Hermann
Kunisch - Rainer Maria Rilke, Varoluş ve
Şiir -
Notlar
Rainer Maria Rilke: Dasein und Dichtung, Duncker und
Humblot, Berlin, 1975
Önsöz
Şiirsel bir eserin doğuşu, insan varoluşundaki çözümsüz ve
canlı bir süreçtir.
Rilke, yorumcunun kendi derinliklerini ortaya koymasını
diğer şairlerden daha fazla talep eder.
Rilke, kişisel yaşamı, fikirleri ve biyografisi, kaleme
aldığı şiirsel mesajla bu derece ayrılmaz biçimde bütünleşmiş ender
şairlerdendir.
Sanatta büyüklük tek başına yeterli değildir; çünkü
"şeytani olanın da bir büyüklüğü vardır."
Giriş: Bir Görev Olarak Dünya
1871'de Bismarck öncülüğünde kurulan Alman İmparatorluğu,
dışarıdan bakıldığında askeri zaferler, refah ve küresel itibar dönemi gibi
görünse de içeride ciddi bir güvensizlik, umutsuzluk ve hayal kırıklığı
barındırıyordu.
1813 (Fransa'ya karşı özgürlük savaşları) ve 1848
(demokratik devrimler) ruhunu taşıyan milliyetçiler ve demokratlar; kurulan bu
yeni yapıda gerçek birlik ve özgürlük ideallerinin gerçekleşmediğini gördüler.
"Kan ve Demir" politikasıyla bilinen Bismarck bile
bu karmaşık dönemin zihinsel ve ahlaki çelişkilerinden azade değildi.
Theodor Fontane, Prusya'nın eski dönemini büyük vaatlerle
dolu bulurken; 1871 sonrası dönemi abartılı ve geleceği belirsiz görüyordu.
Fontane için bir insanın değeri soyundan değil;
gerçekliğinden, karakteristik duruşundan (bir dükkan çırağı, hizmetçi veya
sıradan bir halk figürü olmasından) geliyordu.
Aydınlar arasında sıradanlaşmaya (plebcilik) karşı duyulan
korku: Bu durum, Nietzsche'nin kitlelerin ahlakını eleştirmesine ve Oswald
Spengler'in "Batı'nın Çöküşü" tezlerine zemin hazırladı.
Nietzsche, "Tragedyanın Doğuşu"ndan sonraki
eserlerinde (İnsanca, Pek İnsanca, Bütün Değerlerin Yeniden
Değerlendirilmesi) Alman ruhunun Avrupa'ya liderlik etme iradesini
kaybettiğini iddia eder. Yeni Alman İmparatorluğu'nu "asılsız, bodur,
zayıflamış ve ahlaken çökmüş" bir yapı olarak sertçe eleştirir.
Darwinizm ve doğa bilimlerinin yükselişiyle başlayan
sekülerleşmeye karşı; 1. Vatikan Konsili, Katolik yenilenme çabaları ve eski
Alman mistisizmine geri dönüş hareketleri baş gösterdi.
Stefan George
Toplumsal bozulmayı, disiplin ve seçkin bir
"çember" (seçkinler topluluğu) eğitimiyle aşmaya çalıştı.
Antik Yunan, Dante, Hölderlin, Goethe ve Nietzsche'den ilham
alarak kesin biçimci ve aristokratik bir "ruhani imparatorluk/düzen"
vaat etti.
İçerisine kimseyi almayan, ezoterik ve katı bir
"çevre" (Kreis) kurduğu ve dogmatizmden sapmaya izin vermediği için
toplumsal/kalıcı bir değişim yaratamadı.
Hugo von Hofmannsthal
Çökmekte olan Avusturya-Macaristan (Habsburg)
İmparatorluğu'nun mirasçısı olarak kaosu "dünya tiyatrosu" (Jedermann,
Das große Welttheater) ve dini/dünyevi düzen içinde disipline etmeyi
amaçladı. Sanatın görevini yaşamı adaletle biçimlendirmek olarak gördü.
Tanrı'nın gözü önündeki kutsal/tarihsel "dünya
tiyatrosu" (Das große Welttheater / Turm) fikri, yaşadığı dönemin
gerçekliğiyle tamamen çelişiyordu.
Rainer Maria Rilke
Dünyayı Orfik (mitolojik/şiirsel) bir övgü ve dönüşümle
kurtarmayı hedefledi. Dışarıdaki somut ve geçici görünüşleri, insanın içsel ve
görünmez dünyasına dönüştürerek varlığı ölümsüzleştirmeye çalıştı.
Dünyayı geçici/görünür olandan görünmez olana (Weltinnenraum
- Dünya İç Mekânı) dönüştürmeyi felsefi ve eskatolojik bir görev olarak
gördü. Ancak bu, başka biri tarafından tekrarlanamayacak kadar şahsi ve
ezoterik bir beceri olarak kaldı.
Rilke'yi anlamak için felsefi tümdengelimler yeterli
değildir. Hofmannsthal'ın belirttiği gibi, “Şiir iletişim değil, ifadedir;
sorun yalnızca biçimde çözülür.”
Şiirin anlamı; sesi, ritmi, imgesi ve dili kapsayan logos
düzeninde saklıdır.
Martin Heidegger, 1946 tarihli "Neden Şairler?"
(Wozu Dichter?) makalesinde Rilke'yi, Tanrı'nın eksik olduğu bir
"dünya gecesinde" uçurumu tecrübe eden ve bu dünyayı şiirle
dönüştürme görevini üstlenen şair olarak konumlandırır.
Rilke'de insani varoluş ile şiirsel görev tamamen
bütünleşmiştir. Şair, Orpheus figüründe olduğu gibi şarkı söylediği ve dünyayı
övdüğü sürece var olur.
"Derin" felsefi düşüncelere veya dünya görüşlerine
sahip olmak kolaydır; asıl zor ve belirleyici olan bunu mükemmel bir
dille/biçimle gerçekleştirebilmektir.
Rilke'nin Saatler Kitabı veya Resimler Kitabı
dönemine bakarak, onun ileride Duino Ağıtları (Elegien) ve Orpheus’a
Soneler gibi devasa döngüleri yazabileceğini öngörmek neredeyse imkânsızdı.
Rilke’de geç dönem eserleri sadece bir aşama değil, gerçek
Rilke’nin tecelli ettiği nihai kaderdir.
…
İlk Şiirlerden Saatler Kitabı'na / Erken Dönem Şiirinde Tanrı, Dünya ve
Nesne
Rilke'nin nesnelerle (Dinge) ve dış dünyayla kurduğu ilişkinin üç aşaması
Erken Dönem (Saatler Kitabı, Resimler Kitabı,
Yüce Tanrı'nın Hikayeleri)
Şair Merkezli (Benmerkezci): Hareket şairden dış
dünyaya doğru akar. Dış dünyadaki şeyler, şairin içsel lirik heyecanını ve
duygularını boşalttığı birer "kap" (Container) işlevi görür.
Şeylerin kendinde bir varlığı yoktur; sadece şairin kutlama ve adanmışlık
hislerine basamak olurlar.
Orta Dönem (Yeni Şiirler, Malte Laurids
Brigge'nin Notları)
Nesne Merkezli (Rodin, Cézanne, Jacobsen Etkisi): Yön
tamamen tersine döner. Hareket nesneden şaire doğru gelir. Şair, kendi egosunu
tamamen geri plana çekerek nesnenin "kendinde varlığını" (Ansichsein)
gözlemler ve onu sanatsal bir zanaat disipliniyle (Arbeit) katı, kalıcı
bir biçime dönüştürür.
Geç Dönem (Duino Ağıtları, Orpheus'a Soneler,
Muzot Dönemi)
Dünya İç Mekânına Dönüşüm (Weltinnenraum): İlk
dönemin "kutlama" hissi ile orta dönemin "nesne disiplini"
birleşir. Şair artık nesneleri ne kendi duygusu için sömürür ne de sadece
dışsal bir form olarak dondurur; onları "yüreğin çalışmasıyla" (Herzenswerk)
alıp insanın içsel, görünmez dünyasına yerleştirerek ölümden ve geçicilikten
kurtarır (Orfeusçu övgü).
Rilke'nin ilk gençlik şiirleri, henüz eleştirel bir
mesafeden veya sorumluluk bilincinden yoksundur. Yalnızca müzikal bir duygu
baskısına boyun eğen, şekilsiz ve birbirinin tekrarı metinlerdir.
1897'de tanıştığı Lou Andreas-Salomé, genç Rilke'yi hem
hayat felsefesiyle derinden etkilemiş hem de onu Friedrich Nietzsche'nin
düşünceleriyle tanıştırmıştır.
Rilke bu erken dönemde, vahyetmiş geleneksel Katolik dinini
reddederek, yerine "Sanat Dini"ni (Kunstreligion) koyar: "Sanat, halktan ayrılmış yalnızların dinidir."
Floransa Günlükleri döneminde Rilke için yazmak
sadece içsel bir salıverilmedir.
Rodin, Rilke’ye şiirin ilham beklemek değil, bir heykeltıraş
gibi her gün hevese kapılmadan çalışmak (zanaat) olduğunu öğretmiş ve Rilke'yi
felakete götürecek olan "lirik tehlike"den (sadece duyguya kapılma)
korumuştur.
Rilke bu dönemdeki şiirlerini veya kızların şarkılarını
"dua" (Gebet) olarak adlandırır. Ancak buradaki dua; İncil'deki bir
Tanrı'ya yakarış veya Hristiyan tanrıbilimi anlamında değildir.
Dua, şairin kendi
duygusunun kişisel bir kutlaması, lirik egonun kendi varlığını ve yaşamını
kutsallaştırma tiyatrosudur ("Kendi kendine giden dua").
Şair, nesnelerin gerçek ve somut varlığını diliyle
dondurmaktan, yani onları net olarak adlandırmaktan korkar ("İnsanların
sözlerinden çok korkuyordum. Her şeyi o kadar net söylüyorlar ki...").
Bu yüzden erken şiir statiktir; sadece "gibi" benzetmeleriyle (akşam
sessiz bir Tanrı gibi, güller rüzgarda kırmızı bayraklar gibi) belirsiz
yankılar üretir.
Rilke’nin bu dönemde kullandığı "Tanrı" kavramı
kişisel veya dinsel bir Tanrı değildir. "Tanrı", şairin coşku ve
adanmışlık hissinin, yani "kalbin yönünün" kendisidir.
Wolf von Kalckreuth için yazdığı Requiem’den: "Ey
söylemek yerine yargılayan şairlerin eski laneti... Bir katedralin taş
ustasının inatla kendini taşın sakinliğine dönüştürmesi gibi, kendini sert bir
şekilde kelimelere dönüştürmek yerine."
Rilke’nin erken dönem şiirlerinde (Saatler Kitabı dahil)
nesneler ve insan figürleri (örneğin "Habil/küçük kardeş" figürü)
belirgin dış hatlara, somut bir varlığa ve özgün bir kimliğe sahip değildir.
Rilke, 1902’de Paris’te Auguste Rodin ile tanışmasıyla
birlikte erken dönem duygusallığından, belirsiz mistisizminden ve Worpswede
döneminin romantik/Art Nouveau üslubundan kopar.
Rodin’in taşla ve heykelle kurduğu ilişki, Rilke’ye şiirsel
nesnenin kütlesini, dış hatlarını, bağımsız varlığını ve plastisitesini
kazandırma yolunu gösterir. Bu dönüşüm, Rilke’nin daha sonraki Yeni Şiirler
(Neue Gedichte) ve Malte Laurids Brigge'nin Notları eserlerinin temelini atar.
Rilke, Rodin’i efsanevi bir usta/akıl hocası olarak
konumlandırır. Ancak zamanla bu mutlak hayranlık, Rodin’in sert ve tavizsiz
kişiliği karşısında bir bunalıma ve 1906’da kopuşa yol açar.
Saatler Kitabı'ndan bu yana sanatsal çalışma sorunu
Şeyleşme
Örnek ve Yönerge
Rilke'nin Rodin öncesi dönemi (örneğin Saatler Kitabı
/ Das Stunden-Buch süreci), sınırsız bir öz-merkezcilik, akışkanlık,
belirsizlik ve öznel duygu durumlarının rastgele biçimlendirilmesiyle
karakterize edilir.
Eşi Clara Westhoff üzerinden başlayan ilgi, 1902'de Paris'te
Rodin ile birebir tanışmasıyla sanatsal varoluşunun en radikal dönüm noktasına
dönüşür.
Rodin, Rilke'ye öznel duyguların peşinden koşmak yerine;
nesnelere, şeylere (Gegenstand) odaklanmayı ve onları kendi öznelliğini
karıştırmadan, olduğu gibi görmeyi öğretir.
Rodin disiplini, Rilke'nin yakın dostu Paula
Modersohn-Becker'in ölümü üzerine yazdığı ağıtta (Requiem für eine Freundin)
da kendini gösterir; "dönüşüm" (Verwandlung) ve şeylerin sanat
içinde yeniden var edilmesi düşüncesi ilk olgun meyvelerini verir.
Rilke başlangıçta Rodin'i tanrısal/efsanevi bir figür olarak
yüceltmiştir. Ancak 1906'daki sekreterlik krizinden ve Rodin'in yaşlılık
dönemindeki insani zaaflarından/sertliğinden sonra aralarında soğukluk başlar.
Rodin’in Rilke üzerindeki etkisi, şaire yabancı bir
düşünceyi zorla benimsettirmekten ziyade; Rilke’nin kendi içinde zaten uyuyan,
"doğasının özlediği" potansiyeli özgürleştirmiştir.
Cézanne
Rodin ile yaşanan kişisel ve sanatsal ayrılığın ardından
Rilke’nin yol göstericisi Paul Cézanne olur. Rilke, Cézanne’ın resimlerinde
gerçekliğin "nesneye dönüşmesi" (Dingwerdung / Realisation) sürecini
bulur.
Nesneyi "sevmek" ona öznel duygular yüklemek ve
onu yargılamaktır (amatörce bir yaklaşım). "Söylemek" ise nesnenin
kendi varlığıyla görünür olmasına izin vermektir (sanatçının yolu).
Baudelaire’in Une Charogne (Leş) şiirinde olduğu
gibi, sanatçı iğrenç veya korkunç olanı bile reddetmeden, çürümenin altındaki
"ilahi özü" ve bozunmaz biçimi yakalamakla yükümlüdür.
Nesnellik
Maddi dünyayı renkten oluşmuş ve merkezinde renk barındıran
bir varlık olarak deneyimlemektir.
Rilke, Cézanne ile karşılaşması sonucunda rengin hem duyusal
hem de manevi bir boyut taşıdığını kavrar.
Resimdeki veya şiirdeki esas güç, tek başına bir rengin
maddi niteliği değil; renklerin birbiriyle kurduğu diyalog, dengeleri,
birbirleri üzerindeki etkileşimi ve oluşturdukları "figür" veya
"takımyıldız"dır.
Cézanne’ın resimlerinde renk, nesneden tamamen kopuk (soyut)
değildir; renk ile nesne kusursuz bir denge halindedir.
Cézanne rengi "şey" yapmak (nesneyi var kılmak)
için kullanır; renk nesnenin özüne dönüşür, nesneye duyulan kişisel sevgi
sanatsal süreçte anonimleşerek "tüketilir".
Rilke’nin temel amacı "Şeylerin (nesnelerin) varlığını
korumak" ve görünür dünyayı sanatta güvence altına almaktır. Nesne/şeyi
tamamen yok eden soyut bir anlayış onun dünya görüşüyle bağdaşmaz.
Rilke, Cézanne ve Rodin’in eserlerinin temelindeki
yapısal/geometrik yasaları (konu edilen küre, koni, silindir veya temel
geometrik formları) görmezden gelerek, yalnızca kendi sanatsal ihtiyacı olan
renk, yüzey, sabır ve zanaat temalarına odaklanmıştır.
J. P. Jacobsen, Rilke’nin hayatına Rodin ve Cézanne’dan çok
daha önce (1896-97 yıllarında) girmiştir. Erken döneminin "yılın
hükümdarı"dır. Jacobsen, Rilke’nin lirik, atmosferik, melankolik ve
duygusal yönlerine dokunmuştur.
Rilke, Jacobsen’i bir "ruhani yoldaş" ve İncil
gibi yanında taşıdığı bir usta olarak över. Ancak bu etki Rodin/Cézanne’daki
gibi somut ve teknik tespitlere dayanmaz. Metin, Rilke'nin Jacobsen’e duyduğu
bu derin hayranlığı, nesnel bir sanatsal yöntemin benimsenmesinden ziyade
atmosferik ve kişisel bir duygu uyumu olarak değerlendirir.
Jacobsen’in eserlerindeki (Marie Grubbe, Niels Lyhne)
"düşüş", umutsuzluk, Tanrı'sızlık ve çürümeye teslim oluş, Rilke’nin
özellikle Yeni Şiirler, Malte ve Ağıtlar dönemindeki dünyayı/şeyleri koruma,
olumlama, "yukarı doğru" yükselme ve varoluşu övme yaklaşımıyla
çelişir.
Lou Andreas-Salomé
Mayıs 1897’de Münih’te Jakob Wassermann aracılığıyla
tanışırlar. Lou (1861 doğumlu), Rilke’den 16 yaş büyüktür; Nietzsche kitabı,
felsefi yazıları ve edebi başarılarıyla dönemin "ünlü yazar" ve
entelektüel figürüdür. Rilke ise henüz yolun başındadır.
İlişkilerinin ilk evresi tutkulu bir yakınlıkla başlar. 1899
ve 1900’deki Rusya seyahatleri bu dönemin zirvesidir.
Lou, Rilke’deki artan kaygı, çalışamama ve bağımlılık
eğilimlerini fark ederek, şairin kendi özgürlüğüne ve sanatına odaklanması için
1901’de ("Son Çığlık" mektubuyla) dışsal bir ayrılık başlatır.
Mesafe korundukça ilişki derinleşir. Lou, Rilke için hayatı
boyunca "tek sığınak", "müttefik" ve ruhsal bir güvenceye
dönüşür. 1922 Muzot döneminde Duino Ağıtları ve Orpheus'a Soneler’in
çıkışına en yakından tanıklık ve en derin yorumculuk eden kişidir.
Rilke, hastalıktan ve acıdan kıvrandığı, kendini "kaç
cehennemden geçtiğini bilmediği" bir çemberde hissettiği son günlerinde
dahi tek gerçek sırdaş ve anlayış kaynağı olarak Lou Andreas-Salomé’yi görür (13
Aralık 1926).
Dingwerdung
'Yeni Şiirler'
Gözlemcilikten işçiliğe geçen Rilke bu dönemde duygusal,
belirsiz ve kendi ruh halini doğaya yansıtan "akışkan" tutumunu terk
eder. Artık doğanın/şeylerin sadece bir araç değil, "karşısında
oturulup" nesnel bir biçimde kavranması gereken varlıklar olduğunu savunur
("Bir işçi olma yolundayım").
Şiirin görevi, nesneleri kişisel duygularla çevrelemek
değil; onları rastlantısallıklarından arındırarak özlerini, iç yüzlerini somut
biçimde açığa çıkarmak (şeyleştirmek) olmalıdır.
Rodin’den öğrendiği en önemli
ilke; sadece olanı kopyalamak değil, bakışın kendisini bir dönüşüme çevirerek biçimsiz olanda
bile anlamlı bir form/yapı ("şey") inşa edebilmektir.
Cézanne ve Baudelaire etkisiyle Rilke, şiirinde yalnızca
güzel/yumuşak şeyleri (çiçekler, kuğular) değil; iğrenç, çirkin, yıkık ve
korkunç olanı da (yoksullar, hastaneler, cüzzam, çürümeler) tarafsızca
kucaklar. Güzellik ve dehşet aynı varoluşsal
çekim gücüne sahiptir.
Rilke, ironiyi "şeylerin derinliğine inemeyen, küçük ve
çaresiz bir tutum" olarak reddeder. Şeyleri ve varoluşu bütünüyle, amansız
bir ciddiyetle ele alır.
Şiirsel bağlam (takımyıldız/konstelasyon), kelimeyi
toplumsal araçsallığından tamamen koparır; onu gündelik kullanım için
"kullanılamaz, dokunulmaz ve kalıcı" bir yapıya kavuşturur.
Yeni Şiirler aşamasında Rilke, heykeltıraş Rodin ve
ressam Cézanne’dan öğrendiği amansız çalışma etiği (Handwerk) ve nesnellik
ilkelerini edebiyata uyarlar:
Nesneyi öznel duygulardan arındırıp kendi "saf
büyüklüğü" ve "özü" içinde sunmak esastır. Panter, Mavi
Ortanca, Kuğu gibi şiirlerde nesne, geçici durumundan çıkarılarak sarsılmaz
bir "yüz/biçim" kazanır.
Şiir, dış dünyadaki nesnenin birebir kopyası (natüralizm)
değil, onun içsel ve ruhsal karşılığıdır.
Yaşamın eksiksiz karşılığı ancak dolaylı anlatım ve
"büyülü çağrı" ile mümkündür.
İsimsiz "O", şairin büyüleyici çağrısıyla
yüzleştiğinde anonimliğinden çıkmak zorunda kalır; böylece nesne sadece görünür
kılınmakla kalmaz, takımyıldız benzeri bir işaret ve sembole dönüşür.
Rilke’nin Yeni Şiirler (Neue Gedichte) ve Malte
Laurids Brigge’nin Notları dönemi, onun şairlik serüveninde radikal bir
dönüşüm noktasıdır. Erken dönemindeki o belirsiz, akışkan ve duygusal ton;
yerini biçimin, nesnenin ve somut varoluşun ön plana çıktığı "Dinggedicht" (Şey Şiiri) anlayışına ve
fenomenolojik bir bakışa bırakır.
Rilke’de şiirsel biçim, transandantal bir sembolizme
başvurmadan, kendi özgün varlığıyla kendi anlamını üretir.
Rilke nesneyi zihinsel, zamansız ve anlam yüklü bir
diyaloğun parçası yapar. Nesneyi insan zihninin ve varoluşun bir tefekkür
ortağına dönüştürür.
Şair, bencil hislerini ve narsisizmini geri plana çekerek
bir "işçi" gibi çalışır. Nesneyi kendi mülkü yapmaz, onu özgür ve
kendi varoluşu içinde bırakarak dile getirir.
Görme eylemi, gözlemci ile gözlemlenen nesne arasında bir
gerilim kurar. Nesne soyut bir duygu havuzunda eritilmez; bilakis onu diğer her
şeyden ayıran benzersiz özellikleri (fizyonomisi) çekilip çıkarılarak görünür
kılınır (Edmund Husserl’in “eidos” kavramı).
Malte, Rilke’nin dehşetle, korkuyla ve kentteki
"gerçeklikle" yüzleşme sınavıdır.
Malte Laurids Brigge’nin Notları, olgusal ve somut
gözlemlerin kişinin iç dünyasını haritalandırmak için kullanıldığı bir yöntem
sunar. Bu yapı; Kafka, Musil, Broch ve Joyce gibi isimlerin bilinç akışı ve
parçalı gerçeklik tekniklerinin doğrudan habercisidir.
Malte’de korkunç olana maruz kalmak Rilke’de şiddetli
bir ruhsal ve sanatsal tükenmişlik yaratır. Malte kaygı ve kriz
kitabıyken, bu düzeyi aynı hat üzerinde sürdürmek imkansızdır.
Malte, maruz kaldığı dehşeti ve belirsizliği nihai bir
gerçeklik olarak kabul etme cesaretini tam olarak gösteremez. Bu nedenle
Rilke’nin roman kulvarındaki yolu Broch veya Musil’e uzanmaz; orada kesintiye
uğrar.
1912 başlarında Duino’da yazılan ilk ağıtlarla birlikte
Rilke, "tefekkür" merkezli bakışını "kalbin gücü" ile
birleştirir. Dünyayı sadece gözlemlemekle yetinmez, onu içselleştirerek
dönüştürmeye (Transformation) ve bu sayede yenilenmiş bir varoluşa kavuşmaya
cesaret eder. Bu varoluşun koruyucusu ve imgesi ise "Melek"tir (Der
Engel).
Martin Heidegger’in "ikamet etmek" (wohnen) gibi
fiilleri etimolojik kökenleriyle düşünerek varoluşsal boyutları açığa çıkarması
gibi, Rilke de kelimeleri kökenlerine kadar "düşünerek" dilin
maddesinden özün görünmesini (Fenomenoloji) sağlar.
Mavi Ortanca: Solmuş mavi renk, eski mektuplara ve
bir çocuğun önlüğüne benzetilerek kayıp duygusuyla birleştirilir.
Duino Ağıtları'nın Oluşumu ve Orpheus'a Soneler'in Birliği
Sabırlı Olmak
1910'da yayımlanan Malte, Rilke için sanatsal bir
zirve olmasına rağmen arkasında derin bir ruhsal ve yaratıcı kriz bırakmıştır.
Rilke, Lou Andreas-Salomé'ye yazdığı mektuplarda kendisini
felaketten kurtulmuş bir "hayatta kalan" (Überlebender) olarak
tanımlar.
Auguste Rodin'in yanında edindiği "Sürekli çalışmak ve
sabırlı olmak" ilkesi, Rilke'nin tüm estetik anlayışının merkezindedir.
Yaratıcılık zorlamayla elde edilemez. Sabır, şairin kendi iç
derinliklerini inançla taşıma sorumluluğudur; lütuf ise zamanı geldiğinde
Tanrı/Doğa tarafından şaire sunulan ilhamdır. Sabır ile lütuf, aynı madalyonun
iki farklı yüzüdür.
1912 kışında Duino Şatosu'nda başlayan ilk ağıtlar, savaşın
patlak vermesi ve şatonun yıkılmasıyla 10 yıllık büyük bir kesintiye uğrar.
Rilke, savaşın getirdiği bu kısırlığı ve engelleri
kalbindeki "yüzlerce samimi kırık" olarak tanımlar. Yaşamı boyunca bu
kırıkları bütünlemek, kopan yaratım ipliklerini yeniden bir araya getirmek için
mekân arayışına girer.
Umutsuzluğa kapıldığı dönemlerde Ağıtlar’ı
bitiremeyeceğinden korkarak yarım kalan parçaları yayımlamayı düşünür. Ancak
dostu Prenses Marie von Thurn und Taxis bu tasarıya kararlılıkla karşı çıkarak
eserin tamamlanması için onu beklemeye ikna eder.
İsviçre'deki Valais kantonunda yer alan Muzot Şatosu,
Rilke'nin aradığı mutlak yalnızlığı ve korunaklı sığınağı sağlar.
1922 kışında, 10 yıllık acı verici kesinti sanki hiç
yaşanmamış gibi, birkaç hafta içinde Duino Ağıtları tamamlanır ve bununla
birlikte tamamen beklenmedik bir "hediye" olan Orpheus'a Soneler
doğar.
Duino Ağıtları Kronolojisi
|
Ağıt |
Yazılış / Tamamlanış Tarihi ve Yeri |
Açıklama / Notlar |
|
I. Ağıt |
Ocak 1912 ortası, Duino |
İlk oluşturulan ağıtlardandır. |
|
II. Ağıt |
Ocak sonu - Şubat başı 1912, Duino |
— |
|
III. Ağıt |
1912 başı (Duino) / 1913 (Paris) |
Paris'te devam ettirilmiştir. |
|
IV. Ağıt |
Kasım 1915, Münih |
Savaş döneminde tamamlanan nadir parçalardandır. |
|
V. Ağıt |
14 Şubat 1922, Muzot |
Saltimbanques ("İp Cambazı Ağıtı").
Picasso tecrübesinden esinlenmiş, orijinal beşinci ağıtın yerini almıştır. |
|
(Eski V. Ağıt) |
1914 (Venedik) / 9 Şubat 1922 (Muzot) |
"Karşı-Stroplar" başlığıyla parçalı
bölüme aktarılmıştır. |
|
VI. Ağıt |
1912 (Duino) / 1913 (Ronda/Paris) / 9 Şubat 1922
(Muzot) |
"Kahramanlık Ağıtı"; Muzot'ta 32–41. dizeler
eklenerek bitirilmiştir. |
|
VII. Ağıt |
7 Şubat 1922, Muzot |
Tek oturumda tamamlanmıştır. |
|
VIII. Ağıt |
7/8 Şubat 1922, Muzot |
— |
|
IX. Ağıt |
1913 (İspanya) / 9 Şubat 1922, Muzot |
— |
|
X. Ağıt |
1912 (Duino) / 1914 (Paris) / 11 Şubat 1922, Muzot |
İlk versiyondan sadece 1–12. dizeler korunmuş, geri kalanı
11 Şubat'ta yazılmıştır. |
Orpheus'a Soneler'in ortaya çıkışı
1. Bölüm (I – XXV): 2–5 Şubat 1922 tarihleri arasında
Muzot'ta yazıldı. (XXI. Sone 9 Şubat'ta "Bahar Çocuk Şarkısı" ile
değiştirildi; 26. sone ise ikinci yazım döneminde XXIII olarak eklendi).
2. Bölüm (I – XXIX): 11–20 Şubat 1922 tarihleri arasında
tamamlandı.
Rilke, 23 Haziran 1922’de Prenses Marie’ye yazdığı mektupta,
bu şiirlerin karşısında tıpkı bir yabancı gibi durduğunu söyler: “Onlar
sanki benim değillermiş gibi (çünkü doğaları gereği 'benden' daha fazlasıydılar).”
1921 sonbaharında Muzot’ta Ağıtlar’ı tamamlamak için
hazırlık yapan ve inzivaya çekilen Rilke, beklenmedik bir şekilde Orpheus’a
Soneler’in “aklına geldiğini” görür (2–5 Şubat 1922). Soneler, Ağıtlar’a
hazırlık yaparken araya giren, planlanmamış bir “hediye” veya “eklenme”dir.
Genç yaşta ölen dansçı Wera’nın anısı ve Orpheus figürü,
sonelerin yapısını içten yönlendiren ana eksen haline gelmiştir. Rilke, bu
bütünlüğü ve şiirlerin sırasını ancak metinleri arkadaşlarına (özellikle
Prenses Marie’ye) yüksek sesle okuma eylemi sırasında kavrayabilmiştir.
Rilke’nin "dikte" (Diktat) ve "fısıltı"
kavramlarını kullanmasında, Prenses Marie Thurn und Taxis’in çevresindeki
spiritüalist atmosferin (seanslar, medyumik deneyimler, "Bilinmeyen"
ile temas) belirleyici rolü vardır.
Geleceğin ve geçmişin, yaşamın ve ölümün sınırlarının
kalktığı bu büyülü mekân deneyimi (Deneyim / Erlebnis metni), Ağıtlar’ın
atmosferini hazırlar.
Doktor Serafico: Prenses’in Rilke’ye taktığı bu isim,
şairin kendi şikâyetlerini ve benmerkezciliğini bir kenara bırakıp “içindeki
sese ve coşkulu sevinçe kulak vermesi” gerektiğine dair bir hatırlatmadır.
“Her melek korkunçtur” (I. ve II. Ağıt). Güzellik,
insanoğlunun zar zor katlanabildiği dehşetin başlangıcıdır.
Şiirlerin anlamı şaire veya okuyucuya ancak “izole,
kutsanmış anlarda” bir lütuf olarak açılır; zihinsel bir zorlama veya rasyonel
bir çabayla ele geçirilemez.
Rilke, 1922 Muzot mucizesi sırasında ortaya çıkan şiirlerin
kendi iradesinden bağımsız bir dış güç tarafından dayatıldığını ısrarla
vurgular.
Kontes Sizzo’ya yazılan 9 Mayıs 1926 tarihli mektupta
belirtildiği üzere, gerçek sanatçılar, tutkulu aşıklar, kahramanlar, çocuklar
ve hayvanlar gibi örnek varoluş biçimleri kendilerine dayatılan buyurgan ve
ezici güçten kaçamazlar. Bu varoluşların temeli, "Yapmalısın!" emrine
verilen kayıtsız şartsız yanıtla şekillenir.
Lütuf
Mistik gelenekteki "Söylenebilir, dile
getirilemeyen, isimsiz, öngörülemeyen" kavram kümesi Rilke’de tam
karşılığını bulur. Şiir, rasyonel çözümlemenin ötesinde gerçekleşen
"numinal" bir sırdır.
Rilke, sekülerleşme sonucu anlam aşınmasına uğrayan
"Lütuf" kelimesini yeniden kutsal bir derinlikle donatır. Şiirin
ortaya çıkışı zorla elde edilemez; hak edilmemiş, tamamen kendi otokrasisiyle
gelen dinsel bir armağandır.
Saatler Kitabı dönemindeki kişisel Tanrı imgesi, Ağıtlar
ve Soneler’de yerini isimsiz, biçimsiz ancak son derece baskın bir
"O" gücüne bırakır. Orpheus da bu noktada tarihsel bir figür değil,
varoluşun kutsallığının şarkıda tezahür ettiği numinal bir rüzgardır.
Şair, dışarıdan gelen medyumik seslere körü körüne kapılmak
yerine, bu tecrübelerin "varoluşun bütünlüğüne" entegre edilmesi
gerektiğini savunur.
Rilke, şiirsel üretimini ikiye ayırır: Kendi gücü, iradesi
ve yeteneğiyle gerçekleştirdiği eserler (çeviriler, mektuplar vb.) ve tamamen
dışsal, hak edilmemiş bir "lütfa" (kehanet, dikte, esin)
dayanan büyük yapıtlar (Duino Ağıtları ve Orpheus'a Soneler).
Büyük şiir, şairin nesnel denetiminde veya aktif
inisiyatifinde değildir; şair burada yalnızca "itaat eden", acı
çeken, zihnini temiz tutarak ilahi/numinöz fırtınaya maruz kalan bir aracı veya
sözcüdür.
Vahiy dışındaki bu dini deneyim, yaratılmış dünyanın özünde
var olan gizemli, aşkın ve kutsal niteliği algılama yeteneğidir.
Şiirsel ilham, Platon'un tanımladığı theia mania (ilahi
delilik, kendinden geçme, coşku) durumu ile örtüşür. İnsan kendi aktif
iradesini kaybettiği, pasifleştiği ve ilahi bir güce maruz kaldığı
("katlandığı") ölçüde gerçek ve dönüştürücü şiiri üretir.
Homeros, Pindar, Aeschylus, Dante ve Hölderlin gibi şairler,
"kutsal" olanı algılayan, gören ve ona tanıklık eden figürlerdir.
Antiquitede şair, topluluğun ("halkın") kolektif
bilincine seslenip tanrıları adlandırırken; modern dönemde Hölderlin, Nietzsche
ve Rilke bir topluluktan/dinleyici kitlesinden mahrumdur. Rilke'de artık
seslenilecek bir "halk" kalmamış, geriye yalnızca yalnız bir
"ben" kalmıştır.
Rilke’de tanrılar (Hölderlin’de olduğu gibi) dağa, akarsuya
veya göğe atanmış somut, bireysel ve mitolojik figürler değildir. Aksine,
varoluşun kendisine içkin olan güçlü, kapsayıcı bir kuvvetin ve zenginliğin
göstergesidir.
Rilke için "Tanrı" veya "tanrılar",
bölünmemiş varlığın çemberi ve "Köken" (Ursprung) ile eş anlamlıdır.
İnsan sadece mevcut olanı "tekrarlayan" (geri alan/yeniden yapan)
konumundayken, yaratıcı potansiyel ve zenginlik yalnızca tanrılardadır.
Hölderlin: Tanrıların "gecesini" ve
yokluğunu ağıtlarken, İsa'yı tanrılar çevresine dahil etmeye çalışır; Romano
Guardini'nin deyimiyle tanrıları Tek Tanrı’ya geri döndürür.
Rilke: Tanrılara olan inancı, kişisel/Hristiyan
Tanrı’nın ve Mesih’in reddine dayanır. Rilke'nin eleji dünyası, bu bakımdan
Hölderlin’den ziyade Nietzsche'nin mesafeli ve hiyerarşik duruşuna yakın durur.
Rilke, içinde bulunduğu dönemi dünyevi ilahi
doluluğun/gizemlerin kaybedildiği, "büyüsünün bozulduğu" bir çağ
olarak görür.
Novalis nasıl ki Aydınlanma, Protestanlık, sayı, ölçü ve
kavramların ("ışık/gündüz") hakimiyetiyle "tanrıların yok
olduğunu ve yerini hayaletlerin aldığını" savunuyorsa; Rilke de modern
çağın mekanikleşmesini ve cinselliğin kutsallıktan koparılarak salt
toplumsal/ekonomik bir alana itilmesini dünyadaki krizin kökeni olarak görür.
Her ikisi de kaybolan bu kutsal bütünlüğün ve "tanrılarla dolu
dünyanın" yeniden tesis edilmesini özler.
Heidegger’in belirttiği gibi, Rilke Tanrı’nın yokluğuyla
karakterize edilen "dünya karanlığı çağında" uçuruma uzanan ve
varoluşun krizini üstlenen şairlerden biridir.
Otorite
Rilke, şiirsel yaratımını şahsi bir yetenekten (dehadan)
ziyade, zamanı ve insanı aşan bir "lütuf" ve dışsal bir ilham/dikte
olarak görür.(Bu demektir ki).
Rilke kendi şiiri için estetik bir "deha"
niteliğinden öte, dini/kutsal bir "otorite" talep eder.
Rilke’nin okuyucudan/dinleyiciden beklediği şey yalnızca
estetik bir takdir değil; şiirdeki "karanlığa", gizeme ve
anlaşılmazlığa itaat etmek, onu kabul etmek, ona "teslim olmak" ve
"katlanmaktır."
Ağıtlar ve Soneler’in bütünlüğü
'Ağıtlar' ve 'Soneler'in döngüsü de mantıksal kurgularla
değil; ses, imge ve ortak bir dürtüyle biçimlenir. Acı, veda, çürüme, gece,
dönüştürme ve "dünyanın iç dünyası" gibi kavramlar etrafında örülen
yoğun bir motif ağı mevcuttur.
Rilke’de ruhsal ve varoluşsal süreçler doğrudan mekânsal bir
forma (zihinsel bir manzaraya) dönüştürülür. İnsanın dünyadaki
"geçiciliği", sınırları aşan ve sınırları olmayan "saf bir
referansa", "açıklığa" ve bir "takımyıldıza"
benzetilir.
Hayvanlar, bitkiler veya dağlar kendi varlıkları içinde
"güvende" ve kendi bütünlüklerindeyken; insan, kendi kalbinin
zirvesinde, "taşlı zemin" üzerinde "açıkta kalmış", evsiz
ve savunmasızdır. İnsanın bu yıkımdan ve geçicilikten kurtulmasının tek yolu,
dışarıdaki fani dünyayı "iç dünyaya" aktarmak, "büyülü
sözler" ve Orfik şarkılarla nesneleri ve duyguları Tanrı’nın/varlığın
kutsal "çemberine" geri kazandırmaktır.
Orpheus hem bu dünyayı hem öteki dünyayı kapsayan
"ikili alemin" ve varoluş bütünlüğünün temsilcisidir.
"Tüm vedaların önünde olmak"
Ağıtlar ve Soneler bir araya geldiğinde dehşet
ve mutluluk da bir araya gelir.
Ağıtlar, insanın yersiz-yurtsuzluğunu, dünyadan ve kutsaldan
kopuşunu, geçiciliği ve bölünmüşlüğü dile getirir (Yas/Ağıt).
Soneler, varoluşun bütünlüğünü, dönüşümü ve yaşam ile ölümün
birliğini kutlar (Övgü).
Her iki döngü birlikte, insani trajediden ilahi kabule (yas
tutmaktan övgüye) doğru ilerleyen daha yüksek bir bütünlük oluşturur.
Ağıtlar, baştan sona sıkı bir içsel anlatıya ve
hedeflenmiş bir mimariye sahiptir. Rilke, 10. Ağıt’ın son olacağını baştan
biliyordu; 5. Ağıt’ı ise bütünün mimarisine tam oturmadığı gerekçesiyle başka
bir parçayla değiştirdi. Ağıtlar’ın yapısı kesin ve müdahale
edilemezdir.
Soneler, Ağıtlar fırtınası arasında tamamen
beklenmedik bir şekilde "hediye" edilmiştir. Rilke, yazdıktan sonra
yüksek sesle okuyuncaya kadar Orpheus ve ölü bakire (Wera) figürlerinin bu
şiirlerdeki rolünü ve Ağıtlar ile derin bağını fark etmemiştir. Bu
yüzden sıralaması daha gevşektir ve yayınlanma kaygısı taşımamıştır.
Ağıtlar'ın İçsel Anlatısı
İlk Bölüm (1-3. Ağıtlar): İnsanın mekânsızlığı,
doğadan kopuşu ve sahte/sahiplenici aşkın kısıtlayıcılığı dile getirilir.
Orta Bölüm (4-6. Ağıtlar): Bizler "ağırlıktan
yoksun" ip cambazları gibi fani sahnede sürüklenirken;
"aşıklar", "çocuklar", "erken ölenler" ve
"kahramanlar" üzerinden gerçek varoluşun parıltısı sınanır.
Zirve ve Onay (7-9. Ağıtlar): Dışarıdaki fani dünyayı
"insanın iç dünyasına" (Weltinnenraum) aktarma ve dönüştürme
eylemi övülür.
Kapanış ve Kutsal Kabul (10. Ağıt): Acı ülkesi ve
ölüm üzerinden kadersiz, teslim olmuş bir varoluş kavranır. Tıpkı "sarkan
fındık kedicikleri" gibi, mutluluk yükselmekte değil, toprağa
"düşmekte" ve varlığın bütünlüğüne teslim olmaktadır.
Ağıtlar’da Melek’in Dönüşümü
1. ve 2. Ağıt: Melek insana yabancıdır; ulaşılamaz,
ezici ve "korkunçtur" ("Jeder Engel ist schrecklich").
5. Ağıt: Şair meleğe bir sırdaş gibi yaklaşarak
insani bir tebessümü korumasını ister.
10. Ağıt: Bütünleşme sağlanır. Şair "acımasız
kavrayışın sonunda" onaylayan meleklere sevinç şarkıları söyler. İnsan ile
kutsal otorite (Melek) barışmış, tehlike emniyete, yaşam ve ölüm tek bir
"bütüncül varlığa" dönüşmüştür.
Olağanüstü Olarak Sanat
Rilke için sanat, "doğru ve düzgün" olan sıradan
bir estetik beceri veya yetenek işi değildir. Sanat, şairi sürekli en uç
noktaya, "imkânsız olana" zorlayan korkunç bir süreçtir.
Modern çağda, sadece "yetenekli" olmak hiçbir
anlam taşımaz. Yalnızca aşılmaz olan, nihai ve en yüksek noktaya ulaşan eserler
var olma hakkına sahiptir.
Bir şiirin son derece samimi, duygu dolu, kalpten ve içten
yazılmış olması ona kamusal alanda geçerlilik kazandırmaz.
Özel dostluklar veya dar çevreler içinde anlamlı ve merkezde
duran samimi ifadeler, kamusal alana (açık alana) fırlatıldıklarında oranlarını
kaybederler. Özel alana ait hislerin kamusal alanda meşru bir temsil iddiasında
bulunması, Rilke tarafından "kalıtsal bir yanlış anlama" olarak
nitelendirilir.
Çağın anarşisinin temel nedeni, varoluşun merkezinde yer
alan sanatın bu derece sorumsuzca ve hafifçe ele alınmasıdır.
Sanatın korunabilmesi için onu
teşvik eden ve besleyen değil; aksine elinde makas ve kürekle gelen, budayan,
azarlayan ve sınır çizen bir anlayışa ihtiyaç vardır.
Sanat, karşı konulmaz bir yazma dürtüsünün ötesinde bir
"kader" ve "en zor çağrı"dır. 1922 Şubat’ındaki ilham
patlamasında "sabır ve itaat" gösteren Rilke, dil ve kelime
karşısında aynı nihai sorumluluğu duymayan hiçbir üretimi hoş görmemiş ve kabul
etmemiştir.
Sanat ile Yaşam Arasındaki Çatışma
Goethe için eylem (kamusal/pratik hayat) ile düşünce
(ruh/sanat) aynı bütünün iki yüzüdür ("Wanderjahre"). Goethe, zihnin
yaşamdan kopmasını ("ruh gururu") tehlike olarak görür ve
"pratik aklı" savunur.
Thomas Mann, sanatçının yaşam karşısındaki acısını
"aristokratik bir yalnızlık" veya "küskünlük" (Tasso’nun
Antonio’ya duyduğu hınç) olarak okur.
Rilke’nin çatışması, ne Goethe’nin uzlaştırdığı
düşünce-eylem ikiliği ne de Mann’ın dediği gibi incinmiş bir sanatçı gururudur.
Rilke’deki çatışma doğrudan "insani ilişkilerin (aşk, dostluk, sosyal
sorumluluk) sanatsal yaratım sorumluluğuyla olan amansız rekabeti"dir.
Rilke, kamusal ya da politik yaşamı tamamen önemsiz bulur; onun için
"yaşam", yaratım enerjisini emen kişisel ve hayati bağların
tamamıdır.
Rilke sanatı, hayatı reddetmek veya ondan kaçmak için
kullanmaz. Aksine, Dokuzuncu Ağıt’ta görüldüğü üzere yeryüzüne ve
"burada olmaya" sonsuz bir onaylama (Ja-sagen) sunar.
Şairin görevi, dış dünyadaki "şeyleri" (Dinge)
kendi içsel/derin katmanlarında işleyerek "görünmez olana" (das
Unsichtbare) dönüştürmektir. Ancak bu devasa dönüşüm enerjisi, insan
ilişkilerine harcanacak tüm yaşamsal gücü tüketir.
Ustaların Rilke’nin Şiirine Etkileri
Auguste Rodin: Yaşamını "eski bir yol gibi
otlarla kaplayan", günlük hayatı kurumuş bir nehir yatağına dönen ve
sadece eseriyle nefes alan bir doğa gücü.
Rodin’in sanatı, dünyanın görünen gerçekliğini somut,
kalıcı, yoğun ve "var olan" nesnelere dönüştürür (Dinge / Şeyler).
Paul Cézanne: Annelerinin cenazesine bile gitmeyecek
kadar kendilerini resim yapmaya adayan, dünyevi taleplere tamamen körleşmiş
"kutsal adanmışlık".
Rilke bu ustaları kendi estetik arzularına göre stilize
eder. Bu tutum, hem kendi evliliğinden ve sosyal bağlarından kopuşunu
meşrulaştırma arayışı hem de sanatı tek "kader" olarak görmesinin bir
sonucudur.
Ya mutluluk ya da sanat - birini feda etmek gerekir.
Rilke bu durumu bir kibir değil, insanı taşlaşmaya ve mutlak
yalnızlığa mahkûm eden acı verici bir "hastalık" ve kaçınılmaz bir
"kader" olarak yaşar. O, hem çevresindekilere acı çektiren hem de bu
adanmışlığın yükü altında kendisi derin acılar çeken bir estetik trajedinin
simgesidir.
Rilke, Clara’ya yazdığı 24 Temmuz 1904 tarihli mektubunda
Kutsal Kitap’taki "Ve Söz bedenlendi" (Logos) ayetini (Yuhanna
1:14) sekülerleştirir. İsa Mesih’in bedenleşmesinin (Incarnation) yerine,
bireyin kendi içine kapanarak "sözü insanlaştırmasını" koyar. Rilke
için toplumsal konuşma/iletişim bir "günah" ve "israf" iken;
mutlak yalnızlık, Söz'ün insanda beden bulabileceği tek gizemli alandır.
Rilke, insanlarla doğrudan bağ kuramadığı için
"öteki" ile ancak saf, aracısız ve aşkın bir ilişki kurabilir. Bu
durum, Orpheus'a Soneler’deki meşhur dizeye evrilir:
"Sizin öğrettiğiniz şekilde şarkı söylemek, arzu
değildir... / Şarkı söylemek varoluştur." (Gesang ist Dasein)
Sanatsal görevin insani bir göreve dönüşümü
Şarkı
söylemek varoluştur
Dünyanın görevi: Dünyanın korunması
Rilke’nin şiirinde "şeyler" (Dinge) ile
kurduğu ilişki üç ana aşamadan geçer:
Erken Dönem (Saatler Kitabı): Şeyler (kaleler,
parklar, nesneler) kendi bağımsız varlıklarıyla değil; şairin genç, belirsiz ve
akışkan duygularını emen, insan ile nesnenin belirsiz bir duygusallıkta
birleştiği kaplar olarak yer alır.
Orta Dönem (Yeni Şiirler – Rodin, Cézanne Etkisi):
Şair, dış dünyayı tarafsız ve disiplinli bir "bakış" (Schauen)
ile gözlemler. Amacı; nesneleri zamandan ve tesadüflerden arındırarak saf
sanatsal biçimlere dönüştürmek, "mükemmel şeyler" yaratmaktır. Ancak
bu aşama, şeyleri şairin zihinsel egemenliği altına sokan sert ve şiddet dolu
bir "zihinsel fetih"tir.
Geç Dönem (Duino Ağıtları ve Orpheus'a Soneler):
Sanatsal görev, genel bir insani göreve evrilir. Artık mesele dünyayı sanatsal
olarak "elde etmek" değil; yok olmaya yüz tutan yeryüzünü, kalbin
sevgisi ve kaygısıyla içselleştirerek "görünmez alanda" koruma
sorumluluğudur.
1914 "Dönüm Noktası" (Wende) Şiiri
Şiir, Rilke’nin o güne kadar uyguladığı "ısrarlı
gözlem" yönteminin nesneleri tutsak ettiğini ve onlara özgürlük
vermediğini ilan eder.
"Görülebilecek şeylerin de bir sınırı vardır
Ve gözlemlenen dünya sevgi içinde gelişmek istiyor."
"Gözün işi bitti, şimdi kalbin işini yap."
Şair, gözle fethettiği imgeleri iç dünyasında tutsak etmiş
ama onlara "sevgi" verememiştir. Bu durum, onu kendi iç mahkemesinde
mahkûm eden varoluşsal bir yetersizliktir.
Lou Andreas-Salomé, Rilke'nin 1914 krizini "beden ve
ruh arasındaki yarılma" olarak teşhis eder.
Şairin gözleri "üretken harikalar" yaratırken, tüm
bu izlenimleri taşıyacak beden ve kalp geride kalmış, hastalanmıştır.
Ağıtlar ve Soneler’de sanatsal ve insani görev
çakışır. Şair artık bir nesne üreticisi değil, yeryüzünün geçici güzelliklerini
adlandırarak, överek ve dönüştürerek onları yok olmaktan kurtaran bir övgücüdür.
Orpheus figürü, işte bu dikey dönüşümün ve şarkı söyleyerek var olmanın en
somut simgesi haline gelir.
Anemon Çiçeği
1914 Öncesi: Anemon, kendini dış dünyaya umutsuzca ve
sınırsızca açarak yok eden, savunmasız bir açıklığın sembolüdür.
Orpheus’a Soneler (2, V): Anemon artık "sonsuz
alıcılığın kası" ve kusursuz varoluşun bir simgesidir. İnsanların aksine
sahip olmak istemeyen, kendini tamamen teslim eden ve katıksız bir
"yön" olan aşıkların sembolüne dönüşür.
Rilke’nin Duino Ağıtları ve Orpheus’a Soneler
ile ulaştığı aşama, dış dünyayı "görünmez kalpte" dönüştürme
görevidir. Dünya, ancak insanın iç varlığına çekilip övgü şarkılarıyla (Rühmung)
dönüştürüldüğünde geçicilikten ve yok olmaktan kurtulabilir.
Matisse ve Braque için "Özgürlük en sefil şekilde
kötüye kullanılıyor" yorumunu yapar.
Klee’nin "nesnesiz" ve çizim/müzik ilişkisine
dayalı sanatını teknik olarak çekici bulsa da konunun (nesnenin) ortadan kalkıp
çizimin kendi konusu haline gelmesini varoluşsal açıdan rahatsız edici bulur.
Paul Klee: Çağın yıkımını ve boşluğunu "hiçliğin
kendisini tasvir ederek" (çizgiler, semboller ve soyutlamayla)
biçimlendirir.
Rilke: Çağın yıkımına karşı görünür olanı
içselleştirip dönüştürerek, onu çürümekten kurtarmayı ve
"takımyıldız" gibi kalıcı kılmayı hedefler.
Rilke’nin geç dönem şiiri, dünyayı nesnel olarak
gözlemlemekten onu içsel bir "kalp işi" ile görünmez kılmaya ve
kutsamaya doğru evrilmiştir. Bu nedenle şair, dönemin yükselen
soyut/dışavurumcu sanatının dünyadaki nesneleri yok eden yaklaşımını reddetmiş;
sanatın amacının çağın hiçliğini resmetmek değil, dünyayı sevgi ve övgü yoluyla
hiçlikten kurtarmak olduğunu savunmuştur.
Rilke için günlük hayatın nesneleri (evler, tapınaklar,
çeşmeler, kuleler) sadece birer araç değildir; insan duygusuyla, dualarla ve
yaşanmışlıkla "canlanmış", bizi tanıyan ve hayatımızı anlamlandıran
koruyucu varlıklardır.
Modern çağda nesneler ruhunu ve sembolik gücünü
kaybetmiştir. Artık insan iç dünyasının dışarıdaki birer "eşdeğeri"
veya "karşılığı" olamamaktadırlar.
Modern dünyada nesnelerin dışsal varlığı ("dış
dünya") yok olurken veya mekanikleşirken, Rilke tek kurtuluş yolunu bulur:
Görünür olanı görünmez kılmak.
Nesneler insanın "kalbinin içine" çekilerek,
aşıkane bir övgü (Rühmung) ve dönüştürme yoluyla yok olmaktan
kurtarılır. Böylece dünya, insanın iç dünyasında sonsuzlaşır.
Rilke, dönemin teknolojik ve rasyonel akıl yürütmesini
"imgesiz eylem" ve "hayali/kurgusal yapı" olarak
adlandırır.
Melek, çürümenin zarar veremediği, görünür formların
tamamlanmış halini temsil eder.
Dünya uçuruma yuvarlanırken, Rilke bu uçurumu deneyimleyen,
katlanan ve kalbin dönüştürücü gücüyle ("çekiçlerin arasındaki dil
gibi") varoluşu yeniden olumlayan bir figür olarak öne çıkar.
Teknoloji / makine: Katı, sert, hesaplayıcı, kapalı
ve canlı olanı yok eden bir yapıdır. Her şeyi nesnelleştirir, üretir ve tüketim
piyasasına sunar.
Ağıtlar: Zamansal gerçekliğe ve yıkıma dolaylı
ifadelerle ("güç depoları", "heyecan verici dürtü") işaret
eder. Hüzünlü, dolaylı ve ağıtsal bir dile sahiptir.
Soneler: Krizin adını doğrudan koyar
("makine"). Sone formunun doğasına uygun olarak daha sert, açık,
şeffaf, süssüz ve yansımaya odaklıdır. Krizin ortasında bile varoluşun hâlâ bir
"büyüye" ve direniş gücüne sahip olduğunu kutlar.
Rilke için teknolojik ilerleme karşısındaki tek kurtuluş,
dış dünyadaki nesneleri insanın kalbinin içine çekerek dönüştürmektir
(Verwandlung).
Açık (Das Offene): Teknolojik sınırlamalardan ve
nesnel hesaplamalardan arınmış, sınırlandırılmamış varoluş alanıdır.
Heidegger'in de belirttiği gibi bu alan, nesnelerin üretim nesnesi haline
gelmediği, varlığın korunmasızlığıyla deneyimlendiği saf mekândır.
Novalis'in "izole edici sayıya" karşı
yaratan "geceyi" koyması gibi, Rilke de hesapçı akla karşı
"küstah ışığın" ötesindeki bütüncül alanı savunur.
Kleist'ın "kukla" kavramında olduğu gibi,
kendi ağırlık merkezini bilen, bilincin bölünmüşlüğünden uzak "saf
varoluş" durumuna atıf yapılır.
Dünya iç dünyası
Modern sanayileşme ve ruhsuzlaşma çağında, insanla geçmişten
beri bağ kurmuş, onu "tanıyan" evcil/larik (larian) şeyler (ev, kuyu,
kule, testi, kapı) ve kutsal yapılar (tapınaklar, katedraller) yok olmaktadır.
"Dünyanın görünmez olana dönüştürülmesi"
Rilke nesnelerin yıkıma uğradığı çağda, insanlığın
varoluşsal meşruiyetini ve kurtuluşunu Orpheus tarzı bir "övgü ve
adlandırma" eyleminde bulur. Bu eylem; dışsal, parçalanmış ve sayılabilir
dünyayı kalbin içinde eriterek yaşam ile ölümün, görünür ile görünmezin bir
arada var olduğu sınırsız "Dünya İç Dünyası"na (Weltinnenraum) taşımak
demektir.
Söylenebilir (Das Sagbare): 9. Ağıt'ın merkezinde yer
alır. "Bura"ya (Hiesigen), bu yeryüzüne ait basit, somut nesnelerdir
(örneğin gentian çiçeği, çeşme, ev, kule). Bizim zamanımız ve görevimiz, bu
basit şeyleri dille söylemek, onları unutulmaktan ve yok olmaktan kurtarmaktır.
Dile getirilemez (Das Unsägliche): Yıldızların
altında veya Melek'in boyutunda geçerli olan aşkın durumdur. Rilke’ye göre
insan, "dile getirilemez" olanın peşinde kaybolmak yerine,
adlandırabileceği basit nesneleri sanatsal ve kalbi bir süreçle
ölümsüzleştirmelidir.
Açık (Das Offene): Hayvanların, çocukların ve
genç ölülerin deneyimlediği; nesnel ayrımların, sınırların, zamanın ve kaderin
bulunmadığı saf varoluş alanıdır.
Dünya İç Mekânı: Dış dünyadaki sınırlı, geçici
nesnelerin insanın "kalbinde" dönüştürülerek aktarıldığı sınırsız,
içsel uzaydır. Bu uzayda yeryüzü, görünmez kılınarak ebedi bir varlık kazanır.
Rilke, Hristiyanlığın yaşam ile ölümü birbirinden ayıran
ahiret anlayışına ve dünyayı "cennet" uğruna feda eden yaklaşımına
karşı çıkar.
Orpheus: Hem yaşam hem de ölüm alemlerinde
("ikili alemde") evinde olan ilahi şairdir. Orpheus’un şarkısı; yaşam
ile ölümü, nesne ile özneyi, geçmiş ile geleceği tek bir eksiksiz küre veya
bütün olarak kavrar.
Hölderlin için "Açık" olmak, Tanrıların
müdahalesine, kutsal ışığa ve ilahi iletişime açık olmak, ona teslim olmaktır.
Şair (kâhin/rahip), tanrıların karanlığa çekilmesinden sonra bu ilahi vahiyleri
algılayan ve dile döken kişidir (Germania ve Tatil Günündeymiş Gibi
şiirlerinde görüldüğü üzere).
Hölderlin'de bu açıklık, halkın veya milletin
("Germania") ilahi mesaja açılması ve Batı'ya ("Hesperia")
vaat edilen tanrılarla insanların kutsal ziyafeti/düğünü anlamını taşır.
Rilke'de "Açık", Hölderlin'deki gibi tanrıların
vahyine açık olmak değil; yaşam ile ölümün, iç mekân ile dış mekânın
birleştiği, ayırt edici kısıtlamalardan arınmış sınırsız varoluş halidir
("ikili alem").
İnsanlar nesnelere ve birbirlerine bağlı "karşıt"
(zıt) konumda yaşayıp "kader" ve "veda" ile kısıtlanmışken;
hayvanlar ("yaratık"), çocuklar ve aşıklar doğaları gereği bu
"Açık"a (kısıtlamasız, hesapsız, katı sınırlarsız saf varoluşa)
bakabilirler.
Rilke için şairin görevi, bu dünyayı ve nesneleri
içselleştirerek ("dünya-iç-mekânı") görünmeze dönüştürmek, yani
dünyayı kurtararak bu "saf ilişki" ve "Açık" alana
ulaştırmaktır.
Rilke'nin "Açık" içinde tanımladığı Tanrı;
Hristiyan dogmasındaki Tanrı değil, Meister Eckhart veya Tauler gibi
mistiklerin bahsettiği "isimlendirilemeyen, tanımlandıkça daraltılan, saf
varlık/saf uzay" niteliğindeki aşkın varlıktır.
Rilke'nin 1913 sonrası metinlerinde "Gece",
mekânın açıldığı, sınırların silindiği, insanın kendi geçici yüzünü gecenin
sonsuz yüzüyle birleştirdiği ve "Açık"ın en somut hissedildiği kozmik
bir deneyim olarak sunulur.
"Açık", iç ile dışın, yaşam ile ölümün, insan ile
doğanın arasındaki yapay sınırların ve ayrılıkların ortadan kalktığı
"farklılaşmamış", dolaysız varoluş alanıdır.
Dünya İç-Mekânı (Weltinnenraum): Nesnelerin
dışarıdaki somut varlığı ile insanın iç dünyasındaki yansıması arasındaki fark
silinir. Dışımızda kalan alan ("dünya uzayı") ile içimizdeki alan tek
bir boyut haline gelir.
İnsan; kurguladığı araçlar, nesneleştiren bakışı,
gelecek/kader kaygısı ve veda korkusu yüzünden "Açık"a saf bir
şekilde bakamaz; sürekli şeylerin "karşısında" (Gegenüber)
konumlanır.
Hayvanlar ("yaratıklar") ve çocuklar bir amaç,
kısıtlama veya ölüm bilinci olmaksızın var olabildikleri için
"Açık"ın içinde doğrudan yaşarlar.
Şairin görevi, nesneleri ve bu dünyayı içselleştirerek
("dünya-iç-mekânı"na alarak) görünmez kılmak, geçici ve kırılgan
olanı "saf ilişki" (reiner Bezug) içinde ebedileştirmektir.
Rilke'nin yaşadığı mistik deneyimlerde (Duino'da ağaca
yaslanma, Capri'de kuş sesi, Toledo'da düşen yıldız) bedeninin sınırları yok
olmuş; işitme, görme ve dokunma duyuları yaşam ile ölümün eşitlendiği sınırsız
"Açık" mekâna açılmıştır.
Dönüşüm
Rilke’nin geç dönem sanatı yalnızca varoluşu pasif bir
şekilde betimlemek ya da yorumlamakla kalmaz; dünyayı yeniden yaratmayı, onu
düştüğü ve yok olma tehdidiyle karşı karşıya kaldığı durumdan kurtarmayı
hedefler.
İnsan, varoluşun en güvenilmez, en "azalan" ve
geçici halkalarından biridir. Buna rağmen dünyayı kurtarma görevi paradoksal
bir şekilde tam da bu geçici varlığa (insana) emanet edilmiştir.
İnsan; doğayla, nesnelerle ("ağaç",
"gece", "sokak"), hayvanlarla ve meleklerle doğru ilişki
kuramaz. Hayvanlar, çocuklar veya göçmen kuşlar gibi kendi doğal ritmine ve
varoluşun "Açık" alanına entegre olamamıştır.
İnsan hem çiçek açmanın hem de solmanın aynı anda farkında
olarak anı ve kendi "zamansallığını" yönetemez; beklentilerle dağılır
ve kendi içinde dinlenmeyi başaramaz.
Nesneler insan bakışına, insanın kendi iç dünyasında onlara
bir "sığınak" açmasına ihtiyaç duyar. Dışsal, geçici ve görünür olan
dünyayı, insanın içsel varlığına aktararak "görünmez" (unsichtbar)
kılmak temel insani görevdir.
Rilke'nin Hulewicz’e yazdığı mektupta vurguladığı gibi;
görevimiz geçici, kırılgan dünyayı tutkuyla içimize emmektir. Şair, nesnelerin
etrafına kendi iç uzayını örerek ("vazgeçiş" ve feragat yoluyla)
nesneye gerçek varoluşunu kazandırır.
Şiirsel dönüşüm, sıradan bir psikolojik içsellik değil;
maddenin görünürlüğünü aşarak onu ruhsal ve daha yüksek bir "titreşim
frekansına" (kozmik bir boyuta) taşıma işlemidir.
Melek
Rilke’nin Ağıtlar’daki "Meleği", geleneksel
dinlerdeki şefaatçi veya haberci meleklerden farklıdır. O, varoluşun görünür ve
görünmez, yaşam ve ölüm gibi tüm boyutlarının "saf ilişki" içinde bir
arada bulunduğu, kutsal, ürkütücü ve korkunç (kurtarılmış) gerçekliğin
temsilcisidir.
İnsan, dönüştürdüğü ve içsellikte korumayı başardığı dünyayı
(mimarilerini, sütunlarını, sfenkslerini, aşklarını) Melek’e gösterir. Ancak
ona ulaşmaya veya onu arzulamaya çalışmaz. Melek ile insan arasındaki mesafe
korunur; bu karşılaşma insana bir onaylama sunsa da Melek, insanüstü ve
ürpertici "Kutsal"ın sınırını çizer.
Rilke’ye göre insanlığın temel varoluşsal görevi (Weltauftrag),
geçici ve somut nesneleri/dünyayı insanın içsel kalbinde (im unsichtbaren
Herzen) veya görünmez iç mekânda (Weltinnenraum) dönüştürerek
görünmez kılmak, böylece onları yok olmaktan kurtarmaktır.
Duino Ağıtları’ndaki Melek, dönüşümün zaten
tamamlandığı, görünmez bütünlüğün (Açık / das Offene) garantörü ve
şahididir.
Orpheus’a Soneler’deki Orpheus ise bu
dönüştürücü gücün ilahi aracısı ve övgü dolu şarkısıyla (Rühmung)
nesneleri adlandırarak onları varlığa kavuşturan güçtür.
IX. Ağıt: Rilke, varoluşun derin özünü karmaşık
entelektüel süreçlerde değil; Roma’daki halatçı, Nil’deki çömlekçi veya
İspanya’daki çoban gibi basit, kadim ve somut insan eylemlerinde bulur.
Sone 2, IV: Tek boynuzlu at; var olmayan ama insan
sevgisi ve "var olma olasılığıyla" beslenerek somut bir gerçekliğe
dönüşen saf dönüştürücü imgedir.
Goethe ve Hofmannsthal kelimelerin yetersizliği karşısında
"sessizliği" üstün tutarken, Rilke dil ve övgü (Rühmung) yoluyla
nesneleri dönüştürmeyi tek kurtuluş yolu sayar.
Varlık ve Şiir
İnsan olmak; hitap edilmeyi, eşit bir diyalog ve yanıtı
gerektirir. Rilke’nin kişisel bahtsızlığı ve kaderi, bir başkasıyla bu insani
karşılıklılığı kuramamasıdır.
Rilke, kişisel karşılaşmanın ve sorumluluğun getirdiği
insani alandan kaçarak, ne Tanrı’nın ne de insanın bir karşılığının bulunmadığı
"Açık" (das Offene) veya "saf ilişki" alanına çekilir. Bu
alanda sınırlar, kararlar ve ayrımlar yoktur; yalnızca saf, farklılaşmamış bir
varoluş vardır.
Rilke, "sevilmek istemeyen" veya bir insana gerçek
anlamda yaklaşamayıp hep "komşu" mesafesinde kalan bir varoluş
katmanındadır. (Buradaki "eksiklik" etik bir kusur değil, ontolojik
bir durumdur.)
Şairin mesleği ve şiir
Sanat eseri (Rilke'nin tanımlamasıyla
"sanat-şey"), tıpkı bir çeşme veya doğadaki bir nesne gibi kendi
içinde kapalı, kendiyle meşgul ve insani kaygılara karşı kayıtsızdır.
Rilke şiirin, onu ortaya çıkaran koşullardan, şairin kişisel
niyetinden veya okuyucunun karalamalarından bağımsız, kendi içinde eksiksiz var
olduğunu savunur.
Sanatın etkisi okuyucuyu ahlaken veya iradeten düzeltmek
değil; ona "yeni bir görme" kazandırmak, şeylerin özünü algılatmak ve
dünyayı "görünmez olana dönüştürme" misyonunu yerine getirmektir.
Şiir, nihai meşruiyetini toplumsal bir talepten değil,
yalnızca şairin kendi içsel zorunluluğundan ve "en yüksek sorumluluk
bilincinden" alır.
Rilke de şiirini bir amaç veya rehberlik aracı olmaktan uzak
tutar. Ancak metin, Rilke'nin son dönem eserlerinde (Duino Ağıtları ve Orpheus'a
Soneler) zaman zaman bir "havari otoritesi" üstlenerek okuyucudan
tam bir teslimiyet talep ettiğini ve burada kendi içinde çelişkiye düştüğünü
vurgular.
Sanat doğası gereği yalnızca tek taraflı bir monolog
değildir; diyalojiktir (karşılıklı etkileşime dayanır). Sanat eseri nesnel
olarak var olsa bile, onun taşıdığı hakikat ancak onu dinleyen, gören ve ona
yanıt veren bir "alıcı" (insan) ile karşılaştığında tamamlanır.
Hölderlin'de şair, tanrılar ile insanlar arasında bir
aracıdır (kutsal mesajı şarkıyla sarmalayıp halka sunar). Onun şiirinde
"halk", "vatan", "şehirler" ve "tarihsel
bağlam" her zaman mevcuttur.
Rilke tarihsel bir bilince veya toplumsal bir aidiyete
("vatan", "soyadı" vb.) sahip değildir. Onun mekânı coğrafi
değil, "içsel/felsefi dünya"dır (Orfik alem). Rilke'nin manzaraları
somut bir vatanı değil, nesnelerin "görünmez olana dönüştüğü" soyut
varoluş düzlemlerini ifade eder.
Rilke’nin Orpheus’a Soneler’indeki "Her şey çok uzakta
ve çember hiçbir yerde kapanmıyor" dizesi (2. Bölüm, 20. Sone) ve sessiz
balık imgesi, insanlar (ve hatta âşıklar) arasında kelimelerle bile
kapatılamayan o aşılmaz varoluşsal mesafeyi ve iletişimsizliği simgeler.
Modern insanın Tanrı’nın sorumluluğunu üstlenip kendi
kaderini tayin etmeye çalışması, Rilke'nin şiirinde kendini gösteren devasa bir
varoluşsal "emici boşluk" ve aşırı yalnızlık yaratmıştır.
Kader
Rilke, varoluşsal bir sınırlama sebebiyle diğer insanlarla
(veya Tanrı ile) yüz yüze gelebilen, sorumlu bir "Ben-Sen"
(karşılıklı diyalog) ilişkisi kurmakta yetersizdir. O, karşı tarafsız, nesnesiz
ve sınırsız bir varoluş alanına sığınır.
Ağıtlar’da yüceltilen "Açık" (Das Offene),
nesnesi veya sınırları olmayan, bireysel sorumluluk ve kader bağlarından
arındırılmış saf bir varoluş alanıdır.
Rilke'nin savunduğu aşk, bir başkasını (sevilen kişiyi) mülk
edinmeyen, onu "aşık" olanın içsel süreçlerine feda eden ve kadersel
bağlar içermeyen, atmosferik bir sevgidir.
Mektuplarındaki (Lou Andreas-Salomé, eşi Clara Rilke,
Prenses Marie von Thurn und Taxis) acı dolu itiraflar, onun ailevi
sorumluluklardan veya arkadaşlıktan kaçışını sıradan bir bencil tercihle değil,
"doğasının" (Daimon) kaçınılmaz bir baskısıyla açıkladığını
gösterir. İnsanlarla derin ilişki kurma çabası onu "korku"ya ve
yalnızlığının buz gibi berraklığını kaybetme tehlikesine sürükler.
Rilke ancak "şarkı söyleyerek" var kalabilir;
sanatı yaşama tercih etmek değil, yaşamı sanatın içinde eriterek tek gerçeklik
haline getirmektir.
Roma'daki halatçı, Nil'deki çömlekçi, İspanya'daki çoban,
bir köpek veya Venedik kenti. Tüm bunlar, karşılıklı talep içermeyen, yalnızca
gözlemlenen ve Rilke'nin aralarında "yalnız" kalmasına izin veren
imgelemlerdir.
Rilke, insan ilişkilerindeki kargaşa ve bozulmayı görüp
tamamen insandan kaçar.
Goethe’ye göre hiç kimse ne kendi içinde ne de başkasıyla
ilişkisinde tamamen "saf" kalamaz. Rilke'nin kendi içsel dünyasının
"saf", başkalarıyla olan ilişkilerin ise "bozuk/kirli"
olduğunu savunması bir kaçıştır; zira Rilke'nin kendi iç dünyası da bir
"köstebek" gibi ağır topraklar fırlatan bulanık süreçlerle doludur.
Rilke dünyaya, uyarılara ve insan taleplerine karşı aşırı
duyarlıdır; ancak bu alıcılık onu dağıtır ve "rahatsız edilme"
krizine sokar.
Benvenuta (Magda von Hattingberg), Lulu Albert-Lasard,
Sidonie Nádherný ve Merline (Baladine Klossowska) ile olan ilişkilerinde hep
aynı dram yaşanır:
Rilke başlangıçta abartılı bir kurtuluş umuduyla yaklaşır.
Karşıdaki kadın kendi haklarını, varlığını ve eşit bir
diyalog talebini ("Sen" olmayı) ortaya koyduğu an, Rilke dehşete
kapılarak kendi "havasız, kaskatı" yalnızlığına geri çekilir.
Rilke, sevgiliden tıpkı "gece, doğa veya müzik"
gibi kendisinden hiçbir şey talep etmeyen, varlığıyla yetinen, bencilce bir
"karşılıksızlık" bekler. Karşı taraf gerçek bir "kişi"
haline geldiğinde ilişki yıkılır.
Rilke'nin devasa mektup külliyatı gerçek bir haberleşme
değildir.
Rilke'nin mektupları alıcıya doğrudan yanıt veren veya
onunla diyaloga giren metinler değildir. Alıcı şairin kendi içsel manzarasını
görünür kılması ve metni kaleme alması için yalnızca zorunlu bir
"mesafe" veya "katalizör" işlevi görür.
Müsrif evlat
Rilke, İncil'deki (Luka 15) Müsrif evlat benzetmesini
tamamen tersine çevirerek yeni bir mit yaratır: İsrafçı oğul, başkalarının
sahiplenici sevgisinden, onların dayattığı beklentilerden ve sınırlayıcı
imajlardan kaçan biridir.
Evlat, evini ve yakınlarını terk eder; çünkü sevilmek onun
için özgürlüğü kısıtlayan "korkunç bir durum"dur. O, başkalarını da
sevilmenin bu ağır yükü altında ezmemek için "asla sevmemeye" veya
nesnesiz sevmeye karar verir.
Sevmek birisini elde tutmak veya ona sahip olmak değil; onu
"bir ışın gibi aydınlatmak", nesneyi kendi aşkının yoğunluğu içinde
feda etmek ve serbest bırakmaktır.
Ağıtlar’da vurgulandığı gibi; aşkta kalınacak yer yoktur.
Aşık, yay kirişinden geçen ok gibi kendinden daha fazlasına dönüşmeli,
sevgiliden ve onun kişisel varlığından özgürleşmelidir. Aşk bir diyalog veya
bir başkasına tutunma değil, şairin veya aşığın kendi içsel varlığına yöneldiği
nesnesiz bir süreçtir.
Rilke, hayatı boyunca erkeklerle ("Sen" ile)
diyalog kurmaktan kaçınmış veya çekinmiştir. Genç yaşta ölen Bernhard von der
Marwitz'in kendisine sunduğu samimi dostluk elini haftalarca yanıtsız bırakmış;
ancak Marwitz'in ölümünden sonra bu dostluğu evrensel bir "keder ve
ruh" imgesine dönüştürmüştür.
Rudolf Kassner, Verhaeren veya Valéry ile ilişkisi bir
insanı "görmekten" ziyade, düşünce ve sanatsal başarının karşılıklı
takdirine dayalı mesafeli ve entelektüel ilişkilerdir.
Paula Modersohn-Becker için yazılan Requiem’de açıkça
belirtildiği gibi: "Sevdiğimiz yerde elimizde sadece şu vardır:
birbirimizi bırakmak..." Karşı tarafı tutmaya çalışmak varoluşa karşı
işlenmiş bir suçtur.
Rilke için Tanrı da tıpkı sevgili gibi bir
"karşılık" veya "kişi" değildir; yalnızca aşığın duygu
akışının yöneldiği, nesnesiz, sınırsız ve engin bir uzamdır (Weltinnenraum /
Açık). Rilke, Tanrı'yı kişisizleştirerek O'nu insan kalbinin "kendi baş
döndürücü akışına" bir nesne yapar.
Platon’un Sempozyum’unda Phaedrus’un dile getirdiği
"Aşık olan, sevilenden daha ilahidir; çünkü Tanrı aşıkta vardır, sevilende
değil" düşüncesi, Rilke’nin tüm aşk estetiğinin felsefi çekirdeğidir.
Thomas Mann Venedik'te Ölüm’de bu felsefi önermeyi
Aschenbach’ın çöküşü üzerinden ironik ve tehlikeli bir şehvet/dağılma kaynağı
olarak ele alırken; Rilke bu durumu mutlak ve buyurgan bir varoluşsal ilke
olarak kutsar.
Rilke’nin insani sorumluluktan, bir başkasının
("Sen"in) varlığını kabul etmekten kaçıp her şeyi "Açık"
olana, "şarkıya" ve "nesnesizliğe" feda etmesi; onun
sanatsal büyüklüğünü doğursa da, bir insan ve kişi olarak trajik eksikliğini,
yalnızlığını ve imkansızlığını mühürlemiştir.
Rilke’nin eşi Clara’ya yazdığı 1909 tarihli mektupta
belirttiği gibi; insan bakışı veya ilişkisi Rilke’yi dondurur ve felç eder. O,
insanlardan ve kişisel bağlardan sakınarak yalnızca "yıldızların
bakışına" sığınır.
"Gerçek insanlar arasında gerçek bir varlık"
olamamak, onun yaşamı boyunca taşıdığı sarsıcı bir yetersizlik krizidir.
Rilke, VIII. Ağıt’ta varoluşu ikiye ayırır: İnsan ve Hayvan
(Yaratık).
Hayvan: Özgür, hesapsız, nesnesiz ve doğrudan "Açık"
olan alana bakar; sınırları, arzuları ve kaderi yoktur.
İnsan: Bakışı ters çevrilmiş, zihinsel tuzaklarla
kuşatılmıştır. Önünde hep biçimlenmiş, mülk edinilecek bir "dünya",
bir "nesne" veya "öteki" vardır.
Rilke tüm yaşamı boyunca "kaderden kaçınmak" ile
"kaderi özlemek" arasındaki devasa gerilimde sıkışıp kalmıştır. Bir
insanla gerçek anlamda yüz yüze gelemediği, karşılıklı sorumluluk yüklenemediği
ve kişisellik kazanamadığı için trajik bir çıkmaza girmiştir.
Sonuç
İnsan, geçiciliğine ve parçalanmışlığına rağmen, çürümekte
olan somut dünyayı kendi içsel varlığına (Weltinnenraum) emerek görünmez
kılmak ve "tanınabilir biçimi" korumakla görevlendirilmiştir.
Dışarıda insanı çağıran, yargılayan veya kurtaran aşkın bir
Tanrı yoktur. Melek ve Orpheus, dışsal bir Tanrı'yı reddeden bu içkin
ilahiliğin kutsal imgeleridir.
Rilke, varoluşu yalnızca Orfik Şarkı üzerinden kurmaya
çalışmıştır. Bu yaklaşım estetik bir oyun veya sanat teorisi değil; varoluşun
tüm dehşetine, yalnızlığına ve çöküşüne karşı geliştirilmiş trajik, amansız ve
görkemli bir varoluş mücadelesidir.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder