Willem
Laurens Graff - Rainer Maria Rilke; Modern
Bir Şairin Yaratıcı Istırabı - Notlar
Rainer Maria Rilke; creative anguish of a modern poet, Greenwood
Press, Publishers, New York
Önsöz
Rilke, insani hesapların ve mekanik kontrolün ötesinde,
sanki doğadaki sıra dışı bir güç birleşimiyle meydana gelmiş bir
"fenomen"dir.
Ekonomik ve teknik becerilerin, uzmanlaşmanın egemen olduğu
bir çağda Rilke, hayatında tek bir gün bile maaşlı işte çalışmamış, mülk
edinmemiş ancak hiçbir zaman aç kalmamış ve başını sokacak bir çatı bulmuştur.
Soyluların, burjuvazinin ve çağın en büyük sanatçılarının ağırlandığı evlerinde
bir "saf lirik şair" olarak varlığını sürdürmüştür.
Rilke'nin sanatsal gelişimi düz bir çizgide değil, merkezden
dışarıya doğru eşmerkezli halkalar halinde (halka halka) büyümüştür.
Şairin karakterini ve sanatsal krizlerini biçimlendiren
çocukluk ve ilk gençlik yılları, onun tüm estetik evreninin temelini
oluşturmaktadır.
Başlangıç
Rilke’nin bilinci, mantıksal veya tümdengelimli bir akılla
çalışmaz; doğrudan duyusal tecrübenin sınırlarında duran, sezgisel bir yapıya
sahiptir.
Rilke, psikanalitik çözümlemelerden ve bilimsel
rasyonalizmden her zaman uzak durmuştur. Şairin de belirttiği gibi, rasyonel
bir psikanaliz onun içindeki "şeytanları" kovarken, sanatsal ilhamını
sağlayan "melekleri" de kovma riski taşır. Çocukluk, açıklanması
gereken mantıksal bir analiz nesnesi değil, sanatsal üretimi besleyen mitsel
bir atmosférdir.
Büyüme süreciyle birlikte çocuk, dış dünyanın inatçı
direncini, nesnelerin ezici ağırlığını ve yetişkinlerin koruyucu kalkanının
yetersizliğini fark eder. Bu uyanış, güven duygusunun kırılmasına ve isimsiz
bir varoluşsal korkunun (anksiyetenin) doğmasına yol açar.
Büyüyen birey, kaybettiği o büyüleyici çocukluk cennetinin
acısını aile, din ve toplumun hazır kalıplarıyla bastırmaya çalışır.
Rilke gibi aşırı duyarlı bir şair için bu hazır kalıplar
asla yeterli olamaz. Bastırılmış korkular ve özlemler rüyalar, kabuslar ve
krizler şeklinde geri döner.
1. İlk Çevre
Çocukluk
Anne Phia Rilke, evlendiği demiryolu memurunun sıradan
hayatını ve dar bütçesini kabul etmek istememiş; siyah elbiseleri ve sahte
etiketli şaraplarıyla aristokratik bir yaşamın hayali atmosferini yaratmıştır.
Bu durum, Rilke’ye erken yaşlardan itibaren görünüş ile gerçeklik arasındaki
uçurumu ve dış görünüşün ardındaki boşluğu sezdirir.
Anneliğin hüsranlı özlemleriyle Rilke, beş yaşına kadar kız
gibi giydirilmiş, uzun buklelerle ve bebeklerle büyütülmüştür. Bu durum, şairin
sonraki yaşamında taşıyacağı o kırılgan, hassas ve dünyaya açık
feminen/duyarlılık katmanının temelini atmıştır.
Ordu subayı olamayan baba Josef Rilke, kendi
gerçekleştiremediği hayalleri oğluna yüklemiş; ona oyuncak bebekler yerine
kurşun askerler, dambıllar ve kılıçlar vererek geleneksel bir erkeklik kimliği
dayatmaya çalışmıştır.
Rilke, bu çelişkili ev atmosferinde hem annesinin hayal
dünyasından hem de babasının askeri disiplin arzularından beslenerek ilk
şiirlerini (Kederli Yas) ve şövalyeli, ejderhalı dramatik suluboya resimlerini
üretmeye başlamıştır.
Öğrencilik
Rilke’nin on bir yaşında kapatıldığı askeri okullar (St.
Pölten ve Mährisch-Weisskirchen), onun hassas bedeni ve ruhu için birer işkence
merkezine dönüşmüştür. Fiziksel dayanıklılığın, kaba disiplinin ve
acımasızlığın egemen olduğu bu ortamlarda Rilke, sürekli hastalanmış, bayılmış
ve tam bir uyumsuz olarak dışlanmıştır.
Askeri okulun acımasızlığından kaçabilmek için tek sığınağı,
okuldaki küçük kilise avlusu ve oradaki mezarlıklar olmuştur. Rilke, acıdan
kaçmak yerine kederin ve ölümün içinden geçerek olgunlaşacağı o kendine has
erken mistisizmini bu çorak ve sert yıllarda filizlendirmiştir.
Babasının nihayet oğlunun bu duruma daha fazla dayanamayarak
onu askeri okuldan alması (1891), Rilke için büyük bir kurtuluş olmuş; ancak bu
dört yıllık yıkıcı deneyim, onun ömrü boyunca taşıyacağı varoluşsal sancıların
ana kaynağını oluşturmuştur.
Gençlik Huzursuzluğu
Askeri okuldan kurtulan Rilke, Prag’da babasının dairesinin
darlığı nedeniyle halası/teyzesi Gabriele’nin yanına sığınır. Amcası
Jaroslav’ın desteğiyle özel hocalar eşliğinde hızlı bir şekilde lise (salon)
sınavlarına hazırlanarak üniversiteye (felsefe, sanat tarihi ve ardından hukuk)
adım atar.
Rilke, çevresindeki burjuva normlarına ve akrabalarının
beklentilerine tamamen yabancılaşmıştır. İnsanlarla iletişim kurmak yerine
çiçekler, ağaçlar ve kuşlar arasında bir "hayalet" gibi dolaşarak
kendi içselliğine kapanır; bu da onun şiir yazma tutkusunu besleyen o mutlak
yalnızlık odasını doğurur.
Eros
Rilke'nin Prag yıllarında kendisinden yaşça büyük, polis
memuru kızı Valery David-Rhonfeld (Vally) ile üç yıl süren ilişkisi, ergenliğin
tipik bir flörtü olmaktan öte, onun gelecekteki aşk anlayışının ipuçlarını
barındırır. Vally, eksantrik ve sanatsal havalara sahip bir kadındır; ancak
ilişkide derin bir gerçeklikten ziyade bir "isyan" unsuru ağır basar.
Bu ilişki ve dönemin günlükleri, Rilke'nin burjuva
değerlerine karşı isyanının, aristokratik köken iddialarının ve kendisini bir
"şair" olarak dünyaya kanıtlama çabasının en net göstergesidir.
Vally ile olan deneyimi (ve daha sonraki hayatında benzeşen
tüm ilişkileri), Rilke’nin gerçek bir kadını olduğu gibi sevmekten ziyade,
içindeki hayali bir ideali (veya anne sevgisi yoksunluğunu) kadının simasında
aramaya çalıştığını gösterir. Şair, şehvetli ve yoğun deneyimleri dahi saf bir
idealizme dönüştürme eğilimindedir.
Prag dönemindeki bu ilk romantik tecrübeler, daha sonraki
eserlerinde (Ewald Trajisi, Malte, Duino Ağıtları) karşımıza çıkacak olan
ulaşılmaz kadın figürlerinin, manastır rahibelerinin ve "tatminsiz
aşk" motiflerinin temel ilk örneklerini oluşturur.
İlk Yayınlar
Rilke’nin sanatsal evrimi düz bir çizgide değil, bir sarmal
şeklinde ilerlemiştir. Şair her yeni aşamada bir önceki dönemin ürünlerini
küçümseme veya reddetme eğiliminde olsa bile, bu ilk lirik deneyimler onun
olgunluk dönemindeki motiflerinin (Yeni Şiirler, Duino Ağıtları)
en temel hamurunu oluşturur.
Lares'e sunulan teklifler
1895 tarihli Larenopfer (Lares’e Adaklar)
koleksiyonunda Rilke; memleketi Prag’ın sokaklarını, köprülerini, kiliselerini,
monastırlarını ve eski evlerini adeta ev tanrılarına sunulan adaklar gibi
anonim bir sıcaklıkla kayda geçirir. Bu dönemde henüz dış dünya ile iç dünya
kozmik bir uzayda birleşmemiş olsa da, o melankolik ve bereketli "çevresel
sıcaklık" açıkça hissedilmektedir.
Rilke, sefillere, yoksullara ve ezilenlere duyduğu
sempatiyle masrafları kendisine ait olmak üzere Wegwarten (Hindiba) adlı
şiir broşürlerini basmış ve bunları Prag sokaklarında yoksullara dağıtmıştır.
Aynı dönemde yazdığı Murillo Bremen'de adlı
psikodrama, sanatçının bilinmeyen ve anonim dünyada kendi dehasını ancak
kusursuz bir başyapıt yaratarak kanıtlayabileceği gerçeğini gözler önüne serer.
Rilke de babasının, ailesinin ve çevrenin gözünde kendisini haklı çıkaracak o
büyük sanatsal eseri yaratma hırsıyla yanıp tutuşmaktadır.
Evsiz
Rilke’nin şiirlerindeki ev teması, mavi ipekli oturma
odaları ve huzurlu çocukluk anılarıyla başlasa da, bu durum çabucak solup giden
birer orkide rüyasına dönüşür. Şair, hiçbir zaman kalıcı bir "baba
ocağına" veya güvenli bir yuvaya sahip olamamıştır.
Alman-Avusturya kültürünün bir ileri karakolu olan Prag’da,
Alman azınlığın kibirli duruşu ile Çek halkının milliyetçi gururu arasında
sıkışıp kalan Rilke, hiçbir milli kimliğe veya siyasete bağlanmamıştır. O,
dillerin ve milletlerin ötesinde, yalnızca çocukluğun ve halk şarkılarının o
sınırsız vatanına aittir.
2. Prag'a Veda
Sabır mı Hız mı?
Rilke, Prag dönemindeki bazı Çek yazarların ve sanatçıların
Paris’e akın edip alelacele Batı Avrupa’nın sembolist/neo-romantik kalıplarını
benimsediklerini, ancak halklarından ve köklerinden koptukları için
meyvelerinin anemik (cılız) ve kırılgan kaldığını eleştirir. Onlar, "henüz
başlangıçtaki sabırsızlıkları yüzünden sona ulaşmışlardır."
İleride Altıncı Ağıt’ta da işleneceği gibi; Rilke,
insanın olgunlaşmasının yavaş, acılı ama organik bir süreç olması gerektiğine
inanır. Hayatın amansız görevleri karşısında çocuklukta kaybedilen yıllar ve
askeri okulun yarattığı travmalar, şairin içindeki o "çok geç kalma"
ile "hızla ileri atılma" çatışmasını ömür boyu beslemiştir.
Rilke ve Bayan Grundy
Rilke, Bir Karakter adlı taslağında; hayatı boyunca
başkalarının çizdiği kalıplara (nişan, düğün, statü, sosyal beklentiler) göre
yaşayıp sonunda bu sahte hayatın baskısıyla sönüp giden sıradan bir iş adamının
trajikomik ölümünü resmeder. Bu, Paris’teki kolektif kitle ölümünün Prag’daki
burjuva versiyonudur.
Rilke, sanatının gerektirdiği o mutlak yalnızlığı ve
özgürlüğü koruyabilmek için ailesinin ve akrabalarının burjuva ideallerine,
evlilik kurumunun sahiplenici boğuculuğuna ve kamuoyunun normlarına karşı
acımasızca direnmiştir. Clara Westhoff ile evliliğinde bile eşinin yalnızlığını
korumaya çalışması, bu bireysel özerklik tutkusunun bir yansımasıdır.
1896 tarihli Havari (Der Apostel) adlı metninde Rilke,
zayıflara acımayı, hayırseverliği ve Hıristiyanlığın "aşk" anlayışını
hedef alır. Ona göre, zayıflara ve sakatlara merhamet etmek insanlığın
gelişimini engeller; "Aşk, zayıflar için yıkımdır."
Şair, kitlelerin ortalama ahlakına karşı çıkarak uzlaşmaz
bir iradeyle zirveye tırmanan "Büyük İnsan" fikrini savunur. Her ne
kadar bu sert ve acımasız söylemler sonradan olgunlaşma sürecinde evrilip Duino
Ağıtları’nın şefkatli ve mitsel evrenine dönüşecek olsa da Rilke’nin
gençliğinde burjuva değerlerine ve kurulu düzene karşı ne denli radikal bir
öfke beslediğini açıkça gösterir.
Rilke ve İsa
Rilke, İsa’nın tanrısallığını kesin olarak reddeder. Ona
göre İsa, tanrısal bir kurtarıcı veya aracı değil, kendi seçkin insani
varoluşunu yaşayan bir bireydir. Çarmıhtaki ölüm kitlelere verilen bir taviz
veya kurban niteliğinde bir şehitlik değil; yalnızca kendi yaşam yasasına
sonuna kadar teslim olmanın teyididir.
Rilke’nin Hıristiyanlığa karşı tepkisi (özellikle İspanya
seyahati sırasında ifade ettiği sert sözler), Nietzscheci bir nefret
kampanyasından ziyade, kendi şiirsel krallığında mutlak ve engelsiz bir
egemenlik kurma arzusundan kaynaklanan estetik bir tepkidir.
Rilke ve “Komşu”
Rilke, çevresindeki acı çeken, hastalıklı ve
"atılmış" insanlarla (Paris sokaklarındaki Saint Vitus dansı hastası
veya körler) karşılaştığında kendi kimliğini kaybetme korkusu yaşar. O,
insanlara yardım etmekten ziyade, mağdurun kendi acısının derinliğine ve içsel
zenginliğine ulaşmasına yardımcı olmayı (mağduriyetin içsel dönüştürülmesini)
savunur.
Şair, sanatın ve şiirsel ilhamın talepleri karşısında
hayatındaki her şeyi —evliliğini, karısını, kızını, toplumsal görevlerini— feda
etmeye hazırdır. "İnsan hayatı ile en büyük eseri arasında eski bir
düşmanlık vardır" ilkesi, Rilke’nin tüm yaşam pratiğini yönetir.
Rilke Rüya Tacı
Münih öncesi yazdığı Dreamcrowned döngüsünde Rilke,
kendisini yalnızlığın ve hayallerin kralı ilan eder. Döngüdeki temalar; batan
günün koyu renkleri, solan yıllar, unutulmuş şapeller ve kaybolan çocukluk
anılarıyla doludur.
Rilke’nin gençlik yıllarında kızlarla kurduğu ilişkiler, tek
bir somut insana duyulan aşk olmaktan çok, hayatın ezici gerçekliği ve ölüm
korkusu karşısında sığınılan bir "korku kalkanı" niteliğindedir.
Hasret kaldıkça büyüyen, somut gerçeğe dönüştüğü an solan bir "orkide
rüyası" gibi ilerler.
3. Özgürleşme ve Şenlikli Bir Beklenti
Yalnız ve Özgür
29 Eylül 1896’da Prag’dan ayrılan Rilke, ailesinin ve
doğduğu şehrin sunduğu tüm korunaklı sığınakları arkasında bırakır. Artık bir
evi, kilisesi, tanıdık bir tanrısı ya da bağlayıcı insani yükümlülükleri
yoktur.
Annesinin ve çocukluğunun birer "yalan" olduğunu,
ergenliğinin engellendiğini fark eden şair; kendisini, Yaratıcı iblisin
yasalarından başka hiçbir kuralın tanınmadığı mutlak bir boşluğa atar. İnsan
ilişkilerindeki "kucaklaşma" ve "ait olma" ihtiyacı, onun
sanatsal özerkliğini yutabilecek tehlikeli birer tuzağa dönüşebilir.
Advent
Rilke için İsa, ilahi bir kurtarıcı değil; kendi insani
yasasına ve çarmıhtaki trajik yazgısına teslim olmuş sıradan bir bireydir.
Katolik ayin takviminden alınan Advent (Mesih'in
gelişini bekleme dönemi) kavramı; şairin kendi iç dünyasında şiirsel Söz'ün,
yani sanatsal yaratımın olgunlaşıp doğacağı anı beklemesine dönüştürülür.
Rilke’nin Hıristiyanlığa ve kilise dogmalarına karşı duyduğu
öfke (bazen İspanya seyahatinde olduğu gibi sert mizacına yansıyan
küçümsemeler), kendi şiirsel krallığında yabancı bir otorite istememesinden
kaynaklanır. O, dogmatik bir kurtarıcı yerine, "dilediği gibi esen
rüzgar" gibi saf bir yaratıcı ruh arar.
Lou Andreas-Salome
1897 bahresinde tanıştığı, Nietzsche’nin eski dostu ve
entelektüel bir kadın olan Lou Andreas-Salomé, Rilke’nin hayatındaki en kalıcı
ve dönüştürücü figürlerden biri olur.
Rilke, Lou'da kendisini kaybetmeden sığınabileceği güçlü bir
ana şefkati ve aynı zamanda en karmaşık fizyolojik ve zihinsel travmalarını
(bedensel krizleri, cinsel iki kutupluluğu, yaratıcı sancıları) çekinmeden
dökebileceği kusursuz bir analitik ayna bulur.
Lou'nun psikolojik içgörüsü, Rilke’nin daha sonra Malte
romanında ve Duino Ağıtları’nda işleyeceği o karanlık bilinçaltı
katmanlarını aydınlatmasında hayati bir rol oynar.
İtalyan Rönesans ve Floransa Dergisi
Rilke, Rafael ve Michelangelo’nun olgunlaşmış ve adeta tüm
kaynaklarını tüketmiş ihtişamından ziyade, Sandro Botticelli’nin Meryem Ana
(Madonna) figürlerindeki o melankolik, bıktırıcı nostaljiye ve "henüz
olgunlaşmamış gebelik" hissine vurulur. Botticelli’nin figürleri, hayatın
çözülmemiş gizemi karşısında utangaç bir korku ve suçluluk duygusu taşır.
Rilke, İtalyan sanatının o cömert ve çabuk çiçek açan
doğasına hayran olmakla birlikte, kendi içindeki "yavaş çimlenmenin ve
nihai olgun meyveye dönüşmenin" o çileli endişesini arar. Bu bağlamda,
İtalya’nın aceleci baharı ile yavaş olgunlaşan Rusya arasında şairin zihninde
diyalektik bir gerilim kurulur.
Rilke’nin Floransa’daki düşüncelerine göre sanatçı, dışarıda
hazır bulunan bir Tanrı’ya dua eden kişi değil; nesnelerin ve geleceğin içinden
Tanrı’yı örmekle yükümlü olandır. Bireysel sanatçılar yalnızca büyük bir
geleceğin Vaftizci Yahya'larıdır (öncüleridir).
Toskana kiliselerindeki piskopos mezarlarını inceleyen
Rilke, ölümün artık yıkım olmadığını, aksine sanatla kurulan dostane bir
ittifakla zamansızlığa dönüştüğünü fark eder. Sanatçının tıpkı ölüm gibi,
yaratım sürecinde de ilgisiz ve zayıf olan her şeyi göz ardı etme konusunda
amansız olması gerekir.
Şeyler ve Melodileri
İnsanlar tarafından acımasızca sömürülen eşyalar/şeyler (Die
Dinge), günlük kullanımın kirlettiği kelimeler hapsindedir. Şairin görevi,
yıpranmış sözcükleri yeniden bakir tazeliğine kavuşturarak şeylerin içinde
gizli duran o derin melodiyi ve "Tanrı'yı" özgürleştirmektir.
Rilke, lirik doğasını ve konsantrasyonunu dağıtabilecek
kadar yayılan müziğe karşı mesafelidir. O, Rodin’in heykel disiplininde olduğu
gibi; duyguların, seslerin ve lirik akışın nihayetinde plastik bir forma,
mekâna ve taşa (Heykelsi Netliğe) dönüştürülmesini arzular. Lirik şiir,
gürültülü kalabalıkların ucuz alkışlarından uzak, yalnızlığın kazandırdığı o
yüce özgürlükle ayakta kalır.
Gün ve Rüya Arasında
1899 tarihli Mir zur Feier (Beni Kutlamak İçin),
Rilke’nin sanatında işçilik, sembolizm ve içsel yoğunlaşma bakımından belirgin
bir sıçramayı temsil eder. Şair, çocukluğun rüya dünyasından bilincin gün
ışığına adım atarken, hayallerin o saf ve derin bilgeliğini kaybetmemeye özen gösterir.
Yaşam, rasyonel zihinle parçalanıp analiz edilmemelidir; o,
rüzgarın getirdiği bir armağan gibi saf bir teslimiyetle kucaklanmalıdır.
Çocuklukta insanı gecenin korkularından koruyan, duaları
cennete taşıyan o devasa "Koruyucu Melek", büyüyen şairin kollarında
giderek küçülür ve zayıflar. Şair büyüdükçe Melek fakirleşir; artık korunma
sırası Melek’tedir.
ilke, Meleğe cennetini geri vererek kendi varoluşsal yolunu
yeryüzünde, yardımsız ve tek başına yürümeyi seçer. Bu değişim, ileride Duino
Ağıtları’nda karşımıza çıkacak olan o korkunç ve ulaşılmaz Melek figürünün ilk
tohumudur.
Ebedi Hareketler
Rilke, insanların sığ tanımlarla her şeyi etiketlemesinden
("bu bir evdir, bu bir köpek") dehşete düşer. Nesneleri donduran ve
cansızlaştıran bu sınırlayıcı sözcükler yerine; şeylerin kendi içsel
melodilerini duyurabilecekleri sessizlik ve sonsuz jestler alanına sığınır.
Görünür dünya gerçekliğin yalnızca sığ bir tarafıdır; asıl
kaynak, gözle görülmeyen o zamansız bütünlüktedir. Geçmiş, şimdiki zaman ve
gelecek tek bir küresel merkezde birleşir. Paul Valéry’nin de belirttiği gibi
Rilke, kehanetlerin, sezgilerin ve uzak şeylerin gizemli derinlik dünyasını
sanata dönüştüren eşsiz bir dehadır.
Resmi Ara
Rilke’nin yaratıcı deneyimi, rasyonel bir hesaplamadan
ziyade peygamberane ve sihirli bir nitelik taşır. O, yaşamı ve ölümü kapsayan
kozmik birlik duygusundan beslenerek, bilinçaltının karanlık boyutlarından
gelen sembolleri yakalar.
Dağınık, akışkan ve yayılımcı olan deneyimi kontrol altında
tutabilmenin tek yolu, şiirsel sembollerin ve kelimelerin sağladığı o keskin
biçim (Gestalt) gücüdür. Şair, yayılma basıncını dengelemek ve kendi Yaratıcı
potansiyelini kurtarmak için rüyayı gerçekdışılığından arındırıp somut bir
imgeye kavuşturmak zorundadır.
İspanya'da (Duino) veya Arco'da doğanın içine gömülerek yarı
bilinçli bir tefekkür haline geçen Rilke, sanki bedenine bir ruh gibi dokunan
ince titreşimler hisseder ve kendisini “Doğanın öbür tarafında” bulduğunu fark
eder.
Görünür dünya, gerçekliğin yalnızca sığ ve küçük bir
parçasıdır. Asıl yaratıcı güçler, ağacın görünmeyen kökleri gibi görünmez andan
ve bilinçaltından beslenir.
Garda Gölü/Arco bağlarındaki taş duvarın deliklerinden
dışarı bakan binlerce kertenkelenin gözünü fark eden kızın (Helene’ye yazılan
hayali mektup) hikayesi, Rilke’nin sanatsal uyanışını simgeler.
Sadece kendi iç rüyalarının sığ sularında dolaşmanın
tehlikesini fark eden şair; içe dönük, kör gözlerini dışarıdaki nesnelere,
güneşe, eşyalara ve dünyaya çevirmesi gerektiğini anlar. Çünkü her şeyin içinde
bizimle buluşmayı bekleyen gözler vardır.
4. Rusya ve Ruslar
Rusya, Geleceğin Ülkesi
Rilke, burjuva ve baskıcı Alman ortamında hiçbir zaman
bulamadığı çocukluk sıcaklığını, dindarlığı ve yavaş olgunlaşma sabrını Rus
halkında ve bozkırlarında bulur. Moskova’ya ilk adım attığı anda içindeki o
derin "ev duygusunu" (Heimatsgefühl) tecrübe eder.
Rusya; henüz net bir kristalleşme aşamasına ulaşmamış,
geleceğin hamuruyla, sabırla ve köklerle dolu "yapım aşamasında" bir
ülkedir. Batı’nın aceleci ve kof ilerleme hırsına karşın, Rusya’nın o
"kutsal yavaşlığı" Rilke’nin kendi içsel ritmiyle mükemmel bir uyum
sergiler.
İkinci Rusya Yolculuğu
İkinci Rusya seyahatinde (1900) Moskova’nın yanı sıra
Kiev’in yeraltı mezarlarını, Troitzki manastırını, Tolstoy ile yapılan ikinci
görüşmeyi ve Volga nehri boyunca uzanan uçsuz bucaksız bozkırları deneyimler.
Bu yoğun manevi ve coğrafi maraton; Rilke’nin en büyük lirik
eserlerinden biri olan Saatler Kitabı’nın (özellikle Keşiş Yaşamı
ve Hac bölümleri) hamurunu yoğurur. Buradaki dualar, Tanrı arayışı ve
alçakgönüllülük, saf birer dini dogmadan ziyade, şairin kendi iç Kozmik Uzayına
yönelttiği lirik yakarışlardır.
Kriz
Rilke’nin Lou ile olan ilişkisi, ilk başta ona kusursuz bir
analitik sığınak ve rehberlik sunmuşken; ikinci Rusya seyahatinin sonuna doğru
şairin içindeki olgunlaşma isteği ile Lou’nun üstün korumacılığı arasında bir
çatışmaya dönüşür.
Rilke, artık sadece rehber arayan "acemi bir
öğrenci" olmadığını, kendi içsel hazinelerine ve sanatına güvenmesi
gerektiğini fark eder. Lou’nun entelektüel üstünlüğüne karşı duyduğu gizli öfke
ve St. Petersburg’daki o sarsıcı "çirkin mektup", aralarındaki
organik ama boğucu bağın çözülmeye başladığını gösterir. Bu kriz, Rilke’yi
Worpswede sanatçı kolonisine, Paula Becker ve Clara Westhoff’a doğru itecek
adımların zeminini hazırlar.
Rilke’nin Rusya’sı ve Gerçekliği
Rilke’nin aradığı Rusya; anarşist nihilistlerin, yoksulluğun
veya sert politik çalkantıların ülkesi değil, tamamen kendi içsel özlemlerine
ve "kutsal yavaşlık" arayışına biçim veren atmosferik bir yuvadır. O,
Batı’nın aceleci, hesapçı ve rasyonel ilerleme hırsına karşı; Slav ruhunun o
köklü kölelik ve acı içinde bile yarattığı "dördüncü boyut"
niteliğindeki içsel özgürlüğe hayrandır.
Akademik veya nesnel bir tarihçinin gözüyle bakıldığında
Rilke’nin Rusya tablosu eksik veya taraflı olabilir; ancak lirik bir şair için
önemli olan, imgenin ve sembolün taşıdığı o içsel şiirsel hakikattir. Rusya,
onun deneyimleme ve algılama tarzının temel taşı olmuştur.
Dünya
Rilke’nin terminolojisinde "Dünya" kelimesi
genellikle insanın kibirli, sabırsız, dünyevi hesaplar güden ve şeylerin doğal
özünü ihlal eden yönünü simgeler.
Buna karşılık "Yeryüzü" ve doğa; sessiz işleyen
kanunlara boyun eğen, kökleriyle karanlık toprağa tutunan ve sanatçının ruhuna
hammadde sunan ilkel bir güçtür (örneğin Duyuru şiirindeki Meryem Ana ve Ağaç
metaforu).
Rilke, yukarıdan kanun koyan, ahlak dayatan veya dışsal bir
tapınma nesnesi olan Batı Hıristiyanlığının Tanrısını reddeder. Onun Tanrısı,
kabile kökenleri gibi derin bir aidiyetle, ruhun köklerinde olgunlaşan bir
başlangıç ve gelecektir.
Rilke’nin evreninde Tanrı hazır ve nazır, bitmiş bir varlık
değildir. Sanatçı aracılığıyla işleyen ve her eserle yeniden doğan,
tamamlanmamış bir Tanrı’dır. Şair Tanrı’ya ne kadar bağımlıysa, Tanrı da kendi
biçimini bulabilmek için o kadar şairin yaratıcı ellerine muhtaçtır.
5. Saatler Kitabı
Konsantrasyon
Saatler Kitabı’nın ilk parçası olan Keşiş Yaşamı
Kitabı (Das Buch vom mönchischen Leben), Rilke Rusya seyahatinden
döndükten kısa bir süre sonra, 1899 sonbaharında sadece 25 gün içinde bir
fırtına gibi yazılmıştır. İkinci kitap (Hac) 1901’de 11 günde, üçüncü
kitap (Yoksulluk ve Ölüm) ise 1903’te Viareggio’da 7 günde
tamamlanmıştır.
Rilke, bu dönemi planlanmış bir masabaşı çalışması olarak
değil; içteki bastırılamaz basıncın ve "duaların" dışarıya patlaması
olarak tanımlar. Bu süreç, şiirin şairi inşa ettiği, kontrolsüz ama mucizevi
bir lirik taşmadır.
Şair, içsel enerjisini ve ilhamını sosyal katılımlarla,
mektuplarla veya dağınık şiirlerle harcamamak için mutlak bir yalnızlığa
çekilerek bu lirik dalgayı döngüsel bir bütünlükte toplamaya çalışmıştır.
Döngü Devam Ediyor
Saatler Kitabı, homojen bir ruh halinin ürünü olsa da
şair Tanrı’sını nesnel ve antropomorfik (insani) biçimlerden arındırdığı için,
şiirler keskin bir plastik sınıra ulaşamayıp sonsuz uzaya yayılır. Şairin
kendisinin de daha sonra itiraf edeceği gibi; bu eser başı ve sonu olmayan,
"sonsuza kadar yazılabilecek" biçimsiz bir ilham, tamamlanmamış bir
senfonidir.
Rilke, Saatler Kitabı’nı basmakta uzun süre tereddüt
etmiş; eserin ancak belirli bir olgunluğa erdiğine ikna olduğunda (1905)
Insel-Verlag ile anlaşmıştır.
Şairin Saatler Kitabı’nda tecrübe ettiği bu
"yıldırım ilhamı" ve sonrasındaki "suskunluk/bekleyiş"
dönemi; yıllar sonra 1912’de Duino Şatosu’nda Ağıtlar’ın ilk dizeleri
doğduğunda da aynen tekrarlanacaktır. Rilke için en büyük güzellik, yeni
doğumların ve oluşların önünü açan o "muttasıl başlangıç" (açıklık)
durumudur.
Rilke’nin Saatler Kitabı’yla ulaştığı bu lirizm
zirvesi, onun daha sonra Paris’e gidip Auguste Rodin’in yanında öğreneceği o
disiplinli, sabırlı ve plastik "Şey-Şiir" (Dinggedicht) estetiğine
geçişinin en önemli zeminini oluşturmaktadır.
Tüy dökme / Kabuk Değiştirme
Rilke, 1903-1910 yılları arasında sancılı bir kabuk
değiştirme süreci yaşar. Bir yanda eski büyüme (Saatler Kitabı’nın lirik
taşkınlığı ve Tanrı etrafında dönme dürtüsü) devam ederken, diğer yanda
Rodin’in modelleme disipliniyle bireysel "şeylerin" veya heykelsi
nesnelerin karşısına geçip onları amansız bir nesnellikle işleme yöntemi doğar.
Yeni Şiirler’in açılış şiiri olan Apollon’un
Arkaik Gövdesi, bu heykelsi ve plastik yoğunlaşmanın zirvesidir. Tanrı
artık tanımlanamaz bir sis değil; gövdesinin her noktasından ışık saçan, en
içteki çekirdeğinden heykelsi bir forma bürünmüş nesnel bir gerçekliktir.
Şiirin sonundaki "Yollarını yeniden şekillendirmelisin"
dizesi, şairin kendi sanatsal varoluşuna verdiği radikal karardır.
Rilke, Paris’te nesnel şiiri (Panter gibi) dâhiyane
bir şekilde uygularken, içindeki ilham verici lirik ruhu bastırmak zorunda
kalmıştır. Ancak 1914 tarihli Dönüm / Kriz (Wendung) şiirinde
fark eder ki: Yalnızca ısrarla "bakmak" ve nesneyi heykeltıraş gibi
gözlemlemek yetmez. Görmenin bir sınırı vardır; simyanın tamamlanması için
şimdi "kalp işinin" ve sevginin devreye girmesi gerekir.
Bu farkındalık, Rilke’yi Duino Ağıtları ve Orpheus’a
Soneler’e götüren o en yüksek sarmal düzeye yükseltir: Plastik formun
netliği ile ilhamın sıcak ikliminin kusursuz uyumu.
Mevsimler ve İklim
Rilke için mevsimler astronomik değil, yaratıcı katalizörlerdir.
Yaz dönemi uyuşuk ve kandırıcı, kış ise duraklamadır. Asıl yaratıcı fırtına İlkbahar
ve Sonbahar gibi "geçiş mevsimlerinde" patlar.
Kornet, Saatler Kitabı, Ağıtlar ve Soneler
hep sonbahar ve ilkbahar fırtınalarının, yağmurlarının ve
"çatırdayan" zihinsel kasırgaların ortasında birer patlama halinde
kaleme alınmıştır. Geçiş mevsimleri; hafıza ile beklentinin, eski deriyi döküp
yeni hayati maddeyi oluşturmanın o ateşli ve verimli gerilim alanıdır.
Uzay ve Peyzaj
Rilke’nin şiirlerinde dış peyzaj (bozkırlar, Worpswede
fundalıkları, denizler ve Venedik/Moskova sokakları) asla sadece dekoratif bir
arka plan değildir. Dış uzay, doğrudan ruhun manzarasına ve içsel derinliğe
dönüşür.
İnsanların yüzleri, kırışıklıkları ve gözleri bile birer
coğrafi arazi, engebeli birer peyzaj gibidir. Şair, dış dünyadaki tüm nesneleri
ve mekânları kendi iç evreninin çözgü ve atkısı olarak dokur.
Takma ad ve Don Juanizm
Rilke, tıpkı Kierkegaard gibi, varoluşsal belirsizliğini ve
"açıklığını" korumak için hayatı boyunca müstear kimliklere (Ewald
Tragy, Rus Keşiş, Malte) ve şiirsel maskelere başvurmuştur.
Rilke, kadınların hayatına büyüleyici bir güçle girip
onlarda derin izler bırakmış, ancak iş gerçek ve kalıcı bir evlilik ya da aile
sorumluluğuna geldiğinde, sanatının o mutlak yalnızlığını korumak için hep
kaçmıştır. Prenses Marie von Thurn und Taxis'in de belirttiği gibi, onun bu
mesafeli ve baştan çıkarıcı tavrı adeta modern bir "Don Juanizm"
biçimidir; çünkü şair için asıl kurban edilen, kadınların aşk sunağındaki
özerkliği değil, sanatın kendisidir.
Rilke, Hıristiyanlığın dışsal dogmalarını reddetse de;
Meryem Ana, Magdalena ve İsa figürlerini kendi şiirsel mitolojisinin çarkları
arasında yeniden üretmiştir. O, dinin ahlaki ve dogmatik yönünü bir kenara
bırakarak, onun içsel ve estetik potansiyelini (örneğin Magdalena'nın mutlak
teslimiyetini veya Meryem'in annelik simyasını) kendi lirik evrenine katmıştır.
6. Şair ve Aziz
Korkunç Yalnızlık
Rilke, dışarıdan bakıldığında dönemsel hücre hapsine
çekilen, özel mülkiyete aldırış etmeyen ve dünyevi karmaşadan kaçan bir
"keşiş" veya aziz gibi görünse de Prenses von Thurn und Taxis’in de
belirttiği gibi o bir aziz değil, sanatın mutlak rahibidir (Dottor Seraphico).
Yalnızlık, şiirsel ilhamı beklerken ya da Rodin tarzı
disiplinli bir çalışmayla nesneye nüfuz ederken kutsal bir kuraldır; ancak bu
izolasyon denetimden çıkıp zamansızlığa saplandığında, insanı yutan
"korkunç bir yük" ve şeytani bir güce dönüşebilir.
Rilke, içindeki çocukluk kabuslarını, psikanalitik korkuları
veya bilinçaltı karanlıklarını (canavarları) bastırmayı ya da onları zararsız
hale getirmeyi reddeder. Sanat uğruna onlarla yüzleşir, hatta onlarla dostluk
kurar.
Baudelaire’in o çürüme ve leş temalı şiirinde ya da
Cezanne’ın nesnelliğinde olduğu gibi; sanatçının görevi, korkunç, itici ve
dehşet verici olanı dahi içine alarak onu kendi iç kozmik uzayında saf bir
güzelliğe dönüştürmektir. Çünkü "güzellik, dehşetin başlangıcından başka
bir şey değildir."
Sanat Yoluyla Fetih
Rilke, sıradan insan ilişkilerinin, evliliğin veya sosyal
bağların kendi yaratıcı akışını ve "açıklığını" boğduğunu çok iyi
biliyordu. Bir köpeğin ya da bir insanın sorumluluğunu taşımak yerine, o saf
sadeliği sunan cansız nesnelerle ve doğayla (ağaçlar, taşlar, manzaralar)
kurmayı seçti.
Rilke için sanat, günlük hayatın yanında icra edilen ikinci
bir hobi değil; bireyin kendi içindeki çatışmaları, günahı (ahlaki olmaktan
çıkarıp bir "denge bozulması" olarak gördüğü durumu) ve ölüm
korkusunu uzlaştırdığı tek gerçek varolma biçimidir.
Sanat ve Azizlik
Rilke, azizlerin hayatlarına (özellikle Aziz Francis, Aziz
Augustine ve Aziz Theresa) hayrandır; onları kendi yalnızlığının ve bütünlük
arayışının birer aynası olarak görür. Ancak o, bir aziz gibi kendi kimliğini
mutlak bir anonimlikle Tanrı’ya teslim etmez.
Azizler kendilerini tamamen ilahi bir iradeye feda ederken;
Rilke, şairin kendi yarattığı "kozmik uzayda" mutlak egemen ve baba
olmak ister. Tanrı’nın bile kendi yaratıcılığından bağımsız bir otorite
kurmasına (Yüce Yaratıcı olarak kalmasına) içten içe kıskançlık duyar.
Kadercilik ve Fedakarlık
Rudolf Kassner, Yaratıcı empatiden büyüklüğe giden tek yolun
"fedakarlık" (Mesih’in kurbanı, feragat ve sevgi) olduğunu
savunmuştur. Modern şair için dünyayı nesneleştirmenin yolu söz iken, Mesih
için bu kendini feda etmektir.
Rilke, Kassner’in bu düşüncesini kendi estetik sarmalına
uydurur. Ona göre fedakarlık, soğuk heykelsi gözlemden vazgeçip, kalpte biriken
o "iç bakireye" (sıcak, ilham veren sevgiye) dönme kararlılığıdır.
Ancak o, Hıristiyan anlamdaki o çarmıha gerilme veya kişisel benlikten vazgeçme
türünden bir kurbanı (Oğul’un Krallığını) reddeder; o sadece Baba’nın özgür
yaratıcı gücünü benimser.
Kahraman, kaderin tehlikeleriyle ve ani değişimleriyle
yaşayan, sabırsızlıkla ölümün üzerine giden kişidir. Şair ise kaderin dışındaki
o esintili alanda, karmaşadan uzak bir "kadersizlik" içinde var olmak
zorundadır.
Rilke’nin kadere bakışı bile dışarıdan dayatılan bir boyun
eğme değil, insanın içinden kaynaklanan ve kendi özgürlüğünü onaylayan bir
içselleștirmedir.
Babanın Krallığı
Kassner’in felsefesine göre insanlık tarihi, her şeyin
birbirinin yerini alabildiği, zamansız ve mekansal bir "başkalaşım"
dünyasından; doğrusal ilerlemenin, bireyselliğin, günah bilincinin ve keskin
"zaman" farkındalığının hâkim olduğu Batı medeniyetine doğru
evrilmiştir.
Malte Laurids Brigge’nin Not Defteri’ndeki Nikolaj
Kusmitch figürü, Batı’nın bu saniyeleri sayan, zamanı tüketen ve insanı felç
eden hesapçı zihniyetinin karikatürize edilmiş bir halidir. Rilke, Batı’nın bu
aşırı zaman bilincine ve tarihselciliğine karşılık; zamanın gölgede kaldığı,
ölümün yaşamla iç içe olduğu Asya ve Rusya’nın o zamansız (mekansal) ruhuna
sığınmıştır.
Rilke, Kassner’in savunduğu ve Mesih’in çarmıhtaki kurbanına
dayanan o Hıristiyan "fedakarlık" ve suçluluk (Oğul’un Krallığı)
modelini reddeder. O, mutlak egemenliğin ve sorgulanamaz yaratılışın hakkı olan
Baba’nın Krallığını (yani hiç kimseden emir almadan kendi kozmik uzayını kuran
o özgür yaratıcı iradeyi) tercih eder.
7. Ağıt ve Orpheus
Yaşamak Ölmektir
Rilke için ölüm, Batı’nın empoze ettiği o korkunç, yabancı
ve ahlaksız bir son değildir; aksine yaşamın en doğal tamamlayıcısıdır. Hayat
ve ölüm, bir duvar halısının iplikleri gibi iç içedir.
Hayvanlar ve bitkiler ölümden korkmaz çünkü onlar zamanı ve
geleceği "hesaplamazlar". İnsan ise özgürlüğü ve keyfiliği ile bu
uyumu bozar. Sanatçının görevi, ölümün o korkunç ötekiliğini ve tuhaflığını,
kendi iç kozmik uzayına (Weltinnenraum) çekerek evcilleştirmek ve onu
yeniden hayata kazandırmaktır.
Ölüm, Konsantre mi, Seyreltilmiş mi?
Rilke’ye göre ölüm, yaşamdan kopuk korkunç bir son değil;
ayın görünmeyen yüzü gibi yaşamın doğal bir parçası ve tohum halindeki
olgunlaşmasıdır. Hayat devam ederken her dakika ölüyoruz.
Modern kentleşmiş toplum, hastaneler ve steril cenaze
salonları aracılığıyla ölümü sterilize etmiş, onu "sulandırmış" ve
bir hastalıktan ibaret sahte bir olaya (der uneigne Tod) indirgemiştir.
Oysa gerçek ölüm (der eigne Tod), kişinin kendi iç organlarında bir
meyve gibi olgunlaşan, benzersiz ve kaçınılmaz bir deneyimdir.
Paula İçin Ağıt
Üstün yetenekli ressam Paula, sanatını bırakıp evliliğe ve
anneliğe (çocuk sahibi olmaya) yöneldikten kısa bir süre sonra trajik bir
şekilde vefat etmiştir. Rilke, Paula için Requiem şiirinde onun bu
kararını, resmen sanatına ve kendi "içsel bakiresine" ihanet olarak
yorumlar.
Rilke’nin bu ağıttaki tavrı sert ve tavizsizdir: Şair olan
bir kadın anne olduğunda yaratmayı bırakmalıdır; çünkü evlilik ve annelik
sorumlulukları, sanatın o mutlak ve kesintisiz yalnızlığıyla asla bağdaşmaz.
Paula’nın "ödünç alınmış bir ölüme" teslim olması, sanatçının o
tavizsiz özgürlüğüne vurulmuş bir darbedir.
Rilke, Malte romanındaki Savurgan Oğul gibi, sıradan
bir hayatın veya aşkın sorumlulukları altında ezilmekten ve yaratıcı
yeteneklerini kaybetmekten ölümüne korkar. O, ailesinin ya da bir eşin
sevgisini bir sığınak olarak kullansa da asıl korumaya çalıştığı şey kendi
sanatsal özerkliğidir.
Rilke, Malte romanındaki Savurgan Oğul gibi, sıradan
bir hayatın veya aşkın sorumlulukları altında ezilmekten ve yaratıcı
yeteneklerini kaybetmekten ölümüne korkar. O, ailesinin ya da bir eşin
sevgisini bir sığınak olarak kullansa da asıl korumaya çalıştığı şey kendi
sanatsal özerkliğidir.
Kurt için Ağıt
Askeri kariyerinin başında intihar eden genç şair Wolf,
Paula’nın aksine "doğru ölüm" ile "yanlış ölümü" ayırt
edememiş, sabırsızlığı ve acemiliği yüzünden sanatın o çetin eşiğinden erken
dönmüştür. O, güzelliğin dehşetin başlangıcı olduğunu ve sanatın yükünün
taşıyamayacağı kadar ağırlaştığı o kritik anı bekleyememiştir.
Paula dünyevi bağlara (evliliğe) teslim olarak sanatına
ihanet etmişti; Wolf ise sabırsızlığıyla hayatı erkenden kesmişti. Rilke, bu
iki trajik figürün üzerinden kendi tavizsiz kuralını yineler: Sanatçının tek
görevi, ne pahasına olursa olsun o içsel konsantrasyona ve yalnızlığa sadık
kalmaktır.
Paris'te Ölüm
Paris hastanelerinde, yoksul sokaklarında ve
kalabalıklarında seri üretim gibi gerçekleşen o kimliksiz, steril ve çirkin
ölümler, Rilke’nin (ve Malte’nin) ruhunda derin kabuslar yaratmıştır.
Malte Laurids Brigge’nin Not Defteri, insan
sefaletinin ve ölüm korkusunun en dip noktalarını eşeleyerek bir çeşit
"çamur banyosu" işlevi görür. Rilke, bu olumsuz ve marazi birikimi Yeni
Şiirler’in kristal berraklığına ve Ağıtlar’ın felsefi derinliğine
dönüştürmek için bir malzeme olarak kullanmıştır.
On yıla yaygın bir krizin, ölüm korkusunun, ayrılıkların ve
insan dünyasının tüm çelişkilerinin tortusuyla yoğurulan Duino Ağıtları,
modern insanın zaman karşısındaki çaresizliğini ve ölümün o görünmeyen yüzünü
en yüksek lirik gerilimle seslendirir.
Wera Ouckama Knoop’un ölümü ve Orpheus mitinin birleşmesiyle
doğan Orpheus’a Soneler ise sanki sihirli bir şekilde, tek bir solukta
ortaya çıkmıştır. Burada artık Ağıtlar’ın o sancılı ve çamurlu
çökeltileri geride kalmıştır. Orpheus’un liriyle birlikte ölüler ve yaşayanlar
omuz omuza verir; zaman, öznel bir iç uzaya (Weltinnenraum) dönüşür ve
nihai formül yankılanır: "Şarkı söylemek var olmaktır."
Rilke’nin nihai zaferi, dış dünyadaki her türlü geçiciliği
ve ölümü, içsel bir "değişime" (Verwandlung) uğratarak
zamansız bir öz haline getirmesidir: "Gitmiş olan geçmiş değildir;
başkalaşmıştır."
Dönüşüm
Dokuzuncu Ağıt’ta Rilke, modern dünyanın taşlaşmış,
somut ve teknik akrobatizmine karşı radikal bir varoluşsal görev tanımlar:
Dışarıdaki geçici, kaybolmaya yüz tutmuş nesneleri (ev, köprü, çeşme, kapı,
testi, meyve ağacı) aşkla, övgüyle ve şiirsel sözle kendi görünmez kalbimizin
içine çekip onları ölümsüzleştirmek.
Eskiler anıtlarını, tapınaklarını ve katedrallerini dış
dünyada taştan ve granitten dikebiliyorlardı. Modern insan ise nesnelerin
biçimsizleştiği, soyutlaştığı ve nesnel dayanıklılığını yitirdiği bir çağda
yaşamaktadır. Bu yüzden modern sanatçının anıtı, ilişki ve değişim
deneyimlerinden hareketle kendi iç dünyasında inşa ettiği görünmez
katedrallerdir.
Metamorfik Dünya
Orpheus’a Soneler, Rilke’nin tüm hayatı boyunca
peşinden koştuğu Okyanusvari ve bütünsel dünya algısının nihai meyvesidir.
Orpheus’un varlığında ölüler ve yaşayanlar, geçmiş ve gelecek, zaman ve mekan
tek bir sihirli halkada birleşir.
Bu büyüsel dünyada nesnelerin sertliği gevşer; zaman
mekanlaşır, mekan zamansızlaşır. Şair artık bir nesneyi sadece tasvir eden veya
anlatan biri değildir; sözüyle, nefesiyle ve şarkısıyla o nesnenin kendisi
haline gelen, dönüşümü başlatan tek Yaratıcı güçtür.
Şair, Ağıtlar’daki trajik gerilimi ve ölüm korkusunu Soneler’in
koşulsuz övgü ikliminde fetheder. Ölüm artık dışarıdan gelen düşmanca bir son
değil, yaşamın en tatlı, seyreltilmiş ve dostane icadıdır. "Eurydice’de
ölmek", tüm vedaları ve ayrılıkları önceden kabul edip zamanın ötesinde,
kayıtsız ve lekesiz bir "saf ilişki" boyutunda yaşamak demektir.
Sone (I, 11)’deki at ve binici örneğinde olduğu gibi; Rilke,
bu uyumun ampirik gerçeklikte geçici olabileceğini bilir. Ancak onun estetik
bilgeliği tam da burada yatar: "Bir süreliğine sembolik figüre inanmanın
sevincini yaşayalım. Bu kadar yeter."
8. Melekler
Koruyucu Melek Korkunç Hale Geliyor
Rilke’nin ilk dönem eserlerinde (Saatler Kitabı, Görüntüler
Kitabı) Melek, çocuğun kabuslarını uzaklaştıran, İncil’deki Rafael gibi
dostça rehberlik eden şefkatli bir anne figürüydü.
Zamanla, dış dünyanın katı gerçekliği ve şairin artan
Yaratıcı bilinci karşısında bu yumuşak figür ortadan kalktı. Melek; insanüstü,
uzlaşmaz, "abanozdan sert", güzelliğin o korkunç başlangıcını temsil
eden ve insanın kalbini yerinden sökebilecek kadar ezici bir Korkunç Melek’e
dönüştü.
Duino Meleği
Melek, Rilke’nin kendi içindeki korkuların, çözülemeyen
suçluluk duygularının (örneğin Paula Modersohn-Becker’in trajedisindeki vicdan
azabının) ve baş edemediği ölüm dehşetinin yansıtıldığı bir
"depo"dur. Melek, insanın asla sahip olamayacağı o kusursuz, eksiksiz
ve kendinden menkul varoluşun aynasıdır.
Melek, insanın ulaşamayacağı o ulu zirveleri ve korkunç
hakikatleri temsil ederken; Orpheus, şairin bu dehşeti şarkıya, söze ve
dönüşüme (Verwandlung) çevirerek başa çıkma biçimidir. Orpheus, Meleğin
amansızlığına karşı şairin kazandığı lirik zaferdir.
Rilke, Meleğin o beden dışı, saf ve mutlak özüne hayrandır
ancak insan kalmanın sınırlarıyla kısıtlıdır. İnsan, Meleğe kur yapmak
zorundadır; ancak ona tamamen ulaşmak, insanî olan her şeyin (ve sevginin) yok
olması demektir.
Sone serilerinde ve Ağıtlar’da anlaşıldığı üzere, at ile
binici arasındaki uyum gibi, insan ile Melek arasındaki bu gerilimli ilişki de
ancak "sembolik bir figüre inanmanın sevgisiyle" sürdürülebilir.
İspanyol Melek ve Kahraman
Moskova Rilke için gelecekteki "gerçekleşebilir
Tanrı"nın (köklerin, sıcaklığın ve dünyanın) şehriyse; Toledo, keskin
ışığı, yıldız perspektifi ve uzlaşmazlığıyla "Melek"in (soğuk,
entelektüel ve ışık/yıldızlar küresinin) şehridir.
Rilke, İspanya deneyimi sırasında Meleği artık şefkatli bir
koruyucu olarak değil, tam anlamıyla "mükemmel bir saldırgan" olarak
görür. Melek, insanın geçici kaygılarıyla ilgilenmeyen, kendi saf uzayında
kaskatı duran ve şairin meydan okumak zorunda olduğu en büyük varoluşsal
engeldir.
Rilke, hayatın talepleri (evlilik, aile, sıradan insan
bağları) ile sanatın mutlak talepleri arasındaki çatışmada, Rus tarzı
"azizlik" (pasif teslimiyet) modelini bırakıp Batılı "kahramanlık"
modeline yönelir.
Rodin ve Cezanne gibi büyük ustalar, günlük hayatı ve ailevi
bağları geride bırakarak (sur le motif kalarak) eserlerine
adanmışlardır. Şair de sanatının hayatta kalabilmesi için çevresindeki her şeye
karşı iyi tanımlanmış bir acımasızlık uygulamak zorundadır.
Çıkmaz
İspanya’dan erken dönmek zorunda kalan Rilke, Duino’daki
büyük ilham günlerinin ardından ağır bir boşluğa ve ruhsal sarsıntıya düşer.
Melekle baş başa kalmıştır; ancak ne tam olarak Meleğe boyun eğebilir ne de
insan kalmanın getirdiği sıradan tesellileri bulabilir.
Rilke, yazdığı mektuplarda sefaletin ve acının sanatın asıl
özü olmadığını, aksine kalıcı taşlar yerini bulana kadar kullanılan geçici bir iskele
olduğunu ifade eder. İspanya’nın yarattığı o karanlık-aydınlık zıtlığı,
yalnızlık ve melankoli, sonraki yıllarda onu Orpheus’a Soneler’in o
aydınlık kurtuluşuna taşıyacak olan en sert hazırlık evresi olmuştur.
9. Bebekler
Annushka'nın Bebeği
Rilke’nin evreninde Melek ve oyuncak bebek ikirciklidir; her
ikisi de hem korunaklı mutluluğun hem de korkunç yalnızlığın simgeleridir.
Melek aktif, bilgili ve manevi geleneğe dayanırken; oyuncak bebek tamamen
çocuğun inancına ve yaratıcılığına bağlı, pasif ve dilsiz bir nesnedir.
Çocuk büyüdükçe bu iki figür sihrini yitirir; Melek
"korkunç" ve ulaşılmaz bir varlığa dönüşürken, oyuncak bebek
paçavralar içinde unutulur. Rilke, bu iki zıt kategorinin çözülmez çatışmasını
ancak sanat ve Orpheus simgesi aracılığıyla aşabilir.
Hikayedeki hizmetçi Annushka, doğurduğu bebeği (canlı
yaşamın yükünü) bir sandığa saklar ve bunun yerine vitrinden satın aldığı
kuklalarla (kral, köylü, kule ve sahnelerle) yapay bir dünya kurar. Ancak
çocuklar kaçtığında, yaşadığı o dehşet anında hem bebeklerin hem de büyük mavi
bebeğin kafasını parçalayarak vahşi bir yıkıma (“mazoşizme”) imza atar.
Annushka’nın yaşadığı bu yalnızlık, ev özlemi ve bastırılmış
kör içgüdüler, aslında genç Rilke’nin kendi iç dünyasının (Prag’dan kaçışının,
burjuva ailesinden kopuşunun ve şair olma yolundaki sancılarının) şifrelenmiş
birer yansımasıdır.
Çocukluk Canavarları
Rilke, geleneksel Tanrı'dan duyduğu hayal kırıklığıyla
birlikte, tellerini yalnızca kendisinin çekebileceği, kendi suretinde ve kendi
yarattığı "yeni bir Tanrı" arayışındadır. Ancak bu Tanrı, dilsiz bir
oyuncak bebek değil, kontrol edebileceği bir kukla olmalıdır.
Rilke’nin oyun yazamamasının veya kalabalıklardan (üçüncü
kişiden) nefret etmesinin kökeninde bu yatar; o, birden fazla iradenin
çatıştığı nesnel bir drama yaratamaz. Onun yerine, tıpkı Annushka’nın kuklaları
gibi, kendi iç sesinin yankılandığı monologlar ve diyaloglar kurar.
Kukla Tiyatrosu
Kuklalar, tıpkı çocuk veya hayvan gibi, kendi üzerlerine
düşünmedikleri için saf bir inanca ve değişmez bir ifadeye sahiptirler. Onlar,
Rilke’nin kaybettiği o ilkel bütünlüğün ve "açık bakışın"
simgeleridir.
Ancak kuklalar kendi iradeleriyle hareket etmezler; onları
yukarıdan çeken, iplerini oynatan gizli eller (kırmızı eller) vardır. Bu
eller, insanın kaderini belirleyen ama yüzünü gizleyen Tanrı’nın ya da kör bir
gücün metaforudur. Kuklalar gerçeği anladıklarında isyan ederler; ancak bu
isyan, sahnenin karanlığında yine bir boşluk ve dehşetle sonuçlanır.
Annushka’nın hikayesindeki bükülmeyen, kendi başına ayakta
duramayan ve duvara yaslanan o "sakallı, haçlı yaşlı adam", Rilke’nin
reddettiği o katı, geleneksel ve dar görüşlü eski Tanrı’nın simgesidir.
Rilke, İsa’yı tahttan indirmeye ve azizleri eleştirmeye
hazırdır; ancak çocukluğunun o karmaşık anılarıyla örülü Tanrı figürüne karşı
derin bir mesafededir ve O’nu her zaman "pusuda" (korkutucu ve
belirsiz) olarak hisseder. Bu yüzden doğrudan yüzleşmek yerine Melek, Ölüm veya
Orpheus gibi maskelere sığınır.
Rilke, Shakespeare’in büyücüsü Prospero’nun figüründe kendi
sanatçı kaderini görür. Prospero, sihirli gücünü (Ariel’i) serbest bıraktıktan
sonra tekrar sıradan bir insan (dük) olmak ve kuklaların arasına dönmek
zorundadır.
Rilke, sıradan insanların dünyasına (evliliğe, toplumsal
bağlara) geri dönmenin ve o "zayıf" insanî gerçeklikle yüzleşmenin
korkusunu yaşar. O, kuklanın ya da bebeğin sunduğu o "Yaratıcı
masumiyette" kalmayı tercih eder; çünkü insan dünyasına dönmek, tüm o
sihirli illüzyonun sona ermesi demektir.
Bebekler Üzerine Deneme
Rilke, Lotte Pritzel’in stilize balmumu bebeklerinden yola
çıkarak çocukluktaki oyuncak bebek deneyimini yeniden sorgular. Oyuncak bebek,
diğer günlük eşyaların aksine insanla sıcak bir bağ kurmaz; tamamen dilsiz,
tepkisiz ve ruhsuzdur.
Çocuğun oyuncak bebeğe aktardığı tüm sevgi ve hayal gücü
karşılıksız kalır. Rilke’ye göre insan, hayatında ilk kez "boşluk
hissi" ve yanıt alamama dehşetiyle bir oyuncağın o soyuk, ruhsuz
bakışlarında karşılaşır. Bu durum, ileriki yaşamda insanın "asla
sevilmeyeceği" yönündeki varoluşsal şüpheyi besler.
Lou Andreas-Salomé, insanın kendi bedenini (ve cinselliğini)
tinsel benliğinden kopuk, yabancı ve inorganik bir nesne gibi hissetmesini
oyuncak bebek deneyimiyle bağdaştırır.
Rilke’nin Benvenuta (Magda von Hattingberg) ile yaşadığı
fırtınalı ve başarısız yakınlaşma, sadece dışsal/estetik bir gözlemde
("göz çalışması") kalıp, kendi içindeki sevilmemiş "içsel
kız" ile ilişki kuramamasının bir sonucudur.
Rilke’nin 1903’te Ellen Key’e yazdığı mektuptaki "Annem
benimle bir oyuncak bebekle oynar gibi oynadı" itirafı, tüm bu
sembolizmin biyografik merkezini oluşturur. Şairin hayatı boyunca kadınlarla ve
insanlarla sağlıklı, sorumluluk alabilen bağlar kuramamasının kökleri,
çocukluğunda kendisinin nesneleştirildiği bu travmatik deneyime dayanır.
Bebek, Meleğin Oyuncağı mı?
Melek (bilinçli, saf uzayın efendisi, narsist ve uzak) ile
oyuncak bebek (dilsiz, tepkisiz, talaştan bedenli ve masum) Dördüncü Ağıt’ta
sahnenin iki zıt kutbudur. Çocuğun elindeki masum oyuncak bebek ile erişilmez
Melek, insan bilincinin en saf anı ile en korkunç varoluşsal sınırını temsil
eder.
Şair, kalbinin perdesinin önünde oturarak bu iki kutup
arasındaki dramı izler. İnsan, kuklanın o saflığına ve "açık
bakışına" özenir; ancak kuklanın arkasında ipleri çeken o gizli
"kırmızı ellerin" (Tanrı’nın veya kaderin) varlığını fark ettiğinde
büyük bir boşluk ve dehşetle sarsılır.
Rilke, Fransız sevgilisi tarafından terk edilen Portekizli
Rahibe Marianne Alcoforado gibi figürlerde, duygularını hayali nesnelere
yansıtmadan kendi içinde kusursuz bir şekilde taşıyan "açık" bir
duruş görür. Bu tipler, tıpkı kuklalar gibi hayatın muğlaklıklarından arınmış,
kendi içine kapanmış birer inanç abidesidir.
Kukla, kuklacıdan (Tanrı'dan) tamamen habersizdir;
saf dış görünüşüyle ikna edicidir.
Aziz, Tanrı'nın bilincindedir ve O'na doğru akar.
Melek, Tanrı'nın bilincindedir ancak insan dünyasına
karşı tamamen kayıtsız ve bencildir; bu yüzden "korkunçtur".
Goethe, ampirik gerçeklikle ve insanlığın ortak işleriyle
barışık bir Eylem insanıyken; Rilke, toplumsal karmaşadan ve hayatın katı
gerçeklerinden kaçarak kendi iç uzayında (Weltinnenraum) simgesel bir
sığınak kurmuştur. Rilke, dünyevi bağlardan (evlilik, çocuk, sıradan ilişkiler)
kaçarak edindiği tüm o "izin alma" ve kopuşları sanatına hammadde
yapmıştır.
Meleğin o ezici ve ulaşılmaz kibrine karşı insan kalabilmek
için Rilke, nihayetinde Orpheus’a Soneler’in o sihirli ve şifa verici
övgü dünyasına sığınmıştır. Meleğin korkunçluğu, ancak Orpheus’un şarkısı ve
dönüşüm (Verwandlung) gücüyle dengelenebilmiştir.
Yine Rüya Tacı
Rilke, hayatının son dönemlerinde ve özellikle Birinci Dünya
Savaşı’nın o yıkık atmosferinde (Ellen Delp’e yazdığı mektupta), tasarladığı o
kusursuz Orfik sığınağın bile varoluşun acımasız gerçekleri karşısında yetersiz
kalabileceğini itiraf eder. Deniz fenerinin ışığına kapılıp yanan kuşlar gibi,
insan da bazen kendi anlam dünyasına yabancı, kavrayamadığı ilahi veya yıkıcı
güçler karşısında çaresiz kalır: "En az anlaşılır ve en ölümcül olan o
alevde sevinçle yok olmak için, yapabileceğimiz en büyük, en büyük yanlış
anlamaları bekleme zorunluluğuyla karşı karşıyayız: daha az değil. Hayat bu
mu?"
Rilke’nin ölümüne doğru bazen acının ham matemini
taşıyamayarak "Sanat gereksizdir" noktasına gelmesi; şiirin
açları doyuramadığını, donanları giydiremediğini ve ölümün o somut acısını
tamamen ortadan kaldıramadığını acı bir şekilde kabul etmesidir.
Orpheus’a Soneler’deki tek boynuzlu at motifi, gerçek
Mısır buğdayıyla değil, yalnızca "olma ihtimaliyle" beslenen o saf
hayali varlığın simgesidir. Bakirenin gümüş aynasında parlayan bu mitolojik
varlık, Rilke’nin dış dünyadan soyutlanmış, tamamen içsel uzayda (Weltinnenraum)
yarattığı en zarif semboldür.
Şairin yarattığı şiirsel yapı, Fransız kasabalarındaki küçük
evlerin yanı başında yükselen ama halkın farkında bile olmadığı devasa bir
katedral gibidir. Temelinde derin sancılar, portallerinde aşk ve kulesinde ölüm
barındıran bu yalnız yapı, sıradan insanların günlük telaşlarından uzakta,
zamansız bir göğe doğru yükselir.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder