Erich
Simenauer - Rainer Maria Rilke, Efsane ve
Mit -
Notlar
Rainer Maria Rilke, Legende und Mythos, Paul Haupt, Bern, 1953
Önsöz
Kitabın amacı, psikanaliz (derinlik psikolojisi) yöntemini
kullanarak Rilke'nin kişiliğini ve eserlerini yüzeysel efsanelerden arındırmak
ve gerçekten derinleştirmektir.
"Şair ve şiir ayrılmaz bir bütün oluşturur."
Rilke gibi karmaşık ve karanlık katmanları olan bir şairi
anlamak için onun bilinçdışı içgüdüsel dürtülerini, bastırılmış arzularını ve
irrasyonel zihinsel süreçlerini analize dahil etmek şarttır.
Psikanalitik yöntemi reddeden edebiyatçılar, aslında
rasyonel bir gerekçe sunmuyor; kendi aşkın (transandantal) ve gizli metafizik
ihtiyaçlarını korumak için bilinçsiz bir savunma mekanizması işletiyorlar.
Şiiri sadece "aşkın bir deneyim" olarak görmek, onun insan ruhundaki
gerçek derinliklerini görmezden gelmektir.
İLK BÖLÜM
Felsefeden Efsaneye
Rilke’nin şiiri yalnızca estetik bir haz vermez; okuyucunun
varoluşsal özüne hitap eder, bilinçdışı katmanlarını sarsar ve Antik Yunan’daki
katarsis (ruhsal arınma) etkisini yaratır. Okuyucu, şairin içsel çatışmalarını
kendi çatışması gibi yaşar.
Şiirin amacı mantıksal gerçekleri aktarmak değil, duygusal
tutumlar uyandırmaktır. Rilke bir filozof değildir; sorunları çözmeyi değil,
onları sanatın araçlarıyla "sorgulamayı" seçmiştir.
Şair felsefe sistemlerinden nefret ederdi (yalnızca
Schopenhauer, Bergson ve Kant ile sınırlı teması vardı). Onda aranan
"varlık" kavramı, varoluşçu ontolojiden ziyade Bergson’un Élan
Vital (yaşam hamlesi) anlayışına yakındır.
Akla ve bilime duyulan güvensizlik, kavramların içinin
boşaltılmasına ve kuralsız bir öznelciliğe (irrasyonalizme) yol açmıştır.
Modern fizik ve biyolojideki soyut gelişmeler (örneğin
uzay-zaman birliği veya belirsizlik ilkesi), felsefeciler ve sanat
eleştirmenleri tarafından "dünyanın ruhsallaştırılması" veya
mistisizm lehine çarpıtılmıştır. İnsan zihninin kavrayamadığı soyut kavramlar
(Bergson’un "hiçlik" eleştirisinde olduğu gibi) çarpıtılarak
mantıksız arzuların rasyonelleştirilmesine alet edilmektedir.
Heidegger’in "Varlık ve Hiçlik" diyalektiği,
nihilizm ve teslimiyet üretmektedir. "Hiçliği düşünmeye" varan bu
felsefecilik, modern insanın umutsuzluğunun bir ifadesidir ve Rilke’yi
açıklamakta yetersizdir.
Katharina Kippenberg, Gertrud Bäumer ("Tanrı'yla
konuşan ruh"), Ruth Möbius, E. C. Butler gibi yazarlar ve dönemin hayran
kitlesi, Rilke’yi insani standartların ötesinde bir "görevli/aziz"
olarak kurgulamıştır. Şairin her insani zayıflığı, başarısızlığı ve ahlaki
kusuru görmezden gelinmiş veya kutsal bir değere dönüştürülmüştür.
Şairin eseri, kendi içsel çatışmalarının ve bilinçdışı
dünyasının derin bir dışavurumudur; yapılması gereken şey ona tapınmak veya onu
felsefeye hapsetmek değil, iç dünyasının dinamiklerini psikanalizle anlamaktır.
İlk Karşılaşma - İlk Zorluklar
Rilke’nin sanatının merkezinde, yaşanan somut deneyim ile
ifade edilebilirlik arasındaki uçurumu kapatma çabası yatar. Rilke, henüz
bilince çıkmamış, "kan akıntısından damlayan yüzlerini kaldıran o eski
sırları" sezgi düzeyine çıkarıp kelimelere döker.
Rilke, soyut ve anlatılamaz duyguları somut görüntülere
(Bilder) dönüştürmekte benzersizdir.
Rodin ve Cézanne’dan öğrendiği disiplinle Rilke, nesnelerin
özüne inmeyi ("görmeyi") ve kendi kişisel duygularını nesnelerin
içinde eriterek nesnelleştirmeyi (Verdinglichung) amaçlar. Şiir, anlık bir
duygu patlaması değil; içte kan haline gelen, unutulup yeniden doğan derin
deneyimlerin (Erfahrungen) süzülmesidir.
Rilke için sanat yüzeysel bir eğlence veya ilhamın tesadüfi
bir oyunu değildir; son derece ciddi bir "çalışma" (Arbeit) ve
varoluşsal bir sorumluluktur.
Kappus’a yazdığı ünlü mektuplarda da vurguladığı gibi:
"Bir şeyin zor olması, onu yapmak için bir nedendir." Rilke,
belirsizlikten nefret eder; belirsiz duyguları kristal berraklığına kavuşturana
kadar işini ciddiyetle ve disiplinle yürütür.
Rilke’ye göre evlilik veya ilişkiler bir sahiplenme alanı
değil; iki insanın "birbirinin yalnızlığını koruma" sorumluluğudur.
İnsanların gerçek anlamda nesnelere de insanlara da "sahip olması"
imkansızdır.
"Severek kendimizi sevgilimizden kurtarmanın zamanı
gelmedi mi?" sorusuyla Rilke, aşkı dünyevi, mülkiyetçi ve kısıtlayıcı
sınırlarından çıkarıp nesnesiz/sonsuz bir duyguya dönüştürmek ister.
Rilke, erkekleri duygusal alanda "beceriksiz
amatörler", kadınları ise aşkın sonsuzluğuna ve nesnesizliğine ulaşabilen
mükemmel figürler (Gaspara Stampa, Marianne Alcoforado, Portekizli Rahibe vb.)
olarak görür.
Yorumlar: Bir Seçki
Rilke üzerine yapılan araştırmalar, onu nesnel bir biçimde
kavramak yerine çoğunlukla şairi gizemlileştirme ve mistik bir aziz mertebesine
yükseltme eğilimi göstermiştir.
Rilke, şiirlerini çoğunlukla ilham ve dikte altında
yazmıştır.
Eleştirmenler Rilke’nin "zaman" mı yoksa
"mekân" şairi mi olduğu konusunda çelişkili görüşler sunmuşlardır.
Rilke için zaman, kronolojik bir akıştan ziyade geçmişin, şimdinin ve geleceğin
içsel bir birleşimidir.
Rilke’nin yalnızlığa olan sarsılmaz bağlılığı ve nesnelerle
(Dinge) kurduğu mistik bağ, onun sanatının en ayırt edici ancak en az
açıklanabilmiş yönlerindendir.
Rilke’nin ölüm anlayışı özgün bir felsefi icat değil; yaşam
ile ölümü ayrılmaz tek bir bütün olarak gören biyolojik/romantik gerçekliğin
şiirsel ifadesidir.
Modern çağın "fabrika tarzı, kişisel olmayan
ölümüne" (Hotel-Dieu) karşı Rilke, insanın kendi yaşamının bir uzantısı
olan "kişisel ölümü" savunur. Bu düşünce J. P. Jacobsen, Novalis ve
Proust gibi isimlerde de mevcuttur.
Rilke’nin Saatler Kitabı veya Tanrı Hakkında
Hikayeler eserlerinde sunduğu "gelişen Tanrı" düşüncesi de şaire
has ilahi bir vahiy veya yepyeni bir buluş değildir: Bu düşünce, teoloji
tarihinde (Meister Eckhart’tan Protestanlığa) ve çağdaş edebiyatta (Jules
Romains) zaten vardır.
Guardini ve Kassner, Rilke'nin "göz şairi" mi
yoksa "kulak/müzik şairi" mi olduğu konusunda anlaşamaz.
Gundolf, Rilke'de "panik halinde bir erotizm ve
şehvet" görürken; Dehn onu "keşiş gibi, erotizmden uzak" olarak
tanımlar.
Melek figürü bir eleştirmene göre Tanrı'nın takma adı, bir
diğerine göre cinsiyetsiz antitez, bir başkasına göre ise yalnızca işleyen bir
hipotezdir.
Edebi ve felsefi analizler Rilke’nin labirentini çözmekte
tıkandığı için, çözüm şairin kişiliğine ve psikolojik yapısına yönelmektir.
Kişilik Araştırması ve Nuans
Jung, Freud’un libido
teorisini ve "arketip/kolektif bilinçdışı" kavramlarını sanatsal
yaratıma uygular. Ancak sanatsal yaratım ile nevrozun aynı dinamiklerden
beslendiği iddiasına "O halde sanat eseri nevrozdur" eleştirisini
getirir ve psikanalizin sanatın gerçek özünü açıklayamayacağını savunur.
Freud ise psikanalizin
sınırlarını kabul eder: Psikanaliz yüceltme (sublimation) mekanizmasını,
dürtülerin dönüşümünü ve sanatçının cinsel gelişimi ile eserleri arasındaki
bağı (örneğin Leonardo da Vinci veya Oedipus kompleksi incelemelerinde olduğu
gibi) gösterir; ancak sanatsal yeteneğin en derin doğasını açıklama iddiasında
değildir.
Sanat eseri, iç dünya (dürtüler) ile dış dünya (gerçeklik)
arasında kurulan uzlaştırıcı bir "ara ülke"dir (Zwischenland).
E. C. Mason ve "Nüans" Kavramı
Mason, Rilke’yi geleneksel mistik kalıplardan çıkarıp
ampirik/psikolojik bir zemine oturtmuştur. Rilke için "nüans",
Platoncu ideaların yerini alan temel ilkedir. Rilke, zıtlıkları diyalektik bir
sentezde birleştirmek yerine, her şeyi daha küçük nüanslara ve geçişlere
ayırarak var eder.
Rilke’nin sanatının arkasındaki motivasyon, bilinçdışına
bastırılmış çocuksu-cinsel dürtülerin ve travmaların yüceltilerek (sublimation)
bir "ara alanda" (fantezi/sanat) ifade bulmasıdır.
Rilke, kişisel çatışmalarını evrensel/mitolojik bir boyuta
(arketipik bir reenkarnasyona) taşıyabilmiş bir figürdür.
E. C. Mason, Rilke’yi mutlak yalnızlığa çekilen ve insan
ilişkilerini reddeden bir figür olarak sunma eğilimindedir.
Mason şairi "tek katmanlı" ele almış ve patografik
yüzeyde kalmıştır.
Rilke, nesnelerin durağan isimlerini ve sembollerini
"şeyin kendisi" olarak kabul etmez ("özdeşleşmeyen" /
non-identifying tutum). Güzellik veya çirkinlik gibi statik etiketikleri
reddedip dinamik, isimsiz ve geçişken bir alan yaratmaya çalışır.
Rilke Bir Tabu Ortaya Koyuyor
Olgunlaştıkça gençlik döneminde yazdığı eserleri (Leben
und Lieder, Wegwarten, Traumgekrönt vb.) reddetmiş, onları
"çocukça şaşkınlıklar" olarak nitelemiş ve piyasadan çekmiştir.
Şiirsel mirasını neredeyse sadece Saatler Kitabı, Duino Ağıtları
ve Orpheus'a Soneler ile sınırlandırmak istemiştir.
Yaşamındaki büyük kırılmaları (Lou Andreas-Salomé ile
ilişkisi, Viareggio dönemi, Berg Kalesi veya Irchel'deki duraksamaları) muğlak
ifadelerle geçiştirir.
Bir yandan görünüşünün/portrelerinin yapılmasını ve
yayılmasını istemediğini belirtirken, diğer yandan kendi idealize edilmiş
belirli büstlerinin (örn. Fritz Huf'un bronz büstü) kitaplarında yer alması
konusunda ısrarcı olmuştur.
Rilke'nin I. Dünya Savaşı nedeniyle tamamen felç olduğu ve
hiç yazamadığı yönündeki yaygın söylem (ve kendisinin de zaman zaman beslediği
izlenim) belgelerle çürütülmektedir.
Rilke, en önemli yapıtlarından biri olan 4. Duino Ağıtı'nı
savaşın ortasında (1915 sonbaharında, Münih'te) yazmıştır. Savaşın yarattığı
yıkımdan ziyade, 25 yıl sonra tekrar askeri disipline/okula çağrılma fikrinin
yarattığı travma üretimini kesintiye uğratmıştır.
Rilke, hiçbir zaman gerçek bir "vatan" duygusuna
sahip olmadığını, tamamen evsiz hissettiğini vurgular.
Rilke'nin kendi etrafında ördüğü "ulaşılmaz, adanmış,
saf ve münzevi şair" imajı, aslında kendi iç krizlerini, köksüzlüğünü ve
derin psikolojik yaralarını gizleme mekanizmasıdır.
Rilke ve Psikoanaliz
Rilke, en yetkin eserlerinin kendi içindeki "karanlık,
uyanmamış ve nesnel bilincin ötesindeki" derinliklerden kaynaklandığının
farkındadır. Şiirin bilinçaltı süreçlerin bir tür kendiliğinden öz-analizi (self-analysis)
ve gerçekliğe yansıması olduğunu sezgisel olarak kavrar.
Psikanalizin mekanizmalarına hayranlık duymakla birlikte,
kendi şahsi krizlerinin klinik bir tedaviye (terapiye) konu edilmesini şiddetle
reddeder. Şiirsel yaratımının temeli olan gizem, belirsizlik ve psişik
gerilimin "analiz yoluyla aydınlatılması" durumunda yaratıcı
kaynağının kuruyacağından ("tüylerinin ürperdiğinden") korkar.
Rilke’nin psikanaliz bilgisi Freud’un en yakın
öğrencilerinden ve çalışma arkadaşlarından biri olan Lou Andreas-Salomé ile
sürdürdüğü derin ilişki ve entelektüel paylaşımlardan beslenir.
Lou’nun anal erotizm, çocukluk psikolojisi, narsisizm ve
cinsellik üzerine yazdığı makaleler henüz yayımlanmadan Rilke’nin zihinsel
dünyasını şekillendirmiştir. Rilke’nin "Bir İşçinin Mektubu"
adlı eserinde çocukluk dönemi cinselliğine (polimorf sapkınlık / bedene
yayılmış haz) dair yaptığı tanımlamalar, Freud’un "Cinsel Teori
Üzerine Üç İnceleme" eserindeki bilimsel saptamalarla doğrudan
örtüşmektedir.
Malte Laurids Brigge’nin Notları yapıtında, ana
karakterin ve annesinin sergilediği anksiyete nevrozu, bastırma (repression)
ve çocukluk korkuları klinik bir hassasiyetle betimlenmiştir.
Rilke, olağan bilincimizi devasa bir piramidin yalnızca
küçük bir tepe noktası olarak görür; derinlere inildikçe (bilinç öncesi ve
bilinçdışı katmanlar) insanın zaman ve mekândan bağımsız temel bir varoluş
alanına ulaştığını savunur.
Freud’un egoya hakim bazı eğilimlerin bile bilince yabancı
kaldığı yönündeki saptaması gibi, Rilke de "bilmediği, her şeyin içine
aktığı derin bir iç dünyadan" bahseder. Sanatsal yaratım sürecini,
izlenimlerin ve duyguların bilinçdışının karanlığında olgunlaşıp
berraklaşmasını beklemek olarak tanımlar (bu süreç psikanalizdeki
bastırma/olgunlaşma mekanizmalarına denk gelir).
Rilke, Oedipus mitine ve Sofokles ile Hofmannsthal’ın
uyarlamalarına derin bir ilgi duymuştur. Mitosların, insanın içsel
çatışmalarının dışa vurumu olduğunu sezmiş; baba-oğul çatışması ve köken
korkularını kendi çocukluk anılarıyla harmanlamıştır.
Duino Ağıtları
Rilke’nin en büyük yapıtı sayılan Duino Ağıtları,
dışsal/bilinçli dikkat dağıtıcılardan arınmış bir serbest çağrışım (free
association) tekniğiyle yazılmıştır. Yer değiştirme (displacement),
yoğunlaşma (condensation) ve enerjinin bir nesneden diğerine aktarımı
gibi Freud’un "Bilinçdışı Sistem"e özgü kıldığı mekanizmalar
ağıtların diline yön verir.
Çocukluk Şairi
Rilke için çocukluk, kronolojik olarak geride kalmış geçici
bir evre değil; yaşamın tüm doğrultusunu, korkularını ve kaderini tayin eden
devasa, "sonsuz bir gerçekliktir."
Rilke, kendi sanatını "çözülmemiş çocukluk malzemesini
tüketme ve yeniden kazanma" süreci olarak görür. Psikiyatrik/psikanalitik
bir tedaviyle çocukluğunun analiz edilip parçalanmasından korkar; zira bu
çatışmalar çözüldüğü takdirde sanatsal yaratımını besleyen ana madeni (yaratıcı
motorunu) kaybedeceğine inanır.
"Kader, Çocukluğun Yoğunluğudur"
Yedinci Duino Ağıtı’nda geçen bu dize, Freud’un
"çocukluk dönemi cinsel/psişik yaşantılarının karakteri ve gelecekteki
nevrozları belirlediği" teziyle ve C. G. Jung’un cinsellik/kader
eşleşmesiyle doğrudan örtüşür.
Dördüncü Ağıt’taki "Bir çocuğu olduğu haliyle kim
gösterir?" sorusu ile Soneler'deki çocukluk övgüleri, çocuğun
varoluşun merkezindeki (şeylerin durduğu yerdeki) duruluğuna duyulan özlemi
simgeler.
Melek ve çocuk…
Lou Andreas-Salomé, Rilke’nin Rusya gezilerinde karşılaştığı
ilkel dindarlıkta kendi kaybettiği "ilk vatanını" ve çocukluğunu
bulduğunu belirtir. Tanrı fikri Rilke için anne-baba evindeki deneyimlerin
içinden büyüyen, özlenen çocuklukla özdeş bir sığınaktır.
Şeyler ve Yalnızlık
Rilke, insan topluluğuna katılamama ve toplumsallaşma
yetersizliğini (sosyallik becerisizliğini) "şeyler"e yönelerek telafi
eder. İnsanlar onun için karmaşık, keyfi ve yetersizken; şeyler mükemmeldir,
kanunu ve düzeni temsil eder.
İnsan ilişkilerinde "ben ve sen" dengesini
kuramayan şair, insanları ölü gibi algıladığı için ölü şeyleri canlandırma
yoluna gider. "Benimle yalnızca şeyler konuşur" diyerek nesneleri
kişiselleştirir; ancak bu aşırı vurgu, perde arkasındaki gerçeklikle yüzleşme
başarısızlığını örten bir bahane (Ersatz) olarak işlev görür.
Bu yaklaşım Yeni Şiirler (Neue Gedichte) ve Orpheus’a
Soneler’de somutlaşır. Artık şair şeylerden bahsetmez, şeyler kendi
kendilerini anlatır. Soyut fikirler nesneleşir; dil, ağır ve somut bir
gerçeklik kazanır.
Genç Bir Şaire Mektuplar boyunca yalnızlık kavramı
bir tapınma nesnesine dönüşür. Malte Laurids Brigge’nin Notları ise bu
yalnızlık durumunun günlük biçiminde dışa vurumudur. Rilke için yalnızlık
seçilen bir durum değil, varoluşsal ve kaçınılmaz bir hakikattir.
Meyve sembolü bazen bedeni, bazen erotik cinselliği, bazen
de içsel yaratım potansiyelini simgeler. Meyvenin içindeki çekirdek imgesi,
şairin dış dünyadan yalıtılmış kendi iç evrenini temsil eder.
Rilke'nin metinlerindeki "karanlık",
"kullanılmayan korunaklı oda", "kule" veya "kale"
imgeleri, Lou Andreas-Salomé’den de etkilendiği biçimiyle "rahim
fantezilerine" (geriye dönük embriyonik sığınma özlemi) işaret eder.
Şairin nihai yalnızlık talebi, doğmadan önceki o korunaklı, sonsuz şefkatli iç
mekâna (rahme) dönme arzusuyla tam olarak örtüşür.
Birliktelik gerçekliği ne kadar büyükse, yalnızlık olasılığı
da o kadar büyük olur...
Bir Hastalık Tarihi
Rilke’nin beden ve ruh arasındaki sınırı çizmekte zorlandığı
görülür ("Ruhumun tüm yükselişi kanımda başlıyor").
Berlin ve Capri dönemlerinde (1906) aylarca süren şiddetli
diş rahatsızlıkları…
Roma (Villa Strohl-Fem), Paris ve Viareggio gibi
şehirlerdeki sıcaklık veya hava basımları onda baş ağrılarına ve sinirsel
krizlere yol açmıştır.
Paris’i zaman zaman insanı yıpratan, düşmanlaştırıcı ve
lanetli bir yer olarak görürken, kimi zaman da aşırı bir bağlılıkla vazgeçilmez
sayar.
Malte Laurids Brigge’nin Notları'nda da işlenen,
çocukluk ateşli hastalıklarından beri gelen soyut ve devasa bir
nesnenin/korkunun üzerine çökmesi hissi…
Aşırı duyarlılığı ve katatonik felç durumları zaman zaman
paranoyak düşüncelere yaklaşır.
Rilke, sanatının kökeninde yer alan acılardan ve
çatışmalardan beslendiğini bildiği için, bu durumun iyileşmesi halinde
yaratıcılığını kaybedeceğinden korkar.
"Şeytanlarım kovulursa meleklerimin de ürkmesinden
korkuyorum"
Rilke, gençlik yıllarından (1896'daki ağır ve ağrılı
hemoroid şikayetlerinden) itibaren hayatının sonuna kadar süren bitmek bilmeyen
sağlık sorunlarından şikayet etmiştir.
Hava değişimlerine, özellikle Föhn, Bora ve Scirocco
rüzgarlarına karşı aşırı hassastır. Bu hava olayları sinirlerini germekte,
zihinsel ve fiziksel yorgunluğa (büyük bir bitkinlik ve uyku ihtiyacına) yol
açmaktadır.
Zürih (Bircher-Benner), Schöneck, Bad Ragaz ve özellikle
Val-Mont sur Montrö gibi kaplıca ve sanatoryumlarda uzun süreler kalmasına
rağmen bu tedavilerin hemen hiçbirinden kalıcı bir fayda görememiştir.
İlerleyen yıllarda sinirsel çöküntüler, sindirim ve enine
bağırsak (Querdarm) problemleri, sempatik sinir sistemi / solar plexus
rahatsızlıkları, sol taraflı guatr, ağız mukozasında kanser korkusuna yol açan
şişlikler ve diş problemleri birbirini izlemiştir.
1923-1925 yılları arasında zihinsel karartılar, odaklanma
güçlüğü ve okuyup yazma yetisinde büyük düşüşler yaşamıştır. Yaşama sevincinin
büyük oranda azaldığını, "kendi içsel karanlığına" çekildiğini ifade
eder.
Rilke, Paris’ten aniden ayrılışına ve dostlarından
uzaklaşmasına sebep olan durumu uzun süre psikolojik veya ruhsal bir kriz
("yarı fiziksel, yarı psikolojik bir kader") olarak
değerlendirmiştir. Ancak arkasındaki asıl neden, o dönem henüz adı konmamış
olan kronik miyeloid lösemi idi.
Ağız ve burun mukoza iltihapları, geçmeyen diş problemleri,
aşırı halsizlik, sürekli yorgunluk, bacak/kemik ağrıları ve en ufak bir
yaralanmanın (ünlü gül dikeni olayı) dahi iyileşemeyip şiddetli iltihaba
dönüşmesi, löseminin bağışıklık sistemini tamamen çökertmesinden
kaynaklanıyordu.
Şair, zihni ile hasta bedeni arasındaki ilişkiyi
yabancılaşmış bir dostluğa benzetir: "Elbette
bir değil iki yalnızız: bilincimiz ve O..." Bedeninin
yetersizliğini ve hastalığını "yabancı bir tehdit" gibi değil,
aşılması ve kendi sanatsal çalışmasıyla çözülmesi gereken bir "ödev"
olarak görür.
İKİNCİ BÖLÜM
Anne ve İlk Fantaziler
Rilke'nin annesine yıllar boyunca yazdığı samimi görünen,
mistik ve duygusal adanmışlık dolu Noel mektupları aslında spontane bir
sevgiden ziyade belirli kalıplara ve adeta zihinsel bir eş anlamlılar sözlüğüne
dayandığı; bir tür "yapay evlat dindarlığı" sergiler.
Rilke, Lou Andreas-Salomé ve Clara'ya yazdığı mektuplarda
annesini "yaşlanmayan, gerçekdışı, solmuş bir duvar kağıdı kapısı gibi boş
ve kaybolmuş bir kadın" olarak tanımlar. Onun dindarlığını ve varoluşunu
tiyatral/boş bir kabuk olarak görür. Annesiyle her karşılaşması onun için
çocukluk travmalarına bir "nüksetme" (gerileme) tehdididir.
Annesinin onu "tekrar tekrar elbiselerle arkadaşlarına
gösteriş nesnesi yapması", Rilke'de kalıcı bir nesneleştirilme ve
sevgisizlik yarası bırakmıştır.
"Küçük bir elbiseyle diğerlerinden farklı olma"
deneyimi, hayatı boyunca taşıyacağı yabancılaşma ve yalnızlık duygusunun
(libidinal saplanma/regresyon) temelini atmıştır.
Rilke'nin içsel çatışmalarını en acımasızca ortaya koyduğu
eser olan Malte, annesinin nevrozlarını (iğne korkusu, gümüş süzgeç
kullanımı vb.) ve çocuk ile anne arasındaki o neredeyse fiziksel/sarsıcı
atmosferi mükemmel biçimde aktarır.
Kocasından memnun olmayan annenin çocuğu aşırı şımartarak
veya kendi psikolojik "komplekslerinin kölesi" haline getirerek
cinsel ve duygusal gelişimini erken ve sağlıksız biçimde uyarmıştır.
Phia, Rilke’yi 11 yaşına kadar kız giysileriyle büyüttü.
Rilke’nin arzuladığı ideal kadın; tamamen verici, hiçbir
karşılık veya talep beklemeyen, kendini tamamen şaire adayan ve onun
ihtiyaçlarını karşılayan "akıl almaz/olağanüstü bir yaratıktır."
Çocukluktaki ilk aşk nesnesi (anne) bastırılarak
bilinçdışına itildiği için, yetişkin Rilke hiçbir zaman gerçek bir tatmine
ulaşamayan, nesneden nesneye sürüklenen bir "panik erotizm"
(Gundolf’un deyimiyle "kelebek benzetmesi") yaşar.
Kadınların, çocukların, kedilerin ve yırtıcı hayvanların
(panter, aslan) insan üzerindeki çekiciliğinin temelinde onların kendi kendine
yeterliliği, bağımsızlığı ve ulaşılmazlığı yatar.
Benzer şekilde Buddha (Gotamo) figürü de onun gözünde
kıpırtısız, kayıtsız ve kendi kendine yeterli "yüce iç huzurun" ve
dünyadaki merkezin sembolüdür.
Bastırılan asıl nesne (anne) hiçbir zaman tam olarak
bulunamadığı için, şair bir nesneden diğerine sürüklenir ("kelebek
benzetmesi" / "uyarılma açlığı").
Rilke nevrotik eğilimlere sahip olsa da, nevrotikten farklı
olarak fantazi dünyasından üretken kapasitesini kullanarak gerçekliğe (sanat
eserine) döner. Sanat eseri, şairdeki nevrozun gelişmesini engeller.
Bitmek bilmeyen seyahat etme arzusu, vatan özlemi ve sürekli
yer değiştirme (avarelik), bilinçdışında kayıp anneyi aramanın ve hiçbir yerde
dinlenemeyen arzunun bir sembolüdür.
Rilke, kapalı mekanlarda dahi tam anlamıyla sabit duramaz;
odanın ortasına koyduğu masanın etrafında adımlayarak (pencereler arasında 13
adımlık gezintilerle) yazar.
Rilke'nin çocukluğuna ve anne kucağına dönme yönündeki derin
arzusu, bilinç düzeyinde coğrafi mesafeleri aşma ve sürekli uzaklara gitme
arzusu kılığına girer.
Rilke'nin çocukluk çizimlerinde, Malte Laurids Brigge'nin
Notlarında (Cluny Müzesi'ndeki Unicorn duvar halıları tasvirleri) ve
şiirlerinde sıkça karşılaşılan ada (Inselfantasie) motifi, psikanalitik açıdan
anne karnındaki korunaklı varoluşa (rahim/uterus) özlemi simgeler.
Ada; izolasyon, dış dünyadan korunma ve annenin imgesel
varlığıyla çevrelenmiş olma durumudur. Rilke'nin Venedik'e olan tutkusu da
turistik güzelliğinden ziyade Venedik'in "adalar şehri" olmasından ve
gizemli, içsel topografyasından kaynaklanır.
Oğul Babayı Yaratıyor
Rilke, mektuplarında ve beyanlarında babasını her zaman
şefkatli, yardımsever, kaygıyla üzerine titreyen biri olarak anar.
Ewald Trajedisi adlı erken dönem eserinde Rilke,
Josef Rilke’yi temsil eden katı, usulüne düşkün ve başkalarının ne diyeceğinden
korkan demiryolu müfettişi babayı çizer. Prag’ın Graben caddesindeki yürüyüş
sahnesinde, babanın oğlunun şapkasını düzensiz bulup kaldırımın karşısına
geçmesi, aralarındaki aşılmaz mesafeyi ve oğlun duyduğu isimsiz öfkeyi
("Devrimci" patlamayı) simgeler.
4. Ağıttaki "Sen, babam, öldüğünden beri sık sık
/ umarım içimden korkarsın..." dizesi: Artık ölmüş olan baba, oğlunun
potansiyeli ve bağımsızlığı karşısında korkan tarafa dönüşmüştür.
Babasının ve akrabalarının onun şiirsel girişimlerini
küçümsemesi, Rilke’de derin bir aşağılık duygusu, dışlanmışlık ve hatta intihar
eğilimleri yaratmıştır.
Eserlerinde babasının fiziki güzelliğini ("güzel
adam") ve kadınlar üzerindeki etkisini kendi çirkinliği ve çelimsizliğiyle
karşılaştırır. Bu durum, onda derin bir kıskançlık ve yetersizlik hissi
doğurur.
Öz babayı reddetme sürecinde psikanalitik bir mekanizma
olarak "Büyükbaba" (Kont Brahe) figürü öne çıkarılır. Babanın
silikleştirildiği yerlerde büyükbaba; otoriter, soylu ve hayranlık uyandırıcı
bir güç olarak kurgulanır.
Rilke, Saatler Kitabı gibi yapıtlarında babayı bir
"kral" veya "yaralı/mağlup bir çocuk" olarak konumlandırıp
kendisini onun üstüne çıkararak (yasa koyucu ve kral olarak) baba-oğul
hiyerarşisini tersine çevirir.
Tolstoy, Rilke için hem gerçek hem de simgesel bir baba
figürüdür. Rilke, babasıyla çözemediği içsel çatışmayı ve Oedipal hıncı,
Tolstoy ve "Baba Çar" imajı üzerinden Rusya’nın ebedi, dönüşen Tanrı
anlayışına yansıtır.
Saatler Kitabı, alçakgönüllü bir ibadet kitabından
ziyade bir polemiktir. Mısralarda Eyüp’ün alçakgönüllülüğü ya da Yakup’un
dindarlığı değil; kendi gücüne güvenen "avcı Esav’ın" (Edom) kibri ve
meydan okuması duyulur.
Rodin, Rilke’nin gözünde sadece sanatsal bir üstat değil;
güven, otorite, mutlak koruma sağlayan "mükemmel baba" imgesidir.
Rilke’nin Rodin’e yazdığı mektuplarda görülen abartılı bağlılık ve teslimiyet
("Hayatını değiştirmelisin", "Sen benim için tuz ve ekmek
gibisin"), içindeki bastırılmış evlatlık ve erotik-psikolojik libidinal
bağın dışa vurumudur.
Saatler Kitabındaki kişisel, yoğun ve çatışmalı dil; Yeni
Şiirler döneminde yerini şairin nesnenin özüne teslim olduğu, öznelliğin
nesnelerde eritildiği daha "nötr" ve nesnel bir anlatıma bırakır.
1906’da babasının ölümü ve Rodin’in yanından ayrılışı,
Rilke’de derin bir hafifleme, "yerçekimsizleştirme" ve yaratıcı bir
özgürlük hissi doğurmuştur. Ancak bu dönemdeki psikolojik dinginlik,
çatışmaların bittiğini değil, yüzeyin altına itildiğini ve nesnelere
yansıtıldığını gösterir.
Rilke, annesinden bilinçli olarak nefret edip onu
bilinçdışında severken; babasını bilinçli olarak sevmiş, ancak bilinçdışında
ona karşı nefret ve bastırılmış bir isyan taşımıştır.
Rilke’nin Fransız Devrimi’ne ve 1918 Alman Devrimi’ne
şiddetle karşı çıkması, bilinç düzeyinde babaya ve geleneksel otoriteye sadık
kalma ihtiyacından kaynaklanır.
…
Aile Romanı
Çocukluktan yetişkinliğe geçişte birey, anne-babasının
mükemmel olmadığını anlayınca bir hayal kırıklığı yaşar. Freud ve Rank'a göre
nevrotik bireyler (ve yaratıcı güçleri sayesinde şairler/sanatçılar), bu hayal
kırıklığını aşmak için kendilerini "asil, soylu, yüksek konumdaki
ebeveynlerin kaybolmuş/evlat edinilmiş çocukları" olarak kurgulayan
fanteziler (aile romanı) üretirler.
Rilke'nin durumunda da gerçek babasının (demiryolu memuru
Josef Rilke) ve annesinin (Phia Rilke) sıradanlığı, yerini 13. yüzyıl Karintiya
soylularına ve imparatorluk aristokrasisine dayanan bir soy kütüğü kurgusuna
bırakmıştır.
Rilke'nin amcası Jaroslav Rilke'nin aile adını soylulaştırma
çabaları (1873'te Rilke Ritter von Rüliken unvanını alması) ve ortaya koyduğu
zayıf/uydurma aile gelenekleri, Rilke'nin çocukluğundan itibaren hayal gücünü
besleyen temel hammadde olmuştur.
Gerçekte sıradan Bohemya kökenli (Türmitzli tüccar, demirci,
ormancı) olan ailesinin, bir resmi malikane mühründen (Gut Naktendorflos)
türettiği "sıçrayan/koşan tazılı arma"yı Rilke kişisel arması
benimsemiş; mektuplarını hayatı boyunca özel armayla mumuyla mühürlemiştir.
Kornet Christoph Rilke
1663'te Türklere karşı savaşan hayali/yarı-efsanevi ata
figürü, Rilke'nin aristokrat kabile bilincini ve şiirsel anlatısını besleyen en
somut "aile romanı" ürünü haline gelmiştir.
Rilke ailesine karşı geliştirdiği bu yabancılaşmayı yüksek
aristokrasiye mensup figürleri ikame anne/baba olarak benimseyerek telafi
etmiştir:
İkame Babalar / Otoriteler: Rodin, Tolstoy, Prens Alexander
von Thurn und Taxis.
İkame Anneler: Prenses Marie von Thurn und Taxis, Lou
Andreas-Salomé, Mimi'nin annesi.
Otto Rank, bu yapıyı mitolojiye ve kahramanlık efsanelerine
uygular (Sargon, Herakles, Ödipus vb.). Kahramanın doğumu efsanelerinde
"gerçek ebeveynin reddi" ve yüce bir köken arayışı esastır. Rank ve
Freud, bu fantezinin yalnızca nevrotiklere özgü olmadığını; çocukluk
bilincinde, masallarda ve özellikle bilinçdışına erişimi daha açık olan şair ve
sanatçılarda da sıklıkla ortaya çıktığını vurgularlar.
Rilke’nin babası Josef Rilke mütevazı bir demiryolu memuru
(eski öğrenci havai fişekçi), annesi ise yüzeysel ve bağnaz bir kadındır. Aile,
Prag'da dar ve karanlık bir apartman dairesinde yaşamakta, sıradan bir orta
sınıf hayatı sürmektedir.
ilke, amcası Jaroslav Rilke’nin (1873’te "Ritter von
Rüliken" unvanını alan) kişisel hırslarla başlattığı ve sağlam belgelere
dayanmayan soy ağacı araştırmalarını rasyonelleştirerek benimser. Kendisini 13.
yüzyıla, Karintiya ve Saksonya’nın kadim, zengin, aristokratik Rilke/Rülko
soyuna bağlar.
Rilke kendisini Güneş Kral (XIV. Louis) çağdaşı Büyük
Condé'nin soyundan geldiğini iddia etmiş; ayrıca ailesinin 1276'dan itibaren
Karintiya (Carinthia) soylularına dayandığını ileri sürmüştür (Maurice
Betz'in Cahiers du Mois / Reconnaissance à Rilke derlemesine
gönderdiği şecere notlarına göre).
Araştırmacılar (Josef Nadler, E.M. Butler, Lou
Albert-Lasard) bu iddiaların tamamen hayal ürünü olduğunu gösterir. Büyükanne
ve büyükbabasının gerçek geçmişi Saksonya ve Karintiyalı çiftçilere veya
yöneticilere dayanmaktadır.
Malte Laurids Brigge’nin Notları: Roman;
devasa şatolar, saray mareşalleri, kralların kahyaları, kontesler ve görkemli
gümüş takımlarla Rilke'nin yaşayamadığı feodal düzeni bir fantezi olarak
ölümsüzleştirir.
Albert-Lasard onun için "İçinde bir züppe, hatta bir
maceracı vardı" derken; başkaları onu "ciddi bir rol oynayan
bir serseri" olarak nitelendirmiştir.
Rilke, sıradan veya küçük evleri "hiçbir atmosfer/ortam
yaratmadıkları" gerekçesiyle reddetmekte; modern konfordan yoksun dahi
olsa tarihsel geçmişi olan eski şato ve kalelerde (Berg am Irchel, Château de
Muzot vb.) yaşamayı tercih etmektedir.
Malte Mi Rene Mi?
Rilke, romanın kahramanı Danimarkalı soylu Malte Laurids
Brigge ile kendi çocukluğu ("Rene") arasında kurulan otobiyografik
bağları sürekli reddetmeye çalışmış; eleştirmenleri (Dr. Heygrodt, Dr. Hünich)
kitabı bir biyografi madeni gibi kullanmamaları hususunda sertçe uyarmıştır.
İlk eserlerinde (Ewald Trajedisi) Praglı burjuva kimliğini
ve gerçek çevresini neredeyse hiç değiştirmeden sunan Rilke, Malte’ye
geldiğinde mekânı Danimarka'ya, kahramanını ise köklü Brigge ve Brahe
ailelerinin soyuna aktararak edebi/soyluluk kılıfı giydirmiştir.
Malte'nin çocukluk korkuları, iplik/halat imgesi, annesinin
garip yemek yeme alışkanlıkları (bisküvi süzme), Rue Toullier'deki adres ve
yangın anıları doğrudan Rilke'nin (Rene'nin) kendi çocukluğuna ve annesi Phia
Rilke ile olan ilişkisine dayanmaktadır.
Rilke anlatırken farkında olmadan "genç adam"
(üçüncü şahıs) kurgusunu bırakıp birinci şahsa geçer. Bu durum, Rilke’nin
kendisi ile anlatıcı karakter Malte’yi ne kadar özdeşleştirdiğini ve yazma
eyleminin itirafçı/günah çıkarma (confessional) niteliğini gösterir.
Psikanalizde hastanın bilinçdışı çekirdeğe yaklaştıkça
gösterdiği direnç gibi, Rilke de Malte ile arasındaki kimliği/benzerliği inkar
etme eğilimindedir.
Rilke, kitabı bitirdikten sonraki halini Dostoyevski’nin Suç
ve Ceza romanındaki Raskolnikov’un cinayet sonrasındaki ruh haline benzetir
("Suçtan sonra Raskolnikov gibi hissediyorum"). Kitabı yazmak, onun
için adeta sembolik bir suç/suçluluk eylemi haline gelmiştir.
Freud ve Ernest Jones’un belirttiği gibi Hamlet, ensest
arzular ve babanın ölümüyle parçalanmış bir ruh halini simgeler. Rilke'nin
Malte’yi bir "Danimarka asilzadesi" olarak kurgulaması basit bir
mekân/kimlik tercihi değildir; Hamlet mitinin bilinçdışı bir yansımasıdır.
Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları kitabını
tamamladıktan sonra dahi karakterini zihninden veya günlük yaşamından
atamamıştır.
Mektuplarında arkadaşlarından Malte için masada yer
ayırmalarını istemiş, mektuplarını "Malte" diye imzalamış ve yakın
arkadaşlarına karakterlerinden biri olan Abelone diye hitap etmiştir.
…
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Ayna Büyüsü
Rilke’nin "Aşk ancak sevilen varlıktan ayrılırsa
mükemmel olur" veya "yeniden sevilme korkusu"
şeklindeki teorik söylemleri, aslında onun nesneye bağlanma (object-cathexis)
konusundaki derin korkusunun ve başarısızlığının estetik/felsefi bir kılıf
altında yüceltilmesidir.
Her sevgilide çocukluk imagosunu (anne figürünü) arayan
Rilke, partnerlerinde bu idealize edilmiş fanteziyi bulamadığı için her
seferinde hayal kırıklığı, tiksinti ve kaçış ("le dégout, la
fuite") ile ilişkilerini sonlandırmıştır.
Paul Valéry’nin de belirttiği gibi Rilke, "kendisinden
başka hiçbir şeyin dikkatini dağıtmadığı, tekdüze ve yalnız bir bilincin
monologunu" yaşamıştır.
Emil Orlik'in Rilke için çizdiği ekslibrisdeki göle yansıyan
kadın figüründen, Paul Valéry ile yaptığı Narkissos sohbetlerine kadar
Rilke'nin narsist doğası dönemin sanatçıları tarafından da açıkça sezilmiştir.
"El" imgesi; Rilke için çocukluk cinsel merakının,
yalnızlığın, kendini okşamanın ve mastürbasyon illüzyonlarının ana sembolüdür.
Rilke dışarıdan bir dokunuş almak yerine kendi ellerinin şefkatine sığınmış;
eller, otoerotik tatminin ve narsisistik şefkatin aracı haline gelmiştir.
Rilke, yaşamı boyunca tutkulu aşklara niyetlense de, gerçek
bir nesneye bağlanmaktan ve kendini "harcamaktan" (teslim olmaktan)
korkar. İnsanlarla ilişki kurmayı bir "kayıp ve günah" olarak görür;
çünkü kendini ötekine vermek onun için narsisistik benliğin yıkımı demektir.
Rilke, "kader" ve "fedakarlık" gibi
kavramların anlamını tersine çevirerek kendi narsisistik yalnızlığını korumak
için kullanır. Onun için fedakarlık başkası için kendini adamak değil, kendi iç
imkanlarını sınır tanımaksızın gerçekleştirme kararlılığıdır.
Merline (Baladine Klossowska)
Tutkulu başlayan ilişkide Rilke, yakınlaşma anı geldiğinde
derhal kendi "sığınağına" kaçar. Sanatını ve içsel oluşumunu bahane
ederek kadının gerçek yakınlığını ve ortak bir kader paylaşma davetini
reddeder.
Benvenuta (Magda von Hattingberg)
Benvenuta ile yaşadığı yoğun mektuplaşma süreci, narsisistik
bir kurtuluş ve patolojik yalnızlıktan kaçış umududur.
Benvenuta’yı hem bir "kız kardeş" hem de
"bakire anne" olarak konumlandırır. Freudcu anlamda narsisistik nesne
seçimi yapar; yani onda kendisini ve çocukluk çağındaki anne ilişkisinin bir
versiyonunu arar.
Şair, mesafe korunduğu sürece aşık kalabilmiş; ancak soyut
hayal yerini gerçek bir insani karşılaşmaya bıraktığında nesneye olan ilgisi ve
sevgisi hızla tükenmiştir.
Rilke, kadınların içgüdüsel aşk ve bağlanma arzularını
nesnesiz bir ideale dönüştürür. Yazdığı büyüleyici mektuplar ve sürekli
nüanslar sayesinde karşı tarafı nesneye/kendisine bağlarken, kendisi derin bir
"narsisistik geri çekilme" içinde kalır.
Lou Andreas-Salomé, Benvenuta veya Barones Schenk’e yazdığı
mektuplarda Rilke, en mükemmel aşkın ancak ayrılıkta ve yalnızlıkta
yaşanabileceğini savunur.
Benvenuta ile yaşadığı başarısızlık ve onun ilişkiden
çekilmesi, Rilke’nin narsisizmine ağır bir darbe vurmuştur. Nesne-libidosu
başarısız olunca libido tekrar egoya çekilmiş, bu da hastalığının ağırlaşmasına
ve hipokondriye dönüşmesine yol açmıştır.
Rilke, Tolstoy’daki o devasa "ölüm korkusu
kulesini" sezmiştir; çünkü her iki sanatçı da ebedi narsisizmleri
nedeniyle gerçek anlamda başkasını sevememiş, aşka özlem duymuş fakat eyleme
dökememiştir.
İnsanlarla ilişki kuramayan Rilke, ilgisini
"Şeyler"e (objelere, heykellere, güle) yöneltir.
Rilke için "Şeyler" de birer Narkissos'tur; kendi
içlerinde kapalı, kozmik olarak bağımsız ve insan müdahalesinden uzaktırlar.
Rodin'in heykellerine ve nesnelere duyduğu hayranlık, aslında onların bu
narsisistik özerkliğine duyduğu hayranlıktır.
Gül, ey saf çelişki…
Bassermann, Rilke’nin meşhur mezar taşı yazıtındaki
("Gül, ey saf çelişki...") "binlerce göz kapağı altında kimsenin
uykusu olmama" ifadesini uykunun saf doğası ve ölümle ilişkilendirir.
Gülün "kimsenin uykusu olmama arzusu", şairin
derin narsisistik yapısının bir dışa vurumudur. Gül, binlerce göz kapağına
(potansiyel olarak bir başkasına verilebilecek aşka/bağlanmaya) sahip olmasına
rağmen, libidosunun hiçbir parçasını bir nesne yatırımına (başka bir insana)
dönüştürmez.
Rilke, kaybetme ve incinme korkusu yüzünden sevgisini
dışarıya akıtmak yerine kendi içinde tutar. Gülün "kendi kendine yeten,
içine kapalı ve kendi dengesinin tadını çıkaran" yapısı, Rilke’nin insani
ilişkilerden kaçıp kendi narsisistik kozasına çekilmesinin simgesidir.
Rilke’nin Fransızca yazdığı gül şiirlerinde (Les Roses),
gülün kendi içine kapalı tazeliği ve başkasına muhtaç olmayan varlığı övülür.
Gül, kendi yansımasıyla yine kendini okşayan, varlığını kendi içinde tamamlayan
bir Narkissos figürüdür.
Gülün verememe, kendini geri tutma ve kendini saklama
özelliği (nesneleşmeyi reddetmesi), şairin yıllar boyunca geliştirdiği temel
imge haline gelir.
Ayna
Birçok kültürde aynaya bakmak tabudur; çünkü ayna insanın
ruhunu çalar veya narsisistik gerilemeye (kendi benliğine hapsolup dış dünyayla
bağı koparmaya) sebep olur.
Rilke, aynaların geçmişteki görüntüleri, yüzleri ve ruhları
içinde sakladığına inanır.
Rilke için sadece cam aynalar değil, yansıtma kapasitesi
olan her şey bir aynadır.
Çocukluğunda ("Rene" olduğu dönemde) kılık
değiştirip maske takarak aynanın karşısına geçtiğinde, ayna ona basit bir
yansıma değil, "korkunç, canavarca ve yabancı bir gerçeklik" dikte
eder.
Narkissus ve Melekler
İnsanoğlu başlangıçtan itibaren kendi içindeki yıkıcı,
korkunç, kontrol edilemeyen gücü ve arzuları dışarı yansıtarak (projeksiyon)
Tanrıları, iblisleri ve doğa mitlerini (animizm) yaratmıştır. İçsel baskı,
dışsal bir güce/baskıya dönüştürülmüştür.
Rilke'nin "Tanrı'nın Elleri Masalı"nda Tanrı'nın
meleklerin gözlerini ayna olarak kullanıp ilk yüzü biçimlendirmesi de bu
narsisistik yaratılış modelinin doğrudan bir örneğidir.
Gölge ve ayna görüntüsü insanın ilk ruh temsilleridir
Aynadaki görüntüye veya gölgeye zarar gelmesi ya da bakma
tabusunun ihlali antik inançlarda ölümle sonuçlanır.
“Her melek korkunçtur"
Çünkü melek, insanın kendi içine attığı, bastırdığı,
katlanamadığı devasa ve canavarca narsisistik potansiyelin dışa yansıtılmış
halidir. Melekle yüzleşmek, ölümcül bir tehlikedir.
Melekler gibi kadınlar da Rilke için narsisistik olarak
ulaşılmazdır. Onları tanımak veya onlara bağlanmak şair için psikolojik bir
"ölüm" demektir.
İspanya seyahati sırasında gördüğü manzaralardan etkilenmiş,
Ronda’nın vahşi doğasında kendini, Musa’nın dağdan "ışık
boynuzlarıyla" inmesine benzetir.
İspanya; şair için hem Saatler Kitabı'nın mistik/babalık
zeminini hem de narsisistik ayna performansını birleştiren bir köprüdür.
Rilke’nin 1912’de Duino Şatosu’nda ilk ağıtları yazdıktan
sonra oradan kaçması ve şatoya geri dönmekten korkması: İlham ve yaratım anı,
Rilke için ruhun "fiziksel olarak parçalara ayrılması" gibi
hissettirir. Şair, kendi içindeki devasa, canavarca narsisistik içeriğin
(Melek/İblis) dışa vurulmasından dehşete düşer.
Duino'daki bu ağır, yıkıcı ve "şeytani"
narsisistik gerilimden kaçmak için Rilke, daha güvenli ve şefkatli bulduğu
geçmişe (Capri'deki kadın dostlarına - Anne Imago'suna) veya Roma'ya, tarih
araştırmalarına (Goethe) sığınmaya çalışır. Zihnini yaratıcı fırtınadan korumak
için bir tür içsel savunma mekanizması geliştirir.
Zaman nedir?
Gerhart Hauptmann'ın Michael Kramer oyununu okuyan
Rilke, ölen oğlunun yüzünde büyük sanat eserini yaratma potansiyelini gören
babayla kendisini özdeşleştirir. O günlüğe şu soruyu yazmıştır: "Zaman
nedir?"
Yirmi iki yıl sonra (11 Şubat 1922), Duino Ağıtları'nı bir
fırtına halinde tamamladığında, prensese ve Lou'ya yazdığı mektupta tamamen
aynı kelimeleri kullanır: "Zaman nedir? - Bunlar. Bunlar." ve
"Ama şimdi ist. Amin".
Rilke’nin dış dünyadaki şeylerle, tarihi kişiliklerle
(Şarlken/Cesur Charles, Sahte Çar vb.) veya doğayla kurduğu bağ, psikolojik
anlamda tam bir özdeşleşme (identification) içerir.
Rilke için "Gece", kalabalıklardan ayrışmanın,
kendi içine çekilmenin ve yaratıcı benlikle baş başa kalmanın kutsal mekânıdır.
Gecenin veya sessizliğin kaybı, şair için benliğin
kaybolması ve bir tür "evsizlik/kısırlık" anlamına gelir.
Bakire kızlar, erkek eli değmeden ölen kadınlar ve Meryem
ikonografisi, Rilke için nesne ilişkisinden kaçıp kendi saflığına sığınan
narsisistik figürlerdir.
İncil’deki "Savurgan Evlat"
ncil'deki orijinal kıssada oğul eve döner ve babasının
sevgisini kabul eder. Rilke’nin versiyonunda geri dönen oğul, "sevilmekten
korkan" bir figürdür. Narkissos için bir başkası tarafından sevilmek,
varlığının işgal edilmesi ve yok olması anlamına gelen "korkunç bir
durumdur".
Rilke için en güvenli aşk, "karşılık beklenmeyen ve
karşılığı olmayan" aşktır.
Rilke’nin yarattığı Melek figürü, tam da bu "sevilemez
ve ulaşılamaz" yapısı nedeniyle şairin Ego İdeali hâline gelir. Melek,
insanüstü bir varlık olarak sevilme zorunluluğundan muaf olduğu için Rilke onu
taklit edilmesi gereken bir zirve olarak görür.
Rilke; nesnelere, insanlara, kadınlara ve Tanrı'ya
yaklaşırken aslında hep aynı "narsisistik sınır" tarafından
engellenir. Şair tüm bu diyalektik savunmalarına ve estetik yüceltmelerine
rağmen öz sevgisinin ve nesne yoksunluğunun yarattığı "hapishaneyi"
hisseder ve hayatı boyunca bundan kaçmaya çalışır.
Ve Bin Bir Parmaklığın Ardında, Dünya Yok
Masasındaki kalemlerin dizilimi, mektupların alfabetik ve
tematik olarak istiflenmesi, bavul toplama ritüelleri (Stefan Zweig ve Regina
Ullmann’ın gözlemleri) anal erotizmin tepki oluşturma (reaction formation)
mekanizmasıyla düzene ve mükemmeliyetçiliğe dönüşmesidir.
Rilke’nin kendi ifadeleriyle bir anemona benzemesi (gece
kapanamayacak kadar açılması), dış seslere, gürültülere, başkalarının hastalık
ve semptomlarına karşı tamamen savunmasız olması onun pasif-mazoşist yapısının
göstergesidir.
Şiirlerinde sıkça geçen "düşmek" imgesi, iradeyi
tamamen bırakma, nesnenin veya kaderin çekim gücüne teslim olma arzusunu temsil
eder. Askeri okul yıllarındaki dirençsiz acı çekme hali de bu teslimiyetin
erken bir tezahürüdür.
Şefkati ve nezaketi bir zayıflık veya yanılsama olarak
görür; toplumsal zorluklara yardım etmeyi reddeder ve I. Dünya Savaşı sırasında
barış çağrılarına katılmayarak sanatsal üretkenliğini her türlü insani
sorumluluğun üstünde tutar.
Teiresias
Efsaneler, henüz logos (akıl/bilim) düzeyinde kavranamayan
ruhsal süreçlerin dış dünyaya yansıtılmış resimleri ve sembolleridir.
Ovidius’un Metamorfozlar’daki Narkissos anlatısı: Ovidius,
Narkissos’un suçluluk duygusunu, ceza ihtiyacını ve mazoşist bileşenini öne
çıkarır.
Narkissos, kendisine aşık olanları reddettiği için
cezalandırılacağının (Talion ilkesi) farkına varır.
Bakma arzusu (voyeurtunizm/röntgencilik) ile gösterme arzusu
(teşhircilik), tipik olarak narsist yapıda birleşen dinamiklerdir. Bakma
arzusu, benliğin cinsel ve arkaik merakının yüceltilmesidir.
Malte Laurids Brigge'nin Notları’nda genç Malte’nin
Paris’e geldiğinde ilk işinin görmeyi öğrenmektir.
Yunan mitolojisinde Teiresias’ın
Athena’yı çıplak gördüğü için kör edilmesi; Freudyen anlamda yasak cinsel
arzunun süperego tarafından cezalandırılması (psikojenik körlük) motifidir.
Rilke’nin metinlerinde bir kadını doğrudan tanımlamak
yerine, sadece "çevresini anlatarak kadını dışarıda bırakması",
bastırılmış teşhirci/röntgenci merakın ve ceza korkusunun yarattığı ruhsal bir
tabunun sonucudur.
Teiresias’ın görme arzusunu bastırıp körelttikten sonra
"kahin" olarak bu dürtüyü yüceltmesi gibi; Rilke de baskılanmış
arzularını ve bilinçdışı fantezilerini şiirsel vizyonlara ve kehanetsel
ifadelere dönüştürür.
Narsist ve teşhirci eğilimlerin bastırılması, kişide giyim
kuşama karşı aşırı bir özen ve ritüelik titizlik olarak ortaya çıkar. Rilke’nin
kıyafetlerindeki aşırı uyum, eldiven ve tozluk takma ısrarı, gece uyurken
pijamalarıyla vücudunu sıkı sıkıya kapatması bu durumun savunma mekanizmasıdır.
Rilke’nin çocukluğunda 5 yıl boyunca kız gibi yetiştirilmesi
ve giydirilmesi ruhsal yapısında derin bir iz bırakmıştır.
Rilke erkeklerle derin dostluklar kuramamış; zihinsel ve
sanatsal olarak daima kadın enerjisine sığınmıştır.
Rilke’nin doğmadan önce ölen bir ablası vardır ve annesi
Phia, Rene’yi (Rilke) 6 yaşına kadar bu ölen kız kardeşin ("Sophie")
yerine koyup kız giysileriyle büyütmüştür. Rilke anne sevgisini kazanabilmek
için bu oyuna katılmış, ölen kız kardeş imajıyla rekabet etmek ve onun yerini
almak zorunda kalmıştır.
Rilke'nin Tanrı'yı Saatler Kitabı’nda hem dişil hem
eril niteliklerle yüceltme çabası, bölünmemiş ilksel Bir'e (androjen bütüne)
duyulan özlemdir.
Üçüncü Ağıt’ta Rilke, genç erkeğin içindeki ilk
arzuyu uyandıran kadını/kızı uyarır: Kadın, erkeğin kalbini sarsmıştır ama
uyandırdığı şey aslında kendisi değil, erkeğin soy geçmişinden, babalarından
gelen "karanlık ve korkunç" ilksel karmaşadır.
Narkissos’un öldüğü yerde açan nergis, antik çağda başı
aşağıda duran "soğuk ve ölümlü" bir cenaze çiçeğidir. Narsist özne,
libidosunu dış dünyaya yöneltmeyip benliğine hapsederek enerji kaybına uğrar;
bu gerileme (regresyon) en nihayetinde ana rahmine, yani ölüm durumuna bir
dönüş arzusu yaratır.
Orpheus nesne sevgisini (Eurydice için yeraltına inmeyi)
başarabilmiş heteroseksüel aşığın simgesidir.
Rilke için Orpheus içselleştirilmiş bir hakikat değil,
ulaşılmak istenen ama ulaşılamayan bir ideal imgedir (arzu edilen öteki).
Rilke'nin asıl ruhsal gerçekliği Orpheus değil, Narkissos ve Oedipus’tur.
Rilke'yi bir filozof, bilim insanı veya teolog olarak okumak
metodolojik bir hatadır. O, mantıksal/kavramsal düşünceye değil,
büyülü-sembolik düzeye bağlıdır. Ses, titreşim sayıları veya İlkel
Gürültü üzerine düşünceleri felsefi/bilimsel tezler değil, büyüleyici
şiirsel imgelerdir.
"Alevler küle dönüşür, ama sanatta toz aleve
dönüşür."
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder