1 Aralık 2025 Pazartesi

Erika A. Metzger, Michael M. Metzger - Rainer Maria Rilke'nin Eserleri için bir Rehber - Notlar

Erika A. Metzger, Michael M. Metzger - Rainer Maria Rilke'nin Eserleri için bir Rehber - Notlar

A companion to the works of Rainer Maria Rilke, Camden House, Rochester, 2001

 


Önsöz

İngilizcede Rilke’nin eserlerinin eleştirel bir baskısı olmamasından dolayı bu kitabı hazırladıklarını belirtiyorlar…

 

Giriş

Erika A. Metzger ve Michael M.​ Metzger​

Rilke'nin sezgileri ve fikirleri, şiirinin karakteristik dokunaklı, melodik dili, modernitenin ve ötesinin söylemlerinde yankı bulmaya devam ediyor... Rilke'nin benzersiz çekici bir özelliği, insanlığın, her yaşayan insanın varlığı ve eylemleri aracılığıyla, nihayetinde belki de trajik olan, kaderi olduğuna inandığı yüceliği henüz gerçekleştirebileceği yönündeki kesin varsayımında yatmaktadır.

 

Günümüzde bile, 1926'da ölen bir şairle bağlantı kurmak hala kolay, çünkü eserlerinde şu gibi temel soruları sormuştu: Hayatımızın anlamı nedir? Neden buradayız? Cevabı totolojik gibi görünüyor: Var olmak için buradayız.

 

Rilke eleştirisinin ilk aşamasında (1907-1930) şair, dindar ve mistik bir figür olarak kalıplaştırılmıştır. Rilke bu imajı bozmak yerine kendini koruyan bir kalkan olarak benimsemiştir.

 

Nazi dönemi ve II. Dünya Savaşı sonrasında farklı ideolojik yorumlara maruz kalan Rilke, son dönem araştırmalarında efsanelerinden arındırılarak gerçekçi bir düzleme oturtulmuştur: Rilke artık genel olarak gerçek bir insan olarak algılanmakta ve artık ilham perileri ve melekler tarafından ziyaret edilen bir hayalperest olarak görülmemektedir.

 

Günlük yaşam Aralık 1901'de Berlin'de basılan ve sahnelenen oyun, Rilke'nin oyun yazarlığı kariyerinin sonunu işaret eden tam bir başarısızlıktı... Rilke, tiyatroya olan tutkusunu ve diğer oyun yazarlarının eleştirmenliğini sürdürse de oyun yazarı olmaktan vazgeçmiştir.

 

Rilke için mektup yazmak basit bir haberleşme değil, sanatsal üretiminin doğrudan bir parçasıdır.

Rilke, yaşamayı ve yazmayı tek bir varlık olarak gördüğünden ve yazabilmek için uzun süreler boyunca tam özgürlüğe ve yalnızlığa ihtiyaç duyduğundan, mektuplar bu tür bir yaşamda hayatta kalmayı mümkün kılan ağı kurdu ve sürdürdü.

 

Rilke'nin 'derlenmemiş' şiirleri arasında en önemlileri, 1912 ile 1922 yılları arasında, inanç ve yaratıcılık krizinin yaşandığı ve bu krizin sonucunda ortaya çıkan şiirleridir (Duineser Elegien ve Orpheus'a Soneler)... Rilke'nin 'derlenmemiş' şiirleri, hayatının sonuna kadar şiirin biçimi ve işleviyle ilgili yeni kavramlar arayışını nasıl sürdürdüğünü etkileyici bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

Rilke, 'Weltinnenraum' (dünya içselliği) kavramını ortaya atar. İçinde yaşadığımız zaman ve mekanın, her birimizin içinde yer aldığı bir ruhsal süreklilik olduğunu savunur... Bize bahşedilen ruha layık olduğumuzu kanıtlamak için, benliğin sınırlarını aşarak tüm varlıkla empati kurmalıyız.

 

Renkli Camlar ve Aynalar: Rilke ile Yaşam

Patricia Pollock Brodsky

1875-1926 yılları arasında, Avrupa’da büyük siyasi, kültürel ve coğrafi dönüşümlerin yaşandığı bir dönemde yaşadı.

Çocukluğunda kız gibi giydirilip büyütüldü. Katı ve yüzeysel bulduğu annesinin dini anlayışına tepki duyarak Hristiyanlığı reddetti; ancak yaşamı boyunca manevi/ilahi bir güce ihtiyaç duydu. Babasının zorlamasıyla gittiği askeri okul dönemi ruhunda derin yaralar bıraktı.

Sürekli bir yuva, yalnızlık ve finansal destek arayışı içindeydi. Birinci sınıf seyahat etmek gibi bazı alışkanlıkları hariç oldukça sade ve vejetaryen bir yaşam sürdü. Maddi olarak çoğunlukla dostlarının ve hamilerinin desteğine bağımlı kaldı.

 

Rilke’den 14 yaş büyük olan Lou; onun sevgilisi, öğretmeni, entelektüel rehberi ve hayatı boyunca sığındığı bir anne figürü oldu. Rilke’ye Rusya’yı ve Slav kültürünü tanıtan kişidir.

 

Heykeltıraş Clara Westhoff ile evlendi ve Ruth adında bir kızları oldu. Ancak sanatlarına odaklanabilmek için evliliklerini kısa sürede bitirip ayrı yaşamaya başladılar; fakat dostane bağlarını ve maddi dayanışmayı sürdürdüler.

 

Rilke, sevilmeyi veya sahiplenilmeyi yaratıcı özgürlüğüne bir tehdit olarak gördü. Aşkı, "iki insanın bir diğerinin yalnızlığını gözetmesi/koruması" olarak tanımladı ve karşılık beklemeden sevmeyi (Meryem Magdalena, Louise Labé vb. "büyük aşıklar" üzerinden) idealize etti.

 

Rilke için yaşamak çalışmak demekti; mektupları dahi eserlerinin ilk taslakları veya fikir alışverişi alanları olarak işlev gördü.

 

Rusya gezileri, Rilke’nin ruhani vatanı haline geldi. Doğaya ve toprağa yakın, mütevazı Rus köylülerinin yaşamı ve Ortodoks ayinlerinin ihtişamı onun estetik dünyasını derinleştirdi.

 

Paula Becker ve Clara Westhoff gibi sanatçılarla vakit geçirerek nesnelere "aktif bakış" (Schauen) geliştirme yeteneğini pekiştirdi.

Paris’te Auguste Rodin üzerine çalışırken heykeltıraşın "Toujours travailler" (Her zaman çalışmak zorundasın) ilkesini benimsedi. Şiiri bir zanaat, şairi ise disiplinli bir işçi olarak gördü.

 

Rodin’in etkisiyle, nesneleri (bir gül, heykel veya hayvan) kelimelerle adeta yontarak dokunsal ve bağımsız birer sanat eserine dönüştürdüğü Yeni Şiirler (Neue Gedichte) tarzını geliştirdi.

 

1907 Paris Cézanne sergisi, Rilke için bir diğer dönüm noktası oldu. Cézanne’ın insan duygularını karıştırmadan dünyayı olduğu gibi resmeden "acımasız ve tarafsız gerçekçiliğine" ve sanata olan radikal adanmışlığına hayran kaldı.

 

Münih’te Picasso’nun "La famille des Saltimbanques" (Akrobat Ailesi) tablosuyla birlikte yaşama fırsatı buldu; bu eser 7 yıl sonra yazacağı Duino Ağıtları’nın beşinci bölümünün merkez imgesini oluşturdu.

 

Rilke’nin ilham süreci yoğun patlamalar ve ardından gelen uzun kuraklık dönemleriyle seyretti. Kısa sürede bir şiir döngüsünü bitirebilir, ancak sonrasında bir daha yazamama korkusuna kapılabilirdi. (Tek romanı Malte Laurids Brigge'yi tamamlaması 6 yıl, Duino Ağıtları'nı bitirmesi ise 10 yılı aşan bir süreci aldı.)

 

Üretkenlik krizlerinden ve içsel sessizlikten kaçmak için Avrupa genelinde (Roma, Venedik, Capri, İskandinavya, İspanya) takıntılı bir şekilde seyahat etti. Bu süreçte en büyük maddi ve manevi desteği yayıncısı Anton Kippenberg (Insel Verlag), Prenses Marie von Thurn und Taxis (Duino Ağıtları'na ilham veren Duino Kalesi'nin sahibi) ve yaşamının son döneminde Nanny Wunderly-Volkart ile Werner Reinhart (Muzot Şatosu'nu ona tahsis eden hami) sağladı.

 

İsviçre’deki Muzot Şatosu’nda yakaladığı mutlak yalnızlık sayesinde Şubat 1922'de âdeta bir "ilham kasırgası" yaşayarak hem Duino Ağıtları’nı tamamladı hem de Orpheus’a Soneler’i (55 sone) kaleme aldı.

 

6 dil bilen ve sınırsız bir Avrupa ülküsüne inanan Rilke, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle Paris’teki tüm mülkünü ve el yazmalarını kaybetti.

 

Rilke için ölüm, yaşamın karşıtı değil; onu tamamlayan, içimizde olgunlaşan doğal bir süreçtir.

Dışarıdan dayatılan "rastgele" ölümleri kötü oturmuş bir paltoya benzetir.

Her bireyin kendi yaşamına uygun, ona ait "özgün/kişisel bir ölüm" yaşamasını savundu.

 

1926'da yakalandığı acı verici lösemi hastalığı sırasında bilincini ve özfarkındalığını korumak adına tüm ağrı kesicileri ve ilaçları reddetti. Ölümü "kabul ettiğim son kişi" olarak tanımlayarak, trajik acılarının ortasında dahi yaşam ve ölüm felsefesine sadık bir şekilde hayata gözlerini yumdu.

 

Genç Rilke'nin Şiiri ve Şiir Kuramı 1895-1902

James Rolleston​

Rilke’nin gençlik dönemi şiirleri (özellikle Larenopfer, Traumgekrönt, Advent) genellikle "vasat" veya "olgunlaşmamış" kabul edilse de Rilke’nin yaşamı boyunca sürdüreceği ana motifleri barındırır. Başarılı erken dönem Rilke şiirlerinde şu üç temel unsur birbirine örülmüştür:

  1. Benliğin Anlamı Üzerine Meditasyon: Öznelliğin, insanın kendi iç dünyasının derinliklerine inilerek keşfedilmesi.
  2. Mekâna ve Fiziksel Yakınlığa Duyarlılık: Tarihsel zamanın çöküşüne/kesintisine karşı "mekânın" ve "anın" ön plana çıkarılması.
  3. Şiirsel Anlayış Mücadeleleri: Şiirin iletişimsel hedeflerinin, doğrudan yaşanan tecrübenin dokusuna yedirilmesi.

 

Rilke, 1898 Prag konferansında natüralizmden devralınan mirası değerlendirirken, insanların artık "şeyler hakkında" değil, "şeylerle" konuşmaya başladığını vurgular. Şair/özne hem kendi ruhunu bir nesne gibi gözlemler hem de dıştaki nesnelerin ruhuna nüfuz eder.

 

Schopenhauer ve Nietzsche’nin etkisiyle 19. yüzyılın ilerlemeci tarih anlayışı çökmüştür. Rilke'nin dizelerinde belirttiği gibi: "Zaman çürümedir." Tarihsel zamanın felç edici yapısından kaçış, ancak uzamda/mekânda (enginlikte) yalnız kalarak ve öznel bir "karşıt zaman" (şiirsel zaman) inşa ederek mümkündür.

 

Larenopfer (1895)

Kafka gibi Prag’ın Alman azınlık kültüründe büyüyen Rilke, erken dönemde şehrin fiziksel topoğrafyasını ve atmosferini şiirlerine taşımıştır.

"Kasım Günü" (Novembertag): Sonbahar fırtınası zamanın akışını kesintiye uğratır. Katedral çanlarının ölümü çağrıştırması ve ıslak çatılardaki sis, zamansal kriz ile mekânsal boyutun iç içe geçişini gösterir.

"Smichov'un Arkasında" (Hinter Smichov): Fabrikadan çıkan işçilerin kasvetli durumu ele alınır. Natüralist unsurlar barındırsa da, işçilerin yüzlerindeki donukluk ve kaderin ağırlığı dışavurumcu (ekspresyonist) bir dille sunulur.

 

Christus-Visionen (İsa’nın Vizyonları, 1896–1898)

İsa’nın Batı tarihinde dolandığı bu tamamlanmamış uzun şiirde, geleneksel dini/ahlaki değerlerin ve ayrımların çöküşü işlenir. İsa’nın mezarlıktaki çığlığı ve onu yalnız izleyen "güve" imgesi, kriz anındaki anlam boşluğunu simgeler.

 

Rilke’nin çocukluk hatırasından beslenen "oyuncağı düşen çocuk ve duvardan uzanan soğuk/kemikli el" imgesi, ölümün tekilliğini ve yaratıcı süreci anlatır. Ölü el enstrümanın (Saitenspiel) tellerine dokunurken; şair, ölümün varlığını içselleştirerek felç olmaktan kurtulur ve dünyaya anlam katma gücü bulur.

 

1897’de Berlin’de Stefan George’un okuma etkinliğine katılan Rilke, George’un "katı biçimci, özerk, hermetik ve soğuk" estetiğine karşı çıkar.

"Stefan George'a" (An Stefan George): Rilke bu şiirinde, George’un kelimeleri adeta donmuş alabaster heykellere, canlı bağ kurmayan soğuk ritüellere dönüştürdüğünü ima eder.

 

Rilke için dil bir araçtır; şiir, hayattan kopuk soğuk bir soyutlama değil, şairin ruhunu açık dünyaya yönelten, nesnelerle ve yaşamla canlı temas kuran bir süreç olmalıdır.

 

İsa’nın Vizyonları / Sessiz bir stüdyoda, sobadan yayılan loş ışık ile gölgelerin etkileşimi sayesinde "varlık ve hiçlik" birbirine akar. Sanatçı benliğini bu gölge oyununda tamamen kaybeder; fakat bu kayıp, nesnelerin kendi benzersizlikleriyle canlanmasını ve şiirsel anın doğmasını sağlar.

 

Lou Salomé

Rilke, taklitçilik eğilimini Lou sayesinde aşmış; George'un katı, hermetik ve soğuk biçimciliğine karşı canlı ve esnek bir şiir anlayışı geliştirmiştir.

Lou’nun varlığı Rilke’ye "şimdiki anın duygusunu" ve sözcük ekonomisini kazandırmıştır. Şiirlerinde Lou’nun somut sözlerinden ziyade, onun varlığıyla kutsanan anlar dini ve poetik bir kesinliğe dönüştürülür.

Şiirlerde kullanılan "kucağında uyuşmuş beyaz eller", "gümüş bir yay/makara gibi kıvrılan hayat" ve "yağmurun körü körüne kavradığı pencereler" imgesi; hareket ile durağanlığın, benlik teslimiyetinin ve aşkın varoluşsal boyutunun dışavurumudur.

1898 tarihli şiirde ("Ey en derin varlığım..."), genişleyen benlik ve ruhtan bahsedilir. Aşkın bahşettiği bu içsel genişleme, düşünceli şeylerin üzerine "törensel bir elbise" (Feierkleid) gibi yayılarak dış dünyayla kurulan bütünlüğü simgeler.

 

Rilke, Batı’nın Rönesans’tan bu yana dayattığı kalıplaşmış güzellik ve tarihsel zaman anlayışına karşı, Rusya’yı "Tanrı’nın yaratılış günü varlığını sürdüren" organik bir coğrafya olarak görür.

Rus insanının doğayla, dille ve ritüellerle kurduğu bağ, Rilke’nin Manastır Hayatı Kitabı (Das Buch vom mönchischen Leben) adlı yapıtında bir "keşiş kişiliği" (persona) benimsemesine yol açar. Rusya, Rilke için toplumsal gerçekliğinden ziyade şiirsel dilini inşa edeceği ideal bir hayal dünyasıdır.

 

Saatler Kitabı

Saat çanının "metalik" sesi, ilham anını ve duyuların uyanışını somutlaştırır. Zamanın felç edici yapısı (durağanlık), coşkulu bir yaratım anına dönüşür.

Şairin olgunlaşan bakışı şeyleri mükemmelleştirir. Algılanan küçük/önemsiz her şey "altın rengi bir zemin üzerine" resmedilerek kutsallaştırılır ve yaratılan bu vizyon (dua/sanat) başka bir ruhu özgürleştirmek üzere yukarı kaldırılır.

İlk şiirdeki ışık, dışa dönüklük ve resim sanatına karşılık bu şiir karanlığa, içselliğe, mektuba ve efsaneye odaklanır.

Hayat kaçınılmaz bir döngüsellik taşır; bireysel ilerleme illüzyonundan kurtulup bu döngüyü kabullenmek benliği "zamansız ve zengin ikinci bir hayata" açar.

Bir mezarın üzerinde olgunlaşan ağaç, kökleriyle toprağın altındaki ölü çocuğu kucaklar. Rilke'nin temel temalarından olan "ölü çocuklar" (die jungen Toten), tamamlanmamış naif hayalleri simgeler. Şair/ağaç, bu hayalleri yapraklarında yeşerterek geçmişi kurtarır ve Tanrı’ya doğru dönüştürür.

 

Rilke’nin şairane büyüklüğü, hayatındaki ve sanatındaki tutarlılık parçalanırken bu parçalanmayı şiirsel bir malzeme olarak benimseyebilmesinde yatar. 1900-1901 yıllarındaki metinler kusursuz, pürüzsüz tamamlanmış şiirler olmaktan ziyade; çelişkilerle, tutkularla ve içgörülerle dolu radikal pasajlar barındırır.

 

Uzun süre boyunca bir tür ölüm gibi görünüyordu: insanın yüzü artık gençliğin yüzü değildi...

 

Kayıp Günlerden Parçalar, Kasım 1900

Hasta insanların bir salonda fırtınanın farkında olmadan parlak güneşe bakması…

Şehir yaşamındaki huzur ve parlaklık bir yanılsamadır. Dışarıda her şeyi yıkan bir fırtına (kör bir güç) vardır. Rilke bu metinde, uyum yanılsamasını küçümseyen, kitlelerin körlüğünü alaya alan ekspresyonist (Georg Heym tarzı) sert bir tona kayar.

 

Tanık / Der Schauende, Ocak 1901

Şair/insan, kendisinden katbekat güçlü olan kutsal ilkeyle (Melek) savaşır. Rilke için gerçek gelişim zafer kazanmak değil, daha büyük bir güç karşısında derinden yenilmektir. Meleğin sert eli bir heykeltıraşın eli gibidir; ona yenilmek, onun tarafından biçimlendirilmek ve dönüştürülmektir. Bu düşünce, Rilke’nin olgunluk dönemindeki "Dayanmak her şeydir" (Überstehn ist alles) düsturunun temelini atar.

 

Fırtınalı Bir Geceden VII, Ocak 1901

İnsan zihni geleceğe yönelik anlam biriktirmeye çalışırken, ölüm anında zaman geriye doğru akar. Mekânı kaplayan "aynalar" imgesi, insanın hayattaki tüm nafile çabalarını ve zaman algısının trajik ikiliğini gözler önüne serer.

 

Hiç kimse hayatını gerçekten yaşamaz... Maskeler olgunlaştıkça yüzler susturulmuştur.

 

Rilke tekrar keşiş cübbesini giyer ancak ilk kitaptaki coşku kaybolmuştur. Günlük hayat, korkular ve küçük sevinçler birer rastlantıdır; insanlar olgunlaştıkça otantik dillerini kaybedip "dilsiz maskelere" dönüşürler. Keşişin dindarlığı dahi insanlığın bu trajik öz-aldatmacasını ve yaşanmamış hayatını kurtarmaya yetmez.

 

1902 öncesinde Rilke, insan zamanının tüm çelişkilerini (zamanın kendini gizlemesi, anların dağılması, ölümün soğukluğu) keşfetmiştir. Melek imgesinde bulduğu bu devasa, şiddetli ve dönüştürücü gücü soyut bir Rusya mistisizminde tutamayacağını anlar.

 

Meleğin korkutucu gücünün ve zamansızlığın, Batı kent yaşamının somut nesneler dünyasında yerleştirilmesi gerekmektedir. Bu arayış, Rilke’yi bir sonraki durağına, modern Batı hayal gücünün başkenti olan Paris’e ve Rodin ile buluşacağı nesne-şiir (Dinggedicht) estetiğine taşıyacaktır.

 

Rilke'nin İlk Anlatıları

Judith Ryan​

Rilke 1893’ten beri (18 yaşından itibaren) aralıksız düzyazı ve kısa öykü yazmıştır.

Rilke’nin ilk yayımlanan eseri "Feder und Schwert" (Kalem ve Kılıç, 1893) başta olmak üzere "Pierre Dumont", "Die Turnstunde" (Spor Dersi / Dönüşüm Saati) ve "Ewald Trajedisi" gibi öyküler; annesinin sanatsal teşviki, babasının onu subay yapma arzusu ve askeri yatılı okulda (Mährisch-Weisskirchen) yaşadığı travmatik deneyimlerden doğdu.

 

19. yüzyıl sonu "psikolojileştirme" modası doğrultusunda Rilke, öykülerine "psikolojik taslak" alt başlıkları eklemiş; nevrotik, sakat, saplantılı veya eksantrik karakterleri (kambur Bohusch, takıntılı heykeltıraş Werner vb.) incelemiştir.

 

"Maximilian Harden'e Açık Mektup" (1901): Ölü çocuğunu sobaya atan yoksul bir babanın korkunç eylemini sosyo-psikolojik olarak anlamlandırma çabasıdır. Şiddetin ve çaresizliğin psikolojisini incelemesi bakımından Malte Laurids Brigge’deki empati kurma tekniklerini müjdeler.

 

"Die Turnstunde" (Spor Dersi / Dönüşüm Saati, 1902): Askeri okulda jimnastik dersinde işkence gören yeteneksiz bir öğrencinin (Karl Gruber) beklenmedik bir şekilde direğe tırmanması ve hemen ardından ölmesini anlatır.

 

"Frau Blaha’s Magd" (Bayan Blaha’nın Hizmetçisi, 1899): Zihinsel engelli Anna’nın tecavüz sonrası doğurduğu bebeği boğması, onu "mavi bir bebeğe" dönüştürüp bir kukla tiyatrosu kurması ve sonunda her şeyi yok etmesini konu alır.

 

"König Bohusch" (Kral Bohusch, 1899): Çek bağımsızlık hareketine karışan ama aslında estetik bir hayalperest olan kambur Bohusch'un trajik sonunu anlatır. Sanatçının toplumsal/politik rolü ile estetik yanılsamaları arasındaki çatışmayı sergiler.

 

"Aufzeichnung: Ein Abend" (Schmargendorf Günlüğü, 1899): Rilke bu metinde Ernst Mach’ın benlik teorilerine (Duyuların Analizi) yaklaşır. İnsan duygularının dille tam ifade edilemeyeceğini, "ben" kavramının sabit olmadığını ve izlenimlerin sürekli değiştiğini vurgulayarak modernist bilincin kapısını aralar.

Rilke'nin düzyazısı, olayların kronolojik diziliminden ziyade algının, nesnelerle kurulan mistik bağın ve 'dil krizinin' kayıt tutulduğu bir alandır.

Rilke’nin 1890’lı yıllarda yazdığı erken dönem anlatıları (Schmargendorf Defterleri ve çevresindeki öyküler), dönemin Orta Avrupa edebiyatını sarsan Hugo von Hofmannsthal’ın "Lord Chandos Mektubu"nda formüle ettiği dil krizi ile doğrudan temas halindedir.

Bu dönem öykülerinde karakterler dış dünyayla uyum sağlayamaz; dil, deneyimin derinliğini aktarmakta yetersiz kalır. Karakterler kendilerini ifade etmekte zorlandıkça sessizliğe gömülür veya üçüncü şahıs ("O") arkasına saklanır.

 

Erken dönem öykülerinde kendi iç dünyasına hapsolmuş, toplumsal bağları kopuk genç sanatçıların ve yalnız bireylerin varoluşsal çabalanmaları anlatılır. Olay örgüsünden ziyade anlık duygusal kırılmalar ve nesnelerle kurulan geçici bağlar ön plandadır.

 

Mohn (Haşhaşlar)

Genç bir adamın iç dünyasındaki karmaşayı, hafıza kırıntılarını ve gerçeklikle hayal arasındaki belirsiz sınırı konu alır.

Serbest dolaylı anlatım ve iç monolog teknikleri kullanılır. Anlatıcı ile karakterin bilinci iç içe geçer.

 

Tanrı'dan Hikâyeler (Geschichten vom lieben Gott)

1900 yılında kaleme alınan bu eser, görünüşte geleneksel halk masalları veya Rus edebiyatının leskovvari sözlü anlatı (skaz) geleneğini andırır; ancak yapısı itibarıyla meta-kurgusal bir modernizm örneğidir.

Anlatıcı, bu hikâyeleri çocuklara veya yetişkinlere anlatırken araya girer. Hikâyenin nasıl anlatılması gerektiği, dinleyicinin tepkileri ve kurgunun yapısı metnin ana konusuna dönüşür.

Tanrı’nın insanı yaratırken ellerinin kontrolden çıkması, insanı eksik veya kusurlu bırakması işlenir. Tanrı, kendi yarattığı eserin gidişatını izlemekle yetinen, insan tarafından tamamlanmaya muhtaç bir figürdür.

Tanrı'nın gökyüzünde değil, yeryüzünde, karanlıkta, taşların ve toprağın içinde aranması gerektiği fikri anlatılır.

 

Sancaktar Christoph Rilke’nin Aşkı ve Ölümü Üzerine (Cornet)

1899'da tek bir gecede yazılan ve Rilke’ye büyük ün getiren bu ritmik/empresyonist düzyazı-şiir, savaş, gençlik, arzu ve ölüm temalarını birleştirir.

 

Türklere karşı yapılan savaşta görev alan genç sancaktar (Cornet) Christoph Rilke'nin hikâyesi anlatılır. Genç sancaktar, savaşın sert gerçekliği içinde bir şatoda konakladığı sırada kontesle tutkulu bir gece yaşar. Şato ateşe verildiğinde sancaktarı olduğu bayrağı kurtarmak için alevlerin ve düşman askerlerinin arasına atılır; aşk ve ölümü aynı anda tadarak hayatını kaybeder.

Düzyazı ile şiir arasındaki sınırları siler.

Kısa, kesik, izlenimci (empresyonist) cümlelerle savaşın kaosunu ve hislerin yoğunluğunu hissettirir.

 

Malte Laurids Brigge’nin Notları (Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge)

Rilke’nin 1910 tarihli tek romanı olan bu eser, modernizmin en önemli başyapıtlarından biridir. Geleneksel roman kalıplarını yıkarak fragmanter (parçalı) bir yapıda kaleme alınmıştır.

Konusu, Danimarkalı soylu ve yoksul genç şair Malte Laurids Brigge’nin 20. yüzyıl başındaki Paris’teki yalnızlığı, korkuları, çocukluk anıları ve sanatsal krizidir.

Paris, Malte için gelişimin değil; hastalık, çürüme, hastaneler ve yoksulluk üzerinden ölümün deneyimlendiği mekândır.

Danimarka’daki eski şatoda geçen çocukluk anıları, gizemli akrabalar, hayaletler ve ölüm sahneleri parçalı notlar halinde hatırlanır.

 

Malte, nesnelere ve insanlara yüzeysel bakmayı bırakıp, onların içsel çürümesini ve özünü görmeye çalışır.

Eserin sonunda Prodigal Son (Hayatdaim Oğul) miti yeniden yorumlanır. Karşılık beklemeyen aşk, Tanrı'ya ve sanata ulaşmanın en saf formu olarak sunulur.

 

Deneyim (Erlebnis)

İnsanın doğayla ve çevresindeki nesnelerle kurduğu mistik bütünleşme anını inceler.

Özne ile nesne arasındaki sınırın kalktığı, rüzgârın, ağacın ve insanın tek bir duyumda birleştiği "ayrıcalıklı anlar" (epiphany) betimlenir.

 

Genç Bir İşçinin Mektubu (Brief des jungen Arbeiters)

Hristiyanlığın öte-dünyacı Tanrı anlayışına ve modern sanayileşmenin insanı yabancılaştırmasına yönelik sert bir eleştiridir.

Kutsallık öte dünyada değil; bu dünyadaki nesnelerde, mimaride (katedrallerde) ve gündelik yaşamın içindedir. Bu metin, Rilke'nin geç dönemindeki Duino Ağıtları ve Orpheus'a Soneler eserlerinin estetik temelini oluşturur.

Tanrı'yı bu dünyanın ötesinde arayanlar, onun buradaki varlığını, taşın, mimarinin ve sevginin içindeki kutsallığını kaçırırlar.

 

Saatler Kitabı ve Görüntüler Kitabı: Rilke'nin Olgunluğunun Habercileri

Ralph Freedman​

Karl von der Heydt’in 1 Ocak 1906’da Prusya Yıllıkları dergisinde yayımladığı, Saatler Kitabı’nı öven inceleme yazısı:

Heydt, çağın lirik bir çağ olmadığını belirtmekle birlikte, lirik şiiri edebiyatın "gizli kraliçesi" olarak nitelendirir. Rilke'nin eserleri, ruhun Tanrı’yı arayışını ve benliğin ilahi varlıkla yüzleşmesini en yüce düzeyde temsil eder.

 

Bu iki erken dönem şiir döngüsü (Saatler Kitabı ve Resimli Kitap), Rilke’nin daha sonraki şaheserleri olan Duino Ağıtları (Duineser Elegien) ve Orpheus'a Soneler (Sonette an Orpheus) ile tematik bir bağa sahiptir.

Saatler Kitabı, dönemin bazı okurları ve eleştirmenleri tarafından ilahi varlığı insan biçimli ve fazla dindar/çocuksu göstermekle eleştirilmiştir.

 

Resimli Kitap (Das Buch der Bilder): İlk olarak 1902’de yayımlanan ve 1906’da genişletilen bu eser, Rilke'nin Schmargendorf, Westerwede ve Paris (Rodin dönemi) gibi farklı yaşam evrelerinde yazdığı bireysel şiirlerin toplamıdır. Tematik bütünlükten ziyade algı biçimleriyle mücadeleyi ve biçimsel teknikleri ön plana çıkarır (Yeni Şiirler’in habercisidir).

 

Saatler Kitabı (Das Stunden-Buch): Neredeyse eksiksiz bir tematik mimariye ve içsel bütünlüğe sahiptir. Rilke bu eseri, 15. ve 16. yüzyıl Fransız dua kitaplarından (Heures) esinlenerek kurgulamıştır. Üç ana bölümden oluşur ve "benliğin ilahi olanla yüzleşmesini" anlatır.

 

Das Buch vom mönchischen Leben ("Manastır Hayatı Kitabı" / "Keşiş Hayatı Kitabı")

Rilke’nin 1899 sonbaharında, Lou Andreas-Salomé ile Rusya’ya yaptığı ilk seyahatten hemen sonra kaleme aldığı ilk döngüdür.

Döngünün merkezinde, yalnız, inanç, günah ve ayartılmalar arasında gidip gelen sözsüz bir Rus keşişi yer alır. Keşiş, Rilke'nin Rus ormanlarında hissettiği dindar bağlılığın simgesidir.

İlk taslaklarda (Die Gebete), Rilke şiirlerin arasına Dante'nin Vita Nuova (Yeni Hayat) tarzında kurgusal düzyazı anlatılar eklemiştir. Sonradan bütünlüğü korumak için çıkarılan bu metinler, keşişin iç dünyasını ve gün gün yaşadığı olayları açığa çıkarır.

 

Rilke, kozmopolitan bir anlatı kurarak Rus keşişini İtalyan Rönesansı ve Michelangelo ile diyaloga sokar. Keşiş, yabancı kitaplarda Floransa’yı ve Michelangelo’nun devasa ihtirasını okur.

"Yüzyıl akıp giderken ben de yaşıyorum, Tanrı'nın, senin ve benim üzerine yazılar yazdığımız dev bir yapraktan gelen rüzgarı hisseder gibi..."

 

"Ondan öncekiler hem üzüntüyü hem de mutluluğu yaşamıştı; ama o sadece hayatın bütünlüğünü hissediyor ve her şeyi deneyimleyebiliyor...

Bu adamın iradesinin çok üstünde yalnızca Tanrı vardır:

Çünkü o, Tanrı'yı muazzam bir nefretle seviyor. 

Ulaşılmazlığı nedeniyle."

 

Döngü ilerledikçe keşiş, genç bir rahip kardeşinin gece yarısı umutsuzlukla kendisine gelişine tanıklık eder. Şehvet, inançsızlık ve bedensel arzular dindar imgelerle iç içe geçer.

“Sen, dün sadece kafası karışmış bir çocuktun:

Kanınızın körlüğe yol açarak boşa gitmemesi için.

Tüketimi düşünmüyorsunuz; yalnızca zevki düşünüyorsunuz, çünkü damat gibi yaratıldınız ve gelininiz utancınız olacak."

 

Kitabın son kısmında keşiş, Ukrayna kırsalında kulübe kulübe dolaşan yaşlı, kör ozanların (Kobzar) hikâyesine odaklanır. Ozan ilahilerini kaybetmiştir; fakat şair-keşiş onun önünde diz çöktüğünde şarkılar dışarıdan değil, insanın kendi içinden yeniden gürlemeye başlar.

"Böylece karanlık yalnızca sana kaldı ve boş ışıkta, giderek daha da kör taşlardan dünyanın tarihi yükseldi."

 

"Pilgerschaft Kitabı" (Das Buch von der Pilgerschaft / Hacılık / Peşindelik Kitabı)

Rilke'nin 1901'de, Clara Westhoff ile evliliğinin ilk ve tek tam yılında yazdığı bu ikinci bölüm; ilk kitaptaki (Manastır Hayatı Kitabı) kapalı "keşiş" figüründen, doğaya ve uçsuz bucaksız mekânlara açılan "münzevi-hacı" (Pilger) figürüne geçişi temsil eder.

Rus ormanlarının mistik karanlığı yerini Kuzey Almanya fundalıklarına (bozkırlarına) bırakır.

İlk şiir şiddetli bir fırtınayla açılır. Ağaçların kaçışı, Tanrı'ya giden çığlık çığlığa yollar yaratır. Kaçış, benliğin Tanrı'yı ve özgürlüğü arayışıdır.

Şairin hamile karısıyla dar bir mekânda yaşadığı kriz, Tanrı'nın sesinin duyulacağı özgür bir alan arayışına (kurtuluş vaadine) dönüşür.

 

Rilke, İncil'deki Ruth Kitabı’na yönelir. Ancak İncil'deki cömert akraba Boas figürünü tamamen siler; "Sen" (Du) doğrudan Tanrı haline gelir.

Ruh, gündüz işçi gibi çalışan, gece ise dereye inip yıkanarak Tanrı’nın (efendisinin) ayakları dibinde yatan sadık bir kadın (Ruth) olarak tasvir edilir. İbadet, cinsel ve şehvetli bir dille iç içe geçer.

 

İnsanlar kılık değiştirmiş, çocukluktan itibaren maskelenmiş ve susturulmuştur. İnsan dünyasındaki eylemler, sesler ve kaygılar "tesadüf" (kaza) kırıntılarıdır.

İnsan yapımı engeller doğayı ve insanı kısırlaştırır; gerçek yaşamın çiçek açmasını engeller. Bu tema, Rilke’nin dördüncü Duino Ağıtı’ndaki maske/kukla motifinin habercisidir.

 

Rilke, 1897'de Lou Andreas-Salomé için yazdığı meşhur tutku şiirini ("Gözlerimi söndür: Seni hâlâ görebilirim...") bu kitaba ekler.

Aşığının duyularını elinden aldığı bu figür, zamanla şairin kendi iç dünyasında kök salan, kanıyla taşıdığı kapsayıcı bir Tanrı imgesine dönüşür.

 

Hacı, Tanrı'yı yerin altından çıkarılacak bir "hazine" gibi arar; kanlı ellerini rüzgâra kaldırarak aşkın olanı (Tanrı'yı) uzak yıldızlardan toprağa bahar yağmuru gibi indirir. Bu imge, 20 yıl sonraki 10. Duino Ağıtı’nda yer alan "Yükselen mutluluk yerine düşen mutluluk" fikrinin temelini atar.

 

"Yoksulluk ve Ölüm Kitabı" (Das Buch von der Armut und vom Tode)

1903 yılında, Paris'in yarattığı psikolojik yıkım ve krizin ardından Viareggio (İtalya) sahilinde kaleme alınan bu son bölüm, triptiğin en karamsar ve radikal halkasıdır.

Modern metropol (Paris), doğanın manevi özünden kopuşun ve çürüyüşün simgesidir. Orada insanlar "solgun beyaz çiçekler" gibi yaşar ve kimse onların bozulmuş yüzlerindeki acıyı görmez.

İkinci kitap kişisel bir krizi yatıştırma çabasıyken, üçüncü kitap süregelen derin krizin bir patlamasıdır.

Rilke, Paris gecekondularındaki sefaleti doğrudan deneyimledikten sonra romantik yoksulluk anlayışını bırakır. "Çünkü yoksulluk içten gelen büyük bir parıltıdır" diyerek Assisili Aziz Francis'in ruhani sadeliğine sığınır.

 

İlk kitaptaki kutsal, meyve veren Bakire Meryem imgesi tamamen tersine döner. Kadın artık "meyvesiz", cehennemin ve günahın taşıyıcısıdır.

İnsanlık "sonsuzlukla fuhuş yapmıştır". Bunun sonucunda özgün ve olgun bir ölüm yerine, "Ölümün ölü doğan düşükünü" (krummen, kummervollen Embryo) dünyaya getirirler. İnsanlar henüz yaşanmamış hayatların korkusunu taşımaktadır.

Hayvanlar bilmeden de olsa kendi doğal ölümlerini tamamlarlar; insan ise ölüme kördür, cinselliğin ve ham doğumların kısır döngüsüne hapsolmuştur.

Şair, kadının doğum sancılarını ve cinsel organını "sezaryen ameliyatı geçiren bir fahişe gibi kasılıp kapanma" ifadesiyle radikal bir boyuta taşır. Buradaki doğum, hayata neşe getiren bir eylem değil; ölüme mahkûm bir varlığın (ölü doğan embriyonun) dünyaya zorla fırlatılmasıdır.

Genç Bir Şaire Mektuptan da bildiğimiz üzere şair, yaratım anını cinsiyetlerin ötesinde (androjen) bir bütünlük olarak kavrar.

 

Rilke'nin insanlığın yozlaşmasına bulduğu tek çare, Aziz Francis’in "aydınlık yoksulluğu"dur. Yoksulluk, sosyal bir felaket değil; insanın Tanrı'ya ve öz varlığına dönmesini sağlayan manevi bir arınmadır.

 

Saatler Kitabı (Das Stunden-Buch) / İdeolojik / Mistik / Felsefi

Saatler Kitabı, Rilke'nin benliğinin Tanrı, cinsellik, yoksulluk ve ölüm çemberinde verdiği şiddetli içsel mücadelesinin dikey ve dindar doruk noktasıdır.

 

Resimli Kitap (Das Buch der Bilder) / Epistemolojik / Algısal / Görsel

Resimli Kitap, Rilke'nin kendi iç dünyasından sıyrılarak dış dünyadaki nesnelere, heykellere, şehirlere ve manzaralara baktığı, duyusal ve görsel olgunlaşmasının yatay köprüsüdür.

 

Resimli Kitap

"Şövalye" (Ritter)

Zırhlı şövalyenin dışında hayat, düşmanlar, genç kızlar ve Kutsal Kase vardır. Ancak zırhın içinde "ölüm" kuluçkaya yatmıştır.

Albrecht Dürer’in Şövalye, Şeytan ve Ölüm gravüründe ölüm dışarıdayken, Rilke ölümü şövalyenin zırhının içine yerleştirir. Kılıç, şövalyeyi beden hapishanesinden kurtaracak tek araçtır.

 

"Delilik" (Wahnsinn)

Marie adında çılgınca dans eden bir kızın portresi çizilir. Ritmik ve müzikal yapısıyla gençlik dönemi duygusallığını barındırır.

 

"Yalnızlık" (Einsamkeit)

Yalnızlık akşam denizden yükselen ve sabaha karşı şehre yağan bir yağmura benzetilir.

Rilke bu şiiri, eşi Clara’nın Paris’e gelişini beklerken hissettiği sanatsal kaygılarla yazmıştır. Aynı yatakta uyuyup birbirinden nefret eden insanların trajedisi, alacakaranlık ritmiyle aktarılır.

 

"Çeşmeler Hakkında" (Von den Fontänen)

Su; cam ağaçlardan gözyaşlarına, eski parklardan uzak yıldızlara dönüşür.

Uzak yıldızlardaki varlıklar, yalnızlıkları içinde bir Tanrı’ya ağlarlar ve arayan lambalarının ışığı biz fani insanların dağılmış yüzlerinden bir anlığına gelip geçer.

 

Rilke, "yüz" sözcüğünü hem aktif (gören göz) hem de pasif (görülen nesne/ifade) anlamda kullanır. Algılayan benlik ile algılanan nesne arasındaki diyalog bu kavram üzerinde gerçekleşir.

 

"Fırtınalı Bir Geceden" (Aus einer Sturmnacht)

1900 yılında Berlin-Schmargendorf'ta yazılan bu 8 şiirlik döngü, kozmik doğa ile insanın yetersizliği arasındaki mücadeleyi işler.

Yıldızlar canlıdır; azgın gece fırtınası ile titreyen lambalar karşı karşıya gelir. Lambalar kendi ışıklarından bile şüphe ederler: "Acaba ışık mı veriyoruz, yoksa karanlık mı tek gerçeklik?"

Rilke, doğumu sırasında ölen küçük kız kardeşine nadir bir gönderme yapar. Fırtınalı gecelerde çocuk yaşta ölen kız kardeş zihninde büyür, güzelleşir ve ona kur yapacak birini bekler hale gelir. Bu simge, şairin kendi mecazi varlığını temsil eder.

 

"Pont du Carrousel" (Carrousel Köprüsü / Kör Adam Şiiri)

1902-1903 Paris döneminde yazılan bu şiir, Rilke’nin heykeltıraş Auguste Rodin’in etkisine girdiğinin ve Yeni Şiirler’deki "nesne-şiir" üslubuna ulaştığının ilk kanıtıdır.

Seine Nehri üzerindeki köprüde duran kör adam, akan ve gösteriş yapan kalabalığın ortasında isimsiz krallıkların ağırbaşlı sınır taşı gibi dikilir.

Kör adam, yüzeyde yaşayan yüzeysel insan soyunun ortasında "yeraltı dünyasına açılan karanlık kapı" gibi betimlenir. İzleyen şair geri çekilir; kör adam bağımsız, hareketsiz bir heykele ve mitolojik bir varlığa dönüşür.

 

"Aşanti" (Die Aschanti)

Jardin d’Acclimatation’da (Paris) kafeslerde sergilenen Afrikalı Aşanti kabilesi üyelerini konu alan bu şiir, Rilke’nin insani tiyatro ile doğanın saflığı arasındaki çelişkiye bakışını gösterir.

Şair; dans eden esmer kadınların vahşi melodilerini, kan çığlıklarını ve alev alev yanan gözlerini bir anlığına reddeder. Bu egzotik gösterinin ardındaki yüzeyselliği ve izleyicilerin yapaylığını tespit eder.

İnsanların sergilediği sirk benzeri gösteriye karşı Rilke, kafeste bir aşağı bir yukarı yürüyen hayvanları daha "gerçek" ve "sadık" bulur. Hayvanlar, uzaylı şeylerin tuhaf hareketleriyle ilgilenmez; kendi vahşi içgüdüleriyle baş başa, bütünüyle kendileridirler.

 

Şair artık kendi duygularını haykıran dindar bir keşiş veya acı çeken bir hacı değildir; dış dünyadaki nesneyi (bir kör adamı, bir heykeli, bir çeşmeyi veya bir hayvanı) izleyen, kendi benliğini geri plana çekerek nesnenin kendi varlığıyla konuşmasına izin veren epistemolojik bir gözlemcidir.

 

Yeni Şiirler

Lawrence Ryan

Rilke, 1907 ve 1908 yıllarında yayımladığı bu iki ciltlik eserle erken dönemindeki coşkulu, serbest ve duygusal (Saatler Kitabı üslubu) şiir anlayışını geride bırakır.

Şiirler duygusal bir patlamadan ziyade yoğun bir gözlem, nesnel kesinlik ve titiz bir form kontrolü (özellikle Sone biçiminin ustaca esnetilmesi) içerir.

Şiirlerin konuları tarihsel kaynaklardan, Mısır/Yunan mitolojisinden, Kitab-ı Mukaddes metinlerinden ve plastik sanat eserlerinin (heykel, resim, mimari) doğrudan incelenmesinden türetilmiştir.

 

Ding" (Şey/Nesne) Kavramı

Rilke’nin 1898’deki "Modern Lirik" konferansından itibaren geliştirdiği bu kavram, şairin nesnelere bakışını kökten değiştirmiştir.

19. yüzyılın sonunda Ernst Mach ve Hermann Bahr gibi düşünürlerin vurguladığı "özerk benliğin kaybolması" (Das Ich ist unrettbar) fikri Rilke’yi etkilemiştir. Şair artık evrenin hâkimi değil, "şeyler arasında bir şey"dir.

 

Rilke için "Ding", basit bir kullanım nesnesi ya da dış dünyanın rastgele bir parçası değildir; iç yaşamın somutlaşmış halidir.

Şair, nesneler hakkında konuşmaz; nesnelerin benliğe nasıl etki ettiğini ve nesneyle kurduğu bu içsel bağı sessizce dinler.

Doğanın insan duygularının bir aynası (Romantik gelenek) olmadığını, aksine insana tam bir kayıtsızlık içinde var olduğunu vurgular. İnsan ancak doğayı "anlamadığını" kabul ettiğinde onun özerk varlığını kavrayabilir.

 

Rilke’nin 1902’den itibaren monografi yazdığı heykeltıraş Rodin, şaire disiplini ve zanaat malzemesine (taş veya kelime) sadakati öğretmiştir.

Heykel, geçici ve belirsiz olan zamansal akışı durdurup onu mekânsal, kalıcı bir sonsuzluğa yerleştirir.

Rodin’in küçük bir Yunan panter heykeli veya Savurgan Oğul heykeli gibi eserleri, dışarıdan bağımsız, kendi içinde tamamlanmış birer evrendir ("Ding").

 

1907 Paris sergisinde Cézanne’ın tuvallerini inceleyen Rilke, ressamın nesneye (örneğin sıradan bir elmaya) duyduğu saygıyı över. Elma tüketilmek veya yenmek için değil, kendi varlığının indirgenemez gerçekliğinde durmak için oradadır. Bu süreç, şiirde "Dingwerdung" (nesneye dönüşme/somutlaşma) olarak adlandırılır.

 

"Die Insel der Sirenen" (Sirenlerin Adası): Sirenlerin tehlikesi çıkardıkları sesten değil, karşı konulmaz sessizlikten gelir. Ses engellenebilir ama her şeyi saran sessizlik insanı tutsak eder.

"Römische Fontäne" (Roma Çeşmesi): Suyun üst havzadan alttakine akışı, dışarıya ihtiyaç duymayan, kendi kendine yeten ve içselliği mükemmel bir şekilde gerçekleştiren bir ilişkiler sistemini simgeler.

"Die Treppe der Orangerie" (Orangerie'deki Merdiven): Versay'daki saray merdiveni, geçmişteki kralların ihtişamını ve asaletini kendi taş yapısında dondurmuş ve ebedileştirmiştir.

 

İlk ciltlerin açılış şiirlerinde Apollo figürü ve antik çağ, insan bilincini aşan, ezici ve potansiyel olarak ölümcül bir tanrısal güç olarak sunulur. Şiirsel deha (ışık), başlangıçta insanı yakıp yıkacak kadar ham ve kontrolsüzdür.

 

Eski Ahit peygamberi Yeşu, gür sesiyle Tanrı’yı bile emri altına alıp güneşi durduracak bir güce sahiptir. Rilke, sanatçıyı Yeşu gibi tanrısal dolaysızlığa ortak olan bir figür olarak görür.

 

Rilke, Yeni Ahit’teki İsa figürüne mesafeli yaklaşır. Getsemani’de yalnız kalan İsa, Tanrı’nın yokluğuyla yüzleşir ve bir melek gelmez. Rilke için İsa, ilahi dolaysızlıktan yoksun, insani acıya hapsolmuş bir aracıdır; bu yüzden sanatçının mutlak yaratım gücünü temsil edemez.

 

Rilke, antik ve İncil dönemlerindeki özne-özne ötesi dengesizliğin aksine, Orta Çağ’ı insan öz-gerçekliğinin plastik (somut/maddi) gerçeklikle tam bir bütünleşme yaşadığı doruk noktası olarak görür.

 

Chartres Katedrali'nin dar sokakların ardından aniden belirmesi, izleyicinin onu bir bütün olarak perspektifsel açıdan kavrama yetisini felç eder. Katedral, kasabanın pazar yerindeki geçici, kaotik ve tesadüfi yaşamın merkezindedir; ancak onu fersah fersah aşar. Doğumu, çabayı, sevgiyi ve ölümü taş temellerinde dondurarak dünyevi rastlantısallığı Tanrısal aşkınlıkla mükemmelleştirir ("İnsan bir kilise haline gelmişti").

 

Şair, tarihsel bir mesafe alarak portaldaki figürleri inceler. Zamanında toplumsal inanç selinin biçimlendirdiği o canlı taşlar, sular çekildikten sonra boşlukta uyumsuz bir şekilde asılı kalmıştır. Burada Rilke, inancın tarih içinde anlamını kaybedip kemikleşmesini (taşlaşmasını) işler. Ancak bu "orijinal şeyliğin kaybı" bile taşa kazınmış yeni bir "şey"dir; çünkü sessiz taş şiirsel bir dil konuşmaya devam eder.

 

İnançsızlığın soğuk rüzgarları katedralin etrafında eserken, elinde güneş saatiyle gülümseyen melek "derin bir denge" sunar. Melek, hem inancın hem de inancın sorgulanabilirliğinin eşzamanlı bir imgesine dönüşür.

 

Gül penceresindeki ilahi merkezli kozmos, tıpkı kafeste dönen bir panterin izleyicinin bakışını kendi merkezine çekmesi gibi, kalbi ele geçirir.

 

Der Panther'de hapislik, acınası bir kısıtlanma değil; dış dünyaya tamamen kayıtsız, kendi merkezini yaratan ben-merkezli bir varoluş dansıdır. Panter, dışarıdan gelen görüntüleri kendi kalbinde eritip yok eder.

 

Siyah bir kediye bakan gözlemci, algısını sabitleyemez; aksine kedinin sarı gözlerinde yansıyarak bir böcek gibi hapsolur. İzleyen özne dağılır, nesnenin bakışına tabi olur.

 

Başsız ve gözsüz Apollo gövdesi, eksikliği sayesinde ışığını tüm vücuduna yayar ("Onun sana bakmayan hiçbir parçası yoktur"). Bütünlüğünü kaybetmesi, onun ışığını izleyicinin üzerine doğrultmasını sağlar ve o ünlü dönüştürücü emri doğurur: "Hayatını değiştirmelisin."

 

Eurydike ölümle birlikte elementlere karışmış, Orpheus'un mülkü olmaktan çıkmıştır. Orpheus da parçalandığında şarkısı doğaya (kayalara, kuşlara, güllere) siner. Şiirsel ifade artık bir nesneye sahip olma arzusu değil, "Gesang ist Dasein" (Şarkı söylemek Varoluştur) aşamasına erişir.

 

Kuğunun karadaki sakarlığı bırakıp suda süzülmesi gibi; Roma lahitleri de ebedi suyun üzerlerinden akmasıyla ölümü kişisel olmayan, evrensel bir hayata dönüştürür. Rilke için ölüm bir yok oluş değil, varoluşun bizden uzak duran "öteki tarafı" ile buluşmadır.

 

Dantelci kadın gözlerini feda ederek insani acıyı zamansız bir kusursuzluğa (Ding) dönüştürür.

 

Kör adam (Der Blinde), elini bir nesneye değil, boşluğa uzatır. Bu "geçişsiz" jest, kısıtlayıcı bir nesneye yönelmeyen, Tanrı'ya veya sonsuzluğa açılan mutlak güveni temsil eder. Körleşen kadın (Die Erblindende) da benzer şekilde nesnelerin engellerinden sıyrılarak içsel bağımsızlığın dengesine kavuşur.

 

Modern çağ, Rilke’nin idealize ettiği Orta Çağ gibi aşkın deneyimlerin kurumsal ve nesnel karşılıklarına (katedraller gibi) sahip değildir.

Bu nedenle Rilke’nin şiiri, modern zamanlarda yitirilen bu kurumsal aşkınlığı içe dönüklüğün izole anlarına şiirsel biçim vererek yeniden inşa eder. Kör insan, dışarıya yönelmiş sınırlayıcı odağı kırarak kendi içinde sarsılmaz bir dengeye ulaşır.

 

"Die Rosenschale" (Gül Kalesi): Gülün taç yaprakları aynı anda hem dik hem yatay, hem bağımsız hem de pasiftir. Evrenin tüm unsurları (yağmur, rüzgar, yıldızların etkisi) "bir avuç içselliğe" dönüştürülmüş olarak gül kasesinde kayıtsızca durur. Gül, insan çatışmalarının ve zıtlıklarının çözüldüğü bir uç noktadır.

 

Gülün taç yaprakları göz kapaklarına benzetilir. Rilke'nin kendi mezar taşı için seçtiği ünlü dize ("Gül, ey saf çelişki, bunca göz kapağının altında kimsenin uykusu olmamanın sevinci") bu durumu özetler: Göz kapaklarının altında göz veya ayrışmış bir özne yoktur; çünkü iç ve dış mekân bir olmuştur.

Gül, tarihsel olarak yetiştirilme süreciyle katmanlaşmış, dıştaki yaprakları merkezi koruyan giysiler gibi olan ama merkezinde sadece "saf ışıltı" barındıran bir "Ding"dir.

 

Atılan Top (Der Ball)

Rilke’nin "en iyi şiirim" dediği ve "saf hareketi" aktarmayı başardığı Der Ball, insan iradesi ile doğanın ebedi yasalarının kaynaşmasını temsil eder.

Top havaya atıldığında, atanın insani sıcaklığını/itkisini taşır. Yükseldikçe bu insani unsur dağılır ve top "düşmekle uçmak arasında kararsız" kaldığı bir anlık durağanlık noktasına ulaşır.

Yere iniş kavisinde top, kişisel itkiyi aşarak yerçekimi ve doğa kanunlarının ritmine teslim olur.

Şair, kendi attığı topu yakalamayı değil, doğanın (ebedi ortak oyuncunun) geri attığı topu yakalamayı gerçek sanatsal eylem olarak görür. Kişi atışındaki keyfiliği unuttuğunda, hareketi mevsimlerin veya göçmen kuşların ritmine katılır; şiirsel dürtü kozmik bir güce dönüşür.

 

Tek Boynuzlu At (Das Einhorn)

Efsanevi ve var olmayan bu yaratık, "somutlaştırılamayan şeylere duyulan sevdadır". Dua eden bir azizin karşısına çıktığında, azizin zihinsel sığınaklarını (miğferini) soyup atar. Tek boynuzlu at, nesnelerin görüntüsüyle sınırlı kalmayıp kendi efsanevi çemberini tamamlayan, katıksız bir saflık imgesidir.

 

Ölen Ceylan (Verzauberte / Die Gazelle)

Ceylan, zarafetiyle konuşulan dili ve bilinen şiir kalıplarını aşar.

Boynuzları ve kulakları "yaprak ve lir"i (Apollon ve Diana'yı) birleştirir.

Ceylan hem çevresindeki her şeye karşı tamamen alıcıdır (bir dağ gölünün tüm yansımasını yüzüne emen bir kadın gibi) hem de bacaklarındaki ("Lauf") kinetik patlama potansiyeliyle eyleme hazırdır. Büyülü bir dikkat ile anlık eylem potansiyelini birleştirerek varlığın bölünmüşlüğünü aşar.

 

Ölüm Flamingoları (Die Flamingos)

Başlarını kendi yumuşak tüylerine gömen flamingolar, tüm baştan çıkarıcı güçlerini dışarıya değil, kendi içlerine yöneltirler. Kuşhanedeki diğer kuşların sert sesleri huzuru bozduğunda, yalnızlıklarına çekilerek "tek başlarına hayal dünyasına adım atarlar". Çevreden yabancılaşma, onların kendi içine kapalı, saf ve çelişkisiz bir şiirsel dünya kurmasını sağlar.

 

Rilke, 1910 sonrasında nesnelere sadece bakmanın ("Schauen") sınırlayıcı olduğunu, esas olanın nesneyi saf içselliğe dönüştürmek olduğunu savunur.

9. Ağıt'ta Rilke, Amerikan usulü seri üretimi ve endüstrileşmeyi eleştirir. Seri üretim ürünleri yaşam deneyiminden ve imgeden yoğundur. Elektrik enerjisi gibi olgular "imgesizdir."

 

Şair, modern çağda yok olmaya mahkum olan geleneksel ve ruhu olan "şeylerin" (Dinge) son tanığıdır. Görevi, bu şeyleri hayal gücünün görünmez dünyasında şiirsel övgü (Rühmen) ve metafor yoluyla görünmez kılarak kurtarmaktır.

 

Malte Laurids Brigge'in Notları

George C. Schoolfield​

Rilke, sekiz yıla yayılan bu projeye 8 Şubat 1904'te Roma’da başlamış ve eseri 27 Ocak 1910’da tamamlamıştır.

Roma’daki kasvetli ve huzursuz günlerinden kaçış arayan Rilke, İskandinav edebiyatına (özellikle Jens Peter Jacobsen) duyduğu ilgi ve dostu Ellen Key’in aracılığıyla 1904 yılında İskandinavya’ya bir seyahat gerçekleştirmiştir. Bu seyahat, romanın atmosferik ve biyografik dokusunun temelini oluşturmuştur.

 

Eserin 1961 yılına kadar basılmamış iki erken başlangıç versiyonu bulunmaktadır. İkinci versiyonda, sonradan romanın 15. bölümünü oluşturacak olan Christine Brahe’nin hayalet öyküsü yer almaktadır.

 

Norveçli şair ve mühendis Sigbjørn Obstfelder (1866–1900), Paris’teki yaşamı, genç yaştaki ölümü ve günlük-roman formatındaki Bir Rahibin Günlüğü (En præsts dagbog) eseriyle Malte karakterinin en önemli prototiplerinden biri olmuştur.

Rilke, Obstfelder’e derin bir hayranlık beslemiş ve onun trajik figürünü Malte’nin estetik ve psikolojik yapısına aktarmıştır.

 

Detlev von Liliencron’un Mit dem linken Ellbogen (1899) romanındaki karamsar ve intihara sürüklenen soylu Malte Kjerkewanden karakteri, Rilke’nin kahramanına isim kaynağı olmuştur.

 

Brigge Ailesi: Kurgusal, nesli tükenmekte olan ve "miğferin kırılmasıyla" kökü kazınan aristokratik bir soyu temsil eder.

Brahe Ailesi: Tarihsel olarak Danimarka ve İsveç tarihinde (astronom Tycho Brahe gibi) son derece köklü bir geçmişe sahip olan, ancak romanda Malte'nin anne tarafı üzerinden yine yok oluşa sürüklenen gerçek bir sülaledir.

 

Sonuncular (Die Letzten)

Rilke’nin 1898-1899 yıllarında yazdığı Sonuncular öykü üçlemesi, Malte'nin doğrudan habercisidir. Köklü ailelerin çöküşü, dar odalardaki yoksulluk, annelik ilişkileri ve çocukluk anılarına kaçış gibi temalar bu erken dönem eserden Malte’ye taşınmıştır.

 

Malte’nin Paris deneyimi, modern metropolün insan ruhunu ezen yüzüyle başlar. Açılıştaki "İnsanlar buraya yaşamak için geliyorlar, daha doğrusu burada ölmenin devam ettiğini düşünürdüm" ifadesi eserin kasvetli tonunu belirler.

Paris hastanelerindeki (Hôtel-Dieu) ölümler mekanik, anonim ve "fabrika usulü" ölümlerdir.

Buna karşın Malte’nin çocukluk anılarındaki Büyükbaba Christoph Detlev Brigge’nin ölümü; gurur, irade ve şahsi karakter taşıyan "kendi ölümü" (eigner Tod) kavramının temsilcisidir.

 

Malte, Paris’in dehşet verici ayrıntılarına (hastalıklar, yıkılan evlerin duvarlarındaki yoksulluk kokuları, serseriler) bakarak sanatsal ve pedagojik bir uyanış yaşar. Auguste Rodin ve Baudelaire’in (Une charogne) etkisiyle, mutlak dehşete bakabilme sanatı Malte’nin şairane gelişiminin mihenk taşı olur.

 

Malte, Paris sokaklarında "dışlanmışlar" (izoleler) tarafından izlendiği hissine kapılır. Yıkık binaların kokusu ve kalabalığın kaosu ilk panik atağını tetikler (krematoryuma kaçışı ve siparişini beklemeden uzaklaşması).

 

Malte, giderek artan varoluşsal korkusuna karşı panzehir olarak gece gündüz yazma eylemine sarılır ("Korkuya karşı bir şeyler yaptım. Bütün gece oturup yazdım").

 

Eyüp’ün çileli ağıtları ("Canım üzerime döküldü; sıkıntı günleri beni ele geçirdi"), Malte’nin metropoldeki derin yalnızlığı ve nevrozuyla birebir örtüşür.

 

Salpêtrière Gezisi ve Çocukluk Fantezisi

Malte Laurids Brigge’nin Notları’nın bu bölümünde Malte, Paris’teki ızdırap dolu günlerinde elektroşok tedavisi amacıyla Salpêtrière Hastanesi'ne gider. Bekleme odasında kendisi gibi toplum dışına itilmiş hastaların arasında vakit geçirirken, çocukluğundan beri bünyesinde büyüttüğü korkuyu hatırlar ve oradan kaçar.

 

Odasına dönen Malte, çocukluk/gençlik yıllarındaki mastürbasyon deneyimlerini ve bastırılmış içsel süreçleri hatırlar. Ardından zihnini saran 11 maddelik irrasyonel korku kataloğunu listeler. Bu korkular, battaniyenin dikişindeki ufak bir ipliğin iğneye dönüşmesinden başlayıp konuşamaz ve yazamaz hale gelmeye kadar uzanır.

 

Şehir Topografyası

Malte kendisini biraz daha iyi hissederek Bibliothèque Nationale’e ve Jardin du Luxembourg’a gider. Sokakta koren (tik/istemsiz kas kasılması) hastalığıyla boğuşan, bastonlu ve koyu paltolu bir adamla karşılaşır. Adamın bu krizi kontrol etme çabasını ve çevrendekilerin alaycı bakışlarını izler; adamın iradesine kendi umudunu bağlar.

Malte (Clara’ya yazılan mektup taslağında), Panthéon’daki Puvis de Chavannes duvar resimlerinden, Baudelaire’in “Leş” (Une charogne) şiirinden ve Flaubert’in Üç Öykü’sündeki "Aziz Julien l'Hospitalier" (bir cüzzamlı ile aynı yatağı paylaşan kahraman) hikayesinden bahseder. Sanatın korkunç olanı görebilme ve kabullenme gücünü işler.

 

Malte, havanın her yerinde korkunç olanın varlığını hisseder ve üzerini basılan bir böcek gibi benliğini kaybetme eşiğine gelir. Bu çaresizlik anında çocukluğundaki gece beliren anne imgesine sığınır.

 

Malte; konser salonlarındaki yüzeysel izleyicilerden kaçan Beethoven’ı ve kendi şöhretinin esiri olan Ibsen’i anar. Rilke’nin Paris’te izlediği Ibsen’in Yaban Ördeği temsilinde, seyircilerin acı verici sahnelerde gülmesine duyduğu öfke ve İskandinav duyarlılığının Paris tarafından yıkımı aktarılır.

 

Malte’nin Danimarka’daki çocukluğuna geçiş yapılır. Annesi "Maman" betimlenirken Rilke'nin boş bırakma (Aussparen) tekniği kullanılır. Maman'ın iğne korkusu (Herman Bang’in Beyaz Saray romanına atıfla) ve teyze/kız kardeş olan Ingeborg Brahe ile Ollegaard Skeel’in trajik ölümleri (ayna karşısında yanarak ölme, öldükten sonra terasta çay zamanı görünmez varlığıyla belarma) anlatılır.

 

Küçük Malte alacakaranlıkta mürebbiyesinin yanında resim çizerken kırmızı boya kalemini masanın altına düşürür. Kalemi ararken duvarın içinden bedensiz, yabancı bir el belirir. Bu durum çocuğa hem büyük bir korku hem de yalnız ve seçilmiş olmanın getirdiği ağır bir gurur verir.

 

Küçük Malte’nin geçirdiği şiddetli gece ağlama nöbetleri nedeniyle ebeveynleri Veliaht Prens’in balosundan dönmek zorunda kalır. Annesi oğluna balodan getirdiği beyaz kamelyaları ve dans kartını verir. 32. bölümde ise çocukluk hastalıkları ve Malte’nin önlük giyerek "Sophie" adında bir kız çocuğuna dönüştüğü oyunlar işlenir.

 

Malte, Ulsgaard’daki evin çatı katında eski kostümleri ve maskeleri giyerek roller oynar. Ayna karşısına geçtiğinde giydiği kostümün altında kendi kimliğini tamamen kaybeder, yabancı ve canavarca bir gerçekliğin esiri olarak evde çığlıklar atarak kaçar.

 

Malte, otoriter papaz Dr. Jespersen üzerinden Hristiyanlık kurumunu ve samimiyetsiz din anlayışını eleştirir. Annesinin yüzeysel Katolikliği ile babasının mesafeli duruşunu anlatır. Maman kısa süre sonra hastalanarak ölür.

 

Malte, Urnekloster’deki resim galerisinde ölmüş Christine Brahe’nin portresini ararken Danimarka tarihinin ve Brahe ailesinin soy ağacı resimleriyle karşılaşır. Bu sırada yanına gelen kuzeni Erik Brahe, fiziki yozlaşmışlığı, garip kıkırdamaları, Malte’yi çimdiklemesi ve alaycı eşcinsel/agresif tavırlarıyla ona rehberlik eder.

Baba tarafından büyükanne Margarete Brigge’in bencil, hastalıktan nefret eden ve çevresindekileri ezen yapısı işlenir. Gençliğinde nişanlısı Prens Felix Lichnowsky'nin katledilmesinden sonra duygusal olarak donmuş, kocasını topluluk içinde rezil etmiş ve sonunda tek başına soğuk bir odada ölmüştür.

 

Maman’ın kız kardeşi Abelone ile Malte arasındaki kısıtlı ve derin duygusal bağ anlatılır. Malte, Cluny Müzesi'ndeki "La dame à la licorne" (Tek Boynuzlu Atlı Kadın) duvar halılarını Abelone’ye yazdığı mektuplarla tasvir eder.

 

Müzede çalışan kadın sanat öğrencileri üzerinden modern kadının özgürleşme çabaları eleştirilir. Rilke, erkeğin sevmeyi beceremediğini, gerçek ve karşılıksız "büyük aşkı" sadece kadınların (Gaspara Stampa, Mariana Alcoforado gibi) başarabileceğini savunur.

 

Schulin ailesinin Lystager’deki malikanesi yanmış, geriye sadece kanatları kalmıştır. Malte ve Maman burayı ziyaret ettiklerinde, yok olmuş ana binanın hayaletimsi varlığını zihinlerinde yaşatmaya devam ederler.

Abelone’nin hafızasından aktarılan sahnede; yaşlı Kont Brahe, gizemli maceracı ve simyacı Saint-Germain’in (Marquis de Belmare) hikayelerini dikte ettirir. Ayrıca stigmata sahibi "azize" Julie Reventlow’dan bahsedilir.

 

Malte, babasının Kopenhag’daki cenazesine katılır. Diri diri gömülme korkusu nedeniyle ölen babanın kalbi doktorlarca delinir. Babasının evrakları arasında Danimarka Kralı IV. Christian’ın son anlarına dair bir metin bulunur.

Malte; park bankındaki yabancının, Napoli tramvayındaki kızın, bir köpeğin ve sineklerin ölümlerini sıralayarak toplumun ölümden kaçışını eleştirir. 48. bölümde ise ölüm döşeğinde hemşirenin dilbilgisini düzelten şair Félix Arvers anlatılır.

 

St. Petersburg’daki kiralık odalarda geçen öykülerde, küçük memur Nikolay Kuzmiç zamanını en küçük birimlere bölüp bankaya yatırma takıntısıyla zamanın geçişinden ve ölümden korkar. Yan odadaki tıp öğrencisi ise okurken göz kapağı düşen (koren benzeri) bir hastalıktan muzdariptir.

 

Malte, yan odadaki öğrenciden kalan bir teneke kutuyu ve kapağını düşünür. İnsanların bozduğu, kapakları tam oturmayan kutular üzerinden nesnelerin insan ilişkileriyle nasıl bozulduğunu anlatır.

 

Aziz Antonius'un Ayartılması

Bosch veya Bruegel’in tablolarına benzetilen bu kesitte Malte, Aziz Antonius’un ayartılışını ve nesnelerin sapkın, müstehcen hâllerini düşler. Aziz; hem cinsel organının işaret ettiği, göğsü "memelerle dolu" bir kadınla hem de yalnızlığın getirdiği azapla kuşatılmıştır. Hemen ardından gelen zıt kesitte ise kendisini susturmak, kargaşa çıkarmak isteyen gürültücü insanlarla çevrili yalnız bir adam tasvir edilir.

 

Düzmece Dmitri Hikâyesi

Korkunç İvan, oğlu Dmitri ve Boris Godunov'un ardından Rus tahtında hak iddia eden eski keşiş Grischa Otrepjow'un öyküsüdür. Polonyalıların desteğiyle Çar olan Otrepjow, öldürülen Prens Dmitri'nin annesi Maria Nagoi tarafından "öz oğlu" olarak tanınınca tahta geçer. Ancak bu tanınma, onun hayal gücünü ve özgürlüğünü elinden alır; onu yorgun bir taklitçiye dönüştürür. Prens Şuyski'nin isyanıyla öldürülen Otrepjow'un yüzü bir maskeyle örtülü cesedi avluda üç gün yatar.

 

Malte çocukken okumayı gelecekteki bir meslek gibi görürken, Ulsgaard'daki yaz tatilinde büyük bir okuma açlığına kapılır. Ancak kütüphanedeki Klasik ve Romantik yazarların (Schiller, Scott, Calderón) katalog listesi ona bir şey katmaz; o, kitaplardan ziyade başını kaldırdığında gördüğü yaz mevsimini ve kendisini çağıran Abelone'yi hatırlar.

 

Bettina Brentano, Héloïse, Portekizli Rahibe ve Sappho gibi "büyük kadın âşıklar" üzerinden aşkın karşılık beklemeden kendini gerçekleştirdiği savunulur. Bu tefekkür, Paris'teki çirkin ve perişan sanılan ama züppece giyinmiş kör bir gazete satıcısının tasviriyle kesintiye uğrar. Malte bu dehşet verici manzarada Tanrı'nın zevkini görür ve yargılamamayı öğrenmesi gerektiğini fark eder.

 

Yaşlı Malte, Venedik'te Benedicte von Qualen'e benzeyen "sahte bir Abelone" görür. Geçişsiz aşkın nesnesi sorgulanır; Magdeburglu Mechthild, Ávilalı Teresa ve Limalı Rose gibi azizelerin aşklarını doğrudan Tanrı'ya yönlendirmeleri ele alınır. Abelone'nin de ilerleyen yıllarda Tanrı ile doğrudan bir bağ kurmuş olabileceği düşünülür.

 

Rilke, Kitab-ı Mukaddes’teki "Kayıp Oğul" (Savurgan Oğul) kıssasını yeniden yorumlar. Kıssa; ailesini geride bırakan, sevilmek istemeyen, yalnızlığı seçen ve kalbinin ateşli kayıtsızlığını besleyen bir adamın hikâyesine dönüştürülür.

 

Rilke'nin romana eklemediği iki taslak: İlkinde Tolstoy'un ölüm korkusu ve Tatyana Yergolskaya'nın karşılıksız sevgisi; ikincisinde ise Rilke'nin 1900'deki Yasnaya Polyana ziyareti ve Tolstoy'a duyduğu hayal kırıklığı anlatılır.

 

Malte Laurids Brigge'nin Notları’nın doğrusal olmayan mozaik kurgusu, eserde kendisini anlatmadığını, aksine bu eseri bir "ototerapi" ve kendinden ayrışma aracı olarak kullandığını gösterir.

 

Milenyumun Sonunda Rilke’nin Duino Ağıtları’nı Yeniden Düşünmek

Kathleen L. Komar​

Duino Ağıtları

Almanya'da Insel Verlag tarafından yayımlanan Stresli İnsanlar İçin Rilke (Rilke für Gestresste) gibi derlemeler, şairi insan bilinci ile nesneler dünyası arasında birlik sağlayan bir rehber olarak sunar. Şair; Uyanışlar, Kız Kardeşler 2, Küçük Adam Tate ve Melekler Şehri (Wings of Desire uyarlaması) gibi Amerikan filmlerinde, televizyon programlarında, New Yorker dergisinde, Rilke Siyah Üzerine gibi polisiye romanlarda ve iş dünyası liderlerinin ruhsal gelişimini hedefleyen yazılarda bir manevi rehber rolü üstlenir.

 

Rilke’nin günümüz okuyucusu için bu kadar cazip olmasının temel nedeni, insanın zamansal ve fiziksel hapishanesinden kurtularak dünyayı terk etmeden metafizik bir alana nasıl ulaşabileceğini araştırmasıdır. Parçalanmış, sanal gerçeklik ve teknolojik gelişmelerle atomize olmuş postmodern dünyada Rilke, izole edilmiş bilinçlerimizin daha büyük bir bütünlükle yeniden birleşmesini hayal etmemizi sağlar.

 

1912-1922 yılları arasında yazılan ve 1923'te yayımlanan Duino Ağıtları, Einstein’ın görelilik teorisi, Freud’un bilinçaltı keşifleri ve I. Dünya Savaşı'nın yarattığı yıkım gibi evrensel düzenleyici ilkelerin çöktüğü bir dönemde kaleme alınmıştır. Ağıtlar, kaotik bir dünyada bireysel bilincin yalnızlaşmasına bir yanıt niteliğindedir.

 

Rilke’nin insan bilincini anlama çabası, Heinrich von Kleist’ın "Kukla Tiyatrosu Üzerine" (Über das Marionettentheater) denemesinden beslenen üç aşamalı bir "bilinç döngüsü" modeline dayanır:

Bilinçsiz/Cansız Nesne (Kukla/Hayvan/Çocuk): Çevresiyle mükemmel bir birlik ve zarafet içindedir.

Özbilinçli İnsan: Zaman, sınır ve ölüm bilgisinin getirdiği kaygıyla dünyadan ve bütünlükten yabancılaşmıştır.

Üstbilinçli Varlık (Tanrı/Melek): Her şeyi kapsayan aşkın bir bilince ve evrensel birliğe sahiptir.

 

Rilke, özbilinç kıskacındaki insanın aşkın alana ulaşması için Ağıtlar boyunca çeşitli figürleri inceler:

Çocuklar ve Genç Ölenler: Dünya ile oyun arasındaki boşlukta henüz özbilinç yıkımına uğramadan yaşarlar.

Kahramanlar: Düşünme/yansıma aşamasını atlayıp doğrudan eyleme geçerek özbilinç felcini aşarlar.

Aşıklar (Gaspara Stampa): Sevgilinin ötesine geçerek bilinci tüm varoluşa yayarlar.

 

Ancak şair nihayetinde insanın meleklere doğrudan ulaşamayacağını, asıl görevinin ilahi aleme kaçmak değil, şiirsel dil ve "dönüşüm" (Verwandlung) aracılığıyla dünyevi olanı ve nesneleri insan bilincinde yeniden inşa etmek olduğunu anlar.

 

Şair, aşkın meleklere ulaşma çabasının nafileliğini anlayıp odağını dünyevi varoluşa (Hiersein) çevirir. Şiirsel dönüşüm (Verwandlung) aracılığıyla insan, geçici dünyayı bilincinde işleyerek ebedileştirir ve böylece meleklere dahi sunabileceği özgün bir başarı elde eder.

 

  Yedinci Ağıt: Aşkınlıktan Dönüşüme ve "Hiersein" Sevinci: Şair, melekleri çağırma çabasından vazgeçerek yönünü tersine çevirir. İnsanın görevi ilahi aleme kaçmak değil, nesnelerle kurduğu küçük, tanıdık etkileşimlerle dünyayı içsel olarak dönüştürmektir. Şair mimari, müzik ve insan başarılarını meleklere bir gurur vesilesi olarak sunar. Fiziksel dünyada var olmak muhteşemdir ("Hiersein ist herrlich"); dönüşüm gücü insanı solipsizmden (tekbencilikten) kurtarır ve şair meleğe yalvaran değil, ona dünyadaki insani mucizeleri gösteren bir konuma yükselir.

 

Sekizinci Ağıt: Seyirci Olma Istırabı ve Dörtlü Olumsuzlama

Rilke, insanın kendi bilinci sebebiyle doğadan ve evrensel birlikten kopuk bir "seyirci" durumunda kalışını yeniden inceler. İnsan zihniyle dünyayı düzenlemeye çalışsa da zaman ve çürüme bu düzeni bozar. İnsanın bu yabancılaşma ve sınırlar içindeki acısını Rilke, radikal bir dilsel deneyle kavrar: "Immer ist es Welt und niemals Nirgends ohne Nicht" ("Her zaman dünyadır ve asla 'hayır' olmadan hiçbir yer yoktur"). Şair, anlamsal ve gramer sınırlarını ihlal eden bu dörtlü olumsuzlama ile sınırlı olandan sonsuz bir olumlama türetir.

 

Dokuzuncu Ağıt: Dönüşüm Görevinin (Verwandlung) Kabulü ve Dünyaya Söz

Görünür olanı içimizde görünmez kılma görevi neşeyle üstlenilir. Dünyanın geçici ve eşsiz doğası ona değer katar. Dil, dış dünyayı insan bilincine alıp onu şiirsel biçimde ebedileştiren ana araçtır. Doğrusal zaman, yoğun bir şekilde yaşanan "şimdi"ye ve sürekli bir şimdiki zamana dönüşür. Şair artık meleklere değil, doğrudan yeryüzüne seslenerek onun dönüşüm arzusunu gerçekleştireceğine söz verir: "Dünya, sevgili varlığım, yapacağım."

 

Onuncu Ağıt: Ağıt Alegorisi, Şiirsel Coğrafya ve Toprağa Dönüş

Son ağıt, şairin ve bilincin yolculuğunu özetleyen bir alegoridir. Yozlaşmış modern şehirden başlayan yolculuk; Ağıt (Klage) figürünün rehberliğinde, ölüm, Linos efsanesi, müzik ve şiirin kökenine doğru derinleşir. Sfenks imgesi; taş, hayvan, insan ve tanrı boyutlarını tek bir varlıkta birleştirerek zıt alemlerin birliğini simgeler. Ağıtlar, açılıştaki göğe yükselme arzusunun aksine, toprağa düşen yağmur ve tohum gibi yeryüzüne ve dünyevi varoluşa neşeyle dalarak sona erer.

…

 

Poesis ve Varoluşun Büyük Ağacı: Rilke'nin Eserlerine Bütüncül Bir Bakış Orpheus'a Soneler

Alan Keele​

Orpheus'a Soneler

Şair, Orpheus figürü üzerinden şiirsel nefesin (pneuma), dilsel yaratımın ve nesneler dünyasıyla kurulan derin uyumun izini sürer; varoluşu, kulakta yükselen bir yaşam ağacı ve işitsel bir tapınak olarak kurgular.

 

Rilke, 2-23 Şubat 1922 tarihleri arasında 55 sonetten oluşan Orpheus'a Soneler'i tamamlamış, ilk dört günde birinci bölümün ilk 26 sonesini kaleme almıştır. Bu süreçte yarım kalan Duino Ağıtları da nihayete erdirilmiştir. Şair, bu dönemi zihninde ve ruhunda esen "tarifsiz bir kasırga" ve kendisini ele geçiren "esrarengiz bir dikte" olarak tanımlar.

 

Eserin başlarda karmaşık görünen yapısı, şairin ifadesiyle "kendi parlak, ışıldayan karanlığında" bir uyum ve teslimiyetle anlaşılabilir hale gelir.

 

I. Bölüm, 1. Sone: yokluktan, ilahi kelam/nefes (pneuma / logos) aracılığıyla yükselen bir ağacı ve bu sesle yaratılan şeffaf ormanı anlatır. Yaratıklar, kükreme veya korkudan değil, işitme ve dinleme arzusuyla sessizleşir. Orpheus, onların işitme duyusunda (im Gehör) sarsılmaz tapınaklar inşa eder; vahşi gürültü (Geröhr), ilahi bilince (Gehör) dönüşür.

I. Bölüm, 26. Sone: Maenadların saldırısına uğrayan ve bedenleşmiş varlığı parçalanan Orpheus, çığlıkları uyumla bastırır. Kalbine atılan keskin taşlar bile onun sesinde yumuşayarak işitme yeteneğine (Gehör) dönüşür. Orpheus'un yok oluşuyla ilahi öz tüm yaratılışa —ağaçlara, kuşlara, aslanlara ve kayalara— dağılır; insan artık doğanın dinleyicisi ve sözcüsü konumuna yükselir.

 

II. Bölüm, 1. Sone ve 29. Sone: Orpheus görünmez bir ruha, insan nefesiyle biçimlenen "görünmez bir şiire" dönüşür. Şairin nefesi kozmik uzayı ve varoluş ağacını genişletir. Döngünün son sonesinde (II, 29), çan sesleri ve başkalaşım imgelemi üzerinden şair, acının şaraba dönüştüğü evrensel bir ilahi özü çağırır. Şiir, durgun toprağa "Akıyorum", coşkun suya "Varım" diyen paradoksal bir kiazma ve yaratıcı varoluş beyanıyla (YHWH / Ben Olanım) son bulur.

 

Döngünün arka planındaki insani ve mitolojik zemin, genç yaşta yakalandığı hastalık nedeniyle dansı bırakıp resim ve müziğe yönelen, ardından hayatını kaybeden dansçı Wera Ouckama Knoop'un hatırasıyla biçimlenir. Wera, Rilke'nin Orpheus anlatısındaki Eurydice figürünün modern bir karşılığıdır.

 

1. Bölüm, 2. Sone: İlk yaratılış sonesine "Und" (ve) bağlacıyla bağlanan şiirde, Orpheus'un şarkı ve lirinden fışkıran "neredeyse bir kız" (fast ein Mädchen) belirir. Şairin kulağında kendine yatak yapan bu varlık, uyanık olmayı arzulamadan dünyayı kapsülleyerek şairin içinde uykuya dalar ("Sie schlief die Welt"). Bu durum, onun ölümünü ve varlığın müziğine çekilişini önceden müjdeler.

 

1. Bölüm, 25. Sone: Wera'nın hastalığı, kanın kararması ve kalbin son amansız vuruntularının ardından açılan "ıssız kapı" üzerinden ölüm detaylandırılır. Wera dans etmeyi bıraktığında kalbine yüce varlıklardan (hohen Vermögen) dökülen müzik, Orpheus'un parçalanırken ulaştığı ilahi uyumla paralellik gösterir.

 

2. Bölüm, 2. Sone: Dansçı kızların sabahın ilk ışıklarında veya prova lambaları altında aynalara yansıyan kutsal, eşsiz gülümsemeleri işlenir. Aynadaki bu gerçek gülümseme ile canlı yüzlerin nefesine (Atmen) düşen yansıma karşılaştırılır; ölen ve bütüne doğan kalp ("das Herz, das ins Ganze geborne") övülür.

 

2. Bölüm, 28. Sone: "Henüz neredeyse bir çocuk" olan Wera'ya, dans adımlarıyla doğanın katı düzenini aşması ve hareketlerini Orpheus'un lirinin yankılandığı o "duyulmamış merkeze" (die unerhörte Mitte) çevirmesi yönünde çağrı yapılır. Wera'nın adımları, dostun (Orpheus/şair) kutsal şifa törenine (zu der heilen Feier) yönelir.

 

Rilke'nin 1925'te Polonyalı çevirmeni Witold Hulewicz'e yazdığı mektup uyarınca; ölüm hayatın bize karanlıkta kalan diğer yüzüdür. Varlık, "bu dünya" ve "öte dünya" olarak ikiye ayrılmaz; meleklerin ve ölülerin de dahil olduğu "büyük bir birlik" (das Ganze) oluşturur. Rilke, Hristiyan anlamda bir ahiret fikrinden uzaklaşarak sonlu, geçici ve derinden dünyevi nesnelerin (çiçekler, meyveler, lahitler, aynalar, tırmık sesleri) Orfik bir övgüyle dönüştürülmesini görev sayar.

 

1. Bölüm, 3. Sone: İnsanın zihni bölünmüştür ("An der Kreuzung zweier Herzwege"); tanrı takip edilebilir ama insan dar lirin kapısından tek başına geçemez. Şiir kur yapma değil, Tanrı'da amaçsızca alınan bir nefestir (pneuma).

 

1. Bölüm, 4 ve 5. Sone: İnsanlar Tanrı'nın esintisine davet edilir. Geçici bir simge olan gül, Orpheus için taştan daha uygun bir anıttır; çünkü Orpheus kökleri yeraltında olan söğütler gibi her iki aleme de aittir.

 

1. Bölüm, 7 ve 9. Sone: "Övgü, işte mesele bu!" (Rühmung, das ists!). Orpheus, ölülerin kapısından meyve dolu kaseler taşıyan bir şarap presidir. Ağıt (Klage) bile bu övgü alanında özgürleşerek gözyaşlarından gökyüzüne takımyıldızlar çıkarır. Yalnızca ölülerin haşhaşından tadanlar en ufak bir notayı kaybetmeden ebedi övgüyü terennüm edebilir.

 

1. Bölüm, 10. Sone: Antik lahitlere ("et yiyenler") hitap edilir; boşalan taş lahitler, ruhun kelebekleri uçup gittikten sonra sessizliği öğrenmiş olarak yeniden açılan taş ağızlara dönüşür.

 

1. Bölüm, 11 ve 12. Sone: Şair gökyüzünde "Binici" (Reiter) takımyıldızını aramamızı ister. Bu, ebedi ruh tarafından binilen geçici bedeni temsil eden ikili varoluşun sembolüdür. 1, XII'de toprağın sunduğu derin verimlilik işlenir: Çiftçi ne kadar endişelenip çalışsa da tohumun yaz mevsimine dönüştüğü o gizemli alana ulaşamaz; bunu yalnızca toprak (die Erde) cömertçe verir.

 

1. Bölüm, 13 ve 15. Sone: Meyve, yaşam ile ölümün birbirine bağlılığının ve toprağı güçlendiren ölülerin sessiz mesajıdır. Meyvenin tadı katılaşıp "berrak, uyanık ve şeffaf" bir boyuta ulaşır. 1, XV'te "sıcak ve dilsiz kızlar" portakalla ve meyvenin özüyle dans etmeye davet edilir; meyve onların varlığında lezzetli bir biçimde dönüşür.

 

1. Bölüm, 17 ve 18. Sone: İnsanlığın soyağacı yükselip yıkılırken en üst daldan Orpheus bir lir gibi bükülür. Fakat modern çağın makinesi (die Maschine) insanı şekilsizleştirip zayıflatır. Yine de makinenin tutkusuz ve itaatkâr kalması gerektiği vurgulanır.

 

1. Bölüm, 19 ve 20. Sone: Değişen dünya karşısında tek kalıcı olan Orpheus'un toprağı kutsayan şarkısıdır ("Einzig das Lied überm Land / heiligt und feiert"). Şair, bu şarkıya karşılık Rusya bozkırlarında engereklerin ve aygır kanının gururunu taşıyan topallatılmış bir atın anısını ithaf eder.

 

1. Bölüm, 22 ve 24. Sone: Aceleye getirilen şey biter; yalnızca zamansız ve durgun olan şeyler (çiçek, kitap, karanlık ve ışık) insanı kutsar. İnsanlık teknolojiyle güç kazandığını sansa da köklerinden ayrıldığı için bitkin yüzücüler gibi tükenmektedir.

 

2. Bölüm, 1 ve 3. Sone: Şiir görünmez bir nefestir (Atmen). Aynalar zamanın elek delikleri gibidir. Kızların en güzel gülümsemesi, özgürleşmiş Narkissos yanaklarına dokunana kadar aynanın derinliğinde saklanır.

 

2. Bölüm, 5 ve 7. Sone: Anemonun ışığa karşı aşırı açılan "çiçek kası" ve gülün saf katmanları; doğanın edilgen ama güçlü varoluşunu simgeler. Çiçekler, duyarlı parmakların dokunuşuyla başladıkları ölümden yeniden hayata dönerler.

 

2. Bölüm, 8 ve 9. Sone: Çocukların fırlattığı topların muhteşem parabolleri gerçekliği simgeler. Gerçek tanrısal merhamet, sert kurallar değil, insan kalbini sarıp aydınlatan yüce bir esintidir.

 

2. Bölüm, 10 ve 11. Sone: Makine ruha hükmetmeye çalıştığı sürece başarıları tehdit eder. Karst mağaralarındaki güvercin avı üzerinden insanın acımasızlığı ve öldürme eylemi "huzursuz kederimizin bir biçimi" olarak tanımlanır.

 

2. Bölüm, 12 ve 13. Sone: Rilke çözümü kaçınılmaz değişimde görür: "Dönüşümü özleyin". Sertleşen ve donan her şey yok eden çekiç tarafından kırılacaktır. Şair, insanı ayrılığın önünde olmaya ve "Eurydice'de sonsuza dek ölü olmaya" çağırır.

 

2. Bölüm, 14 ve 19. Sone: Biz insanlar kesip ayıran tarafız; Tanrı ise parçalanmış olanı sürekli şifa ile birleştiren sakin bütünlüktür. İpek iplikler gibi büyük övgü dokumasının (das große Gewebe) bir parçasıyızdır.

 

2. Bölüm, 20 ve 28. Sone: İnsan çığlıkları rüzgarda parçalanmış uçurtmalar gibidir. Şarkı söyleyen Tanrı (Orpheus), bu çığlıkları düzene sokup lirin ve başın nehirde akışı gibi ebedi uyuma dönüştürecektir. Zaman yok edici değildir; çocukluk ve varoluşun özü köklerde ebediyen canlı kalır.

…

 

Rilke'nin Fransız Dilindeki Şiiri: Mitolojik Tersine Dönüşün Gizemi

Gerard Bucher

Almanca edebiyatın zirvesindeyken (Robert Musil'in ifadesiyle "porselenin mermere dönüştüğü" anda), 1922'deki büyük başarısının ardından Rilke'nin Fransızcaya yönelerek yaklaşık 450 şiir yazması edebi bir gizemdir.

 

Vergers (Meyve Bahçeleri), Quatrains Valaisans (Valais Dörtlükleri), Les Roses (Güller), Les Fenêtres (Pencereler) ve el yazması kalan Tendres Impôts pour la France ile Exercices et Evidences gibi eserler bu dönemin ürünleridir.

Rilke, André Gide ve Eduard Korrodi'ye yazdığı mektuplarda Fransızcayı aktif kullanmanın kendisine inanılmaz bir "gençleşme", "tazelik" ve adlandırılamayan yeni bir yaşam alanını keşfetme hazzı verdiğini belirtir.

 

Valais kantonundaki Château de Muzot'a yerleşmesi ve Baladine Klossowska ("Merline") ile sürdürdüğü iki dilli mektullaşmalar, Fransızca ile olan bağını derinleştirmiştir.

1922 yılının Şubat ayında Rilke, ruhunda bir "kasırga" yaşayarak birkaç gün içinde Duino Ağıtlarını ve Orpheus'a Soneleri tamamlamıştır.

Rilke'nin bu nihai başarısında; Baudelaire (Kötülüğün Çiçekleri), Mallarmé ve Paul Valéry'yi (özellikle çevirilerini yaptığı dönemde) titizlikle okuması ve incelemesi belirleyici bir rol oynamıştır.

 

Rilke, Hölderlin gibi mitleri yeniden canlandırmaya çalışmak yerine geleneksel mitolojik anlatıları ve dini kurguları iptal eder.

Mitolojik unsurlar aşkın/metafizik bir düzlemden alınıp insan yaşamı ve kalbinin oluşum eylemi düzlemine aktarılır.

Duino Ağıtlarındaki "Melek", dini/geleneksel bir figür değil; insan kalbinin en yüksek olanaklarının, mitlerden arındırılmış içsel gerçeğinin ve şiirsel tersine dönüşün somut ifadesidir. Metnin kendisi, evrenin sıkıştırılmış bir takımyıldızı/aynası haline gelir.

Baudelaire'in Kötülüğün Çiçekleri (özellikle La Charogne / Leş şiiri) vasıtasıyla Rilke; yıkımı, ölümü, acıyı ve kötü olanı dışlamadan, sanat/şiir vasıtasıyla güzelliğe ve "dünyaya" dönüştürme ilkesini benimsemiştir.

 

Rilke için 1912-1922 yılları arasındaki olgunlaşmanın ana teması, dilin yaratıcı gücünü maskeleyen geleneksel kalıplardan sıyrılmasıdır. Giderek artan bir sessizlikle çevrelenen "küçük sorgulayan ses", işitmedeki tapınağın (Tempel im Gehör) ve ilk ses eklemlenmesinin zeminini hazırlar.

 

Dokuzuncu Ağıt’ta da vurgulandığı üzere, yeryüzünün nihai amacı insan zihninde ve içselliğinde "görünmez" olarak yeniden yükselmektir. Bu başkalaşım (metamorfoz), ancak mitlerden arındırılmış saf bir dilin bilinciyle mümkündür.

 

Hans-Georg Gadamer, Rilke’nin Duino Ağıtları ve Orpheus’a Soneler eserlerindeki gizli başkalaşımı anlamak için okuma biçimlerimizin kökten değişmesi gerektiğini savunur.

Gadamer, Martin Heidegger’in Alman diline ve Hölderlin’in şiirine tanıdığı aşırı ayrıcalığı eleştirir. Heidegger, Hölderlin’i varoluş tarihinde üstün görse de, ulusal mitleri ortadan kaldırarak anlamın mitolojik temelini yeniden inşa etme görevini (mitopoezis) başaran asıl isim Rilke olmuştur.

 

Rilke, Fransız ve Cermen geleneklerini birleştirerek Heidegger’in öngördüğü "yeni başlangıcı" (diğer başlangıç) şiirsel düzlemde hayata geçirmiştir.

 

Rilke’nin 1923 sonrasında Fransızca yazdığı şiirler (Vergers, Quatrains Valaisans vb.), sadece Fransa'ya bir şükran borcu değil; Almanca şiirlerinin ulaştığı zirveyi tamamlayan, insanlık durumunu aydınlatma amacına hizmet eden asli eserlerdir.

Rilke, aynı temaları aynı günlerde hem Fransızca hem Almanca yazarak (Corne d’abondance / Das Füllhorn, Le Magicien / Der Magier) iki dil arasında müzikal ve anlamsal anaforya oyunları oluşturmuştur.

"Bereket Boynuzu", doğanın bolluğunu ve şiirsel yaratıcılığı yan yana getirir.

"Sihirbaz", şairin kendisi dışındaki her şeye (das Andre) ses vererek ona varlık kazandırmasını (Baudelaire’in Yazışmalar ve Mallarmé’nin Gece Yarısı anlayışına atıfla) işler.

Akrobatlar (Saltimbanques) Beşinci Ağıt’la Paralellik

Rilke'nin Ağustos 1924 tarihli Fransızca düzyazı şiiri Saltimbanques, Beşinci Duino Ağıtı'nın ve Picasso'nun Gezgin Akrobatlar tablosunun bir varyasyonudur.

Gezgin akrobatlar, sanatçının trajik ve görkemli varoluşunu temsil eder. Modern dünyanın sıradanlığından kaçmak için insanlık ölüme sadece meydan okumamalı; şairi taklit ederek ölümle şiddetsiz bir şekilde uzlaşmalıdır.

İp üstündeki küçük kızın tehlikeli gösterisi ile yerdeki seyircilerin oluşturduğu "gül", gecenin ve boşluğun absurd doğasını güzelliğin ortaya çıkışıyla dönüştüren ütopik bir şiirsel mekanı simgeler.

 

Gül Simgeselliği

Rilke’nin 27 Ekim 1925’te vasiyetine eklediği mezar taşı yazıtı ("Gül, ah, tam bir çelişki, arzu / Hiç kimse bu kadar çok göz kapağının altında uyumak istemez"), tüm ömrünün ve yaratıcı çabasının özeti niteliğindedir.

 

Yeni Şiirler (Die Rosenschale), Orpheus’a Soneler ve 1924 tarihli Fransızca Les Roses döngüsüne kadar gül; mükemmel içselliği, boşluğu, çelişkilerin uyumunu ve ölümü aşan Orfik övgüyü simgeler.

 

Gülün "saf çelişkisi", Mallarmé’nin "Şairin bir ses olarak ortadan kaybolması" fikriyle çakışır. Şair mezara girerken, sözcük (kelime) ilk kez kendi doğal ihtişamıyla doğar.

 

Heidegger’in Angelus Silesius’a atıfla belirttiği "Gülün nedeni yoktur" ilkesi ve Mallarmé’nin "Karanlıkta Bir Gül" motifinde olduğu gibi gül, mutlak güzelliği ve varoluşun yoklukla birliğini temsil eder.

 

24 şiirden oluşan Les Roses, Rilke’nin Fransızca şiirdeki teknik ve estetik zirvesidir. Gül burada "yarı açık bir kitap", "büyücü kitabı" ve "tamamlanmış Narkissos" olarak adlandırılır.

 

Döngünün 7. şiirinde yer alan üst üste binmiş binlerce göz kapağı imgesi, doğrudan mezar taşı yazıtına zemin hazırlar. Gül, hem yasın hem de dirilişin, "yokluk ile varlığın tarif edilemez birliğinin" simgesidir.

 

Rilke, İsviçre'nin Valais bölgesine yerleşmesiyle birlikte ruhunun "anavatanını" bulduğunu ve Fransızca sözcüklerin kendiliğinden, çaba harcamaksızın döküldüğünü ifade eder.

 

On şiirden oluşan Pencereler döngüsü, Duino Ağıtları gibi bir yapı sunar. Pencere; içeri ile dışarıyı, ayrılık ile kavuşmayı, anımsama ile beklentiyi birleştiren aracı bir mekan (die unerhörte Mitte) işlevi görür.

 

Hans-Georg Gadamer, Rilke’deki gizli "mitopoietik tersine dönüşü" kavrayabilmek için geleneksel okuma biçimlerimizi askıya almamız ve Birinci Ağıt’taki "aydınlanmış dünya" (gedeutete Welt) kurgusundan sıyrılmamız gerektiğini savunur.

 

Heidegger, Rilke üzerine derinlemesine yorum yapmayı ertelemiştir; çünkü Rilke’nin şiirsel dönüştürmesi, metafiziğin doğasının henüz felsefe tarafından tam olarak kavranmadığı bir alanda durmaktadır.

 

Rilke, geleneksel ulusal/kültürel mitleri ortadan kaldırarak dili "hiçlikten" (ex nihilo) yeniden yaratmıştır. Felsefi düşünce, ancak Rilke ve Mallarmé gibi modern şairlerin gerçekleştirdiği bu mitlerden arınmış görünmezlik diline yükseldiğinde otantik bir diyalog kurabilecektir.

 

Rainer Maria Rilke ve Görsel Sanatlar

Karl E. Webb

Rilke, Prag ve Münih’teki öğrencilik yıllarından itibaren sergileri takip etmiş, hatta bir dönem sanat tarihçisi olmayı düşünmüştür. Sanat eleştirilerinde nesnel nesne incelemesi ile öznel/içsel tepkilerin benzersiz bir karışımını sunar.

Gençlik döneminde oldukça süslü ve coşkulu olan eleştiri dili, ilerleyen yıllarda olgun edebi eserlerine paralel olarak daha dengeli ve nesnel bir ton kazanmıştır.

Rilke esasen yalnızca kendi iç dünyasına, sanatsal mizacına ve eğilimlerine yakın bulduğu sanatçıları analiz etmeye yönelmiştir.

 

1897 tarihli yazılarında dönemin tarihçiliğini eleştirmiş; çizginin değerini öne çıkaran İngiliz ve Japon sanatçıları, Max Klinger ve Hans Thoma’yı övmüştür.

 

Emil Orlik İncelemesi (Ein Prager Künstler): Praglı arkadaşı Emil Orlik’in geleneksel sanattan kaçarak Japon (Hokusai) ve İngiliz/İskoç (Whistler, Mackintosh) Art Nouveau ustalarından etkilenip siyah-beyaz grafiklere ve sembolik renk kullanımına yönelişini çözümlemiştir.

 

Sanat Üzerine Yazılar (Über die Kunst): Rilke sanatçıyı, geleneksel kalıpların ötesinde "Tanrı üzerine inşa eden", yeni bir sanat dininin rahibi ve Tanrı'yı gelecekte var edecek kişi olarak tanımlar.

 

Eşyayı Özgürleştirme (Die neue Kunst in Berlin): Sanatçı, şeyleri (malzemeleri) yüzyıllardır sürdürdükleri "yalanlardan ve günahlarından" arındıran bir Mesih'tir; böylece ahşap yeniden ahşap, demir de demir olabilmektedir.

 

Henry van de Velde: Van de Velde'nin mobilya ve tasarımlarındaki organik "dalga patlaması" ile "ritmik dengeyi" övmüş; onun nesnelerin içsel arzularını anlayarak yaşamın kaybolan "akışını" sanata yeniden kazandırdığını belirtmiştir.

 

Lou Andreas-Salomé ile yaptığı geziler sonucunda Rus dilini, mimarisini ve ikonalarını incelemiştir.

Alexander Ivanov gibi sanatçıların Batı etkisinden sıyrılıp öz toprağına ve Rus ruhuna dönüşünü övmüştür.

Eski kiliseler, ikonalar ve Çarlık tarihi, Saatler Kitabı (Das Stunden-Buch) ve Resimli Kitap (Das Buch der Bilder) eserlerindeki imgelere doğrudan kaynaklık etmiştir.

 

Vogeler’in Barkenhoff çiftliğindeki yaşamı ve bahçesi, Rilke için dış dünyanın karmaşasından uzak, dünyevi bir cennet ve "yaşam akışının" (Lebensstrom) kavrandığı bir sığınaktır.

Vogeler’in nesnelere ikincil renk vermek yerine yüzeyde bağımsız canlı renkler kullanmasını ve masal/İncil temalarını dini değil, kendi izole "bahçe dünyasının" sembolleri olarak işlemesini hayranlıkla incelemiştir.

Vogeler’in estetiği, Rilke’nin Kutlamam İçin (Mir zur Feier) ve Resimli Kitap gibi eserlerinin hem görsel resimlenmesine hem de şiirsel temalarına doğrudan yön vermiştir.

 

1902'de Auguste Rodin üzerine monografi yazmak için Paris'e giden Rilke, heykeltıraşın eserlerinde "kendi kendine yeterlilik", "yaşam akışı" ve "yüzey düzlemleri" (Flächen) kavramlarını keşfetmiştir.

 

Rodin'in sanatından ilhamla Rilke, dekoratif duygusallıktan uzaklaşarak daha somut, tutarlı ve nesnel bir anlatıma yönelmiştir.

 

Vincent van Gogh: Mektupları ve renk kullanımı Rilke'ye doğayı sadece hissettiği vizyonlarla değil, nesnel olarak "gördüğünü söylemeyi" öğretmiştir.

 

Paul Cézanne: 1907 Salon d'Automne sergisinde Cézanne'ın tablolarıyla karşılaşan Rilke, ressamın "gerçekleştirme" (Realisation) dediği çabadan ve dengeli yapı anlayışından (Wirklichkeit im Gleichgewicht) derin bir şekilde etkilenmiştir.

 

1915'te Picasso'nun Saltimbanque Ailesi ve Harlequin'in Ölümü eserleriyle tanışmıştır. Rilke, Picasso'nun kübist yaklaşımını Cézanne'ın nesnel arayışının bir devamı olarak değerlendirmiştir.

Duino Ağıtları (Duineser Elegien): Beşinci Ağıt'ın temel imge dünyası, doğrudan Picasso'nun gezgin soytarılar ve göstericiler tasvirine dayanmaktadır.

 

Savaş yıllarında Viyana ve Münih'te Oskar Kokoschka ve Paul Klee ile temas kurmuş, Klee'nin Grafik eserlerini takdir etmiş ancak soyut sanata genel olarak mesafeli kalmıştır.

 

Yaşamının son evresinde Muzot'taki izolasyonu nedeniyle yazıları azalsa da Rilke, edebi kırılma noktalarında kendisine rehberlik eden Cézanne ve Picasso gibi isimlerle kurduğu bağları sürdürmüştür.

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder