1 Aralık 2025 Pazartesi

Eliza Marian Butler - Rainer Maria Rilke - Notlar

Eliza Marian Butler  - Rainer Maria Rilke - Notlar

Cambridge University Press, 1941

 


Biyografide çeviri ve manzum aktarım boyutunda, dönemin tanınmış Rilke uzmanı ve çevirmeni J. B. Leishman kritik bir rol oynamış; Leishman, metindeki bazı somut biyografik ve kronolojik hataları düzeltmekle kalmamış, aynı zamanda Rilke'nin şiirlerinin cömertçe manzum çevirilerini kullanma ve gerekli görülen yerlerde kelimesi kelimesine (verbatim) düzenlemeler yapma izni sunmuş.

 

Giriş

Modern çağın serbest bıraktığı yıkıcı ve mekanik güçler, şiir ile yaşam arasındaki hayati bağı koparmış; insanlığın ortak köklerinden ayrılan modern şairler, kitlelerle iletişim kuramayacak kadar ezoterik, belirsiz ve uzak bir estetik sığınağa çekilmişlerdir.

Şiirsel düşünce ile popüler bilinç arasındaki bu derin uçurum, George Santayana'nın 1916 yılında dile getirdiği tarihsel kaygıyı doğrulamaktadır: Hristiyanlığın dogmatik gücünü kaybetmesiyle birlikte ortaya çıkan boşluk, daha ilham verici bir inançla değil, köksüz ve hayal kırıklığına dayalı sentetik bir din anlayışıyla dolmaktadır. Nitekim modernizmin şekillendirdiği entelektüel zeminde Schopenhauer'ın trajik İradesi, Nietzsche'nin Üstinsan teorisi ve Proust'un tahrip edici Zaman kavramı birer manevi vahiy değil, soğuk entelektüel kurgular olarak öne çıkmış; Almanya'da siyasi iktidar kaygılarıyla kurgulanan sentetik paganizm ise sanatsal bir ruh üretmekten yoksun kalmıştır.

Bu entelektüel çöküş karşısında, 18. yüzyılın sonundan itibaren Hölderlin ve Blake ile belirginleşen "hayretin yeniden doğuşu" (rebirth of wonder), çağdaş dönemde Rainer Maria Rilke'nin varlığında radikal bir tecelli bulmuştur.

Rilke, eserini ve yaşamını, evreni kendi karmaşık felsefi terimleriyle yeniden temsil etmeye adamıştır.

E. C. Mason'ın (1939) Rilke sembolizmi üzerindeki derinlikli incelemesi bu karmaşık estetik labirente ışık tutsa da Rilke'nin şiirinin gerçek bir dini geçerliliğe mi yoksa tek bir bireyin mistik rüyasına mı dayandığı sorusu eleştirel muğlaklığını korumaktadır.

Rilke'nin etrafında hayranları ve yakın çevresi (özellikle kadın takipçileri) tarafından "aziz-kahin efsanesi" (saint-prophet myth) özenle inşa edilmiştir. Şairin kendisi de bir azizden ziyade "şiirin baş rahibi" gibi görünme arzusuyla bu hagiografik kurguyu beslemiştir.

Kierkegaard'ın dehanın doğasındaki trajik günah ve korku üzerine geliştirdiği kavramlar, Karl Jaspers ve Martin Heidegger tarafından Varoluş Felsefesi çerçevesinde Rilke'nin yaşamına uygulanmıştır. Bu varoluşçu okumalar şairin insani gerçekliğini aşırı basitleştirir; Rilke'nin zayıf ve sığınmacı mizaç görünümünün ardında, sanatsal varoluşu uğruna hem kendisine hem de çevresine karşı gösterdiği amansız, hatta acımasız bir kararlılık yatmaktadır.

Rilke'nin biyografik hakikatine ulaşma çabası, editörleri olan kızı ve damadı tarafından yürütülen sistemli sansür mekanizması nedeniyle zorlaştırılmıştır. On beş cilt halinde düzensiz biçimde yayımlanan yazışmalar; kişisel, maddi ve ailevi detaylardan temizlenmiş, Nazi rejimi dönemindeki siyasi çekinceler nedeniyle metin bütünlükleri bozulmuş, mektupların başlangıç ve bitiş kısımları makaslanmıştır.

 

Çınlayan Çanlar (1875-1899)

Büyüme Sancıları

René Maria Rilke, 4 Aralık 1875'te Prag'da Joseph ve Phia (Sophia) Rilke'nin yedi aylık prematüre çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.

Aile, 1874'te doğup aynı yıl vefat eden ilk kız çocukları Sophia'nın kaybının yarattığı travmayla, René'yi beş yaşına kadar bir kız çocuğu gibi giydirmiş, uzun kıvırcık saçlar ve bebeklerle büyütmüştür.

Bu yapay çocukluk kurgusu, Rilke'de ileriki yıllarda bebeklere karşı derin bir tiksinti yaratmış (Bebekler denemesi, 1914); buna karşılık kadın psikolojisini ve genç kızlık ruhunu sezgisel bir derinlikle anlama yeteneğini beslemiştir.

Eski bir subay olan ve demiryolu memurluğu yapan silik baba Joseph ile gösterişçi, hırslı ve yüzeysel bir dindarlığa sahip anne Phia arasındaki uyumsuzluk, Rilke'nin çocukluğunu parçalamıştır. Annesinin kendisini ihmal etmesi ve duygularıyla oynaması, şairde anneye karşı derin bir hınç, babaya karşı ise hüzünlü bir acıma ve saygı duygusu bırakmıştır.

Ebeveynlerinin ayrılmasının ardından Rilke, on yaşındayken Saint Pölten askeri akademisine, ardından Weisskirchen kıdemli şubesine gönderilerek beş yıl boyunca adeta bir "hapis" hayatı yaşamıştır. İnce yapılı ve son derece hassas olan René, askeri disiplin, yoldaşlarının ve subayların sistematik zorbalığı karşısında fiziksel ve zihinsel yıkıma uğramıştır. Yıllar sonra (1920) eski öğretmeni General Sedlakowitz'e yazdığı sarsıcı mektupta Rilke, bu yıllarda maruz kaldığı fiziksel ve zihinsel işkenceyi Dostoyevski'nin Ölüler Evinden Anılar eserindeki mahkûmiyet koşullarıyla kıyaslayarak anlatmıştır.

Şairin bu acıyı doğrudan işlediği iki erken dönem otobiyografik düzyazı taslağı: Akademiye girmeden önceki acı dolu son günü anlatan Pierre Dumont ve beden eğitimi dersindeki fiziksel dehşeti ve öğrencilerden Karl Gruber'in aşırı yorgunluktan ölümünü tasvir eden Eğitim Sınıfı (Exercise Class / Die Turnstunde, 1899). Rilke, bu iki taslaktan sonra geçmişindeki acıları temsil etmekten vazgeçmiş; radikal bir psikolojik bastırma (repression) mekanizması geliştirerek akademi anılarını bilincinin derinliklerine gömmüştür.

Akademideki tek tesellisi, nişanlısı Valery'ye yazdığı mektuplarda "Fried" olarak bahsettiği Oscar adındaki öğrenciyle kurduğu kısa süreli dostluktur. Oscar (Fried), Rilke'nin babası Joseph Rilke'ye mektup yazarak hastanede yatan René'nin baş ağrıları, titremeleri ve fiziksel çaresizliği hakkında şefkatle bilgi verecek kadar hassas bir yakınlık göstermiştir.

Bir Noel arifesinde kendisine eziyet eden üst sınıf öğrencisine karşı yaşadığı kehanet benzeri psişik deneyim (bavulunun fırlatılması üzerine "eve gidemeyeceğini" söylemesi ve öğrencinin bacağını kırması), askeri çevrede ona ürkütücü ve ezoterik bir itibar kazandırmıştır.

Linz ticaret okulundan kaçışının ardından amcası Jaroslav Rilke'nin finansal desteğiyle Prag Üniversitesi giriş sınavlarına hazırlanan Rilke, hukuk ve edebiyat eğitimi almıştır. Bu dönemde kendisinden bir yaş büyük, maddi durumu iyi olan Valery David-Rhonfeld (Vally) ile nişanlanmıştır. Vally, Rilke'ye hem maddi hem de duygusal destek sağlamış, estetik çabalarını yüreklendirmiştir. Ancak Rilke, Prag'dan ayrılıp Münih'e geçerken sanatsal bağımsızlığı uğruna nişanı acımasızca bozmuştur. Vally, yıllar sonra (1928) mektupları satarak ve anılarını yayımlayarak Rilke'nin bu vefasızlığını teşhir etmiştir. Bu dönemin içsel ve ailevi çatışmaları, otobiyografik Ewald Trajedisi (Ewald Tragy, 1899-1900) adlı yapıta yansımıştır.

Münih'te (1896) Rilke'nin hayatındaki en belirleyici kadın figür olan Rus asıllı Lou Andreas-Salomé’yle tanışmıştır. Nietzsche'nin eski dostu ve entelektüel muhatabı olan, kendisinden on üç yaş büyük Lou, Rilke'yi hem duygusal hem de zihinsel egemenliği altına almıştır.

İtalya gezisinde (1898) Toskana Günlüğü'nü tutan Rilke, Nietzscheci sanatçı-üstinsan teorilerini benimsemiş, sanatçıların burjuva değerlerinden tamamen ayrı durduğunu savunmuştur. Viareggio'da mermer balkondayken gördüğü siyah maskeli merhamet kardeşi (rahip) ve aynı akşam kaldığı evdeki sosis köpeğinin ani ölümü, Rilke'nin zihninde aşk, kızlık ve ölüm üçlemesini birleştiren derin bir ruhsal şok ve korku senfonisi yaratmıştır.

 

Gençlik

Rilke'nin 1894-1899 yılları arasında ürettiği erken dönem eserleri, biçimsel arayışların ve dış etkilerden sıyrılma çabasının ürünleridir. Yayıncı Adolf Bonz ve Stefan George (Floransa Boboli Bahçeleri'ndeki görüşmelerinde), Rilke'nin eserlerini olgunlaşmadan son derece erken yayımladığını eleştirmişlerdir; Rilke de ileriki yıllarda bu erken dönem üretimlerinden tiksintiyle bahsetmiştir.

Şiirsel gelişiminde ilk aşama Heine taklitçiliğidir. Leben und Lieder (1894) ve Prag temalı Larenopfer (1896) koleksiyonlarında taklitçi bir üslup hâkimdir. Traumgekrönt (1897) ve Jens Peter Jacobsen etkisinin belirdiği Advent (1898) koleksiyonlarıyla birlikte şair, Heine esaretinden kurtularak kendi özgün ritimlerini ve abbba kafiye yapısını oluşturmaya başlamıştır. Mir zur Feier / İlk Şiirler (1899) ise şairin benlik ile nesneler arasındaki engelleri kaldırdığı, mistik dönüşüm (mükemmel ötesi) evresine geçişini simgeler. Bu dönemde iki ana şiir döngüsü öne çıkar:

  1. Meleklerin Şarkıları: İtalyan resim sanatının etkisiyle görselleşen, şair ile koruyucu melek arasındaki ilişkiyi meleğin perspektifinden ele alan mistik denemelerdir.
  2. Genç Kızların Şarkıları: Viareggio'da şekillenen; bakirelik, Mayıs ayı, deniz ve belirsiz bir kader beklentisiyle eriyip giden genç kızlık mitolojisidir.

Erken dönem dramalarında (Jetzt und in der Stunde unseres Sterbens, Im Frühfrost, Mütterchen, Ohne Gegenwart, Eşit ve Özgür) Gerhart Hauptmann'ın natüralist etkisi görülür. Yoksulluk, ensest, tecavüz ve ölüm temalarının işlendiği bu oyunlar son derece kasvetlidir. Düzyazıda ise Rilke'nin en büyük üstadı Danca orijinalini öğrenmeye çalıştığı Jens Peter Jacobsen'dir (Niels Lyhne, Marie Grubbe, Mogens). Jacobsen'in yozlaşma, ölüm ve ince ruh analizine dayalı estetiği, Rilke'nin düzyazı üslubunu şekillendirmiştir.

Bu dönemin zirve noktaları Die weiße Fürstin (Beyaz Prenses, 1899) lirik draması ile Der Cornet (Kornetçi Christopher Rilke'nin Aşk ve Ölüm Destanı, 1899) yapıtıdır. Beyaz Prenses, Viareggio'daki maskeli rahip olayından beslenen, bekaretin kaybı ile ölüm arasındaki mistik akrabalığı işleyen Maeterlinck ve Jacobsen etkili lirik bir şaheserdir. Der Cornet ise bir sonbahar gecesinde yoğun ilhamla yazılan, aşk ile ölümü savaşçı bir gençlik anlatısında birleştiren dinamik bir lirik düzyazı-şiirdir.

Rilke'nin bu dönemde Heine taklitçiliğinden özgün kafiye yapısına ve benlik ile nesnelerin mistik kaynaşmasına geçişini somutlaştıran Traumgekrönt (1897) dönemine ait şu dizeler, şairin kız çocukluğu ve dönüştürücü şiir anlayışının özünü sunar:

"Pazartesi günü o çocuk bana bu sarı gülü verdi. Salı günü onu taze mezarına götürün ve görün! Çiçek yapraklarının üzerinde nasıl durduğuna bakarsanız, damlacıkları net bir şekilde görebilirsiniz. Ama bugün gözyaşlarının bir anlamı var, Dün ise çiğ vardı."

 

Ruhani Evler (1899-1902)

Rusya

Rilke, 1899 ve 1900 yıllarında Rusya'ya iki ayrı ziyaret gerçekleştirmiş ve bu ülkeyi hayatının sonuna kadar "manevi yuvası" olarak benimsemiştir.

İlk ziyaretini Bahar 1899'da Lou ve kocasıyla Moskova ve St. Petersburg'a yapmış, Paskalya gecesi Ivan Veliki çanlarının çalmasıyla derin bir ruhsal uyanış yaşatmıştır.

İkinci gezisinde (Mayıs-Ağustos 1900) Tula, Kiev, Poltava, Volga hattı ve Yaroslavl'ı kapsayan geniş bir güzergâh izlemiştir.

Yasnaya Polyana'da Tolstoy ile yaptığı görüşmeler, Rilke'nin biyografisinde psikolojik bir maske düşürme alanıdır. Tolstoy ziyaretçilerini son derece soğuk karşılamış, kabul etmek istememiş, karısı ile yaşadığı şiddetli tartışmalara tanık olmalarına yol açmış ve sanatı reddeden (Sanat Nedir? broşürü) sert tavrıyla Rilke'yi dehşete düşürmüştür. Rilke, reddedilmenin yarattığı bu gizli kini hayatı boyunca taşımıştır.

Tver eyaletinde köylü şair S. D. Drojin'i (Drozhzhin) ziyaret eden Rilke, Sofia Schill'in arabuluculuğuyla üç gün boyunca köylü kulübesinde yaşamış, sabahları şafak vakti tarlalarda yalınayak yürüyüp süt içmiştir. Ancak derin sınıfsal ve kültürel uyumsuzluklar nedeniyle üç gün sonra Nikolai Tolstoy'un konforlu malikanesine geçmiştir. Rusça dilini hızla öğrenen Rilke, Çehov'un Martı oyununu Almancaya, İgor'un Çetesinin Destanı destanını ve Dostoyevski metinlerini çevirmiştir. Rilke'nin edebiyat eleştirisindeki iki kilit nokta:

  1. Dostoyevski Algısının Evrimi: Rilke başlangıçta yalnızca Dostoyevski'nin ilk romanı olan Yoksul İnsanları sığ bir düzeyde kavramış; ancak çok daha geç bir dönemde (1912-1920 yılları arasında) Budala, Karamazov Kardeşler ve Ölüler Evinden Anılar üzerinden Dostoyevski'nin gerçek devasa derinliğine ulaşabilmiştir.
  2. Çehov Eleştirisi: Rilke, Martı oyununu çevirmesine rağmen, geleneksel Batı eleştirisinin basmakalıp klişelerine kapılarak Çehov'un sanatını "dramatik dinamizmden ve olay örgüsünden yoksun, son derece sıkıcı" olarak nitelendirmiştir.

Rilke'nin Rusya deneyimi "Rus Tanrısı" kavramını doğurmuştur. Bu Tanrı, Hristiyanlığın durağan Tanrısı değil; Rus dilindeki "kusurlu kip" (imperfective aspect) gibi sürekli oluşan, büyüyen, tamamlanmamış, karanlık ve estetik bir Tanrı'dır. Bu dönemde iki temel eser üretilmiştir:

  1. Das Stunden-Buch (Keşiş Hayatı Kitabı / Saatler Kitabı): İtalyan Rönesansı'nın bitmişliğini Rus ikon sanatı ve geleceğin oluşum halindeki Tanrısı ile karşılaştıran kurgusal bir Rus keşişin ağzından yazılmış lirik şiir döngüsüdür.
  2. Geschichten vom lieben Gott (Tanrı Hakkındaki Hikayeler): Rus sözlü edebiyatındaki kahramanlık destanları (byliny / otlar) ve halk masalları (skazki / peri masalları) geleneğinden beslenen, Tanrı'yı aciz bir heykeltıraş veya çocuksu bir figür olarak tasvir eden öykülerdir. Zaren (Çarlar) şiir döngüsünde ise Muromlu İlya ve İlya ve Hırsız Bülbül (Ejderha Katili) efsaneleri sembolik biçimde yeniden işlenmiştir.

 

Worpswede

Rusya dönüşünde Rilke, Heinrich Vogeler'in davetiyle Bremen yakınlarındaki Worpswede sanatçı kolonisine katılmıştır. Barkenhoff'taki beyaz müzik odasında düzenlenen Pazar akşamı toplantılarında; mum ışığı, güller, gümüş kaplar ve müzik eşliğinde şiirlerini okuyarak topluluğu etkilemiştir.

Rilke bu toplantılarla ilgili olarak "kutsal mabet" atmosferi kurgulamıştır fakat bu “yapay” bir kurgudur: Carl Hauptmann ile yaşanan sert fikirsel çatışmalar, içki partileri ve köylü dansları Rilke'nin aşırı hassas kişisel tiyatrosunu tehdit etmiş; şair pencere ve kapıları ardına kadar açarak ortamdaki "avami neşeyi" dağıtmaya çalışmıştır.

Worpswede'de Rilke'nin zihninde "kız kardeşlik ve kız çocukluğu" mitolojisini canlandıran iki kadın sanatçı öne çıkar: sarışın ressam Paula Becker (Modersohn-Becker) ve heykeltıraş Clara Westhoff. Clara'nın atölyesinde gerçekleşen bir gece toplantısında, kapı kilidinin çekiçle kırılması sırasında Clara'nın elinin ağır şekilde yaralanması ve kanaması, Rilke'nin zihninde sanatsal adanmışlık ve kurban sembolizmine dönüşmüş; Tanrı Hakkındaki Hikayeler'deki Tanrı'nın yaralı sağ eli motifiyle doğrudan birleşmiştir.

Hamburg gezisi sırasında (Hauptmann'ın oyununun galası) Rilke'nin kapalı gözlerini kırmızı bir gülle okşama eylemi ve Paula'nın gözlerine duyduğu tutku, günlüğüne eklediği marazi Das Stück (Parça) adlı öyküye ilham vermiştir. Öykünün doğru edebi çözümlemesi şudur: Erkek kahraman (George), kendisine hayattayken asla teslim olmamış bakire bir kızın ölü bedeninin gözleri üzerine buz gibi iki kırmızı gül tomurcuğu koyar; bu tomurcuklar, ölü kızın bedenindeki yaşam enerjisini emerek açılır. Bu anlatı, Rilke'nin bekaret, aşk, sahip olma arzusu ve ölüm arasındaki marazi bağını ortaya koyar.

Clara'nın Auguste Rodin'in öğrencisi olması ise Rilke'yi plastik sanatlara yöneltmiş; şairin şiirsel odağının soyut duygulardan somut "nesnelere" (Dinge) kaymasının temelini atmıştır.

 

Westerwede

Evlilik Hayali

23 Ekim 1900 tarihli mektupta tanımlanan yemek masası (yulaf lapası, Vestfalya jambonu, altın sarısı çay, limon dilimleri, güller) ve Do-All patentli tencere detayı, Rilke'nin "sıradan, sağlıklı ve korunaklı bir Alman yuvası" kurma arzusunu gösterir. Mektubun altında yatan motivasyon, fırtınalı ve münzevi şair kimliğinin ötesinde, temelde insani ve "normal" bir sığınak arayışıdır.

 

Rilke için Paula ile evlenmek "manevi bir ihlal" (kız çocukluğunun masumiyetini bozmak) sayılacakken, Clara’nın daha güçlü, enerjik ve bağımsız yapısı Rilke’ye bu hassas çekinceleri yaşatmamıştır.

 

13 Aralık 1900 tarihli günlük kaydı, Rilke'nin yaşadığı en ağır zihinsel felç ve depresyon anlarından birini belgeler. Şair bu dönemi ne yaşama ne ölüme ait olan "Kimsenin Toprağı" (Niemandsland) olarak tanımlar.

Günlükte Rilke, zihinsel yetersizliğini, alçakgönüllülük maskesi altında sürünmeyi ve değersiz düşüncelerle kirlenmeyi acımasızca eleştirir.

 

Mayıs 1901'de Westerwede'deki kulübeye yerleşen çift (ve Aralık 1901'de doğan kızları Ruth), köylü yaşamına yakın, Rusya bozkırlarını andıran ancak Cermen masallarını çağrıran korunaklı bir hayat kurdu.

 

Rilke'nin babasından aldığı harçlığın kesileceği haberi (Ocak 1902), bu kır kalesini yerle bir etti. Rilke, banka katipliği yapmayı "sanatının ölümü ve delilik" olarak gördü. Aileyi ve kulübeyi geçindiremeyeceğini anlayınca büyük bir varoluşsal panik yaşadı.

 

Mayıs 1902'de Rilke ve Clara, bebekleri Ruth'u anneannesine bırakarak Paris'e gitmeye karar verdiler. Ev hayatının getirdiği "angarya" ve geçim yükü, dehanın ihtiyaç duyduğu mutlak yalnızlıkla bağdaşmıyordu.

 

Rilke, nazik ve çaresiz tavırlarının arkasında, dehasının önüne hiçbir insani/toplumsal sorumluluğun geçmesine izin vermeyecek demir gibi bir kararlılığa sahipti. Evlilik ve babalık rolleri, sanatının "günlük ekmeği" olma işlevini kaybettiği an bu bağları sessizce ve şefkatle arka plana itti.

 

28 Ağustos 1902’de Julie Weinmann'a yazdığı dokunaklı yardım mektubunda ifade ettiği gibi, Rilke bir büroya kapanıp "bayat havada mekanik işler yapmaktansa" yoksulluğu ve sürgünü tercih etti. Paris'e varışı, şairin kısa süren "eş, baba ve yurttaş" olma denemesinin sonu; sanatının mutlak diktatörlüğünün başlangıcı oldu.

 

Rilke'nin şiirsel coğrafyasında Rusya "Sanatçı-Tanrı" fikrini doğurmuş; Worpswede "sarı saçlı ressam" (Paula Modersohn-Becker) üzerinden duygusal derinleşmeyi sağlamıştır. Westerwede ise bu iki evrenin anıları ile Auguste Rodin’e doğru uzanan geleceğin iç içe geçtiği kararsız bir geçiş dönemidir.

1902-1903'te yazılan Worpswede monografisi ticari bir sipariş olarak başlamış, şairin kendisi tarafından daha sonra başarısız bulunmuştur. Ancak bu ticari görev, Rilke’ye sanatsal dönüşümünün en kritik halkası olan Rodin üzerine monografi yazma imkânını kazandırmıştır.

 

Saatler Kitabı'nın ikinci parçası olan Hac Kitabı, sonbahar fırtınalarıyla sarsılan Westerwede’de kaleme alınmıştır. Ancak eserin manevi zemini hâlâ Rus bozkırlarının coşkusundan ve Gerhart Hauptmann’ın Michael Kramer oyununun etkilerinden beslenir (Eylül 1901).

Tanrı ile şair/keşiş arasındaki ilişki bir babanın oğluna duyduğu sevgiyle tanımlanır. Şair artık Tanrı’nın kulu değil, O’nu dilde inşa eden ve gelecekte var kılacak olan yaratıcısıdır.

 

Rilke, geleneksel bir şiir yazmaya çalışırken aniden trans benzeri bir duyguya kapılarak Oğul (Der Sohn) şiirinin ilk çekirdeğini dökülmüştür. Şiirdeki "hayalperest kemancılar" (traumende Geiger), fışkıran çeşmeler ve karanlık koruluklar simgeselliği, şairin zihninde Sanat ile Ölümün ilk köklü birleşmesini temsil eder.

 

Sürgün edilmiş kral baladı üzerinden Rilke, sanatçının bu dünyadaki varoluşunu bir "sürgün" olarak tanımlar. Gerçek hayat, bu dünyanın ötesinde, ancak ölümün eşiğinde başlayan bir "saf ses" alanıdır.

 

Clara Westhoff'un arkadaşı Grete’nin genç yaşta ölümü üzerine yazılan Ağıt (Elegie), Rilke’nin ölüm poetiğindeki ilk büyük patlamadır.

Şair, ölümü trajik bir son veya kaçış olarak değil; hayattan daha büyük, olgunlaşmış ve bireye özgü bir "kutsal tamamlanma" (kişisel ölüm) olarak görmeye başlar.

 

Latince Dersleri (1902-1914)

Rodin

Rilke'nin 1902 yılında Paris'e gelişi, şairin kaderini belirleyen ilk büyük deneyimidir. Büyük şehrin gürültülü endüstrileşmesi ve sefaleti şairi başlangıçta dehşete düşürmüş, fakat aynı zamanda derinden büyülemiştir.

Paris'e gelişinin asıl sebebi heykeltıraş Auguste Rodin üzerine bir monografi yazmaktır. Rilke, Rodin'in devasa çalışma disiplinine, sağlam akıl sağlığına ve kaya gibi karakterine hayran kalır.

Rodin, Rilke'ye ilhamı beklemek yerine durmaksızın ve sabırla çalışmanın ilhamı çağıracağını öğretmiştir. Şair, insan ilişkilerini ve duygularını sanatına feda etme kuralını Rodin'den benimser.

 

Paris'in üzerindeki ezici baskısından ve grip nöbetlerinden kaçan Rilke, Mart 1903'te İtalya'daki Viareggio'ya sığınır. Deniz ve güneşle yenilenen şair, burada coşku içinde Saatler Kitabı’nın (Das Stunden-Buch) üçüncü bölümü olan Yoksulluk ve Ölüm Kitabı’nı yedi günde yazar.

 

Ellen Key'in davetiyle 1904'te altı ay boyunca İsveç ve Danimarka'da kalan Rilke, kuzey iklimiyle tazelenir; Beyaz Prenses’i yeniden yazar ve nesre yakın şiirler kaleme alır.

Eylül 1905'te Rodin'in yanına Meudon'a dönerek onun özel sekreteri olur. Ancak dağ gibi biriken Fransızca yazışmalar, Rilke'nin kendi ilhamıyla çelişen ağır sekreterlik yükü ve Rodin'in artan şüpheciliği nedeniyle Mayıs 1906'da şiddetli bir kavga yaşanır ve Rilke işten çıkarılır.

 

Paris

Rodin'den ayrıldıktan sonra Rilke, babasının ve dostu Luise Schwerin'in ölümüyle sarsılsa da Paris'te kalmaya ve yalnız bir çalışma düzenine sığınmaya karar verir. Eşi Clara ile evliliğini "iki komşu yalnızlığın güçlenmesi" ilkesine bağlayarak mesafeli tutar.

Koşullar ne olursa olsun her gün kendini odaya kapatıp yalnızlığa ve ilhamsızlığa bile teslim olma disiplinini benimser.

 

Cézanne

1907 Sonbahar Salonu'nda ressam Paul Cézanne'ın eserlerini keşfetmesi, Rilke'nin nesnel sanat (Sachlichkeit) anlayışına yön verir.

Şair, duygusal kişiselliği kenara bırakıp nesneleri, hayvanları, binaları ve heykelleri oldukları gibi, içsel özleriyle dile getiren "nesne-şiir" (Dinggedicht) tarzını Yeni Şiirler (I ve II) derlemelerinde olgunlaştırır.

 

Malte Laurids Brigge'in Notları

Rilke, tüm zihinsel ve duygusal ıstıraplarını kurgusal ikizi Malte Laurids Brigge'ye yükleyerek edebi bir "günah keçisi" (scapegoat) yaratır. Roman; Paris'in sefaleti, hastaneler, ölüm korkusu, İskandinav çocukluk anıları ve nesnesiz/karşılıksız aşk (besitzlose Liebe) fikirlerini işler.

 

Savaşlar ve Savaş Söylentileri (1914-1921)

Savaşmayan Sivil

1914'te I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle Rilke, başlangıçta Hölderlin üslubuyla coşkulu Beş İlahi (Fünf Gesänge) yazsa da savaşın getirdiği yıkım ve kitlesel kıyım karşısında derin bir felç ve kısırlık dönemine girer. Avusturya ordusunda kısa bir süre arşiv memurluğu yaptıktan sonra dostlarının müdahalesiyle terhis edilir.

 

Mülteci

Savaş yıllarını Münih'te aristokrat dostlarının ve soylu kadınların koruyucu çevresinde geçiren Rilke, 1919'da Almanya'dan ayrılarak İsviçre'ye geçer. İsviçre'de oteller ve şatolar arasında sürgün bir hayat yaşarken, Zürih yakınlarındaki Berg Şatosu'na yerleşir.

Askeri akademi yıllarındaki çocukluk travmasını ve savaşın dehşetini eski hocası General Sedlakowitz'e yazdığı sarsıcı mektupla dışa vurur.

 

Kriz (1921-1922)

Muzot

Sierre yakınlarında 13. yüzyıldan kalma, elektriği ve konforu olmayan bu küçük taş kule; Rilke için bir konuttan ziyade "giyilen bir zırh" veya insanlığın dışındaki zamansız bir sığınaktı. Rilke’nin hamisi Werner Reinhart ve dostu Baladine Klossowska’nın yardımlarıyla yaşanabilir hale getirildi.

 

Rilke, kişisel ilişkilerin ve insan temasının şiirin özgün kaynağından çalınan bir hırsızlık olduğunu hissederek, hizmetçisiyle birlikte kendisini kuleye kapattı. Paul Valéry’nin de gözlemlediği gibi bu yalnızlık, "insanlık dışı" sayılabilecek mutlak bir içe dönüştü.

 

Rilke, Valéry'nin Mallarmé sonrasında 25 yıl süren "felsefi/matematiksel sessizliğini" (saf sanatın sessizliği) öğrendiğinde kendi verimsiz geçen 10 yıllık kriz dönemini (1912-1922) meşrulaştırdı ve bu sessizliği gelecekteki ilham fırtınasının bir hazırlığı olarak gördü.

 

Rilke'nin kendi kızı Ruth’un evlilik kararı alması üzerine, genç yaşta ölen dansçı Wera Ouckama Knoop’un annesi Gertrud’un tebrik mektubu yazması bir "zincirleme kilit mekanizmasını" çalıştırdı.

Wera’nın annesinin gönderdiği hastalık ve ölüm detaylarını içeren mektup (Ocak 1922), Rilke’nin iç dünyasında yıllardır donmuş halde duran ilham bloklarını harekete geçirdi. Wera'nın imgesi, yaşam ile ölüm arasındaki o gizemli ve şiirsel "başkalaşımın" simgesi oldu.

 

Şubat 1922’de gerçekleşen yaratım fırtınası, adeta Platonik veya Nietzscheci bir "ilahi ele geçirilme" (divine possession) halidir:

2–5 Şubat: Rilke, Wera’nın ölümü ve Orpheus imgesiyle tamamen plansız bir biçimde 26 şiirden oluşan Orpheus’a Soneler’in (I. Bölüm) tamamını kaleme aldı.

7–11 Şubat: Şiirsel kanallar açılınca Rilke, 1912’den beri bekleyen Duino Ağıtları’na döndü. 7-11 Şubat gecelerinde VII, VIII, IX ve X. Ağıtlar tamamlandı. 11 Şubat’ta Lou Andreas-Salomé ve Marie Thurn und Taxis’e yazdığı coşkulu mektuplarla Ağıtlar’ın bittiğini ilan etti.

12–20 Şubat: İlham durmadı; Rilke baştan beri eksik hissettiği yapıyı tamamlamak için Picasso'nun cambazlarından ilhamla tamamen yeni bir V. Ağıt yazdı ve eski versiyonun yerine koydu. Ardından Orpheus'a Soneler’in II. Bölümünü (29 sone) yazarak 3 haftada tüm külliyatı noktalandırdı.

 

Duino Ağıtları’nın Muzot’taki Kronolojik Mimarisi

Ağıt

Yaratım Yeri ve Yılı

I. Ağıt

Duino, 1912

II. Ağıt

Duino, 1912

III. Ağıt

Duino, 1912; Paris, 1913

IV. Ağıt

Münih, 1915

V. Ağıt

Muzot, 1922 (Rilke yeni versiyonu tercih etmiştir)

VI. Ağıt

Toledo/Ronda, 1912; Paris, 1914; Muzot, 1922

VII. Ağıt

Muzot, 1922 (Tamamen Muzot'a aittir)

VIII. Ağıt

İspanya, 1912-13; Paris, 1914; Münih, 1918; Muzot, 1922

IX. Ağıt

İspanya, 1912-13; Muzot, 1922

X. Ağıt

Duino, 1912; Paris, 1914; Muzot, 1922

 

Rilke, 20 yıl boyunca alçakgönüllü ve sabırlı çalışmayı vaaz etmişken, Muzot'ta kendisini aşan "adsız bir fırtınanın", kozmik bir gücün aracı (medium) olduğunu hissetmiştir.

 

Hölderlin ve Nietzsche, insan sınırlarını zorlayan bu dehşetli tinsel gerilim karşısında akli dengelerini kaybetmişlerdir. Rilke ise varoluşunun tüm lifleri çatırdamasına rağmen, hem Ağıtlar’ın kederini hem de Soneler’in övgü şarkısını aynı anda dille zapt edebildiği için yıkılmamış ve bu aşkın deneyimden zaferle çıkmıştır.

 

Melekler

Rilke’nin Floransa gezilerinde (Giotto, Botticelli) ve Worpswede'de Heinrich Vogeler’in eserlerinde gördüğü melekler, önceleri pasif, ışıklı ve lekesiz görünüşleriyle yalnızlığı avutan tinsel figürlerdi.

Yeni Şiirler (Neue Gedichte) ve El Greco’nun etkisinde melek; Yakup’la güreşen, Muhammed’e "Oku!" diye haykıran, insandaki değersiz ve ham olan her şeyi yakıp yıkan tehditkâr bir kasırga kimliği kazanır.

Ağıtlarda Melek artık Tanrı ile insan arasında aracı bir elçi değildir. O, "çiçek açan tanrısallığın poleni", kendi içine kapanmış güzellik aynaları ve aşılması imkânsız ateşten bir duvardır:

"Korkunçtur her melek.”

 

Rilke, modern dünyayı sahte tesellilerin satıldığı bir "Keder Şehri" (Leid-Stadt) olarak görür. İnsanlar geçici zevklerle vakit geçirirken, gerçek varoluş ve doğa şehir surlarının dışında kalır.

 

Aşıklar: Doğayla ve kozmosla bütünleşmeye en yakın gruptur; ancak duygularının uçuculuğu nedeniyle mutlak birliğe nadiren ulaşırlar.

Çocuklar: Ölüm bilincine sahip olmadıkları için doğanın naif döngüsüne ve evrensel yaşama bütünüyle dâhildirler.

Genç Ölenler: Dünyanın bayağılığından sıyrılarak Ağıt Perilerinin rehberliğinde Keder Ülkesi'nin kadim dağlarına ulaşan şanslı varlıklardır.

 

III. Ağıt’ta Rilke, erkeğin içindeki cinsel dürtülerin ve atasal mirasın (ilkel içgüdü ormanı) bir annenin veya genç bir kızın sevgisiyle dindirilemeyecek kadar vahşi olduğunu anlatır.

Şair, erkeğin yıkıcı tutkusu karşısında saf ve ışıl ışıl kadınlığın (ve kurban olan genç kızların) tarafında durmuş, cinsel arzunun karanlık kökenlerini sanatındaki trajik dönüşümün zeminine oturtmuştur.

 

Hayvanlar ve çocuklar ölümün bilincinde olmadan var olurlar. İnsan ise ölüm bilinci sebebiyle sürekli "ayrılmak üzere olan biri" gibi yaşar; tüm hayatı uzun bir vedadır.

Duino Melekleri, yaşayanlar ile ölüler ülkesi arasında bir sınır gözetmezler (Doppelbereich). Şairin hedefi, Meleğin bu bütüncül bilincine ulaşarak yaşamı ve ölümü tek bir yüce varoluş düzleminde adlandırmak ve övmektir.

 

İnsan sevgisinin geçiciliği karşısında Melekler, kendi güzelliklerini yine kendi içlerine yansıtan dondurulmuş aynalardır.

 

Dördüncü Ağıt, Rilke’nin ilhamı zorlamak için verdiği en kasvetli mücadeledir. İnsani oyuncuların beceriksizliği ve samimiyetsizliği yerine, içi talaşla dolu da olsa katı ve dolu olan kukla (marionette) konur. Şair, insani ilişkileri sahneden kovarak Meleği aşağı inip kuklanın iplerini oynatmaya zorlamak ister; ancak sahne tamamen sessiz ve boş kalır.

 

V. Ağıt (Picasso Etkisi): Picasso’nun Sokak Sanatçıları tablosundan esinlenen bu Ağıt, dördüncü Ağıttaki cansız kuklanın aksine, samimi bir aşk ve ilhamdan yoksun "akrobatların" çılgınca performansını sergiler. Bu gösteri, sanat için sanat anlayışının kovan gibi boş, fırtınalı ve trajik bir ölüm dansıdır.

 

VI. Ağıt: Kahramanlar, duraklamadan doğrudan ölümde meyve vermeye ilerledikleri için sıradan insanlardan üstün tutulur. Onların varlığı, yaşamı uzatmaya çalışan ölümlülerin aksine, erken bir tamamlanmadır.

 

Şairin görevi, kaybolmakta olan somut dünyayı (evleri, kuleleri, testileri, çeşmeleri) kendi içsel dünyasında (Weltinnenraum) görünmez kılarak dönüştürmektir. Şair, 7. Ağıttan itibaren bunu yapar.

Melek yalnızca görünmez olanı algılayabilir. Şair, dille dönüştürdüğü bu basit yeryüzü nesnelerini Meleğin bilincine sunarak hem nesneleri unutulmaktan kurtarır hem de bir şair olarak varoluşunu meşrulaştırır: Nietzsche'nin trajedide sunduğu 'dünyanın estetik bir olgu olarak olumlanması' fikri, Rilke'de 'varoluşun yalnızca estetik açıdan aktif olduğu ölçüde haklı çıkarılması' biçimine dönüşür.

 

X. Ağıt: Keder Şehri

İnsanlığın sıradan tesellilerle oyalandığı panayır yeri. Yalnızca genç ölenler ve şairler, Ağıt Perilerinin rehberliğinde kadim Keder Dağları'na ulaşabilir.

Şair, soyut spekülasyonların ve Meleklerin amansız bakışlarının ortasında batarken, insanlığın tüm trajik birikimini bu 10 Ağıtta dile getirmiştir.

 

Orpheus

Ağıtlarda Melek, insana aşkın, ulaşılmaz, korkunç ve soğuk bir güçtür. Şair onunla eşit bir ilişki kuramaz; insan varoluşunu onun dehşetli ışığı karşısında meşrulaştırmaya çalışır.

Orpheus ile şair arasındaki mesafe yok olur. Orpheus insanlığa, toprağa, yaşama ve ölüme yakındır. O, insandaki sanatsal ilke ve ebedi şair ruhunun vücut bulmuş halidir. Ağıtlardaki trajik ve kasvetli yoğunluk, Sonellerde evrensel bir "kutsama" (Rühmung) ve Apolloncu neşeye dönüşür.

 

Rilke hayatı boyunca yeraltı dünyasına, karanlığa ve gölgelere inerek genç yaşta ölen kadınları (Eurydike, Gaspara Stampa, Paula Becker) unutulmaktan kurtarmaya çalışmıştır.

 

Eurydike kendi içine kapanmış, dirilmeyi istemeyen bir varlıkken; Soneler’de Eurydike’nin yerini genç dansçı Wera Ouckama Knoop alır. Wera'nın hastalığı nedeniyle dansı bırakıp müziğe ve resme sığınması, ardından ölmesi; Rilke için hareketin müziğe, bedenleşmenin saf şiire dönüşmesi (Verwandlung) anlamına gelir.

 

Rilke, Paul Valéry’nin Deniz Mezarlığı (Le Cimetière marin) çevirisi ve Ruh ve Dans (L'Âme et la danse) diyaloğundan derinden etkilenmiştir. Sokrates’in dansı "saf bir başkalaşım eylemi" olarak tanımlaması, Rilke’nin zihninde Wera’nın hatırasıyla birleşerek Sonelerin temel biyolojik ve estetik başkalaşım doktrinini doğurmuştur.

 

Orpheus hem yeryüzüne hem yeraltı dünyasına (Hades) aittir. O, yaşam ile ölümü birleştiren "Çift Âlem"in şairidir.

Orpheus kişisel bir ikon veya tarihsel bir figür değildir; şarkının ve şiirsel Varlığın tecelli ettiği her yerde aniden beliren, dilde akıp giden ebedi ruhun adıdır.

 

Malte’de Rilke, modern kentlerdeki (özellikle Paris hastanelerindeki) seri üretim ölümleri sert bir dille eleştirir. İnsanlar artık kendi ölümlerini ölmemekte, kendilerine sunulan "hazır / fabrika yapımı ölümleri" (todes von der Stange) tüketmektedirler.

Rilke için ideal olan, her insanın kendi içinde bir meyve çekirdeği gibi büyüttüğü, yaşadığı hayata ve bireysel hamuruna özgü olan "Kişisel Ölüm"dür (Der eigene Tod). İnsan nasıl ki kendi hayatını yaşıyorsa, kendi ölümünü de olgunlaştırıp doğurmalıdır.

 

Muzot döneminde (1922) tamamlanan Duino Ağıtları ve Orpheus'a Soneler ile birlikte Rilke, "Kişisel Ölüm" anlayışını daha geniş, kozmik bir "Çift Âlem" (Doppelbereich) felsefesiyle aşar.

Şairin ve insanın biricik ödevi, geçici olan bu yeryüzü nesnelerini dille adlandırarak (Sagen) insanın içsel uzamında (Weltinnenraum) "görünmezliğe dönüştürmektir" (Verwandlung).

 

Son (1922-1926)

Kişisel Ölüm

1922 Şubat Mucizesi’nin ardından Rilke, zihinsel bir çöküş yaşamamış; aksine büyük eserlerini tamamlamış olmanın verdiği minnetle Paul Valéry çevirilerine (Tılsımlar) ve yazışmalarına yönelmiştir.

Ağıtlar dünyasından çıkıp savaş sonrası Avrupa'sına dönmek Rilke'yi dehşete düşürmüştür. Almanya’nın manevi bir yenilenme sağlayamaması, materyalizme ve makineleşmeye kurban gitmesi şairi derinden yaralamış; Soneler’deki "her şeyi olumlama" ilkesi bu tarihsel sefalet karşısında ağır bir sınav vermiştir.

 

1923 kışında sağlık sorunlarının artması üzerine Dr. Hämmerli’nin bakımına giren Rilke, hasta kıyafeti giymeyi -asker üniforması gibi- doğadan ve yaşamdan kopuş olarak algılamıştır.

Bir doktorun bedenine müdahale etmesinden tiksinmiş; kanser ve iç zehirlenme korkularıyla aklını yitirme eşiğine gelmiştir.

 

27 Ekim 1925: Zihinsel yetilerini kaybetme veya delirme korkusuyla Muzot'ta vasiyetini hazırlamıştır. Vasiyette melekler yerine Mezar Taşı Yazıtı’nı ve gömüleceği yeri detaylandırmış; ancak tabu saydığı "ölüm" kelimesini kullanmaktan özenle kaçınmıştır.

 

Yaşamının son iki yılında, geçmişte mesafeli durduğu karısı Clara Westhoff ve kızı Ruth ile yazışmaları daha samimi ve insani bir renge bürünmüştür. Ancak Rilke, bu platonik yakınlığı fiziksel bir buluşmaya dönüştürmekten imtina etmiş, torununu göremeden hayata gözlerini yummuştur.

 

Son yıllarında en büyük tinsel destekçisi Nanny Wunderly-Volkart olmuş; Marie Thurn und Taxis, Lou Andreas-Salomé ve Anton Kippenberg ile dostlukları son ana kadar sadakatle sürmüştür.

 

Ekim 1926'da Muzot bahçesinde Mısırlı genç bir kadın misafiri için gül toplarken eline batan basit bir diken, kanında gizlenen ve henüz teşhis edilememiş olan lösemiyi (akyuvar patlamasını) tetiklemiştir.

 

Dr. Hämmerli'nin Valmont'taki kliniğinde son anlarını yaşayan şair, zihnini uyuşturacak afyon/morfin bazlı ilaçları reddetmiş; 29 Aralık 1926'da gözleri açık ve mavi bir halde, hayattaki duruşuna uygun olarak tek başına ölmüştür.

 

"Rose, oh reiner Widerspruch, Lust,

Niemandes Schlaf zu sein unter so viel

Lidern."

(Gül, ey saf çelişki, bunca göz kapağının / yaprağın altında

Hiç kimsenin uykusu olamamanın sevinci.)

 

Son Sözler

Genç İşçinin Mektubu

Rilke, 1922'de Ağıt krizinin hemen ardından kaleme aldığı bu metinde Hristiyanlığa ve İsa imgesine en sert saldırısını gerçekleştirir. Ona göre Hristiyanlık, insanoğlunun en mahrem ve kutsal sırrı olan cinselliği itibarsızlaştırmış, bedeni çileci bir reddedişle engellemiştir.

Rilke, yaşamı tam olarak olumlamanın (Rühmung) yolunun cinselliğe hak ettiği ilahi ve kozmik yeri vermekten geçtiğini savunur. Şair, cinselliği koruyan fallik ve eril bir ilahiyatı çağırarak, üçüncü Ağıttaki cinsel korku ve karanlık atasal miras duygusunu "pagan bir olumlama" ile aşmaya çalışır.

…

 

Yeni Şiirler döneminde Rodin’e duyduğu mutlak hayranlık, zamanla daha eleştirel bir mesafeye bırakılmıştır. Rilke, heykelleri ve mimariyi geçmişin sanatları olarak görmüş; yedinci Ağıtta Rodin'in adını anmayarak nesnelerin "içsel/görünmez alana" taşınmasını tek geçerli sanatsal eylem saymıştır.

 

Rilke, 1907'den beri kendisi hakkında yazılan eleştirileri ve kitapları okumadığını ısrarla vurgulamıştır. Biyografik olarak bu durum, şairin kendi içsel süreçlerini koruma adına yarattığı kurgusal bir maskedir.

Rilke, bir yandan eleştirileri okumadığını söylerken diğer yandan Hulewicz, Pongs ve Heygrodt gibi isimlere sayfalarca mektup yazarak Ağıtlar’ın ve Malte’ın nasıl okunması gerektiğini dikte etmiştir. Şair artık sadece yazan biri değil, kendi mesajını açıklayan bir peygamber-şair rolünü üstlenmiştir.

 

Hulewicz Mektubu (13 Kasım 1925)

Rilke’nin Witold Hulewicz’e yazdığı ünlü mektup, Duino Ağıtları’nın felsefi manifestosu kabul edilir.

Rilke, mektubunda Ağıtlar’ın tamamen "dünyevi" (diesseitig) bir bilince dayandığını iddia eder.

İlk iki Ağıtta korkunç, yıkıcı ve göz kamaştırıcı bir ordu olan Melek; geç dönem yorumlarında "görünür olanın görünmezliğe dönüşümünün halihazırda gerçekleştiği aşkın derece" biçiminde soyut felsefi bir kavrama indirgenmiştir.

 

Rilke, mektubunda döngünün "zafer ve rıza" yönünü vurgularken, 1915'te insanlığın ve ilhamın çöküşünü simgeleyen IV. Ağıt'taki derin umutsuzluğu ve reddi bilinçli olarak görmezden gelmiştir.

 

Rilke’ye göre Ağıtlar, yaşamı ve ölümü reddetmek değil; tam aksine yeryüzü nesnelerini iç dünyamızda dönüştürerek ebedileştirme eylemidir. Şair, trajik olanı olumlamaya dönüştüren bu formülle kendi varoluşçu estetiğini son kez mühürlemiştir.

 

Alman basınından gelen "Fransızlaşma" eleştirilerini aşırı ciddiye almış, Walter Mehring ve Eduard Korrodi gibi gazetecilere kendini savunmak için uzun otobiyografik mektuplar yazmıştır.

 

Rilke, içsel krizlerini Ağıtlar mucizesiyle çözdükten sonra, sadece acı çeken bir şair olmaktan çıkıp, yaşamın bütününü onaylayan didaktik bir "kahin-bilge" (Kahl-Seher) konumuna evrilmiştir.

 

Dönüşüm

Rilke, 1922’de Duino Ağıtları’nın yanına "Parçalı" (Fragmentarisches) başlığı altında tamamlanmamış veya kırılmış şiirlerini eklemeyi düşünmüştür. Şairin de belirttiği gibi, ruhundaki volkanik sarsıntılardan dışarı fırlayan bu parçalar; tamamlanmış bir bina olmasalar bile, tıpkı Yunan tapınaklarından kopmuş birer kariatid veya oyulmuş antik çömlek gibi Kendi Başlarına Birer Nesnedir (Ding).

 

Antistrophen (Karşı Stroflar) ve Çocukluk Ağıtı parçaları, Ağıtlar ana gövdesinden çıkarılmış olsalar da, harabe halindeki estetik değerleriyle geç dönem Rilke poetiğinin en sarsıcı, nostalgik ve felsefi kalıntıları arasında yer alır.

 

Erken dönemde Dionysosçu ve yıkıcı bularak mesafeli durduğu müzik, geç dönemde "yasa, kutsal sayı ve heykellerin nefes alması" olarak kabul edilmiştir. Müzik; görünür dünyayı içsel uzamda (Weltinnenraum) titreşimlere dönüştüren, duyuların ötesindeki nihai uzlaşma alanıdır.

 

Rilke, Fransızca yazarken kendisini "yeniden genç" hissettiğini itiraf etmiş; Almancadaki trajik ve ağır yükü bir kenara bırakarak Valais dağlarının, çeşmelerinin ve güllerinin ruhunu daha hafif, kristalize bir Fransızca ile tikel kılmıştır.

 

Sonuç

Rilke, 1912 Duino tecrübesinden sonra insanlarla kendisi arasına nazik, saydam ama geçilmez bir "ara boşluk" koymuştur. İnsanların "ağır yükleriyle" kendi "bağsız hafifliğini" karşı karşıya getirmiş; bu durum onu dışarıdan bakanlar için bencil veya soğuk kılsa da ona mutlak bir sanatsal özgürlük kazandırmıştır.

 

Rilke insani bağları ("kadınlar, çocuklar, aile, meslek") atlayarak doğrudan şeylerden (Dinge), hayvanlardan ve ölülerden meleklere sıçramıştır. İnsanlar onun için özlemlerini, acılarını dökebileceği ve kalplerini genişletebileceği "seçilmiş kaplar" (mektup arkadaşları) olmuş; ancak kişisel hayatın bağlayıcı sorumluluklarından (evlilik, babalık, vatandaşlık) her zaman kaçınmıştır.

 

Şair, seçtiği bu aşırı yalnızlığın getirdiği trajik acı ile kendi dehasına duyduğu öz saygı/öz acıma arasında gidip gelmiş; bu salınım Malte Laurids Brigge’den Duino Ağıtları’na kadar tüm eserlerinin ana tonunu belirlemiştir.

 

Rilke, insan ilişkilerinde ne kadar mesafeli, kaçamak veya kendi estetik kozasına kapalı olursa olsun; "Şeylerin" (Neue Gedichte) ve "İçsel Uzamın" (Weltinnenraum) hakikatini dille ifade etme konusunda Batı edebiyatının gördüğü en katışıksız dehalardan biridir.

 

Onun şiiri, geleceği kesin olmayan ama gökyüzünde ışıldayarak iz bırakan bir kayan yıldız gibidir.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder