Käte
Hamburger - Şairlerin Felsefesi Novalis,
Schiller, Rilke - Notlar
Philosophie der Dichter_ Novalis, Schiller, Rilke,
Kohlhammer, Stuttgart, 1966
Önsöz
Şairin Felsefesi ifadesi her şair için aynı anlama gelmez.
Schiller ve Novalis: Bu iki isim hem şair hem de
filozoftur. Onların felsefi metinleri ile şiirsel eserleri ayrı ayrı mevcuttur
ve felsefi görüşleri doğrudan incelenebilir.
Rilke: Rilke’nin durumu tamamen farklıdır. Rilke’nin
felsefi bir metni ya da doğrudan fikirleri işleyen fikrî/felsefi bir şiiri
yoktur. Dolayısıyla Rilke’de felsefi bir "sistem"den ziyade, şiirsel
evrenin doğrudan Husserl fenomenolojisiyle kurduğu yapısal ve kavramsal bir bağ
(felsefenin şiir içinde erimesi) söz konusudur.
Kitaptaki denemeler sıra dışı felsefi/poetik
karşılaştırmalar içerir:
Novalis’in Matematik Anlayışı - Yeni-Kantçı Epistemoloji
Schiller - Sartre ve Varoluşçuluk
Rilke’nin Şiiri - Husserl Fenomenolojisi
Novalis ve Matematik
Novalis’in matematik notları, 1797-1798 yıllarında Freiberg
Madencilik Akademisi’ndeki doğa bilimleri eğitimi sırasında ve Klügel, Kastner,
Hindenburg, Newton ile Bossut gibi dönemin önde gelen matematikçilerinin
eserleriyle kurduğu ilişkiyle şekillenmiştir.
Zihin, dış dünyadaki nesneleri
hazır bulmaz; aksine matematiksel ve mantıksal üretim yoluyla bilginin
nesnesini kendisi inşa eder.
Kant’a göre tüm matematiksel yargılar sentetik a priori
niteliktedir. Novalis, Kant’ın bu sentetik yargı kavramını spekülatif ve
yaratıcı bir boyuta taşıyarak onu deha (Genie), üretken hayal gücü ve sihir
(Magie) kavramlarıyla eşitlemiştir.
Novalis’in ünlü "Gerçek matematik sihirbazın
özüdür" veya "En yüce yaşam matematiktir" tarzındaki
aforizmaları (ilahileri), mistik bir fantezi değil; aşkınsal-eleştirel
bilincin, hiçbir ampirik veriye dayanmadan saf biçim ve ilişkiler aracılığıyla
özerk bir dünya yaratabilme gücüne duyduğu hayranlığın ifadesidir.
Matematiksel kavramlar (nokta, doğru, düzlem, sayılar) dış
dünyadan soyutlanarak elde edilmiş ampirik veriler değildir; aksine zihnin
özgür, mantıksal kurgularıdır. Doğadaki ampirik gerçeklik ancak bu ideal
kavramsal çerçeve aracılığıyla kavranabilir ve düzenlenebilir.
Değişkenler arasındaki yasallığı ifade eden fonksiyon kavramı, nesneleri birbirinden bağımsız
ve durgun varlıklar olarak değil, süregelen bir hareket ve oluş hali içinde
kavrar. Novalis bu matematiksel işlevselliği, tüm organik ve tinsel evrene
uyarlar: "Her şey bir diğerinin fonksiyonudur."
Novalis, matematiksel formüllerin ve fonksiyonların dış
dünyadan bağımsız olarak kendi saf yasaları içinde oynaması gibi, romantik
şiirin de mutlak bir özgürlük içinde evreni ve tinsel kozmosu inşa ettiğini
savunur.
Novalis için sonsuzluk,
düşünceye dışsal bir metafizik varsayım değil, saf düşüncenin ve sentezin kendi
yaratımıdır. Sonsuz küçük miktar, sonlu olanın gerçekleştirici ilkesidir.
Sonsuzluk ile sonluluk, diferansiyel ve integral arasındaki bu mantıksal geçiş,
romantik şairin evreni ve doğayı kavramasının en keskin epistemolojik
anahtarını oluşturur.
İntegral hesaplama, sadece fark hesaplamasının tersi değil;
sonlu sayının, bilincin ve düşüncenin kökenini ve haklılık temelini oluşturan
üretken bir süreçtir.
Duyumlar sadece psikolojik olgular değildir; onların
dereceleri (azalma ve artma kapasitesi), gerçekliğin sürekli bir üretim süreci
içinde olduğunu gösterir. Diferansiyel hesaptaki limit geçişleri ve sonsuz
küçük birimler, Kant’ın bu "yoğun nicelik" ve süreklilik yasasının
mantıksal temelini metodolojik olarak hayata geçirir.
Novalis’in Sais’in Çırakları mitosunda tanrıçanın
örtüsünü kaldıran gencin gördüğü "mucizelerin mucizesi", dış
dünyadaki bir nesne değil, bizzat kendi benliği ve zihninin derinlikleridir.
Novalis için dış dünya, doğa ve uzay, zihnin ve bilincin
sonsuz derecede küçük yoğunluklarıyla ürettiği bir fonksiyondur. İnsan zihni,
evrenin merkezindeki "kişiselleştirilmiş her şeye gücü yeten nokta" (Differenzial)
gibidir; tüm gerçeklik, bilincin ve duyumun sürekli üretimiyle anlam kazanır.
Novalis, duyusal algıdaki özel durumların ve çeşitliliğin
rastgele birer olgu olmadığını, aksine zihnin "akışkan düşünme" (fließend
denken) süreciyle ürettiği diferansiyel kurallara dayandığını savunur.
Sonsuz küçük yöntem, sonlu olanı aşarak her türlü özel
nesneyi kendi üretim ilkesine (kökenine) bağlar. Böylece Novalis’in "büyülü idealizmi", mistik bir hayal gücü
olmaktan çıkıp, modern matematiğin sonsuzluk analiziyle temellenen katı ve
tutarlı bir aşkınsal epistemolojiye dönüşür.
Novalis’e göre matematik sadece sayısal bir işlem değil,
düzensiz olanı düzenli bir ölçüye indiren ve görünüşlerdeki farklılıkları
(farkları) mantıksal bir yasa altında nesnelleştiren diferansiyel
bir süreçtir.
Diferansiyel nasıl ki ayrılığı (özel olanı) temsil ediyorsa,
integral de onu bütüne (genel olana) bağlar. Bu iki yönlü hareket, insanoğlunun
evrenle kurduğu ilişkideki temel bilişsel yasayı açıklar: "Matematik
aradaki farkı, ortak olanla ilişkili olarak belirler."
Leibniz’e dayanan ve doğada "sıçramanın olmadığını
(natura non facit saltus)" savunan süreklilik ilkesi,
bilincin birliğini ve olguların bir sistem içindeki zorunlu bağını garanti eden
temel mantıksal yasadır.
Süreklilik ilkesi, doğadaki ve tinsel kozmostaki heterojen
unsurları tek bir kavram altında toplar.
Goethe gibi Novalis de doğada yaşanan hiçbir şeyin bütünle
bağlantıdan kopuk olmadığını savunur.
Romantik dünya görüşünde sanat ve bilim birbirine karşı
konumlanmaz; aksine zihnin doğayla kurduğu o sonsuz ve kesintisiz akışkan bağ,
evrenin en sadık formülünü ve düşünce sistemini oluşturur.
Novalis, matematiğin fonksiyonel yapısından ilham alarak
bilgiyi ansiklopedik bir bütünlük içinde birleştirme eğilimi taşır.
Novalis’in "Üç boyut, sonsuz boyutların
indirgenmesinin sonucudur" şeklindeki önermesi, üç boyutlu Öklid
uzayının mantıksal olarak zorunlu tek uzay olmadığını, n-boyutlu manifoldların
ve Öklid dışı geometrilerin (Riemann / Veronese) zihinsel olarak mümkün
olduğunu sezgisel ve felsefi düzeyde yakaladığını gösterir.
"Uzay katılaşmış zamandır -
zaman akışkan bir uzaydır."
Novalis’in "Her vücudun
kendi zamanı vardır" ifadesi, Einstein’ın referans sistemlerine
bağlı izafi zaman algısının felsefi ve aşkınsal düzeydeki eşdeğeridir.
Novalis, erken Romantizm döneminde yaşamış olmasına rağmen,
modern matematiğin özünü (süreklilik ilkesi, sonsuz küçük analiz, fonksiyon) ve
bunun bilimsel yöntemle olan bağını öyle derinlemesine kavramıştır ki; onun
"büyülü idealizmi" mistik bir hayal gücünden öte, geleceğin modern
bilim ve felsefe ufuklarını aydınlatan en cesur ve en tutarlı zihinsel
sentezlerden biri haline gelmiştir.
Schiller'in "İnsanlardan Nefret Eden Adam" (Der Menschenfeind)
adlı fragmanı ve Kalokagathia fikri
Schiller, 1786-1790 yılları arasındaki Weimar kriz ve arayış
döneminde, insan düşmanlığı motifi üzerinde çalışmış…
Schiller, eserin çok genel ve felsefi bir boyuta kaydığını,
dramatik eylem ile saf felsefi fikir arasındaki dengenin kurulamadığını fark
ederek metni tamamlamaktan vazgeçmiştir. Ancak bu "başarısızlık",
Schiller’in estetik yazılarının (özellikle Zarafet ve Haysiyet Üzerine)
doğuşunda kilit bir dönüm noktası oluşturmuştur.
Schiller, Hutten karakterinin monologlarında ve dönüşen
planında, Shaftesbury’nin felsefi eserlerinden derinlemesine izler taşır.
Hutten, sıradan insan zayıflıklarına kızan basit bir insan düşmanı değil;
insanlığın yüce fikrine ve yaratılışın evrensel uyumuna aşık olduğu halde,
gerçek insanların bu kozmik güzellikten yoksun kalışına isyan eden idealist bir
figürdür.
Shaftesbury estetiğinde fiziksel güzellik ile ahlaki
iyiliğin özdeşleştirilmesi (kalokagathia),
soyut ve rapsodik bir düzlemde kalır. Schiller, bu fikri dramatik bir karaktere
uyarlamaya çalışırken kavramsal zorluklarla karşılaşmış; ahlaki kötülük ile
kozmik estetik uyum arasındaki uçurumu dramatik olarak somutlaştıramamıştır.
Schiller insanı tanrılara yaklaştıran o ideal güzellik ve
erdem sentezini (kalokagathia) temsil etmek üzere Angelika figürünü sahneye
çıkarır.
Angelika, kapalı bir atölyede heykeltıraşın keskisi altında
olgunlaşmış heykelsi bir güzelliktir. Ancak burada Schiller’in karşılaştığı
temel estetik sorun şudur: Görsel sanatlarda (heykelde) biçim ve ruh
bütünleşebilirken, dramatik şiirde yaşamın gerçekliği ile sanatsal güzellik
aynı yolla sembolize edilemez. Şiirin konusu biçim değil, karakterdir.
Angelika’nın zaferi dramatik bir eylemden ziyade lirik bir ilana dönüşür.
Schiller, estetik alanına ait olan "güzellik"
kavramı ile etik alana ait olan "özgürlük ve görev" kavramlarını
birbirine bağlamaya çalışırken, terimleri mecazi (metaforik) anlamda kullanmış
ve bu durum düşünce yapısında kaçınılmaz döngülere (dairesel mantığa) yol
açmıştır.
Schiller, Kallias Mektupları’nda güzelliği "görünüşteki
özgürlük" (Freiheit in der Erscheinung) olarak tanımlar. Burada
nesne, pratik akıldaki ahlaki özgürlüğe sahip olmasa bile, estetik açıdan
gözleyiciye özgürmüş gibi görünür.
Özgürlük kavramı ahlaki/pratik alandan estetik alana bu
şekilde aktarıldığında, kavramın orijinal anlamı bulanıklaşır.
Zarafet, "özgürlüğün etkisi altındaki biçimin
güzelliği" olarak tanımlanır. Ancak Schiller, aklın görevi ile duyusal
eğilimin uyum içinde olması gerektiği fikrini (güzel ruh)
temellendirirken, etik zorunluluk ile estetik lütuf arasındaki ontolojik farkı
gözden kaçırır.
Uyumlu yüz hatlarının uyumlu bir karakteri temsil ettiği
varsayımı, katı Kantçı görev etiğiyle çatışır.
Schiller, Zarafet ve Haysiyet Üzerine yazısının
sonunda zarafet ile haysiyetin (Würde) aynı kişide birleşmesiyle
insanlığın mükemmelleşeceğini iddia eder. Ancak teorik düzlemde, kişinin hem
içgüdüsel eğilimle (zarafet) hem de saf akli iradeyle ve görev bilinciyle
(haysiyet/onur) aynı anda hareket etmesi mantıksal olarak imkansızdır.
İnsan varoluşunun gerçekliği, korku ve dünyevi
zorunluluklarla kuşatılmıştır; dolayısıyla saf uyum ve zarafet durumu, ancak
sanatsal bir fikir (Yunan tanrısı Herkül'ün tırmanışı) olarak kalmaya
mahkumdur.
Dramatik ve teorik başarısızlık, aslında sanatın özerk
doğası ile yaşamın ampirik gerçekliği arasındaki aşılmaz uçurumun kaçınılmaz
bir sonucudur.
Schiller ve Sartre
Schiller’in gençliğinden itibaren ruh ile beden, fikir ile
gerçeklik, akıl ile şehvet, özgürlük ile zorunluluk arasında sürekli bir
dualist gerilimle boğuştuğu bilinmektedir.
Schiller’in eserlerindeki insan figürlerinin kapalı, tek tip
ve uyumlu bir dünya görüşüyle açıklanamayacağı gerçeği, onu modern varoluşçu
düşünceye (Sartre) yaklaştırır. Sartre, Schiller’in idealizmindeki özgürlük
sorununu aydınlatmak için verimli bir karşılaştırma aracı sunar.
İnanç Sözleri ve Delilik Sözleri şiirleri,
özgürlük, erdem ve ahlaki değerlerin nesnel/ontolojik bir geçerliliğe sahip
olup olmadığı sorusunu işler. Schiller, bir yandan inanç kavramını tamamen
özneye indirgeyerek içselleştirirken ("O sizin içinizdedir"),
diğer yandan "gölgeler" (Schatten / İdealler) kavramıyla
Platonik anlamda aşkın ve nesnel bir varoluş iddiasını korumaya çalışır; bu
durum metinlerde çözülmesi zor mantıksal çelişkiler yaratır.
Kasandra veya Politikates’in Yüzüğü gibi
şiirlerde görülen hayat güvensizliği ve karamsar yaşam görüşü, idealist
çabaların somut gerçeklikle olan uyumsuzluğunun açık bir kanıtıdır. İdeal ve
Yaşam şiirinde ise ideal, "biçim" ve güzellik alanına
hapsedilerek acımasız gerçeklikten ve dünyevi mücadeleden koparılır.
İnsan Düşmanı’ndaki Hutten figürü de benzer bir
açmazı yaşar; felsefi bir ideali hayata geçirmek isterken canlı insan
gerçeğiyle çatışır. Bu kriz, Schiller’in soyut idealizmin sınırlarını fark
ettiği entelektüel krizin (Weimar dönemi) doğrudan bir yansımasıdır.
Schiller, gerçeklik ile ideal arasındaki çözülemez uçurumu
aşmak için "estetik eğitimi" ve "oyun" kavramını öne sürer.
Güzellik alemi (Olimpos), insanın duyusal korkulardan arınarak
özgürleştiği tinsel bir alan olarak tasarlanır.
Ancak Schiller’in kendisi de estetik eğitimin gerçek toplumu
dönüştürme gücünün sınırlı olduğunu, bunun ancak "seçkin birkaç kişi"
için geçerli olabileceğini kabul eder. Estetik çözüm, varoluşsal sorunları
tamamen ortadan kaldıramaz; çünkü insan, saf bir fikirler dünyasında değil,
eylem ve kararlarla dolu zaman ve tarih içerisinde yaşamak zorundadır.
Schiller, estetik ve trajik olanı incelediği yazılarında
(örneğin Yücelik Üzerine), ahlaki yasanın mutlak otoritesini sarsarak
iradenin gücünü ve seçme özgürlüğünü ön plana çıkarır. Ona göre, iradenin en
güçlü duyusal dürtülere (hatta hayatta kalma içgüdüsüne) karşı bile direnebilme
kapasitesi, ahlaki yasanın şekilsel zorunluluğundan daha üstün bir özgürlük
kanıtıdır.
Sartre’ın "İnsan özgürlüğe mahkûmdur"
ilkesi ile Schiller’in "Tüm diğer varlıklar mecburdur, insan ise irade
eden varlıktır" düşüncesi aynı ontolojik düzlemde birleşir. Her iki
düşünür de insan varoluşunu, dışsal zorunlulukları kendi iradesiyle
içselleştirip aşma gücü üzerinden tanımlar.
Schiller’in Maria Stuart dramasındaki Mary, kendisine
haksız yere uygulanan ölüm cezasını (şiddeti) pasif bir kurban olarak kabul
etmek yerine, geçmişteki suçlarının kefareti ve kendi özgür iradesiyle seçilmiş
bir son (gönüllü boyun eğme) haline getirerek ahlaki ve onurlu bir zafer
elde eder. Bu, Schiller’in iradeyi her türlü dışsal zorunluluğun üzerine
çıkaran varoluşçu duruşunun somutlaşmış halidir.
Schiller’in "en büyük gerçekçi eseri" olan Wallenstein,
mutlak bir özgürlük arayışının nasıl trajik bir determinizme ve özgürsüzlüğe
dönüşebileceğini gözler önüne serer.
Wallenstein, kendi iradesiyle her şeyi seçebileceğine inanır
("Mümkün müydü? Yapabilir miydim? İstediğimden fazla mı?").
Ancak eyleme geçtiği anda kendisini tarihin ve nedensellik ağının içinde bulur;
yıldızlara duyduğu inanç ve batıl itikatlar ise onun iktidar hırsına kapılmış
esir ruhunun, yani varoluşsal özgürsüzlüğünün bir dışavurumudur.
Schiller, görünüşte Kantçı idealizmin kavramlarıyla hareket
etse de, eserlerinde iradeye, güce, seçime ve eylemin getirdiği radikal
sorumluluğa tanıdığı merkezi konum sayesinde, 20. yüzyıl varoluşçuluğunun
(Sartre ve Jaspers) temellerini atan en büyük öncülerden biridir.
İdealist felsefenin "anlaşılabilir dünyası" ile
varoluşçuluğun "somut durum ve eylem dünyası", Schiller’in dramatik
evreninde ve insan iradesini yücelten vizyonunda birbirine diyalektik bir bağla
bağlanır.
Rilke'nin Şiirinin Fenomenolojik Yapısı
Rilke’nin şiirleri soyut felsefi fikirleri
"şiirselleştiren" klasik düşünce şiirleri değildir; aksine, doğrudan
lirik düzeyde işleyen fenomenolojik bir görme tutumunu barındırır.
Bazı eleştirmenler (Angelloz, F. J. Schneider), Rilke’yi
dışavumacılığın (Ekspresyonizm) bir öncülü olarak görüp onun
"şeylerin özünü" kavrama çabasını Husserl’in fenomenolojik öz
sezgisiyle ilişki içinde açıklamaya çalışmıştır. Ancak bu ilişki basit bir
mistik coşkudan ibaret değildir; tersine, Husserlci epistemolojinin kavramsal
evrimiyle derin bir metodolojik akrabalık taşır.
Husserl’in felsefesi, dünyayı ve nesneleri "olduğu
gibi" kabul eden naif/doğal tutumun askıya alınmasını (Epoché) ve
nesnenin bilinçteki kendiliğinden verilişinin saf bir fenomen olarak
incelenmesini amaçlar.
Kant’tan bu yana gelen sezgi kavramı, Husserl’de duyusal
algının çok ötesine taşıtılarak nesnenin özüne (Eidos) yönelen saf bir
tefekkür biçimi haline gelir. Rilke’nin şiirindeki "bakış" da tıpkı
Husserl’in saf fenomenolojisinde olduğu gibi, dış dünyanın nesnelerini
kavramsal önyargılardan arındırarak "saf haliyle" bilince çağıran bir
bilişsel eylemdir.
Husserl’in fenomenolojisinde özün kavranması (Wesentenschau),
bireysel algıdan ve somut olgulardan bağımsız değildir; aksine bireysel olana
bakma özgürlüğü olmadan öz algılanamaz. Rilke’nin şiirlerinde de şair, dış
dünyanın somut, tekil nesnelerine (örneğin bir pantere, bir heykele veya bir
çiçeğe) öyle yoğun ve saf bir bakışla yönelir ki, nesne kendi içsel özünü ve
varlık hakikatini bu fenomenolojik bakış altında açığa çıkarır.
Mavi Ortanca (Blaue Hydrangea): Şiirde doğrudan
"mavi" rengin tonları (açık mavi, koyu mavi vb.) sayılmak yerine,
çiçeğin yapraklarındaki rengin adeta solgun bir çocuk önlüğüyle veya eski bir
kırtasiye kağıdıyla karşılaştırılarak dış dünyadan yalıtılması, Husserl’in
"kırmızı emici kağıt" örneğindeki saf renk eidosuna ulaşma yöntemiyle
birebir örtüşür.
Top (Ball): Top şiirinde, topun sadece
yuvarlaklığı değil, fırlatılabilme ve havada süzülme potansiyeli (düşüş ve
uçuş) nesnenin özünü oluşturur. Rilke, topu günlük pratik bağlamından
koparıp saf bir hareket fenomenine dönüştürerek şeyin içsel maddeselliğini
açığa çıkarır.
Kuğu (Der Schwan): Kuğu şiirinde, kuğunun
karadaki zahmetli yürüyüşü ve suya süzülüşü, varoluşun sancılarına ve ölüm
eylemine dair basit birer allegorik sembol olarak okunmamalıdır.
Şair, kuğunun somut davranışlarındaki ağırlık ve kaygıyı
kaydederek, nesnenin kendi içsel doğasını fenomenolojik bir titizlikle
betimler. Metaforlar, kuğunun varlığını gölgelemek için değil, aksine onun saf
varlık halini aydınlatmak için kullanılan analitik araçlardır.
Gül…
Rilke’nin mezar yazıtı için seçtiği ünlü dizede yer alan gül
formu, renginden, kokusundan ve geçici ampirik özelliklerinden tamamen
arındırılarak saf bir öz (Eidos) haline getirilir.
Gül yapraklarının göz kapağına benzetilmesi ve bu durumun "kimsenin
uykusu" olarak nitelendirilmesi, uykuyu herhangi bir uyuyan özneye
bağımlı olmaktan çıkararak mutlak bir fenomenolojik kategoriye dönüştürür. Bu,
Husserl’in bireysel olandan hareketle saf öze (Eidos) ulaştığı soyutlama
yönteminin lirik şiirdeki kusursuz karşılığıdır.
Keşiş-sanatçı figürü, dünyayı ve Tanrı'yı kendi yaratan
bilinciyle kuşatır. Saatler Kitabı’ndaki dualar ve metaforlar, bilincin
nesneyle kurduğu o temel korelasyonel yapıyı gözler önüne serer; burada lirik
özne (Ben) ile dış dünya (Sen/Tanrı), Husserl’in Noesis
(kavrayan bilinç) ve Noema (kavranan fenomen) ikilisine benzer bir
niyetsel gerilimle birbirine bağlanır.
Malte, Paris’in sefaleti ve acıları karşısında bir
sosyal eleştirmen veya acıyan biri değil, tıpkı nesne şiirlerinde olduğu gibi
acının bir fenomenoloğudur.
Duino Ağıtları’nın merkezindeki melek figürü,
geleneksel Hristiyan cennetinin elçisi veya aracı değildir. Melek, tıpkı nesne
şiirlerindeki Chartres Katedrali veya Meridyen Meleği gibi, insanlık alanını
aşan, estetik ve etik açıdan kayıtsız olan, güzelliğin ve dehşetin mutlak
sınırını temsil eden aşkın bir fenomenolojik nesnedir.
Ağıtlardaki Melek, insanın duyusal algı sınırlarını aşan,
görünmeyeni görünür kılan ve varlığın en yüksek kalitesini (Ráng) temsil
eden ontolojik bir odak noktasıdır.
İspanyol Üçlemesi'nde şair, nesneyi dışsal bir gözlem konusu
olarak ele almaktan öte, lirik özne (Ichpol) ile dış dünya (Ding)
arasındaki sınırları eriterek Husserlci anlamda aşkınsal bir senteze ulaşmaya
çalışır.
Şiirlerde yer alan figürler (örneğin çoban), basit birer
manzara unsuru değil; bilincin dünyayı kavrayışındaki Noematik yönelimlerin
lirik sahnede somutlaşmış halleridir. Öznenin dünyayı kuşatması, dış dünyanın
da öznenin içine akmasıyla çift yönlü bir niyetlilik hareketi doğurur.
"Dünyanın içsel uzayı" (Weltinnenraum)
kavramı, Husserl’in son dönemlerinde geliştirdiği yaşam dünyası (Lebenswelt)
ve evrensel öznellik kavramlarıyla kusursuz bir yapısal paralellik gösterir. Bu
uzayda dışarıdaki ağaç, ev veya yaratılış, bilincin dışında kalan yabancı bir
nesne olmaktan çıkar; lirik öznenin (Ben) büyüme ve varoluş eylemiyle iç
içe geçer ("Çünkü ben büyüyorum / ağaç").
"İçimde ben büyüyorum / ağaç" dizesi,
Husserl’in Noesis (kavrayan bilinç) ve Noema (kavranan nesne) arasındaki
korelasyonun lirik dildeki en radikal örneğidir. Özne ile nesne arasındaki
mesafe tamamen ortadan kalkar; dünya, bilincin içinde yeniden üretilir.
1914 Noel Şiiri: Şair, Noel anıları üzerinden nesnelere
sahip olma (Besitz) arzusu ile saf tefekkür arasındaki çatışmayı ele
alır. Nesnelere sahip olmak, bilinci bulandıran ve onu "sorumlu"
kılan bir eylemdir.
Sonbahar şiirindeki yaprakları dökülmüş ağaç ("Ah,
yüce bakış ağacı"), sadece optik bir nesne değil; yapraklarından
arınarak gök yüzüyle (cennetin uzayıyla) doğrudan bağ kuran, bilincin ve
iradenin içsel durumunu yansıtan bir "özne envanteridir."
İnsan, yeryüzünün nesnelerini kendi diliyle adlandırarak ve
içselleştirerek onlara kalıcı bir anlam kazandırır. Bu durum, Husserl’in
aşkınsal öznelliğinin, dünyayı bilincin içinde yeniden kurma ve anlamlandırma
çabasıyla tam bir paralellik gösterir.
Orpheus Soneleri'nde şairin temel görevi, dünyayı ve doğayı
eleştirmek ya aklamak değil, her şeyi olduğu gibi övmektir.
Husserl’in son eserlerinde (Kriz ve Kartezyen Meditasyonlar)
ele aldığı "yaşam dünyası" kavramı, bilincin nesneyi yuttuğu ya da
nesnenin bilinci aşkınlaştırdığı o paradoksal döngüyü çözer. İnsan sadece
"dünya için bir özne" değil, aynı zamanda dünyanın içindeki bir
nesnedir.
Rilke’nin şiirlerinde de şair, özne ile nesne arasındaki
mesafeyi sıfırlayan o mistik ya da aşırı aşkıncı gerilimden sıyrılarak,
yeryüzünün somut gerçekliği ile insan bilinci arasındaki noematik korelasyonu
dengeli bir biçimde kurar.
Filozof Husserl kavramsal indirgemeler, Epoché
(askıya alma), Noesis-Noema korelasyonları ve aşkınsal öznellik
tahlilleriyle bilginin ve dünyanın yapısını çözerken; şair Rilke, aynı
fenomenolojik temel tutumu metaforlar, nesne şiirleri (Dinggedicht),
bakış (Schauen) ve iç uzay (Weltinnenraum) imgelemeleriyle lirik
düzlemde kusursuz bir şekilde gerçekleştirmiştir.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder