Erich
Simenauer - R. M. Rilke'de Rüya -
Notlar
Der Traum bei R.M. Rilke, Paul Haupt Bern, 1976
Giriş
Rilke’nin hayatta olduğu dönemde eserleri bir "kurtuluş
vahyinin haberi", kendisi de "ilhamla seçilmiş, ilahi insan" olarak
yüceltiliyordu.
İkinci Dünya Savaşı sonrası toplumsal ve entelektüel
kırılmalarla birlikte sarkaç tersine dönmüştür. Rilke'nin dili
"şeyleştirme" (nesneleştirme) olarak eleştirilmiş; kişiliği ise
"hastalıklı, grotesk, paranoyak" ve "ezoterik burjuva
takıntısı" olarak nitelendirilerek kınanmıştır
Rilke'yi doğru anlamak için soyut teorilerden ziyade
varoluşsal ve biyo-psikolojik temellere yönelmek gerekir. Freud’un “Şairler
bilimin henüz açmadığı kaynaklardan yararlanırlar” tespiti doğrultusunda, şairin
rüyaları, bilinçdışı fantezileri ve arzu dünyası edebiyat incelemesinin merkezine
oturtulmalıdır.
Metodoloji
Rilke’nin mektuplarında, metinlerinde geçen rüya
anlatılarının psikanalitik yöntemlerle çözümlenmesi.
Edebiyat eleştirisindeki muğlak "simge" ve
"motif" kullanımları yerine, psikanalizin "bilinçdışı",
"savunma mekanizması" ve "rüya çalışması" (Traumarbeit)
kavramlarının kesinleştirilmesi.
Rilke’nin çocukluk travmaları, anne özdeşleşmesi ve erotik
ilişkilerindeki aksaklıkların şiirindeki soyutlama ve nesneleştirme
(şeyleştirme) eğilimlerine nasıl dönüştüğünün somut olarak gösterilmesi.
Metodolojik Yorumlar
Rüya sembolizmi insan varoluşunun, dilden hemen sonra gelen
en temel taşıyıcısıdır.
Rilke'nin şiirinde rüya dilinin bu denli baskın olması
sıradan bir üslup tercihi değil, derin bir varoluşsal/psikolojik olgudur.
Psikanaliz tarihsel olarak histeri ve fobi gibi patolojik
semptomların incelenmesinden (Breuer & Freud) doğduğu için, edebiyat
eleştirmenleri rüya ve sembol analizini "sanatı patolojiye/hastalığa
indirgemek" sanarak reddetmiştir.
Cassirer’in "Sembolik Formlar Felsefesi" / Sembol
üretme yeteneği tüm insanlığa ortak, ayırt edici bir özelliktir.
Bir şiirin derinlemesine anlaşılması, ancak şairin kişisel
ruhsal dinamikleri ve yaşam öyküsü (biyografik arka plan) hesaba katıldığında
mümkündür.
Bilinçli ve bilinçdışı düşünce süreçleri farklı organizasyon
biçimlerine sahip olsalar da, dil ve simgeleştirme köken bakımından birbiriyle
diyalektik bir ilişki içindedir. Rilke’nin şiirinde rüya dilinin bu denli
berrak konuşması, bu diyalektiğin derin bir yansımasıdır.
Rüya yorumuna yönelik ilk ivme, psikanaliz yöntemi doğmadan
önce, Freud’un katarsis (duygusal arındırma) yöntemiyle meşgul olduğu dönemde
gelmiştir.
Freud’un kullandığı rüya yorumu kavramları, Antik Çağ’dan
beri edebiyat ve gelenekte var olan birikimi içermektedir.
Ernst Cassirer’in "sembolik formlar felsefesi",
sembolleri insan düşüncesinin temel bir işlevi olarak görür ve Freud’un bireye
dair içgörülerini dil, mit ve sanat alanında doğrular. Ancak estetik
araştırmacıları Cassirer’i estetik alan için "imkânsız" ilan ederek
komşu bilimsel alanlarla (psikanalizle) köprü kurmaktan kaçınmıştır.
Psikanaliz, sanat eserinin altında yatan bilinçdışı
motivasyonları ve sembolik bağları aydınlatabilir; ancak sanatçıyı neyin
sanatçı yaptığını veya dehanın doğasını açıklayamaz. Şairin yaratım gücü (ars
poetica) kendine has bir gizem olarak kalır.
Freud, ilk başlarda rüya yorumunda rüyayı görenin serbest
çağrışımlarına dayanmış, sembolizme "yardımcı bir yöntem" gözüyle
bakmıştır. Ancak zamanla (Stekel ve Scherner’in etkisiyle) sembollerin
sabitleşmiş anlamları sayesinde, rüyayı görene danışılmadan da rüyanın
okunabileceğini/çevrilebileceğini kabul etmiştir.
Freud’un kendi rüyası (Irma’nın enjeksiyonu) üzerine yıllar
sonra yapılan incelemeler (Erikson, Grinstein, Swan, Grunert), Freud’un
doğrudan çağrışımları olmadan da tarihsel ve kişisel bağlam kullanılarak derin
psikanalitik çıkarımlar yapılabileceğini kanıtlamıştır.
Freud’a göre rüyayı görene danışmadan rüya yorumlayabilmek
için üç temel koşul gerekir:
Rüyayı görenin kişiliği,
Yaşadığı koşullar,
Rüyanın oluşmasına neden olan izlenimler.
Rilke’nin günlükleri, binlerce mektubu ve zengin
oto-biyografik materyali sayesinde bu üç koşul mevcuttur.
Rilke'nin Rüyaları ve Rüya Anlayışı
Antik Çağ’da (Asklepios ve Sarapis tapınaklarında) rüya;
tanrısal bir vizyon, siyasi yönelim veya şifa aracı iken, Rönesans’la
(özellikle Dante’nin Vita Nuova’sı ile) birlikte şairin içsel, psişik
dünyasının bir anlatımına dönüşmüştür.
Rilke, rüya şiirinin bu zengin tarihsel birikiminden
doğrudan beslenmiştir. Dante’nin Vita Nuova’sını Almancaya çevirmesi,
Baudelaire’in imge dünyası, Valéry’nin Orfeusçu ilhamı ve Hofmannsthal ile
paylaştığı "gerçeklikle rüyanın iç içe geçmesi" hissi
Rilke’nin rüya estetiğini şekillendirmiştir.
Lou Andreas-Salomé’nin aktardığı çocukluk rüyasında
(devrilmek üzere olan bir mezar taşı ve yırtılmış bir mezar), doğum ve varoluş
korkusunun yanı sıra "kafa karıştırıcı bir çift cinsiyet hissi" ve
edilgenlik kaygısı tespit edilir. Bu rüya Rilke'nin yaşamı boyunca
tekrarlamıştır.
Rilke, rüyaların sıklığından ve gücünden zaman zaman acı
çekmiş, uyanmakta zorlanmış; ancak kişiliğinin "rüya anahtarlarıyla"
analiz edilmesinden de kaçınarak kendine ait psişik alanı korumak adına bir tür
tabu oluşturmuştur.
Rilke'nin eserlerinde sıklıkla kullandığı şifalı bitkiler
toplayan aktar veya "uyku aşçısı" imgesi:
“Ben şifalı otların arasından mantar ve şifalı otları
toplayan biri gibiyim; Kambur görünüyorsunuz ve küçük şeylerle meşgulsünüz. . .
Ama iksiri hazırlayacağım zaman gelecek…”
Rilke'nin kendisi de şiirsel rüyalarının iksirini bu tür
şifalı ve çorba otlarının bileşenlerinden hazırlayan bir 'uyku aşçısıydı'.
Rilke, yoğun ve kafa karıştırıcı rüyalar gören, hatta bu
durumun yaratıcılığını engelleyip engellemediğini sorgulayan bir yapıya
sahiptir. Gece rüyalarının yanı sıra gündüz düşleri de hayatında büyük yer
tutar.
Gençlik yıllarında rüyaları daha romantik ve hafif
algılarken, ilerleyen yaşlarda daha karmaşık ve derin anlamlar yüklemiştir.
“Sadece hayal edin ya da yapın: her ikisi de olmak demektir.”
Ejderha ve Melek
"Ejderha Avcısı"nda (1901), bakire prenses ile
canavar ejderha arasında gizli ve rüya benzeri bir bağ vardır. Bakirenin
"güzelliği ve saflığı" ile ejderhanın "korkunçluğu ve
yıkıcılığı" birbiriyle çatışmak yerine birleşir. Bu durum, Rilke'nin
Birinci Duino Ağıtı’ndaki(1922) melek imgesine zemin hazırlar:
"Çünkü güzel, hâlâ katlanmakta olduğumuz korkunç
şeyin başlangıcından başka bir şey değildir... Her melek korkunçtur."
Rilke’nin melek imgesi, henüz dil öncesi (söz-öncesi)
döneme, en erken çocukluğuna ve annesi Phia Rilke ile olan karmaşık ilişkisine
dayanır. Annesinin koruyucu/sevgi dolu yanı "güzelliği", dengesiz ve
tehditkar yanı ise "korkunç olanı" simgeler. Rilke'nin meleği, bu iki
ilkel duygunun sentetik bir birleşimidir.
Bu ejderha-bakire motifi "Bir Arkadaşa Ağıt"
(1908) ve Yeni Şiirler içerisindeki "Aziz George" (1907-1908)
şiirlerinde de saflık, korku ve korunma temalarında görülür.
Rilke için rüyalar, kaçınılacak veya unutulacak şeyler
değil; ağırbaşlılıkla, "gerçek ağırlığına göre" algılanması gereken
varoluşsal tecrübelerdir. Rüya Kitabı'ndaki parçalarda dışsal bir aksiyondan
ziyade belirsizlik, kaygı ve pasiflik hakimdir.
Şairin bir genç kızla yürürken hatırladığı, kontrolden çıkan
at imgesi: At, şairi ve ilişkiyi tehlikeli bir hızla felakete sürükleyen
dizginlenemez "erkek/eril gücü" (dürtüleri) temsil eder.
Otelde geçen rüyada, hastalığı yüzünden öpülemediği iddia
edilen hizmetçi, şairin süperegosu için aşktan ve eylemden kaçmanın bir
bahanesidir.
u rüyaların tümü Rilke’nin derinlerinde yatan bağlanma
korkusunu, yakınlık kurmadaki yetersizliğini ve cinsel/erotik başarısızlık
hissini açığa çıkarır.
Göz Sembolizmi
Rilke’nin 1924 tarihli son rüya şiirinde sevgilisinin
göğsünden çıkardığı “kahverengi cam göz”, erkek cinsel organının simgesel bir
biçimidir. Şairin bu “şey”i ağzından dehşetle çıkarması, göstermesi ve ardından
kaybetmesi, onun çocukluktan gelen iğdiş edilme karmaşasını, baba imajıyla
(Josef Rilke) olan rekabetini ve erotik tamamlanmaya karşı duyduğu arzulu ama
bir o kadar da korkulu çekinceyi temsil eder.
Göz yalnızca erilliği değil, aynı zamanda dişiliği ve doğum
kanalını da simgeler. Etnolojik verilerde (örneğin New Britain/Gunantuna
yerlilerinde) göz ve vajinanın dilsel/simgesel olarak örtüşmesi gibi, Rilke’nin
şiirlerinde de sevgilinin göğsüne ya da bedenine “göz” yerleştirilmesi, kadının
yaratıcı ve cinsel gücüyle birleşmeyi ifade eder.
Rilke’nin “Müjde” (Verkündigung) şiirinde Meryem ile
Melek’in bakışması, fiziksel dokunuşun ötesinde kutsal ve bakir bir üreme
eylemine dönüşür. Göz göze gelme anı, kainatın boşaldığı ve odaklandığı bir
“göz ziyafeti”dir.
Oedipus’un ensest suçluluğu karşısında kendi gözlerini kör
etmesi gibi, Rilke’nin imgelerinde de gözün boşalması, körleşmesi veya göz
kapaklarının kapanması, yasak arzuların yarattığı suçluluk duygusunun ve
kendini cezalandırma mekanizmasının bir göstergesidir.
1914'teki Wendung ("Dönüş") şiirinden
sonra, 1924-1925'teki rüya şiirlerinde ve "gözden doğum"
fantezilerinde şair bu sembolün derin psikolojik anlamını bilerek yazmıştır.
Salomé'nin analiz ettiği gibi, fiziki/erotik ilişkide
aradığını bulamayan veya aşktan korkan Rilke için "bakış", bedenlerin
yüzeyinde gerçekleşmeyen ama kanın gözlere hücum ettiği "yeraltı" bir
evlilik ve birleşme biçimidir.
Rilke, insan ruhunu bir piramide benzetir:
- Zirve
(Tepe): Günlük uyanık yaşam, rasyonel bilinç ve en son biyografik
hatıralar.
- Orta
Katman (Rüya Durumu): Zirve ile derinlikler arasındaki geçiş alanı;
imgelemin ve sembollerin biçimlendiği bölge.
- Taban
(Geniş Derinlikler/Bilinçdışı): Dünyevi varlığın ilk insan
tecrübeleriyle, çocukluk travmalarıyla dolu olan ve bireysel sınırları
aşan insanlık mirası.
Rilke’de göz sembolü; görme yetisinin çok ötesinde, sevememe
korkusunun, bakışla sağlanan cinsel ikamenin, çocukluk travmalarının ve ruhun
en derin katmanlarının bir araya geldiği merkezi bir düğüm noktasıdır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder