üniversite eğitimini yarıda bırakan, babasıyla mesafeli ve
annesiyle sıkıntılı ilişkiler yürüten Rilke için Prag, artık "nefes alması
zor, bayat yaz ve çözülmemiş çocuklukla yoğun" bir hapishaneye dönüşmüştü.
Hayatının en pratik ve belirleyici kararlarından birini
vererek Prag'dan ayrılmış ve 1896 sonbaharında Münih’e yerleşerek kendi edebi
geleceğinin kapılarını aralamıştır.
Münih ve Lou ile karşılaşma
Rilke, Prag’dan ayrıldıktan sonra Briennerstrasse’deki
konforlu dairesine yerleşmiş; babasının mütevazı desteği ve amcasının
kızlarının ödediği aylık ödenek sayesinde geçimini sağlamıştır. Prag’da olduğu
gibi Münih Üniversitesi’ne felsefe (estetik seminerleri) öğrencisi olarak
kaydolmuştur.
Bu dönemde kendisi gibi genç bir yazar olan Berlinli Vilhelm
von Scholz ile yakın bir dostluk kurmuş; neredeyse her gün buluşarak şiirler,
incelemeler yazmış ve dönemin edebi akımları (doğalcılık, yeni romantizm ve
geleneksel eğlence edebiyatı arasındaki çatışmalar) üzerine fikir alışverişinde
bulunmuşlardır.
Rüya Taçlandı (Traumgekrönt)
Rilke, bölgesel gazete köşelerinden ulusal basına doğru
yavaş yavaş yükselmiş; Rüya Taçlandı (1897) ve Advent (1898) gibi
şiir koleksiyonlarını yayımlamıştır. Her ne kadar bu ilk şiirler bazen aşırı
tatlılık ve teknik ustalık barındırsa da, Rilke daha sonra bu ilk ürünlerini
eleştirel bir gözle "becerilerin düşük, duyguların olgunlaşmamış"
olduğu dönemler olarak değerlendirmiştir.
Bu dönemde kaleme aldığı ve inanç, günah, fahişeler ile İsa
figürünü harmanlayan radikal Mesih Vizyonları (özellikle Fair ve Gece
şiirleri), onun geleneksel ahlak algısını sarsan cesur edebi deneyimleridir.
Rilke, Cafe Luitpold’daki masa arkadaşlıkları sayesinde, Zirndorf
Yahudileri romanının yazarı Jakob Wassermann ile tanışmış; Wassermann’ın
tavsiye ettiği Jakobsen (özellikle Niels Lyhne romanı) ve Dostoyevsky
gibi isimler Rilke’nin edebi evrenini derinden beslemiştir.
Jakob Wassermann’ın evinde çay içerken tanıştığı Lou
Andreas-Salomé, o dönem otuz altı yaşında, entelektüel birikimi, kozmopolit
geçmişi (St. Petersburg saray çevreleri, Nietzsche ve Paul Rée ile olan geçmiş
bağları, Wilhelm Gillot ile yaşadığı dramatik eğitim süreci) ve büyüleyici
kişiliğiyle Avrupa’nın en dikkat çekici figürlerinden biridir. Bu karşılaşma,
Rilke’nin hem kişisel hayatında hem de sanat dünyasında yeni bir çığır
açacaktır.
Lou’nun geçmişindeki en büyük entelektüel izler, Nietzsche
ve Paul Rée ile yaşadığı o yoğun, felsefi ve psikolojik ortaklıklardır.
Nietzsche’nin ona olan hayranlığı ("Lou, tanıdığım insanlardan açık ara
en akıllısı"), Lou’nun ise bireysel özgürlüğünü hiçbir erkeğe kurban
etmeyen tavrı, onun ne denli olağanüstü bir kadın olduğunu kanıtlar.
Doğu bilimi profesörü Friedrich Carl Andreas ile nişanlılık
döneminde Andreas'ın bıçakla kendini göğsünden bıçaklaması üzerine evlenen Lou,
bu evliliği (kendi isteğiyle) hiçbir zaman cinsel bir birliktelik olarak
yaşamamış, kırk üç yıl boyunca bağımsızlığını korumuştur.
Mesih Vizyonları makalesini okuduktan sonra Lou’ya
hayranlığını belirten isimsiz mektuplar yazan Rilke, kısa sürede Lou’nun
zihinsel çekim alanına girmiş; ustaca kurduğu stratejik ve duygusal hamlelerle
(yalnız alacakaranlık saatleri, vizyonların okunması) Lou’nun kalbini
kazanmıştır.
Yaz aylarında Starnberg Gölü yakınındaki Wolfratshausen’de
geçen günlerde Lou, Rilke’nin sadece sevgilisi değil, aynı zamanda onun ruhunu
kollarına alıp sallayan bir "anne-sevgili" figürü olmuştur. Bu ilişki
sayesinde Rilke, çocukluk travmalarını, askeri okulun bıraktığı yaraları ve
bedensel güvensizliklerini büyük ölçüde geride bırakmıştır.
Lou’nun teşvikiyle ismini Almanlaştırarak Rainer Maria Rilke
yapmaya başlayan genç şair, el yazısını da bir günden diğerine kökten
değiştirerek Lou’nun zarif el yazısına benzer bir forma kavuşturmuştur.
Lou, Rilke’yi Nietzsche felsefesinin yanı sıra Rus
kültürüyle, Tolstoy ve Turgenev’in dünyasıyla tanıştırmıştır. Berlin’deki ortak
yaşamlarında Lou’nun sunduğu o derin insani güvenlik, Rilke’yi kahvehanelerde
sürünmekten çıkarıp doğayı, sessizliği ve içsel üretkenliği kucaklayan büyük
bir şaire dönüştürmüştür.
Rilke, 1898 baharında Floransa’ya vararak Lungarno
Serristori'deki konukevine yerleşmiş; Botticelli, Michelangelo ve erken
Rönesans sanatının derinliklerinde estetik bir dönüşüm yaşamıştır. Venedik’in
neşeli yüzüne karşılık Floransa’nın o yabancı ve karanlık dokusu, onun sanatsal
duyarlılığını beslemiştir.
Beyaz Prenses (Das weiße Fürstentum)
Viareggio sahillerinde yaşadığı anılardan ve gözlemlerinden
ilham alan Rilke, Maeterlinck ve Hofmannsthal ruhunu taşıyan, veba salgını ve
tutku dolu lirik draması Beyaz Prenses’i kaleme almıştır.
Bu dönemde yazdığı Hayata Doğru öyküleri, Ewald
Trajisi ve Annem gibi metinler, Prag’daki burjuva aile yapısını,
anne Phia’nın baskıcı dindarlığını ve yozlaşmış çevreleri acımasız bir hicivle
ele alır.
Berlin yakınlarındaki kırsal Schmargendorf’ta (Villa
Waldfrieden) Lou ile geçirdiği huzurlu günlerde; Saatler Kitabı’nın
temelleri atılmış, Tolstoy’un Sanat Nedir? tezine karşı sanatın başlı
başına bir amaç olduğunu savunan estetik görüşleri olgunlaşmıştır.
Çok sayıda Potemkin köyü
Tolstoy’un sanatın etik ve dini etkiye dayanması gerektiği
yönündeki görüşlerine karşı Rilke, sanatın başkalarına ya da gelecek nesillere
etki etmek için değil, yalnızca varoluşunda ve yaratıcının tanrısal inşasında
anlam kazandığını savunmuştur: "Sanatçı gülümsüyor: 'Olacak.' Ve onun
inancı inançtan daha fazlasıdır; çünkü kendisi bu Tanrı'nın üzerine bina
ediyor."
Rilke, 1899 ve 1900 yazlarında Lou ile birlikte (ilkinde
Andreas da eşlik etmiştir) Rusya’ya iki kapsamlı seyahat gerçekleştirmiştir.
Moskova, St. Petersburg, Kiev, Volga nehrinde tekne gezileri ve kırsal köyler
bu seyahatlerin durakları olmuştur.
Rilke, Rusya'nın gerçek sosyal ve politik krizlerini
(yaklaşan devrimin sinyallerini) büyük ölçüde görmezden gelmiş; ülkeyi, adeta
tarihi bir masal sahnesi ve ruhsal bir sığınak (Potemkin Köyleri misali)
olarak idealleştirmiştir. Ona göre Rusya, geleceğin ve henüz olgunlaşmamış
tanrısal saflığın yatağıdır.
Tolstoy’un Yasnaya Polyana'daki malikanesine yapılan
ziyaret, Rilke için büyük bir entelektüel an olmaktan ziyade, yaşlı ve hasta
yazarın ailesiyle yaşadığı gerilimlerin gölgesinde geçen sarsıcı bir deneyim
olmuştur. Tolstoy’un konuklarına gösterdiği o mesafeli ve yorgun tavır,
Rilke’nin hayalindeki bilge figürü ile gerçeğin çarpışmasını tetiklemiştir.
Moskova’da tanıştığı ressam Leonid Pasternak ile kurduğu
dostluk ve sonraları oğlu Boris Pasternak ile bağlanan köprüler, Rilke’nin Rus
ruhuyla kurduğu en kalıcı edebi bağlar olmuştur.
Saatler Kitabı (Das Stunden-Buch)
Rusya’nın o uçsuz bucaksız ovaları, ikonlardaki çocuksu
tanrı tasavvuru ve halkın sabırlı dindarlığı, Rilke’nin başyapıtlarından biri
olan Saatler Kitabı’nın (Manastır Hayatı, Hac, Yoksulluk
ve Ölüm) zeminini oluşturmuştur.
Rilke, şiir yazmayı kendi iradesiyle dize getirdiği bir
eylem olarak değil; kendisine dışarıdan veya "yukarıdan" dikte
edilen, bir keşişin hücreindeki dualar gibi "gelen" bir ilham
mistisizmi olarak algılamaya başlamıştır. Bu dönemde İtalya'nın biçimci
Rönesans sanatı ile Rusya'nın henüz şekillenmemiş tanrısal hamuru arasında
derin bir estetik kıyaslama yapmıştır.
Bremen yakınlarındaki Teufelsmoor'un ortasında yer alan
Worpswede; Mackensen, Modersohn, Hans am Ende, Overbeck ve Heinrich Vogeler
gibi ressamların doğayla baş başa kaldığı, gri gökyüzü altında renklerin ve
coğrafyanın ön plana çıktığı yepyeni bir sanatsal sığınaktır.
Koloninin en parlak figürlerinden biri olan Heinrich
Vogeler’in Art Nouveau estetiğiyle döşenmiş evi Barkenhoff, Rilke için önemli
bir buluşma noktası olmuştur. Rilke burada çatı katındaki odasında şiirlerini
yüksek sesle okuyarak, doğanın ve sanatın iç içe geçtiği bir döneme adım
atmıştır.
Komşu Yalnızlıklar
Rilke, Worpswede'de iki güçlü ve olağanüstü kadın sanatçıyla
karşılaşmıştır: Daha sonraları çığır açan eserler verecek olan ressam Paula
Becker (Paula Modersohn-Becker) ve heykeltıraş Clara Westhoff.
Rilke, Clara ile kurduğu derin dostluk ve aşk bağı
sayesinde, Paris ve Rodin dünyasıyla tanışma zeminini hazırlamıştır. Clara'nın
varlığı, Rilke'nin sanat algısını ve estetik dünyasını derinlemesine
beslemiştir.
Rilke, Worpswede'de dahi Rusya seyahatlerinin etkisinden
kopmamış; yeşil rubashkası (Rus gömleği) ve Tatar çizmeleriyle fundalıklarda
yürüyüşler yaparak içsel dünyasındaki "Rus" coğrafyasını yaşatmaya
devam etmiştir.
Worpswede'nin nemli ve gri atmosferi, Rilke’nin renkleri
algılama biçimini keskinleştirmiş; bu dönemde yazdığı monografiler ve günlük
notları, onun ileride Cézanne ve modern sanata duyacağı hayranlığın temellerini
atmıştır.
Rilke, 1901 yılının nisan ayı sonunda Bremen’de Clara
Westhoff ile evlenmiş; ardından Worpswede yakınlarındaki Westerwede köyünde,
Vogeler ve diğer arkadaşların yardımıyla yaşanabilir hale getirilen mütevazı
bir çiftlik evine yerleşmişlerdir.
Çiftin tek çocuğu olan Ruth, 12 Aralık 1901’de Westerwede’de
dünyaya gelmiştir. Rilke, babalık duygusunu ve bebeğinin varlığını ilk başta
büyük bir coşkuyla karşılamış, çevresine bu yenilenen hayatı coşkulu
mektuplarla anlatmıştır.
Rilke evlilik hazırlığı yaparken, Lou Andreas-Salomé’den
gelen ve Rilke’yi sarsan "Son Çağrı" (Letzter Ruf) başlıklı
mektup ulaşmıştır. Lou, Rilke ile olan ilişkisine resmi olarak son verdiğini,
artık kendi bağımsızlığına ve gençliğine dönmek istediğini bildirmiştir. Bu
ayrılık, Rilke için hem acı verici bir kopuş hem de geçmişin bağımlılıklarından
sıyrılma adımı olmuştur.
Rilke, Westerwede’de yerli halk ve diğer ressamlar arasında
tam anlamıyla bir uyum sağlayamamıştır. Paula Becker ve diğer sanatçılar,
Clara’nın Rilke’nin gölgesinde kalmasından ve sanatından uzaklaşmasından
rahatsızlık duymuştur.
Resimler Kitabı (Das Buch der Bilder)
Sürekli para sıkıntısı çeken Rilke, bir yandan dergilere
yazılar yazıp borç ararken, diğer yandan 1902’de yayımlanan ve geçiş dönemini
simgeleyen Resimler Kitapları’nı hazırlamıştır.
Rilke, evliliği iki insanın sınırlarını yok edip tamamen
birbirine karışması olarak değil; aksine iki bireyin kendi özgürlük alanlarını
koruyarak yan yana durması gereken bir bağ olarak görmüştür. Clara’nın ağabeyi
Friedrich Westhoff’a yazdığı mektuptaki şu sözler, onun evlilik anlayışının
özüdür:
"Tüm ortaklıklar ancak iki komşu yalnızlığın
güçlendirilmesiyle var olabilir."
Saatler Kitabı’ndaki ünlü dizelerinde olduğu gibi,
insanların sevdikleri nesnelere, eşlerine veya hayatlarına "benim"
diyerek sahip çıkma çabasını eleştirmiş; gerçek sevginin sahiplenmekten değil,
karşısındaki varlığın özgürlüğüne saygı duymaktan geçtiğini savunmuştur.
Kornet
Rilke, 1899'da Schmargendorf'ta amcasının Saksonya Kraliyet
Ana Devlet Arşivleri'nden derlediği aile evrakları arasında, 1664 yılında
Macaristan'da Türklerle yapılan savaşlarda 18 yaşında hayatını kaybeden atası
Christoph von Rilke'ye dair bir not bulmuştur.
Bu kuru tarihsel veri, Rilke'nin içindeki askeri okul
travmaları, kahramanlık arzusu ve edebi yaratım gücüyle birleşerek bir sonbahar
gecesinde adeta bir "ilham ânı" olarak kağıda dökülmüştür.
İlk versiyonu 1899'da yazılan eser, 1904'te Borgeby-gård'da
ve 1906'da Paris'te geçirdiği iki büyük revizyonla son halini almıştır. Rilke,
metni şiirsel bir disipline sokarak gereksiz süslemelerden arındırmış;
özellikle 11. sahnedeki (genç kadının kurtarılması ve erotizmle ölümün iç içe
geçmesi) betimlemeleri daha nesnel ve dışavurumcu bir boyuta taşımıştır.
Yayıncı Axel Juncker ve daha sonra Insel-Verlag'ın
yöneticisi Anton Kippenberg ile birlikte eserin kağıt kalitesinden yazı tipine
kadar her detayını eski bir tarih görünümü verecek şekilde tasarlamıştır.
1912'de Insel-Verlag'ın 50 feniklik ucuz seri (Insel-Bücherei)
kütüphanesinin ilk cildi olarak yayımlanan Kornet, kısa sürede yüz
binlerce, ilerleyen yıllarda ise milyondan fazla kopya satarak Rilke’nin en çok
tanınan eseri haline gelmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sırasında askerlerin sırt çantasında
taşıdığı bir "ideolojik fırtına paketi" haline gelen eser, Rilke’nin
saf sanatsal niyetinden uzaklaşarak milliyetçi ve militarist bir propaganda
aracı olarak pazarlanmıştır. Rilke, bu durumdan duyduğu rahatsızlığı ve eserin
müzik albümleri ile tiyatrolarda popülerleştirilme çabalarını büyük bir
huzursuzlukla izlemiştir.
“Korkunç Şehir” Paris
Rilke, 1902 yılının ağustos sonunda Paris’e ayak basmış;
Praglı yazar Arthur Holitscher’in tavsiyesiyle Rue Toullier’de bir oda
kiraladıktan hemen sonra, 1 Eylül’de Rue de l’Université’deki atölyesinde
Rodin’i ziyaret etmiştir.
Rodin’in Meudon’daki villası (Villa des Brillants) ve
içindeki mermer, alçı figürlerle dolup taşan devasa pavyon, Rilke için sadece
bir sanat merkezi değil, adeta yaşamın ve gücün titreştiği tapınak benzeri bir
vaha olmuştur.
Rilke, Tolstoy’un evinde olduğu gibi Rodin’in evinde de
büyük sanatçıların arkasında bıraktığı o karmaşık, sinirli ve gergin ev
ortamına (Rose Beuret ile yaşanan huzursuzluklar) tanıklık etmiş; dahası,
dâhilerin sanatı seçtikten sonra günlük yaşamlarını adeta boşa harcadıklarını
gözlemlemiştir.
Rilke, başlarda bir monografi yazmak için gittiği Rodin’den
çok daha derin bir ders almıştır: İlhamı beklemek yerine, her gün sabırla ve
sürekli çalışmak. Rodin’in bu düsturu, Rilke’nin kelimelerle olan ilişkisini
kökten değiştirmiş; onu Grimm’in sözlüğünü incelemeye, dilin anlamsal
sınırlarını zorlamaya ve dışsal ruh hallerinden nesnel gerçekliğe doğru
evrilmeye yöneltmiştir.
Clara’nın teşviki ve Rilke’nin gözlemleriyle şekillenen Auguste
Rodin monografisi, 1903 yılının mart ayında Berlin’de yayımlanmış; Rilke,
bu eserde Rodin’i sadece bir heykeltıraş değil, insanlığın ve doğanın özünü
yakalayan modern bir çağdaş kahraman olarak taçlandırmıştır.
Paris’in o devasa, "korkunç" ve yabancı atmosferi,
Rilke’yi hem beslemiş hem de tüketmiştir. Yaratıcı sancılar, arşiv
çalışmalarındaki zorluklar ve kronik yorgunluk, onu 1903 yılının mart ayında
bir kez daha sakinlik arayışıyla İtalya’nın (Cenova, Santa Margherita ve
Viareggio) güneşli sahnelerine yönlendirmiştir.
Viareggio sahillerinde şortla, çıplak bacaklarla dolaşan,
sabah erkenden denizde çıplak yüzen Rilke, dönemin burjuva ahlakının çok
ötesinde, doğayla ve kendi bedeniyle barışık modern bir bireyin siluetini
çizmiştir.
Rilke, Paris’in o devasa, anonim ve merhametsiz kalabalığı
karşısında duyduğu dehşeti; hastanelerin önünden geçen taksilerde sallanan
hastaları, dilenci kadınları ve sefalet içinde hayata tutunan insanları Lou
Andreas-Salomé’ye yazdığı sarsıcı mektuplarda dile getirmiştir. Paris, onun
için bir estetik merkez olmaktan öte, ruhsal sınırlarını zorlayan bir
"askeri okul" gibidir.
Rilke’nin bu denli sarsılması, sıradan bir yabancılık
hissinden ziyade, çevresindeki tüm acıları ve yoksulluğu kendi iç dünyasında
absorbe ederek şiire dönüştürme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır.
Clara ile kurduğu evlilik düzeninin ekonomik ve pratik
olarak sürdürülemez hale gelmesi, kayınpederinin öfke patlamaları ve küçük Ruth
ile kurulamayan kalıcı bağ, Rilke’nin içindeki huzursuzluğu artırmıştır.
Marienbad’da babası Josef Rilke ile yaptığı buluşmada,
babasının iyi niyetli bir kamu hizmeti veya "düzenli bir yaşam"
teklifleri, Rilke’nin şairane özgürlüğü ile burjuva dünyası arasındaki uçurumu
bir kez daha gözler önüne sermiştir.
1903’ün sonlarında Clara ile birlikte geçici olarak
yerleştikleri Roma, Rilke’nin aradığı o antik sadeliği vermemiş; aksine aşırı
barok yapısı, yağmurlu havası ve sanat eserlerinin o "müze benzeri"
donukluğu şairi hayal kırıklığına uğratmıştır.
İtalya’nın o aşırı belirgin ve gürültülü doğasından yorulan
Rilke, gençliğinden beri hayranı olduğu J. P. Jacobsen’in dünyasına,
Kierkegaard’ın derinliğine ve Ellen Key’in davetiyle İsveç ile Danimarka’nın
sisli, sakin coğrafyasına doğru kaçış planları yapmaya başlamıştır. Haziran
1904'te kuzeye doğru yola çıkacaktır.
İskandinavya ve Nesnellik
Rilke, Romalı ve Parisli bunaltıcı günlerin ardından
İsveç’in güneyindeki Borgeby-gård’da, Hanna Larsson ve Ernst Norlind’in
misafiri olarak sakin bir döneme adım atmıştır. Burada doğayla, tarlalarla ve
çiftlik yaşamıyla iç içe, yazarlık temposundan uzak bir dinlenme süreci
geçirmiştir.
Ünlü İsveçli feminist ve eğitim reformcusu Ellen Key ile
yakınlaşan Rilke, çocukların özgürce yetişmesini savunan, geleneksel okulların
baskısından uzak yeni nesil kapsamlı okul modeli Samskola'ya (Göteborgs Högre
Samskola) büyük bir hayranlık duymuş; hatta bir dönem Almanya'da böyle bir okul
kurmayı bile hayal etmiştir.
Rilke, İsveç’te seyahat ederken yıllar önce yandığı için
artık fiziksel olarak var olmayan bir kalenin (Kont Schulin'in kalesi) yerinden
geçerken, o mekânın hâlâ zihinde ve havada var olmaya devam ettiğini hissettiği
derin bir içsel deneyim yaşamıştır.
Bu tür mistik ve mekânsal dönüşüm algıları, ileride kaleme
alacağı Malte Laurids Brigge'nin Notları ve ünlü Duino Ağıtları’nın
("Hayatımız dönüşümle birlikte ilerler") felsefi zeminini
oluşturmuştur.
Dresden yakınlarındaki Dr. Lahmann’ın pahalı sanatoryumunda
(Weißer Hirsch) Clara ile birlikte uzun süre kalabilmesi, Rilke’nin
parayla olan o kaygısız ama bir o kadar da karmaşık ilişkisini gözler önüne
sermiştir.
Kontes Luise von Schwerin ile başlayan ve sonrasında Nordeck
zur Rabenau, Uexküll ve Von der Heydt gibi aristokrat ailelerle kurulan bağlar,
Rilke’nin yaşamında maddi güvence ve konfor sağlayan yeni bir sosyal çevrenin
kapılarını aralamıştır.
Rilke’nin Dresden ve çevresinde Kontes Schwerin ile kurduğu
bağ, onun hayatında aristokrat kadınların koruyucu ve destekleyici rolünü
pekiştirmiştir. Karl von der Heydt ve Uexküll ailesi gibi figürler, Rilke’ye
hem maddi bir konfor hem de sanatsal çalışmalarını sürdürebileceği sakin bir
zemin sağlamıştır.
Rilke’nin fiziksel olarak "güçlü bir erkek" imajı
çizmemesine rağmen, zarif inceliği, zihinsel derinliği ve hayatın ağırlığı
karşısındaki hassasiyeti; dönemin zeki, entelektüel ve anaç ruhlu soylu
kadınlarında derin bir hayranlık ve çekim uyandırmıştır.
Şubat 1901’deki "Son Çağrı"dan sonra ilk kez
1905’te Göttingen’de Lou Andreas-Salomé ile yeniden bir araya gelen Rilke,
geçmişin fırtınalarını geride bırakarak Lou ve eşi Friedrich Andreas ile sakin
bir bağ kurmuştur. Clara’nın bu duruma duyduğu kırgınlık ise kaçınılmaz bir
gerilim yaratmıştır.
1906 baharında Worpswede'deyken babası Josef Rilke’nin ölüm
haberini alan Rilke, Prag’a giderek cenaze işlemlerini yürütmüş; bu sarsıcı
olay, yaşlı kuşağın ve geçmişin kökleriyle bağların tamamen kopuşunu
simgelemiştir.
Rilke, 1905 sonbaharından itibaren Rodin’in Meudon’daki
villasında sabahları iki saat yazışmalarla ilgilenmek ve usta ya asistanlık
yapmak üzere kalmaya başlamıştır. Ancak bu "sekreterlik" rolü,
Rilke’nin kendi yaratıcı enerjisini tüketmeye başlayınca gerilimler
doğurmuştur.
1906 baharında, dışarıdan gelen bazı haksız suçlamalar ve
Rodin’in sanat ile kadına bakış açısındaki temel ayrımlar yüzünden Rilke
ustasının yanından ayrılmış; 12 Mayıs 1906’da yazdığı o asil ve suçlamadan uzak
veda mektubuyla Rodin dönemini noktalamıştır.
Yeni Şiirler (Neue Gedichte)
Rodin’in tavsiyesiyle Paris’teki Jardin des Plantes’e
giderek hayvanları ve doğayı önyargısız, klinik bir nesnellikle incelemeyi
öğrenen Rilke; Alman edebiyatının en kusursuz hayvan şiirlerinden biri olan
"Panter"i kaleme almıştır.
Yeni Şiirler koleksiyonunda Rilke, kendi içsel
narsisizmini, şikâyetlerini ve duygusal taşkınlıklarını bir kenara bırakarak;
tıpkı bir katedralin taş ustası gibi nesnenin (Ding) özünü, formunu ve
sessizliğini yakalamaya odaklanmıştır. Bu dönem, onun şair olarak tam olgunluğa
eriştiğinin ve Malte Laurids Brigge'nin Notları'na doğru yürüdüğünün en
büyük kanıtıdır.
Hayatta kalmak her şeydir
Worpswede'den koparak Paris’e gelen Paula Modersohn-Becker,
hem sanatsal kimliğini bulmaya çalışmış hem de Rilke’nin ünlü keçi sakallı
portresini çizmiştir. Ancak Rilke, Paula’nın yakınlaşma ve tatil çağrılarına
mesafeli yaklaşmış, bu durumu daha sonra derin bir vicdan azabıyla anmıştır.
Ailesinin baskısıyla kocası Otto Modersohn’a dönen Paula,
bir çocuk dünyaya getirdikten kısa süre sonra, Kasım 1907’de otuz bir yaşında (emboli
nedeniyle) trajik bir şekilde hayata veda etti.
Alice Faehndrich’in davetiyle 1906’nın Aralık sonunda Capri
adasına varan Rilke, "Rosenhäusl" adlı sessiz kulübede kalmış;
akşamları ise Villa Discopoli’de Alice, üvey annesi "Frau Nonna"
(Julie von Nordeck zur Rabenau) ve genç Manon zu Solms-Laubach gibi soylu
hanımların etrafında şekillenen o aristokrat ve anaç atmosferin tadını
çıkarmıştır.
Capri'nin (özellikle Anacapri ve Monte Solaro'nun) doğası,
zeytin ağaçları ve deniz rüzgarları, Rilke’nin şiir evreninde Portekizli
Soneler çevirileri (Elizabeth Barrett Browning üzerinden) ve Akdeniz
motifleriyle zenginleşen lirik bir dönüşüme yol açmıştır.
Capri dönüşü Paris’te Rue Cassette’deki odasına yerleşen
Rilke, ayakta çalıştığı masasında Yeni Şiirler’in birinci bölümünü
tamamlamış ve Insel-Verlag ile anlaşarak eserlerini yayımlatmıştır.
Geçmişteki kırgınlıkları geride bırakarak Rodin ile yeniden
bağ kuran Rilke; Prag, Breslau ve özellikle Viyana'da gerçekleştirdiği
şiir okumalarıyla (özellikle Atlıkarınca ve Malte’den parçalarla)
edebiyat dünyasında büyük bir zafer kazanmıştır. Rudolf Kassner, onun o
dönemdeki saf ve yankılanan sesini, zihinsel olgunluğunun en büyük kanıtı
olarak kaydetmiştir.
1908 yılının başlarında Venedik’e giden Rilke, sanat tüccarı
Piero Romanelli’nin ailesinin yanında kaldı; bu süreçte Piero’nun küçük kız
kardeşi Adelmina’ya (Mimi) karşı derin bir hayranlık duymuştur.
Mimi ile yaşanan yakınlaşma, Rilke’nin o değişmez ikilemini
bir kez daha tetiklemiştir: Bir yandan sevilme arzusu, diğer yandan vahşi bir
hayvan gibi kendi yalnızlığına ve sığınacağına çekilme ihtiyacı.
Paris’te Clara ve Rodin’in teşvikiyle Rue Varenne’deki eski
Hotel Biron’a (bugünkü Rodin Müzesi) yerleşen Rilke, burada yüksek tavanlı
odasında yepyeni bir çalışma düzeni kurmuş ve dış dünyanın karmaşasından
soyutlanmıştır.
Paula İçin Ağıt (Requiem für eine Freundin): Kasım
1908’de, Paula Modersohn-Becker’in trajik ölümünün birinci yılında kaleme
aldığı Requiem, yaşam ile büyük sanat arasındaki o ezeli çatışmayı ve kadının
özgürlüğünün ellerinden alınışını haykıran eşsiz bir yas metnidir.
Rilke, Paris’in o hastanelerle, sefaletle ve isimsiz
ölümlerle dolu karanlık yüzünü, çocukluk anılarını ve tarihsel figürlerin
(Grischa Otrepjov, Burgundy'li Karl) dramlarını harmanlayarak uzun süredir
üzerinde çalıştığı romanını 1909’un sonunda tamamlamıştır.
Malte, geleneksel anlamda bir olay örgüsüne sahip
olmaktan ziyade, bireyin metropoldeki yabancılaşmasını, "görmeyi
öğrenme" çabasını ve "sevilme korkusunu" masaya yatıran bir
bilinç akışı ve felsefi arayıştır. Rilke, bu eseri yazarak kendi ruhsal
krizlerini ve işlenmemiş çocukluğunu âdeta kendisi için bir "kendi kendine
tedavi" aracı haline getirmiştir.
Temmuz 1910’da Insel-Verlag tarafından yayımlanan Malte
Laurids Brigge'nin Notları, modern edebiyatta bir dönüm noktası olmuş;
Rilke’ye Leipzig, Jena ve Weimar’da büyük bir okur kitlesi kazandırmıştır.
Romanın yazım süreci Rilke’yi öylesine tüketmiştir ki, şair
bir daha asla bu boyutta bir eser yazamayacağı korkusuyla derin bir kriz ve
boşluk hissine sürüklenmiştir.
Duino ve büyük dünya
Paris’te Anna de Noailles gibi talepkâr kadınlardan kaçınan
Rilke, Prenses Marie von Thurn und Taxis’in Adriyatik kıyısındaki Duino Kalesi’ne
(Schloss am Meer) davetini kabul etmiş; burası onun ruhsal ve sanatsal
sığınağı haline gelmiştir.
Prenses ile kurduğu derin ve entelektüel dostluk (Dante
çevirileri, telepatik araştırmalar ve edebi sohbetler), prensesin ona taktığı
sevgi dolu "Serapik Doktor" lakabıyla taçlanmıştır. Duino, ileride
doğacak olan Duino Ağıtları’nın da zihninde mayalanmaya başladığı
yerdir.
Clara ile evlilik bağı hukuken sürüncemede kalsa da, ikili
dostane bir şekilde yollarını ayırmış; Heinrich Vogeler ile eski Worpswede
günlerinden kalan dostluk ise Vogeler’in sanatsal darlığı ve Rilke’nin yeni
vizyonu nedeniyle sönüvermiştir.
Artık sadece korunan ve yardım arayan bir şair değil,
başkalarına el uzatan bir "bağışçı" konuma gelen Rilke; Regina
Ullmann, Marthe Hennebert ve genç Franz Werfel gibi yetenekleri kanatları
altına almış, onlara maddi ve manevi destek sağlamıştır.
1912 yazında Venedik’te tanıştığı büyük tiyatro oyuncusu Eleonora
Duse’un sahneden uzak, amaçsız ve yorucu yaşamı, Rilke’yi derinden etkiledi. Zamanının
en akıcı ve etkileyici oyuncusuydu Eleonora Duse ve 1909 yılından sonra
sahnelerden uzaktaydı. Rilke onun adına bir biyografi yazmayı bile düşündü.
Rilke, yaşadığı ağır nevrastenik krizler, uyku bozuklukları
ve tükenmişlik hissi karşısında Viktor von Gebsattel ile bir analiz süreci denedi.
Lou Andreas-Salomé’nin çekincelerine rağmen 1913’te Münih
Psikanaliz Kongresi’nde Sigmund Freud ile bizzat tanışma ve sohbet etme
fırsatı buldu.
Rilke, Thurn und Taxis ailesinin sağladığı özel araçlar,
şoförler ve lüks otellerle Avrupa'nın dört bir yanında (Venedik, Duino, Paris,
Berlin, Leipzig) seyahat etmiş; aristokrat dostlarının ve zengin
hayırseverlerin (Karl von der Heydt, Wittgenstein ailesi vb.) finansal
desteğiyle maddi kaygılardan büyük ölçüde arınmıştır.
1910-11 yıllarında Cezayir, Tunus ve Nil Nehri boyunca
yaptığı seyahatler her ne kadar bazı zorluklar ve "yanlış bir adım"
hissi uyandırmış olsa da İslam’ın sadeliği ve eski Mısır’ın ölüm kültü
Rilke’nin zihninde iz bırakmıştır.
Uzun süredir özlemini çektiği Toledo'ya giden Rilke
(1912-13), El Greco’nun resimlerindeki o dramatik, göksel ve yerel gerilimi
bizzat yerinde deneyimledi.
Toledo ve Ronda’nın sert, kayalık ve boyun eğmez manzarası,
onun şiirlerinde yer alacak olan "Melek" figürünün (dünya ile cennet
arasında akan bir nehir gibi) şekillenmesinde kilit rol oynamıştır. İspanya
topraklarındaki bu mistik coşku, aynı zamanda Hıristiyanlığın dogmalarına karşı
duyduğu mesafeyi de beslemiştir.
Kippenberg’in teşvikiyle uzun yıllar kaçındığı Alman
edebiyatı klasiklerine yöneldi. Goethe’yi geleneksel "asil prens"
kalıbının ötesinde, insanî zaafları ve derinlikleriyle yeniden keşfetti.
Sergei Diaghilev’in Paris’e taşıdığı Rus Balesi’nin
(Nijinsky, Anna Pavlova) estetiğinden ve avangard performanslardan büyük bir
ilham alan Rilke, sanatın sınırlarını sürekli genişletmeye devam etti.
1912 yılının başında Duino Kalesi’nin deniz bakan sarp
kayalıklarında, fırtınanın uğultusu arasında Rilke’nin zihnine o efsanevi dize
düşmüştür: "Çığlık attığımda beni melekler safından kim duyar?"
Ağıtların merkezindeki "Melek", sevimli bir cennet
figürü değil; insanı yok edebilecek kadar büyüleyici, korkunç ve mutlak bir
varoluşsal sınırdır. Rilke, bu şiirlerde yaşayanlar ile ölüler, zihinsel acı
ile kozmik düzen arasında köprü kuran benzersiz bir mitoloji inşa etmiştir.
Ağıtlarda aşk, karşılık bulma ya da sahiplenme arzusu değil;
Gaspara Stampa örneğinde olduğu gibi, sevgilinin özgürlüğüne duyulan saygı ve
kaybetme bilinci üzerine kuruludur.
Linos miti ve Paula Modersohn-Becker ile genç şairlerin
trajik ölümleri, Rilke’nin evreninde acının ve hüznün sanatın, müziğin ve
şiirin inşasındaki en büyük yakıt olduğunu gözler önüne serer.
Savaşın kapıda olduğu bu dönemde, ağıtların melankolisi
evrensel bir insanlık halini almıştır.
“Ne mutlu ki, kendinden geçmiş olanları görüyorum”
1914’te Savaş başladığında Münih’te bulunan Rilke, Norbert
von Hellingrath’ın sunduğu Hölderlin’in geç dönem ilahilerinin dördüncü
cildinden derin bir ilham alarak savaşın ilk haftasında Beş Kanto’yu kaleme aldı.
Rilke, savaşı başlangıçta bireyi izolasyonundan kurtaran,
efsanevi ve "canavarca bir tanrı" olarak selamlarken; kısa süre sonra
bunun sadece kanlı bir insan bataklığı ve yıkım olduğunu fark ederek büyük bir
hayal kırıklığı yaşamıştır.
1914 sonbaharında Irschenhausen’da tanıştığı bakır kızıl
saçlı, ressam ve şair Lulu Albert-Lasard ile yakınlaşan Rilke; Münih, Berlin ve
Finkenstrasse arasında geçen süreçte onunla hem duygusal hem de üretken bir
birliktelik yaşamıştır.
Paris’teki tüm mal varlığının ve el yazmalarının 1915’te
açık artırmada yok olduğu haberini alan Rilke, bir yandan bu maddi ve manevi
darbeyle sarsılırken, diğer yandan Lulu ile olan ilişkisi ve Keferstrasse’deki
evi sayesinde yaratıcı sükûnetini korumaya çalışmıştır.
Avusturya pasaportuna sahip olduğu için 1915 sonbaharında
askere alınma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kırk yaşındaki Rilke, tüm sağlık
raporlarına rağmen silahaltına alındı.
Hütteldorf’taki zorlu eğitim kampında fiziksel olarak tükendi,
bayıldı.
Marie von Thurn und Taxis, Karl von der Heydt, Hofmannsthal
ve Bavyera Prensi Ludwig Ferdinand gibi güçlü dostlarının araya girmesi ve
bakanlık nezdindeki girişimleri sayesinde Rilke, cepheye gitmekten kurtulmuş ve
Viyana’daki Savaş Arşivleri'ne (Kriegsarchiv) atanarak memuriyet benzeri
güvenli bir göreve yerleştirildi.
Münih’te Kurt Eisner’in suikasta uğraması, Bavyera Sovyet
Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve ardından Freikorps birlikleri tarafından kanlı bir
şekilde bastırılması sürecinde Rilke, iki ateş arasında kalmıştır. Bir yandan
sol çevrelerle (Toller, Jaffe) temaları, diğer yandan aristokratik dostlukları
nedeniyle ev aramalarına ve şüphelere maruz kalmıştır.
Rilke, Almanya’nın 1918’deki çöküşünü gerçek bir pişmanlık
ve içsel dönüşüm fırsatı olarak değerlendiremeyip, sadece yüzeysel ve
materyalist bir kurtuluş çabasına girişmesini sert bir dille eleştirmiştir.
Genç yaşta lösemiden hayatını kaybeden yetenekli dansçı Wera
Knoop, Rilke’nin zihninde derin izler bırakmış; bu acı, ileride Orpheus’a
Soneler’in yazılmasında en büyük tetikleyicilerden biri olacaktır.
Rilke, savaş sonrasında da genç aktrisler ve yazarlarla
(Elya Nevar, Claire Studer) yoğun ilişkiler yaşamış; ancak bu ilişkiler, onun
"hiç kimseye tam anlamıyla bağlanamayan" göçebe ruhunun geçici
durakları olmaktan öteye gidememiştir.
Savaş yılları ve sonrasındaki toplumsal kaos, Rilke’nin
şiirsel üretimini büyük ölçüde felç etmiş; kalemini eline almasını zorlaştıran
derin bir yabancılaşma ve ifade kısıtlaması yaratmıştır.
Almanya’daki siyasi ve ruhsal daralmadan kurtulmak, aynı
zamanda pasaport ve vize sorunlarını çözmek suretiyle Rilke, hayatının son
büyük dönemi ve başyapıtlarının tamamlanacağı İsviçre topraklarına doğru
hareket etme vaktinin geldiğini anlamıştır.
Muzot Münzevisi
Münih’ten ayrılırken genç kadınların (Annemarie Seidel,
Putzi Casani) yardımıyla sınırı geçen ve Zürih’e varan Rilke, İsviçre’nin
refahı karşısında şaşkına dönmüştür.
St. Germain Barış Antlaşması ile Avusturya pasaportunu
kaybeden ve henüz Çekoslovakya pasaportuna kavuşamamış olan Rilke; evsizlik,
yersiz yurtsuzluk ve yasal vatansızlık üçgeninde sürekli bir sınır dışı edilme
korkusuyla yaşamıştır.
Soglio’daki sakin pansiyonda, ailesinin tarihini ve fizik
öğretmeninin ilkel konuşma makinesi deneyini hatırlayan Rilke,
"Ur-Geräusch" (İlkel Ses) adlı o derin denemesini kaleme almıştır. Bu
eser, insan kafatasının dikişlerinden ses çıkabileceği fantezisiyle beş
duygunun şiirsel yeniden üretimine dair eşsiz bir metafizik sorgulamadır.
Winterthur, Zürih, St. Gallen, Lucerne, Basel ve Bern’de
gerçekleştirdiği şiir okumaları ve Causerie’ler, hem İsviçreli
entelektüeller nezdinde büyük bir başarı kazanmasını sağlamış hem de maddi
sıkıntılarını hafifletmiştir.
Zürih Gölü kıyısındaki Meilen’de yaşayan ve Rilke’ye hem
anne hem kız kardeş hem de sığınak olan Nanny Wunderly-Volkart (Nike), şairin
son yıllarındaki en sadık dayanağı, pratik sorunlarını çözen ve ona
"Stübli" adını verdiği huzurlu alanlar yaratan koruyucu figür
olmuştur.
Cenevre’de yeniden karşılaştığı ressam Baladine Klossowska (Merline)
ile yıllar sonra alevlenen o yoğun, coşkulu ve şiir dolu aşk, Rilke’nin
duygusal dünyasını adeta yeniden yapılandırmış; mektupları ve buluşmalarıyla
İsviçre yıllarının en heyecan verici fırtınasını koparmıştır.
Ekim 1920’de yıllar sonra ilk kez Paris’e ayak basan Rilke;
Lüksemburg Bahçeleri’nde yürümüş, Seine nehri kıyılarında gezmiş ve hiçbir
şeyin kaybolmadığını, Paris’in o eski bütünlüğüyle ve insanlarıyla hâlâ ayakta
durduğunu görünce derin bir iyileşme hissetmiştir.
Zürih Kantonu’nda, Nike ve Merline’ın desteğiyle yerleştiği
18. yüzyıldan kalma bu sessiz, rokoko patinalı küçük şatoda, dikiş makinesi
deneyimini ve ses dalgalarını işlediği ünlü "Ur-Geräusch" (İlkel Ses)
denemesini kaleme almıştır. Ayrıca genç Baltusz’un kedisi üzerine Mitsou adlı
resimli albümü hazırlamıştır.
Merline ile birlikte Rhône Vadisi'ndeki Sierre yakınlarında
bulduğu 13. yüzyıldan kalma Muzot Kulesi, Werner Reinhart'ın desteğiyle
Rilke'ye ömür boyu kalacağı sığınak olarak kazandırılmıştır. Elektriği olmayan,
tamamen izole bu kule, şairin içsel dünyasını dış dünyadan tamamen soyutlaması
için kusursuz bir manastır işlevi görmüştür.
Şubat 1922
Uzun yıllardır askıda kalan Duino Ağıtları’nın son altı
şiiri Şubat 1922'nin başlarında sadece birkaç gün içinde tamamlanmış; hemen
ardından aynı ayın sonuna doğru, genç dansçı Wera Ouckama Knoop’un anısına Orpheus’a
Soneler (55 sone) adeta bir fırtına gibi, soluk kesici bir ilhamla kağıda
dökülmüştür.
Yıllardır yarım kalan ve eksik olan altı Duino Ağıdı (7.,
8., 9., 6., 10. ve 5. ağıtlar), 7 Şubat - 14 Şubat 1922 tarihleri arasında
Muzot Kulesi’nde, adeta bir fırtına gibi soluk kesici bir ilhamla peş peşe
kağıda dökülmüştür. Rilke bu mucizevi anı Marie von Thurn und Taxis’e
"Açık! Sonuncusu bitti!" sözleriyle coşkuyla müjdelemiştir.
Genç dansçı Wera Knoop’un anısına ve kaybına adanan, iki
bölüm halinde toplam 55 soneden oluşan bu eser, ağıtlarla aynı dönemde doğmuş;
yaşayanlar ile ölüler arasındaki köprüyü, sıradan nesnelerin ve doğanın ilahi
bir dille övülmesini (Das Rühmen) merkeze almıştır.
Orpheus, Rilke’nin evreninde sadece bir mitolojik figür
değil; görünen dünyayı işitilene, sessizliğe ve şarkıya dönüştüren şairin
özüdür. Orpheus’a Soneler, ölümü ve yaşamı, yaşayanlar ile ölüleri ayıran
duvarları yıkan kozmik bir övgüdür.
Rilke, şiirlerinde makineleşen ve endüstrileşen modern
dünyaya karşı mesafesini korumuş; insanın deneyimleme yeteneğini körelten
teknik ilerlemeye karşılık, doğanın ve sanatın o saf, sarsılmaz yankısını
savunmaya devam etmiştir.
Duino Ağıtları ve Orpheus’a Soneler
yayımlandıktan kısa süre sonra, dönemin modern edebiyatında (Proust, Valéry ve
Thomas Mann ile eşzamanlı olarak) büyük bir yankı uyandırmış; Rilke, Avrupa'nın
dört bir yanından okurların, çevirmenlerin ve genç yazarların hayranlıkla takip
ettiği yaşayan bir klâsik haline gelmiştir.
Yaşamının son yıllarında Paul Valéry’nin eserlerini
Almancaya kazandıran Rilke, aynı zamanda Fransız diline yönelmiş; Vergers
(Meyve Bahçeleri), Quatrains Valaisans ve Gull gibi bu dilde
yazdığı narin, şakacı ve lirik şiirlerle edebi evrenini zenginleştirmiştir.
Werner Reinhart’ın desteğiyle ömür boyu yerleştiği Muzot
Kulesi, dış dünyadan tamamen izole edilmiş bir "çalışma manastırı"
olmuştur. Burayı Merline (Baladine Klossowska), Nike (Nanny Wunderly-Volkart),
Clara, Marie von Thurn und Taxis ve genç öğrenciler (Jean Rudolf von Salis
gibi) ziyaret etmiş; Rilke, son günlerine kadar onurlu, zarif ve misafirperver
ev sahibi kimliğini korumuştur.
1925 sonlarında ellinci doğum gününü yalnızlık ve hastalık
içinde Muzot’ta karşılayan Rilke, geçmişin tüm fırtınalarını, vatansızlık
acılarını ve geçişsiz aşkların melankolisini arkasında bırakarak 20. yüzyıl
şiirinin zirvesindeki ölümsüz yerini almıştır.
1925’in başlarında Val-Mont’tan doğrudan Paris’e geçen
Rilke; Merline (Baladine Klossowska), Harry Graf Kessler, Paul Valéry, André
Gide ve birçok eski/yeni dostuyla yeniden bir araya gelmiştir.
Paris edebiyat çevrelerinde büyük bir coşkuyla karşılanan, Cahiers
de Malte Laurids Brigge’in Fransızca çevirisi üzerinde çalışan ve adeta
yaşayan bir klâsik haline gelen şair, dışsal başarı ve dostluklar açısından
hayatının en mutlu ve aydınlık aylarını burada yaşamıştır.
Rilke, uzun yıllardır vücudunda hissettiği o gizemli ve
açıklanamaz ağrıların, tıbbi olarak henüz tam teşhis edilemeyen çok erken
evredeki akut lösemi süreçleri olduğunu, kemik iliğine kadar hissederek büyük
bir sezgiyle fark etmiştir.
1926 sonbaharında Sierre’de misafirlerine vereceği gülleri
keserken eline batan bir dikenin enfeksiyon kapması, zaten tükenmekte olan
bağışıklık sistemini çökertmiş; bağırsak gribi ve mukoza zarlarındaki
püstüllerle birlikte acı katlanılmaz bir boyuta ulaşmıştır.
Aralık 1926’da Val-Mont sanatoryumunda yatmaya başlayan
Rilke’nin yanında, son ana kadar sadık dostu Dadı Nanny Wunderly-Volkart (Nike)
kalmıştır. Şair, ölüm gerçeğini kendisinden uzak tutmaya çalışarak ve
uyuşturuculardan kaçınarak büyük bir direnç göstermiştir.
29 Aralık 1926 sabahı elli bir yaşında hayata gözlerini
yuman Rainer Maria Rilke, vasiyeti üzerine Rhone Vadisi’nin yukarısındaki eski Raron
kilisesinin mezarlığına, kendi seçtiği o ölümsüz kitabe ("Gül, ah saf
çelişki...") eşliğinde defnedilmiştir.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder