Käte
Hamburger - Yeni Bir Bakış Açısıyla Rilke -
Notlar
Rilke in Neuer Sicht, Kohlhammer, Stuttgart, 1971
Önsöz
Rilke’nin şiirsel anlayışı ve yapısı 19. yüzyıla değil,
doğrudan 20. yüzyılın modernizmine aittir.
Çağdaşları Stefan George ve Hugo von Hofmannsthal ile
birlikte anılsa da, onlardan çok daha geniş, uluslararası ve kapsamlı bir etki
alanına ulaşmıştır.
Bu derleme ciltte yer alan son on yıla ait yedi makale,
Rilke şiirinin daha az bilinen yönlerini ve yapısal sorunlarını öne çıkarır.
Eudo C. Mason - Rilke ve Stefan George
Stefan George’un çevresi (özellikle Friedrich Wolters ve
Friedrich Gundolf), Rilke’nin şiirsel yükselişini başlangıçta mesafeli ve
eleştirel bir gözle izlemiştir. Gundolf, Rilke’nin lirik dilini ve içselliğini
"bağımlı, pasif ve her yeri delinmiş" olarak nitelendirmiş; onun
şiirlerini George'un şiirsel "geriliminin gevşemesi" ya da
"askıya alınmasının şişmesi" şeklinde küçümsemiştir.
Rilke, 14 Kasım 1897’de Berlin’de ressam Reinhold Lepsius’un
salonunda Stefan George’un kendi şiirlerini okuyuşuna ilk kez tanık olur. Bu
dinleti Rilke üzerinde sarsıcı ve ezici bir etki bırakır.
Rilke, George'un yarattığı buyurgan ve kusursuz biçimsel
disiplin karşısında hem büyülenir hem de tehdit hisseder.
Rilke George’a son derece saygılı bir mektup yazarak onun
sanatını sadakatle takip ettiğini ve çalışmalarının melodilerinden beslendiğini
ifade eder (Aralık, 1897).
George, Rilke'ye çok sert bir eleştiri yöneltir: "Şiirlerini
çok erken yayınladın." Normalde eserlerini savunan Rilke, bu kez
George’un baskısı altında bu eleştiriyi sessizce ve tamamen kabullenir.
Sanatçılar birbirlerinden uzak durmalıdır… İki yalnız
figür… birbirleri için büyük bir tehlikedir. Hiçbiri diğerinin sanatına
dokunmamalıdır.
Rilke, gençlik dönemindeki eserlerinde (Advent, Traumgekrönt,
Larenopfer) ağırlıksız, müzikal, akışkan ve içsel hassasiyeti ön planda
tutan bir lirik yapıya sahipti. Stefan George ile ilk karşılaşmasından (1897)
sonra, şiir kitaplarının tipografisinde (örneğin ilk baskısı sadece büyük
harflerle basılan Das Buch der Bilder / Resimler Kitabı)
George’un şekilci ve anıtsal estetiğinden izler taşımıştır.
Rilke için George, aşılması gereken ama tehlikeli bir usta
figürüydü.
Paris’te Auguste Rodin ile karşılaşması, Rilke’ye George’un
aradığı o "katı, sert ve anıtsal" sanatçı disiplinini sunmuş,
Rodin’in doğaya ve gerçeğe boyun eğen heykelsi yaklaşımını, George’un
anti-natüralist ve zorlayıcı anıtsallığına karşı bilinçli bir alternatif olarak
benimsemiştir.
Yeni Şiirler (Neue Gedichte)
Rilke, Rodin ve Cézanne etkisiyle geçmişin sanat eserleriyle
(örneğin Botticelli) doğrudan, nesnel ve taze bir ilişki kurmuştur.
Rilke, George’a kıyasla çok daha esnek, çok sesli ve modern
bir yapı kurmuştur.
Paul Reqadt - Rilke'nin Venedik Portresi
Venedik, şair için durgun, müzeleşmiş, "gerçek
dışı" bir lagün şehri olarak başlar. Birinci Dünya Savaşı sonrasında
(1920) Venedik'e tekrar gittiğinde, şehrin bu durgun yapısıyla kendi içsel
arayışı arasında bir gerilim yaşar; Venedik artık ona eski taze sembolik gücünü
tam anlamıyla vermez, daha çok geçmişin "tüketilmiş tekrarı" olarak
görünür.
Rilke, Venedik’i sarayların ve maskelerin romantik
klişesiyle değil; duvarlardaki kırmızının, panjurlardaki yeşilin Cézannevari
bir renk etkileşimi ve maddeselliğiyle kavramıştır. Şehir, turistik bir dekor
değil, nesnel direnişi olan bir gerçeklik olarak ele alınmıştır.
Venedik Sabahı (Venedikischer Morgen): Rilke,
Venedik’i klasik bir fahişe veya sokağa dökülen bir eğlence mekânı olarak
değil, mitolojik bir figür (Zeus ve Leda / peri kızı paralelliği) gibi
kişiselleştirir.
Venedik Sabahı şiirinde, suyun yansıması (ayna sembolizmi)
ve sabah ışığının saraylar üzerindeki etkisiyle Venedik, kendi kendini yaratan
bir imgeye dönüşür.
Rilke, Venedik döngüsünde ve Yeni Şiirler genelinde;
Paris'te Rodin'den öğrendiği "inkar etme, reddetme ve çalışma ahlakı"
ile Venedik'in "ölçülemez, serap gibi" doğasını birleştirmiştir.
Hofmannsthal tarihi ve insanı tarihsel süreklilik içinde ele
alırken, Rilke insanı yalnızlığı ve nesneler dünyasıyla olan estetik mücadelesi
içinde, sanatsal formun mutlak benzerliğine dönüştürerek "başarır."
Beda Alleman - Rilke ve Mallarmé: Sembolist Şiirin Temel Bir Sorusunun
Gelişimi
Rilke’nin mektuplarında ve şiirlerinde "figür"
(Gestalt / Figur) kelimesi çok farklı anlamlarda (heykel, plastik sanat eseri,
kişilik veya belirsiz mesafe/uzaklık) kullanılır. Bu kavram tek bir anlama
indirgenemeyecek kadar katmanlıdır.
Orta dönemde figür çoğunlukla somut bir sanat eserini
(heykel) ya da engin bir mesafeyi temsil ederken; Rilke’nin Rodin yorumları
üzerinden geliştirdiği anlayışla bu figür statik olmaktan çıkmış, saf
hareketten ve uzaktan örülmüştür.
Geç dönemde ise figür, somut bir heykellikten uzaklaşarak
kozmik hareketlerin toplandığı bir "takımyıldız" (Gewusste Figur)
halini alır. İnsan deneyiminin ve uzayın sınırlarını birleştiren en üstün
poetik ilke bu takımyıldızdır.
Rilke araştırmalarında Mallarmé adı genellikle göz ardı
edilir. Oysa geç dönem Rilke ile Mallarmé arasında derin bir yapısal yakınlık
vardır.
Sembolizmin kökeninde yer alan radikal sessizlik (Rimbaud,
Valéry, Hofmannsthal’ın Chandos Mektubu ve Mallarmé’nin tüm eserleri), dili
aşma ve söylenemez olanın sınırına dayanma çabasının bir sonucudur. Rilke'nin
geç dönem arayışı da bu sembolist çizginin doğal bir uzantısıdır.
Rilke de tıpkı Mallarmé gibi, tamamlanmış bir şiirin
kelimeler arasındaki güçlerin gerilimiyle tıpkı gökyüzündeki bir takımyıldız
gibi kurulu olduğunu savunur.
Rilke için "figür" asla statik bir sabitleme
değildir; aksine saf bir süreç, eylem ve hareketin toplamıdır. Orpheus’a
Soneler’de geçen "Dönüşümün içine ve dışına girin" emri,
Rilke’nin şiirsel yasasının "yolun kendisi" olduğunu gösterir.
Mallarmé ve Valéry şiiri aşkın bir "duruşta" sabitlerken, Rilke
dönüşümün akışını ve hareketin ivmesini esas alır.
Mallarmé, nesneleri şiirden silerek saf bir kavram ve
"fikir" (İdea) elde etmeyi hedefler ("calices sus" /
örtülü kadehler). Onun ideali, duyusal dünyadan tamamen arınmış aşkın bir
"duruluş"tur.
Rilke de tıpkı Mallarmé gibi "yokluğa" ve
görünmezliğe çekilmeyi önemser; ancak onun figürü, tüm geçmiş vedaların,
ayrılıkların ve deneyimlerin içselleştirilmiş toplamıdır.
Baudelaire’in Yazışmalar sonesinde doğanın hiyeroglif
bir bütünlük olarak çözülebileceği inancı (Sembolizm), modern dünyayla
yüzleştiğinde krize girmiş; Hofmannsthal’ın Lord Chandos Mektubu’nda
olduğu gibi dünyanın büyüleyici bağlantıları çözülmüştür.
Bu krizin ve sessizlik uçurumunun karşısında Sembolizm,
dilsizliğin sınırına dayanmıştır. Takımyıldız,
uzayın en uzak, en geniş ama aynı zamanda en kesin sınırı olarak; dağınık ve
çelişkili modern gerçeklik içinde şaire yol gösteren en üstün poetik yapı,
denge ve biçim ilkesi haline gelmiştir. Mallarmé kelimeleri grafiksel bir
takımyıldızda eritirken, Rilke onu "bilinçli bir figür" ve kozmik bir
ritim olarak şiirin ta kendisine dönüştürmüştür.
…
Kate Hamburger - Rilke'nin Üslubunun Fenomenolojik Yapısı
Rilke’de şiir, felsefi bir duruşun teorik ifadesi değil,
doğrudan lirik yöntemin (bilgi kuramı yerine lirik şiir) kendisidir.
Rilke ile Edmund Husserl arasında doğrudan bir temas
(etki-tepki ilişkisi) yoktur. Ancak her ikisinin eserlerinde de eşzamanlı
olarak ortaya çıkan bu yapısal paralellik, çağın epistemolojik krizine karşı
geliştirilmiş ortak bir "görme ve bilme" yönteminin ürünüdür.
Rilke’nin mektuplarında, günlüklerinde ve erken/orta dönem
şiirlerinde "Schauen" (bakmak / gözlemlemek / seyreylemek) fiili
merkezi bir yer tutar.
Rilke'deki bu görme eylemi, dış dünyanın algılanmasına,
nesneyle kurulan saf ve dikkatli bir temasa dayanır. Bu yönüyle Husserl’in
fenomenolojik "görme" (Sehen / Anschauen) kavramıyla birebir
örtüşür.
Husserl bilincin nesneyle olan kurucu ilişkisine (kasıtlılık
/ Intentionalität) odaklanır.
Husserl'in fenomenolojisinde "saf fenomen" ile
nesnenin kendiliğinden verilişi arasında bir ayrım yoktur; nesne bilincin
dışında değil, bilincin içinde verili olduğu haliyle (öz-verililik) ele alınır.
Rilke de şiirlerinde dış dünyadaki nesneleri (şeyleri) hazır
bulunalıklarıyla değil, bilinç süzgecinden geçerek "görünen" ve
"bakılan" saf fenomenler olarak yeniden kurar. Epistemolojideki bilgi
kuramı, Rilke'nin sanatında lirik bir bilgi yöntemine dönüşür.
Rilke, Rodin’in heykellerinde gördüğü "yaşamın yüzeyini
modelleme" becerisini, nesne şiirlerinde adeta tersten işletmiştir. Rodin
taşa hayatı kazandırırken, Rilke şeylerin yüzeyinden hareketle onların özünü
(Eidos) kelimelerle yeniden kurmuştur.
Rilke, şiirde mavi rengi doğrudan tanımlamak yerine onu
"eski mavi kırtasiye kağıdı", "solmuş çocuk önlüğü" gibi
dolaylı ve şaşırtıcı karşılaştırmalarla arındırır (Mavi Ortanca (Blaue
Hortensie) şiiri).
Top (Ball): Bu şiirde konu, somut bir nesne olarak
topun yuvarlaklığı ve atılabilme potansiyelidir. Amaç nesnenin özünü,
hareketini ve saf varoluş ritmini fenomenolojik olarak açığa çıkarmaktır.
Gül Şiirleri
Rilke’nin gül şiirlerinde (özellikle Rosenschale ve
son dönem Fransızca gül döngülerinde), gülün rengi, kokusu ve somut varoluşsal
nitelikleri yavaş yavaş soyutlanır. Şair, gülü sıradan bir çiçek olmaktan
çıkararak onun saf biçimine ve özüne (Eidos) ulaşır.
Mezar yazıtındaki ünlü "Gül, ah, tam bir çelişki,
bunca göz kapağının altında kimsenin uykusu olmamak" dizesi,
fenomenolojik indirgemenin zirvesidir. Gül yaprakları kapalı göz kapaklarına
benzetilir; ancak buradaki uyku, herhangi bir uyuyan özneye bağlı olmayan,
mutlak ve saf bir "uyku özüdür" (Saf Çelişki). Gül, varoluşun
ve hazzın mutlak yoğunlaşmış halidir.
Saatler Kitabı’nda dua eden keşiş figürü, dünyayı
karşısına alan ve "Tanrı" adını verdiği mutlak Öteki ile ilişki kuran
bir bilinç öznesidir.
Yeni Şiirler döneminde Paris’teki dilenci, sarhoş,
intihar eden, dul ve cüzzamlı gibi sefil insan manzaralarını ele alan Sesler,
acının fenomenolojisini gözler önüne serer. Malte gibi bu roller de dışarıdan
bakılan sosyal tipler değil, şairin bilincinde yankılanan birer
nesne-fenomendir.
Melek Motifi
Rilke’nin Duino Ağıtları’nda yer alan melek,
Hristiyanlık'taki klasik koruyucu melek değildir. Güzelliğin dehşete dönüştüğü
("Her melek korkunçtur"), insan algısının ve varoluş biçiminin
sınırlarını aşan aşkın bir figürdür.
Melek, şairin nesne şiirlerinden taşıdığı ve insan
varoluşunun geçiciliğine karşı konumlandırdığı son büyük kasıtlı nesnedir.
Husserl’in fenomenolojisinde bilincin içeriği olarak nesneyi
(Noema) ele alması ile Rilke’nin geç döneminde geliştirdiği "iç
dünya uzayı" fikri arasında yapısal bir paralellik vardır. İspanyol
Üçlemesi’nde şair, dış dünyadaki tüm dağlık bölgeleri, bacaları,
yabancıları ve nesneleri kendi iç bilincinin uzantısı olarak tek bir büyük
bütünlükte ("Ben ve tüm bunlar tek bir şey") toplar.
1914 yazında yazılan Orman Göleti ve Dönüş
şiirlerinde Rilke, dış dünyanın saf görsel gözlemiyle (Anschauen)
yetinilemeyeceğini, "gözün görevinin tamamlandığını, şimdi kalbin görevini
yapması gerektiğini" ilan eder.
Ünlü "Dünyanın içsel uzayı. Kuşlar sessizce
kafalarımızın arasından uçarlar" dizeleri, dışarıdaki uzay ile
içerideki zihinsel/ruhsal alan arasındaki sınırın tamamen ortadan kalktığı
noematik bir zirvedir.
Sahip olmak (Besitz) tefekkürün saflığını bulanıklaştırır;
oysa kuşun havada süzülmesi gibi, dünya ile benlik arasında aracı olmayan saf
bir ilişki kurulmalıdır.
Rilke, geç dönemde dış dünyanın nesnelerini içselleştirmeyi
(görünmezi içimizde yükseltmeyi) ve dili/söylemeyi insanın en büyük görevi
olarak görür. İnsan, şeyleri adlandırarak ve övgüye dönüştürerek onları gerçek
varoluşlarına uyandırır ("Burada olmak muhteşemdir").
Sekizinci Ağıt, insanın yaratık gibi (açık olanı doğrudan
gören) olmayıp, her zaman bir "gözlemci" (Zuschauer) olarak bilincin
ve niyetliliğin çemberine hapsolmuş olmasının acısını ve zorluğunu dile
getirir. Bilincin bu kasıtlılığı, fenomenolojik bilginin ta kendisidir.
Husserl’in geç eserlerinde (Avrupa Bilimlerinin Krizi)
aşkınsal solipsizmin uçurumundan dönerek yaşam dünyasını ve özne-nesne
korelasyonunu yeniden merkeze alması gibi, Rilke de şiirlerinde
"görmek" ile "içselleştirmek" arasındaki dengeyi kurar.
Şair, dış dünyayı ne tamamen dışarıda bırakır ne de benlikte eritir; onu dünyanın
içsel uzayında bilinçle yeniden kurar.
…
Anthony Stephens - Rilke'nin "Bebekler" Adlı Denemesi ve Ortak
Öğretim Sorunu
Rilke’nin 1913-14 döneminde yazdığı İspanyol Üçlemesi,
Büyük Gece ve diğer şiirler varoluşsal sorunlara "çözümler"
sunsa da, bu çözümler birbirini dışlayan ve yalnızca tasarlandıkları dar bağlam
için geçerli olan kısmi çözümlerdir.
Rilke, "bütünsel bir yaşam" için üç farklı katılım
biçimini (aşkın bir güçle birlik, sevgiliyle bağ, nesneler dünyasıyla duygusal
bütünleşme) aynı anda deneyimleme ihtiyacı duyar; ancak benliğin bölünmüş
doğası yüzünden bunları birleştiremez.
Rilke’nin eserlerinde yabancılaşma teması, özne ile nesne
arasındaki duygusal ve bilişsel/algısal ayrılmadan kaynaklanır. Dış dünyayı
yalnızca kendi algılarımızın imgeleri olarak kavramamız, bizi kendi zihnimizin
zindanına hapseder.
Rilke, Şubat 1914 tarihli Bebekler denemesinde Lotte
Pritzel’in balmumu bebeklerini ve çocuk oyuncaklarını eleştirir. Bebekler,
kendi iradesi veya özü olmayan, tamamen çocuğun onlara yansıttığı duygularla
şişirilmiş "saf olmayan" ve gerçek dışı nesnelerdir.
Oyuncak bebek deneyimi, çocuğun dış dünyayı gerçekte olduğu
gibi değil, yalnızca kendi öznelliğinin yansımaları olarak deneyimlemesine yol
açar. Bu durum, yetişkinin dünya deneyimindeki nesnellik krizinin ve
yabancılaşmanın temelini oluşturur. Rilke, bebekler aracılığıyla insanın kendi
duygularının tuzağına düştüğünü gösterir.
Jacob Steiner - Rilke'nin Şiirsel Eserlerinde Kelimenin Teması
Schmargendorf Dizeleri (1899): Rilke’nin 1899 tarihli erken
dönem şiirinde ("Son ses çoktan kaybolduktan sonra..."), günün
seslerinin susmasıyla yayılan derin sessizlik, yıldızların parıltısıyla görsel
bir karşılık bulur.
Şiirdeki "Yıldızlar, tek bir karanlığın farklı
kelimelerle ifade edilmesinden başka bir şey değil" imgesi, dil ile
sessizlik (söylenemez olan) arasındaki ilişkiyi kurar. Nasıl ki pek çok yıldız
tek bir karanlığı görünür kılıyorsa, pek çok kelime de ancak arkalarındaki
sessizlik ve derinlikle anlam kazanır. Kelime tek başına boş, ancak söylenmemiş
olanla çevrili olduğunda yankı uyandıran bir boyuta ulaşır.
Saatler Kitabı ve Hac Kitabı, dini birer dua mecmuası olmanın ötesinde,
adeta "söylemenin olanakları ve anlamı" üzerine kurulmuş metinlerdir.
Yeni Şiirler ve heykel sanatının etkisiyle Rilke,
duygusal ve geveze bir dilden uzaklaşarak; taşın dinginliğini, nesnenin kendi
içinde bütün olan "şey" halini kelimelere aktarmaya başlar. Artık
önemli olan çok şey söylemek değil, en içteki sözün taşıyıcı ve kalıcı olmasını
sağlamaktır.
Malte Laurids Brigge’in Notları romanında hikâye
anlatabilmek, dış dünyayı adlandırabilmek varoluşsal bir krize dönüşür. Malte,
insanların olayları ve çevreyi genel geçer kavramlarla kuşatırken, bireyin
merkezine (örneğin bir kadının ya da bir yüzün özüne) kelimelerle asla
ulaşamadıklarını fark eder.
Duino Ağıtları’nın 9. Ağıt’ında insan olmanın, geçici
dünyada var olmanın en büyük kanıtı "adlandırmak ve söylemektir" ("Burada olmak
muhteşemdir"). İnsanlar dünyadaki her şeye sahiplenici bir gözle
tutunur; ancak ölümle birlikte geriye kalan tek şey acı, aşk ve dille
dönüştürülmüş olan saf özdür.
Orpheus Soneleri’nde hikâye anlatımı ve şarkı söyleme
kusursuz bir bütünlük oluşturur. Şarkıcı Orpheus, en geçici olanı bile
kelimenin gücüyle yok edilemez bir varlık alanına yükseltir.
Rilke’nin ölümünden kısa süre önce yazdığı son şiirlerinde,
hafıza ve dil üçlü bir takımyıldız metaforuyla ("Ben, hayatımın ağzı", "gözüm" ve "takımyıldızın sözcüsü /
konuşan yıldız") örülmüştür. Burada öznenin kişisel biyografisi
aşılır; gözün algısı ve kelimenin yasallığı, dünyayı saf nesnellik ve anlam
içinde yeniden yaratır.
August Stahl - "Melekler Aleminde" Olmak
Rilke'nin Şiirlerinde Dilek Kipinin Kullanımı Üzerine
Malte Laurids Brigge’in Notları’nda ve ilk ağıtlarda
"kötü olsa bile" her türlü gerçekliği olduğu gibi kabul etme iradesi
esastır.
Gerçekliğe bu kadar sadık kalmayı hedefleyen bir şairin
şiirlerinde, dilek kipi (Konjunktiv)
biçimlerinin Yeni Şiirler
ve Ağıtlar döneminde
diğer çekimli fiillere kıyasla katbekat artması dikkat çekicidir. Bu durum, saf
gerçeklik programı ile şiirdeki hipotetik/varsayımsal dil kullanımı arasında
derin bir işlevsel bağ olduğunu gösterir.
Rilke, dilek kipini yalnızca gramer kurallarına göre değil,
aynı zamanda şiirlerinin ses (Klang) kalitesini artırmak, kafiye uyumu sağlamak
ve dizelere zarif bir melodi kazandırmak için bilinçli olarak kullanmıştır.
Dilek kipinin telaffuz tonu, şiirdeki "yaşam ile sanat
arasındaki uzlaşmaz çatışmayı" (örneğin aşkın zaferi ile sanatın pratik
başarısı arasındaki gerilimi) sessel bir aura içinde yumuşatarak okuyucuya
aktarır.
Rilke’nin erken dönem eserlerinde ve Saatler Kitabı’nda dış
gerçeklik, şairin içsel dünyasının, arzularının ve özlemlerinin baskısı
altındadır. Gerçeklik sınırları sık sık aşılır; ulaşılmamış mutluluklar veya
ilahi deneyimler ancak "gerçek dışı" kipte, yani dilek kipiyle ifade
edilebilir.
Yeni Şiirler ve geç dönemde ise özne-nesne gerilimi
aşılmaz; aksine bizzat şiirin nesnesine dönüşür. Dilek kipi, verilen nesnel
gerçeklik ile öznenin buna eklediği varsayımsal, öznel yorum arasındaki sınırı
çizen "gerçekçi bir vicdan" işlevi görür.
Rilke, abartıdan ve kaba şemacılıktan kaçınarak, "asla
tam olarak kavranamayan" o incelikli gerçekliği ancak dilek kipinin
sağladığı varsayımsal kısıtlamayla ifade edebilir.
Rilke için imkânsızlık iki yolla aşılır: Birincisi tatmin
olma arzusundan tamamen vazgeçerek yoksunluğu bir yanılgı haline getirmek;
ikincisi ise dilek kipi aracılığıyla yaşamda gerçekleşmeyen o imkânsız
mutluluğu şiirin özerk mekânında gerçeğe dönüştürmektir.
Duino Ağıtları’nda dilek kipi, insan varoluşuna ve
tüm varsayımlara dair temel bir sorgulanabilirliğe işaret eder. Mutluluk ve
bütünlük hissi sürekli olarak olumsuzlanır ve dilek kipi aracılığıyla
gerçekleşmemiş bir koşula bağlanır.
Orpheus Soneleri’ne gelindiğinde, Ağıtlar’daki
tereddüt yerini daha kararlı bir coşkuya bırakır (dilek kipi oranı düşer, emir
kipi artar).
Rilke, yaşam düzleminde imkânsız ve belirsiz olanı, dilek
kipinin ve ses güzelliğinin sanatsal kullanımı sayesinde şiir eserinde kalıcı,
melodi dolu bir varlığa dönüştürür. Böylece, varoluşun derin ve melankolik
ciddiyeti, sanatın kurtarıcı sığınağında dengelenmiş olur.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder