F.
W. van Heerikhuizen - Rainer Maria Rilke,
Yaşamı ve Eserleri - Notlar
Rainer Maria Rilke, His Life and Work, Routledge, New York,
2020
Önsöz
Rilke hakkındaki çalışmaların çoğu, şairi genel/soyut bir
teorik çerçeveye oturtmaya çalışır.
Rilke’yi doğru bir perspektife oturtmanın tek yolu;
olayların, olguların ve gelişim evrelerinin kronolojik sırasını yakından
izleyen biyografik bir yöntemdir.
Sezgi, katı zihinsel kalıpları ve sınırları aşarak Rilke’nin
karmaşık doğasını anlamayı sağlar.
1. Zaman
On dokuzuncu yüzyıla kadar din, gelenek ve felsefe
çemberinde tek bir çatı altında toplanan zihinsel ve ruhsal yaşam; bilim,
teknoloji, sanat ve ticaret gibi bağımsız, devasa uzmanlık alanlarına
bölünmüştür.
İnsan kişiliği, artık evrensel güçlerin ve anlamın merkezi
olmaktan çıkmıştır.
Somut gerçeklik tek bilgi temeli sayılmış; metafizik,
gelenek ve sezgi küçümsenmiştir.
Nietzsche’nin ifadesiyle modern insan, vücudunda
sindirilemeyen, birbirine takırdayan bilgi taşları taşıyan, "iç dünyası
ile dış dünyası" tamamen kopmuş bir varlığa dönüşmüştür.
Yüzyıl sonu neo-romantizminde ve sembolizminde (Baudelaire,
Verlaine, Rilke) sanat, ahlak ve faydadan tamamen koparak kendi içine
kapanmıştır.
Rilke, çağının bu panteist, estetik ve kırılgan atmosferini
en yoğun, en çok yönlü ve büyüleyici biçimde dile getiren şairdir.
Rilke, "Sanat sanat içindir" ilkesini sığ bir
slogan olarak savunmamış, bunu hayatının trajik bir temeli kılmıştır.
2. Gençlik - (1875-1895)
Anne ve babası arasındaki karakter ve dünya görüşü
farklılığı, evliliklerinde uyumsuzluğa ve Rilke'nin bocalayan bir
eğitim/yetiştirilme tarzıyla büyümesine neden olmuştur.
Rilke'nin damadı Carl Sieber (1932 yayınında), Rilke'nin
çocukluğuna dair yaratılan "çocukluk şehidi" ve "yorgun soylu
aile son evladı" efsanelerini/mitlerini yıkmaya çalışmıştır.
Rilke ailesi kendilerini Karintiyalı şövalyelerin soyundan
sanmaktaydı. Ancak 1932/1935 araştırmaları, Rilke'nin Bohemya'daki Türmitz
kasabasından gelen çiftçi, demirci ve meyhaneci bir aileden türediğini
kanıtlamıştır.
Amcası Jaroslav'ın çabalarıyla 1873'te aileye "Ritter
von Rüliken" unvanı verilmiş; Rilke de hayatı boyunca bu
aristocracy/soyluluk efsanesine tutunmuştur.
Baba (Josef Rilke): Subay olma hayali yarım kalmış,
demirci/güvenlik/demiryolu memurluğu yapmış dürüst bir burjuvadır. Kendi
askerlik tutkusunu oğlunda gerçekleştirmek istemiş ve onu Harp Okulu'na
göndermiştir.
Anne (Sophia / Phia Entz): Zengin ve gösterişli bir
aileden gelen, burjuva yaşamını küçümseyen, tutarsız ve yüzeysel dindarlığa
sahip bir kadındır.
(1886-1891) St. Pölten ve Mährisch-Weißkirchen'deki 5 yıllık
askeri okul eğitimi Rilke için tam bir "cehennem" olmuştur.
Rilke, Linz'deki ticari/mesleki ortamda bir süre bulunmuş,
çevresince olumlu karşılanmış fakat bu kariyer bir aşk ilişkisi nedeniyle yarım
kalmıştır. Mayıs 1892'de Prag'a dönmüştür.
Avukat olan amcası Jaroslav, Rilke'nin klasik bir eğitim
alması ve üniversiteye gitmesi için finansal destek sağlamış, ölümü sonrası da
bu destek kızları tarafından sürdürülmüştür.
Rilke, 1892-1895 yılları arasında teyzesi Gabriele von
Kutschera'nın yanında kalarak eksik eğitimini hızla telafi etmiş ve 1895'te
bitirme sınavlarını vermiştir.
Harp Akademisi'ndeki zorbalıklara karşı dinsel sığınakların
işe yaramaması ve okuduğu eserlerin etkisiyle Rilke, geleneksel
Hristiyanlık/Katolik anlayışından koparak panteist ve doğaya/eşyaya yönelen bir
"yeni dindarlık" geliştirmiştir.
3. Büyüme - (1895-1898)
Prag Üniversitesi'nde felsefe, edebiyat ve sanat tarihi ile
başlayan öğrenim süreci, familya/kuzen yükümlülükleri nedeniyle kısa bir süre
hukuka kaymış ancak Rilke hızla tamamen edebiyata yönelmiştir.
Rilke, Prag'daki edebiyat çevrelerine kabul edilmek ve
yeteneğini kanıtlamak için dergi editörlükleri, bildiriler ve "Şairler
Birliği" girişimlerinde bulunmuştur.
Dönemin ruhuna uygun olarak toplumsal meselelerle
ilgilenmiş; Gleich und Frei oyunuyla sosyalist, Der Apostel ile
radikal Nietzscheci/bireyci çizgede denemeler yapmıştır. Oyunun başarısızlığı
onu aktif siyasi eğilimlerden uzaklaştırmıştır.
1897 / Prag'ın dar çevre kontrolünden kurtularak Münih'e
gitmiş; burada tanıştığı Lou Andreas-Salomé'nin rehberliğinde Rus diline, sanat
tarihine ve kendi içsel/müstakil şairlik kimliğine (René adını Rainer olarak
değiştirerek) adım atmıştır.
Adolf Bonz'a yazdığı 1897 tarihli mektupta belirttiği üzere;
kısa öyküleri ve oyunları "kamuya yapılan çağrılar/geçici sonuçlar",
şiiri ise "ruhsal olgunlaşmanın hediyeleri ve gerçek ifade biçimi"
olarak tanımlamış, 1902 sonrasında anlatı türünü büyük oranda terk ederek
tamamen lirik şiire yoğunlaşmıştır.
Wegwarten (1896)
Rilke, şiirin ticari bir mal olarak satılmasına karşı
çıkarak eserlerini yoksulların ve hastaların erişebileceği biçimde ücretsiz
dağıtmıştır.
Prag'ın eski mimarisi, kestane satan yaşlı kadınları,
mahalle yaşamı ve Çek halk şarkıları Larenopfer kitabının ana temasını
oluşturur.
Bu şiirlerde Rilke, geleneksel ölçüler ile kendi sezgisel
üslubunu harmanlar; Almancaya yabancı kelimeleri ses ve duygu değeri yüksek
biçimde dahil eder.
Rilke, şiirsel dili kavramsal/rasyonel kalıplardan
kurtarmaya çalışır. Gündelik yaşamda basitleştirilip "aşındırılan"
sıradan sözcüklere ("buna köpek, buna ev denir" anlayışına karşı
çıkarak) lirik bir derinlik ve kutsallık kazandırır.
Rilke, 1908–1909 yıllarında Mir zur Feier adı altında
yazdığı şiirlerini gözden geçirerek Frühe Gedichte adıyla Insel Verlag'dan
yeniden yayımlamıştır. Bu süreçte biçimsel netlik, ritim ve ses uyumunu
mükemmelleştirmiş; eseri gelişiminin "doğrudan çizgisi üzerindeki ilk
zirve" olarak kabul etmiştir.
4. Meslek - (1898-1902)
1898 / Lou Andreas-Salomé’nin rehberliğinde İtalyan sanatını
inceleyen Rilke, Toskana’da bireyci gururu, rafine duygusallığı ve güzellik
arayışını keşfetti. Michelangelo ve Botticelli gibi sanatçıların etkisiyle
sanatçıyı bir "yarı-tanrı" veya benliğini inşa eden güçlü bir figür
olarak görme eğilimi kazandı.
1899/1900 / Rusya, İtalya’nın aksine onda karanlık, mistik
bir birlik duygusunu ve fanatik bir tevazu anlayışını uyandırdı. Rus halkının
dindarlığını, zorluklara teslimiyetini, hırs ve acelesizlikten uzak tavrını bir
"kardeşlik" ve Tanrı’ya sığınış olarak deneyimledi.
1901 baharında heykeltıraş Clara Westhoff ile evlendi,
Westerwede'ye yerleşti ve aynı yılın Aralık ayında kızları Ruth dünyaya geldi.
1902 / Auguste Rodin üzerine bir kitap yazmak için Paris’e
gitti. Bu olay, Rilke’nin evliliğinin sonunun başlangıcı oldu ve onun
"köksüz, benmerkezci sanatçı yaşamı" belirginleşti.
Saatler Kitabı’nda kendisini bir Rus keşişinin yerine
koyarak şiirler yazdı. Rilke’nin Tanrısı durağan bir varlık değil, "oluş sürecinde olan" bir Tanrı’dır.
Sanatçı, eserleriyle Tanrı’yı inşa eden bir zanaatkârdır.
Sanat, yalnız insanın kendini doldurma aracıdır.
Rilke’nin bu dönemdeki yaklaşımında Tanrı, geçmişte
tamamlanmış veya hazır bir varlık değildir. Aksine, sanatçının algısı,
sezgileri ve yaratım süreci aracılığıyla sürekli inşa edilen ve gelecekte
tamamlanacak olan nihai bir hedeftir.
Sanatçı, içinde bulunduğu zamanın akışına ve dirençlerine
karşı durarak zamansız bir anlam üretmeye çalışır. Sanat eseri, bu çelişki ve
mücadelenin somut bir yanıtı olarak ortaya çıkar.
Sanatın sonsuzluğu ile doğanın ve yaşamın geçiciliği karşı
karşıya getirilir.
Rilke’nin Günlük Yaşam (1902) gibi erken dönem
oyunlarında eylem, olay veya çatışma reddedilir. Oyunlar, pasif ve donuk bir
atmosferden, ulaşılamaz tek bir "ruh halini" yakalama çabasından
ibarettir.
Resimler Kitabı (Şarkıcı Royal Çocuğuna Şarkı
Söylüyor, Son) ve Çarlar gibi yapıtlarda "soyun
sonuncusu olma", geçmişin mirasını taşıyamama ve köksüzlük temaları
işlenir. Geçmişteki tüm eylemler, duygular ve ataların mirası, bireyin üzerine
çöken taşınması güç bir ağırlıktır.
Rilke, karmaşık, değişken ve gürültücü insan ilişkilerinden
kaçınarak sessiz, pasif ve tefekküre uygun "şeylere" (nesnelere,
doğaya, mimariye) sığınır. İnsanlar (arkadaşları bile) onun üzerine soğuk
gölgeler düşürürken; taşlar, binalar veya kör/sakat insanlar (örneğin Pont
du Carrousel şiirindeki kör adam) zamansız ve sarsılmaz birer "sınır
taşı" gibidir.
Rilke’nin evlilik anlayışı geleneksel değildir. Emanuel von
Bodman’a yazdığı ünlü mektupta belirttiği gibi, iyi bir evlilik "iki
kişinin birbirinin yalnızlığını koruduğu" bir ilişkidir. Birleşme veya
hayatı tamamen ortaklaştırma arzusu şaire göre insan gelişimini yok eder.
Evlilik (Ehe) şiirinde Rilke, geleneksel aile
bağlarını reddeder. Eşlerin birbirine dönüşmesini ya da birbiri içinde
erimesini tehlikeli bulur. Hatta kendi çocuğu (Ruth) dahil olmak üzere, dünyaya
getirilen çocukların "bilinmeyen, yabancı ve isimsiz" varlıklar
olduğunu, insanın doğası gereği mutlak yalnızlığa mahkûm bulunduğunu savunur.
Rilke, Tanrı’ya doğrudan ulaşamayacağını bilse de onun
peşinden koşmanın coşkusunu yaşar. Şair, duyusal olanı ruhsallaştırmaya, ruhsal
olanı da duyusal kılığa sokmaya çalışır.
Tanrı Masalları, Rilke’nin yerel sanatının
zirvesidir. Zor ve soyut dinsel çelişkiler, oyunbaz, hafif, masalsı ve halkın
kolayca anlayabileceği estetik bir "emaye/cilalı katman" altında
sunulur.
Tanrı Masalları, şairin yalnızlığından sıyrılarak
insanlara kendi dinsel ve estetik dünyasını en sempatik ve sıcak biçimde
sunduğu "gururlu ama alçakgönüllü" bir köprüdür.
5. Büyük Çatışma - (1902-1908)
1902’de Paris’e gelişi, kırsal yaşamın ve aile ortamının
güvenliğinden çıkıp büyük kentin ezici, yabancılaştırıcı atmosferine ilk
adımını simgeler.
Rilke, Paris’teki yaşamı "huzurlu ve basit bir
akış" olarak değil, ölüme yakın hastalıklı bir "telaş ve acele"
(yaşam dürtüsü) olarak görür.
Rilke, Rodin’in disiplinli çalışma metodunu şiire uygulamaya
çalıştığında; kontrol edilemeyen sezgiyi düzenli bir iradeye zorlamış olur. Bu
durum, mantıksal akıl ile estetik sezgi arasındaki uçurumu derinleştirir ve
sanatsal gerilimini artırır.
Rilke, yönetilemeyen "benliğinden" ve ölüm/korku
krizlerinden kaçarken, duyusal-sezgisel alanı zekanın kontrol edebileceği bir
"yüzeye" indirgeyerek 19. yüzyılın aşırı materyalist sınırlarına
yaklaşmıştır.
Rodin gibi her gün, kesintisiz çalışma arzusu, Rilke’nin
aşırı duyarlı ve en ufak dış etkiden (veya parasal/evlilik kaygılarından)
dağılan kırılgan benliğiyle sert bir çatışmaya girer. Çalışma süresi uzadıkça
"rahatsız edilme korkusu" bir takıntıya dönüşür.
Büyük şehrin yıkıcılığına karşı
Rilke, "ölümün taşıyıcısı" (Todgebährer) imgesini ve "içsel
yoksulluğu" yüceltir. Yozlaşmış zenginliğe karşı, yaratılışın
birliğini bütünüyle kucaklayan Aziz Francis figürünü öne çıkarır.
24 Haziran 1907'de Clara'ya yazdığı mektupta sanatı,
"bir deneyimin sonuna gelmiş olmanın" ve "tehlikede
olmanın" zorunlu bir sonucu olarak tanımlar. Sanat eseri, bu aşırı
bireysel ve benzersiz deneyimin kaçınılmaz bir dışavurumudur.
Rilke, çocukluğundan kalan "çalışılmamış, tembellikle
geçirilmiş" saatleri hayatından çalınmış kayıplar olarak görerek aşırı bir
çileciliğe varır.
Aşık ve Şafağın Şarkısı (Östliches
Taglied): Şair için aşk, hem yeryüzünün en derin mutluluğu hem de
kişisel özerkliğe ve mutlak yalnızlığa yönelik bir tehdittir.
Klasik biçim mükemmelliği arayışı ile romantik, ele
geçirilemez sezgisel öz arasındaki gerilim, Rilke'nin şiirini katı/kapalı bir
formdan ziyade çatışmalı, dramatik ve "açık" bir forma dönüştürür.
6. Kriz ve Kendi Birliği - (1908-1914)
Yeni Şiirler’in birinci bölümündeki
"nesnel/şey-şiiri" (Dinggedicht) anlayışı, ikinci bölümde
yerini çatışmalara, kentsel yabancılaşmaya ve gerçekliğin itici/anlaşılmaz
boyutlarına bırakır (Garip Aile, Grup, Balkon vb.).
Rilke, heykeltıraş Auguste Rodin’den öğrendiği
"disiplinli zanaat ve taşın sabitliğine sığınma" ilkesinin varoluşsal
korkuyu tek başına yenmeye yetmediğini kavrar.
Rilke, insan ilişkilerindeki mülkiyetçi ve sınırlayıcı
sevgiyi reddeder. Heloise, Marianna Alcoforado ve Sappho örnekleri
üzerinden "nesnesiz, özgürleştiren ve sınır tanımayan aşkı" sanatsal
üretimin temeline yerleştirir.
Rilke, kendisini tamamen bir esere adayan sanatçının son
derece acımasız ve tek odaklı olması gerektiğini savunur.
Eser tamamlandığında hisseden o muazzam tatmin, şaire
"bittiğinde ölebileceğini" hissettirir. Zira bütün acı, tatlılık ve
varoluşsal sancı o sayfalara dökülmüştür; kitap onun kendisini yeniden doğurma
biçimidir.
Roman bittikten sonra ne yapacağını, nereye yöneleceğini
bilemez. Sanatı bırakmak veya başka bir mesleğe (örneğin geçmişte düşlediği
gibi bir "taşra doktorluğu"na) yönelmek ile sanata devam etmek
arasında sıkışıp kalır.
Rilke’nin ilk dönemlerindeki tutkulu, zorlayıcı ve karanlık
arzu; yerini Kızın Ağıtı ve Malte Laurids Brigge’nin Notları’nın
sonlarında görüldüğü üzere olgun, berrak ve beklentisiz bir aşka bırakır.
1912 başlarında Duino Kalesi'ndeki yalnızlığı sırasında ilk
ağıtlar doğar. Ardından katıldığı okült seanslar ve El Greco’nun şehri
Toledo’ya yaptığı seyahat, onun gerçeklik algısını ve yalnızlık hissini
derinleştirir.
Çocukluk anılarında sallanan at, top veya resimli kitap gibi
nesnelerin canlı bir "ruhu" varken, oyuncak bebek Rilke için boş,
tepkisiz ve ürkütücü bir yabancılığı temsil eder. Oyuncak bebek, insanın kendi
sevgisini ve hayal gücünü yansıttığı ama asla karşılık alamadığı pasif bir
maskedir.
Rilke'nin 1914 tarihli ünlü Dönüm Noktası (Wendepunkt)
şiiri, onun estetik anlayışındaki en büyük kırılmadır:
"Çünkü bakmanın da bir sınırı vardır... Görme işi
tamamlandı, şimdi biraz kalp işi yapmalı."
7. Uzun Yol - (1914-1922)
Beş Kanto (Fünf Gesänge): Rilke, savaşın ilk
günlerinde (Ağustos 1914) Beş Kanto’yu kaleme almıştır. Bu ilk şiirlerde
milli nefret veya kaba arzulardan uzak, kolektif bir kader birliğinin ve
kahramanlığın coşkusu öne çıkar. Hölderlin’in soylu ve kahramanca şiiri bu
dönemde Rilke’yi derinden etkiler.
İlk coşku kısa sürede yerini derin bir şüpheye ve dehşete
bırakır. Beş Kanto’nun üçüncü ve dördüncü bölümlerinden itibaren Savaş Tanrısı;
bilinen her şeyi, evi ve mülkü yok eden yıkıcı, ilkel ve şeytani bir güç olarak
tanımlanır.
Savaşın son üç yılında Rilke sanatsal bir sessizliğe
bürünür.
Savaşın yıkıcılığı karşısında Rilke, geçmişi ve gelenekleri
tamamen reddeden nihilist gençlik anlayışına karşı çıkar. Bernhard von der
Marwitz gibi dostlarının şahsında temsil edilen; gelenekle bağını koparmadan
"sorumlu bir özgürlüğü" kabul eden bir geleceğin özlemini çeker.
Rilke’ye göre gerçek ve kalıcı köklü değişimler son derece
yavaş ve görünmez gerçekleşir; şiddet ve acelecilik manevi bir yenilenme
doğuramaz. Bu yüzden "manevi insanın" kitlelerin kör dövüşünde taraf
olamayacağını savunur.
1919 Haziran'ında İsviçre'ye (Soglio) geçen Rilke, artık dış
dünyadan pasif bir şekilde "izlenimler" (Impressionen)
toplamayı bıraktığını ifade eder (Schmidt-Pauli'ye mektup: "İspanya
benim son 'izlenimim'di."). Sanatçı artık dışarıdan beslenen değil,
kendi içindeki devasa patlamayı/işi şekillendirmeye çalışan bir odağa
dönüşmüştür.
Savaş öncesi dünyaya (ve zevk amaçlı gezilere/estetik
seyahatlere) geri dönmenin imkânsızlığını kavramıştır. 1920’deki Venedik
ziyareti ona geçmişin içi boş bir tekrarından ibaret gelmiş ve hayal kırıklığı
yaratmıştır.
Rilke'ye göre artık sadece "resimlere hayran
olmak" gibi eylemsiz/üretken olmayan estetik gözlemler imkânsızdır.
Estetik haz, ancak hayatın diğer yaşamsal işlevleriyle organik bir bağ
kurduğunda anlam kazanabilir.
Valais ve Muzot Kalesi (Temmuz 1921)
Provence ve İspanya'yı andıran bu manzara, Rilke'nin aradığı
nihai "dekor" olmuştur. Werner Reinhart'ın desteğiyle Muzot Kalesi'ne
yerleşmesi, uzun süredir beklediği içsel doyuma giden yolu açmıştır.
1921'de Paul Valéry'nin eserlerini keşfetmesi Rilke için
dönüm noktası olmuştur. Benzer bir içsel sessizlikten geçen Valéry’nin, duyusal
ve ruhsal olanı özgürce birleştiren olgun şiir anlayışı, Rilke’nin Şubat
1922’deki büyük şiirsel patlamasından önceki son zihinsel uyarıcı olmuştur.
8. Gerçekleştirme - (1922)
Gertrud Ouckama Knoop’un kızı, genç ve kararlı bir yaşam
sevgisine sahip olan dansçı Wera’nın ölümü, Rilke’nin zihnindeki yaşam ve ölüm
algısını nihai bir birliğe ulaştırmıştır. Bu olgunluk, hem Soneler'in hem de
Ağıtlar'ın ruhsal zeminini hazırlamıştır.
Fırtına öncesinde yazılan kısa şiirdeki "top atıp
yakalama" imgesi; çabalamayı ve hırsı bırakıp kendini evrensel bir akışa,
Tanrısal bir oyuna ve katıksız bir teslimiyete bırakmayı temsil eder.
Şubat 1922
- 2–5
Şubat: Orpheus’a Soneler’in ilk bölümü tamamlanır ve Wera’nın
anısına adanır.
- 7–14
Şubat: Duino Ağıtları tamamlanır (yıllardır süren 10 yıllık
içsel baskı ve duraklama birkaç gün içinde aşılır).
- 15–18
Şubat: Orpheus’a Soneler’in ikinci bölümü yazılır.
Ağıtlar, insanın dünyadaki geçiciliğine, yetersizliğine ve
bayağılığına dair savunmasız bir sorgulama ve çığlıktır.
Melek
İlk dönemlerinde (Erken Şiirler) koruyucu ve zayıf
bir figürken; Saatler Kitabı ve Yeni Şiirler’de ruhun güreştiği,
aşırılık talep eden sert, aşkın bir varlığa dönüşür.
Duino Ağıtları’nda ise melek, insanın ulaşamayacağı
kadar kendi kendine yeten, göz alıcı, kusursuz ve kayıtsız bir aşkınlık
mertebesidir.
İnsan, meleğin varlığının ezici gücü karşısında yok
olacağını hisseder. Güzellik, katlanılabilen dehşetin başlangıcıdır.
Aşıklar
Karşılık beklemeden, tutkuyu kendi içinde tüketerek aşkı bir
teslimiyete dönüştüren "büyük aşıklar", varlığın gelip geçiciliğini
aşma çabasındadır.
Kahraman
Aşıkların aksine duraksamaz, beklentiye girmez; kendi
düşüşünü bile son dirilişine bir basamak yapar. Kendi benliğini fırlatıp atarak
daha yüksek bir gerçeklik kazanır.
Genç yaşta ölenler, hayatın karmaşık süreçlerini
tamamlamadan doğrudan ölüme geçtikleri için bir tür sadelik ve bütünlük
taşırlar.
Rilke, görünen dünyayı ruhanileştirerek "görünmez"
olana aktarma görevini üstlenir; yaşam ile ölüm onun için ayrılmaz tek bir
bütündür.
Rilke için bilgi ve hakikatin yegane kaynağı sezgidir.
İkinci Ağıt'ta âşıklara sorduğu "Kanıtınız var mı?" sorusu,
mantıksal bir rasyonellik arayışından ziyade, aşktaki somut ve sonsuz kesinliğe
duyduğu huzursuz özlemi yansıtır.
Üçüncü Ağıt'ta kanın içindeki soy geçmişi, bastırılmış
cinsellik, korku ve karanlık güçler işlenir. Bu durum yalnızca ergenlik
cinselliğiyle değil, Rilke’nin benliği ile dünya arasında kurduğu kırılgan
ilişki ve hayatı boyunca tam anlamıyla yenemediği "içsel dehşetlerle"
ilgilidir.
8. Ağıt
İnsan bilinci, ölüm düşüncesi ve zaman algısı yüzünden
parçalanmıştır; sürekli bir "veda etme" halindedir. Hayvanlar (ve
küçük böcekler/sivrisinekler) ise doğayla ve sonsuzlukla tam bir uyum (ana
rahmi gibi) içinde yaşarlar.
IV. Ağıt
Toplumsal/burjuva rol tanımlarına (dansçı kisvesindeki ev
sahibi) duyulan nefret ve gerçek sanatın saflığına yöneliş. "Kukla"
ve "Melek", insanın eksik/yapay varoluşunun üstüne çıkan ve gerçek
sanatın sınırlarını birleştiren iki semboldür.
V. Ağıt
(Picasso’nun Saltimbanques Tablosu ve Akrobatlar)
Akrobatların teknik mükemmelliği fakat amaçsızlığı, Rilke’ye
sanatının "yararsız" göründüğü anları hatırlatır. Sanat; hesapların
birbirini götürdüğü, "hiçlikten" "boş bir fazlalığa"
sıçranan büyüleyici ama tehlikeli bir alandır.
7. Ağıt
Ağıt, bir kuşun özgür ve katıksız sevinciyle açılır.
Baharın, yazın ve doğanın canlılığı büyüleyici bir yükselişle (kreşendo)
işlenir.
Rilke, zamanın materyalist ruhunun yok ettiği dışsal
nesneleri "içselleştirerek" (kendi ruhunda dönüştürerek) kurtarmayı
amaçlar.
Ağıt’ın sonunda şair artık çaresizce meleğe yalvarmaz;
aksine ona "Sana uzattığım kolum, seni uzak tutmak içindir"
der. Artık doyuma ulaştığı için meleğin onayına muhtaç değildir.
9. Ağıt
İnsanın geçiciliği ve sınırlılığı artık bir lanet değil, en
büyük zenginliktir. "Topraktan olmak" ve geçici olanı içimizde
görünmez kılarak dönüştürmek insanın yegane ödevidir.
Şairin tek görevi varlığı ve dünyayı övmektir. "Kutsal
ve dost canlısı ölüm" ile yaşam tek bir potada birleşir; ağıt,
paradoksal bir sevinç ve hamd duygusuna dönüşür.
10. Ağıt
Üzüntü artık kaçınılacak bir acı değil, hayatın
olgunlaştırıcı karanlığıdır.
Yüzeysel modern uygarlığın tantanalı "panayır
alanı" ile onun arkasındaki sessiz, derin "karanlık toprak"
(gerçek acı ve hüzün diyarı) karşılaştırılır. Şair, meleklerle ve kendi
geçmişiyle barışmıştır.
Orpheus’a Soneler
Ağıtlar büyük bir sancı ve çabayla tamamlanırken, Soneler
hiçbir içsel baskı ve sorgulama olmaksızın, beklenmedik bir bolluk ve sezgisel
özgürlükle birkaç gün içinde doğmuştur.
Genç yaşta ölen dansçı Wera’nın anısı, ölümü ağır bir yük
olmaktan çıkarıp yaşamla organik bir bütünlüğe dönüştürmüştür.
Rilke artık hem yaşamın hem de ölümün (görünen ile
görünmeyenin) aynı anda geçerli olduğu Orfik bir boyuttadır. Ölüm, üzüntünün
ışığıyla arınmış; yaşam ise ebedi bir güzellikle yeniden doğmuştur.
Orpheus, Rilke için dışarıdan eklenmiş yapay bir edebi motif
değil; şairin kendi iç dünyasını, şeylerle kurduğu hesapsız bağı ve Avrupa
kültürünün köklerini birleştiren canlı bir semboldür.
Ağıtlar’da hissedilen tehdit ve arayış, Soneler’de yerini
Orpheus’un her şeye nüfuz eden ve her şeyi kucaklayan kozmik şarkısına bırakır.
Rilke, artık nesneleri sadece "seyreden" değil, onları
"seven" ve ebedi akış içinde özgür bırakan bir konuma geçmiştir.
Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım ve kişisel kayıplar Rilke
için artık bir yıkım sebebi değildir. Orpheus’un diyarı olan bu yeni boyutta,
her yitiriş aslında bütünün parçası olarak geri dönmektedir (İsfahan ve
Şiraz’ın bahçeleri örneğinde olduğu gibi).
Soneler’in en didaktik ve derin hatlarından biri, ayrılığı
ve ölümü önceden kabullenip varlığın olumsuzlandığı noktada bile çınlayan bir
bardak gibi titreşebilmektir. Eurydice gibi ölülerde bile yaşayıp daha yüksek
bir övgü şarkısıyla tırmanmak hedeflenir.
Yaşam ile ölüm, sınırlılık ile sonsuzluk arasındaki gerilim
rasyonel bir formülle değil; varoluşun her anına "evet" diyen coşkulu
bir kabullenişle çözülür.
Rilke, çağına ve insanlığın ölçüsüz aceleciliğine tamamen
kayıtsız değildir; fakat bu telatuf karşısında "tembel olan kalbi",
yani durmayı, karanlığı, berraklığı ve kitabı seçen dinginliği kutsar. Zamanın
küçük telaşı sonsuzluğun içinde erir.
9. Son Yıllar - (1922-1926)
I. Dünya Savaşı sonrasında yönünü kaybetmiş, devrimci,
yalnız veya buhran içindeki gençlerden (ve dışavurumcu/ekspresyonist
akımlardan) gelen mektuplar karşısında Rilke, aceleci ve yıkıcı sabırsızlığı
eleştirir. Şiddetli başkaldırı yerine, "sabır", öz disiplin, mesleki
ustalık ve içsel derinleşmeyi kapsayan "yeni bir hoşgörü" önerir.
Sanatı kaba bir kaçış veya dışsal bir slogan aracı olarak gören anlayışa karşı
çıkar.
Rilke’nin felsefesi akıl ve rasyonalizmden ziyade sezgiye,
bedene ve doğaya dayanır. Sanatı, okuyucunun/izleyicinin kendi potansiyelini
uyandıran bir çağrı olarak görür. Ancak bu sezgisel ve irrasyonel yaklaşım,
zaman zaman toplumsal ve ekonomik gerçeklikleri hafife almasına ve insan
deneyimini hayvan/doğa idealleri karşısında ikincil kılma riskine yol açmıştır.
Cinsel ve fiziksel yaratıcılığı tüm varoluşun ve ruhsal
üretimin temeli/özü olarak görür. Toplumsal sorunların kaynağında, aşk ve
cinselliğin merkezdendikçe çevreye itilmesini bulur ve bunu mistik/kutsal
("fallik bir tanrısallık") bir boyuta taşır.
Katolik geçmişine ve Kilise dogmalarına karşı mesafelidir.
İsa’yı, Tanrı ile insan arasında duran ve insanı kendi içsel gücünden alıkoyan
"tehlikeli bir aracı" olarak değerlendirir. Bunun yerine doğrudan bu
dünyaya, panteist bir kabullenişe ve Orfik gelenek üzerinden hem yaşama hem
ölüme "evet" diyen bir anlayışa sığınır.
Rilke, İsa'nın amacının yalnızca Tanrı’yı işaret etmek
olduğunu, ancak Hristiyan dünyasının işarete odaklanıp kalındığı için hedefe
yönelmediğini söyler. Çarmıh'ın ve Mesih'in kendisi bir ikametgâh yapılmış,
yolculuğun devamı unutulmuştur.
Rilke'ye göre Hristiyanlık, şimdiki zamanın neşesini ve
duyusal zenginliğini çalıp "öte dünyaya" satmıştır. Şehirlerdeki
yapay ışıklar ve gürültü, kaybedilen bu hakiki içsel parlaklığın yerini
doldurmaya çalışan iğrenç bir aldatmacadır.
Şair; Yahudilik, İslam ve Doğulu halkların dinlerinde
Tanrı’nın bir "türev" veya "aracıya muhtaç bir güç" değil,
doğrudan "köken" ve "kudretli bir işaret eden el" olarak
deneyimlendiğini belirtir. Ona göre inanç, dogmatik kurallar bütünü değil,
doğrudan varoluşsal bir "aidiyet" olmalıdır.
Rilke'nin yaşamının son yıllarındaki doğa sevgisi, Fransızca
şiirlerdeki estetik hafiflik ve dinginlik yüzeysel bir pembe tablo değildir.
Şair, bu uyumu devasa bir içsel yıkımın ve erotik gelgitlerin eşiğinden çekip
almıştır.
Rilke, maneviyatın ancak beden ve duyular aracılığıyla
gerçekleşebileceğine inanıyordu (orman çiyinde toprağa basmak, bir meyveden tat
almak gibi). Ancak ölümcül hastalığının baş göstermesiyle beden "ihanet
etmiş" ya da kırılmıştır. Bu durum, şairin tüm varoluşsal felsefesini en
ağır sınava tabi tutmuştur.
Doktorun fiziki varlığına katlanmayı bile zor bir zorunluluk
olarak gören Rilke, ruhsal alana müdahale edecek bir rahibin varlığını kabul
edilemez bulur. Şair, yaşamında olduğu gibi ölümünde de aracısızlık ve
doğrudanlık ilkesine sadık kalmıştır.
Rilke, son ana kadar korkunç bedensel acılar çekmiş
("jour et nuit, jour et nuit: ... L’Enfer!"), hekim müdahalesine ve
tıbbi terminolojiye isyan etmiş; ancak hayatı bir "zafer" ve tüm
zirveleriyle deneyimlenmiş bir bütün olarak kabul etmiştir.
Bir gül dikanının açtığı küçük yaranın kan zehirlenmesine ve
lösemi süreçlerinin tetiklenmesine yol açması, Rilke’nin yaşamı ile şiirsel
mitolojisi (güller, fani güzellik ve ölüm) arasındaki o simgesel bağı trajik
bir şekilde mühürlemiştir.
Malte Laurids Brigge'nin Notları, Duino Ağıtları
ve Orpheus'a Soneler metinde modern dönemin İlahi Komedya’sı
olarak nitelendirilir. Şair; cenneti, cehennemi ve arafı bu dünyadaki duyusal
ve varoluşsal tecrübeler üzerinden inşa etmiştir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder